İdeal Erkek Karakter |Girizgah

“Beni gerçekten sevmiyorsun, değil mi?”
Sonuna kadar dayanarak “Ben bunu seviyorum” dedim “Oranı seviyorum, Ida… En güzel yerin oran.”.


H. Miller, Sexus

“Benden imkansızı istiyorsun. Seni sevmemi istiyorsun. Yapamam. Nasıl yapılacağını bile bilmiyorum.”

Tess’in Gözyaşları, Pepper Winters

Rojack “Tümünün efendisi olmadığımız” takdirde bütün kadınların “adam öldürecek” birer “katil” olduklarını bilir.”

Kate Millett , Cinsel Politika






Kusura bakma, sevgilim izin vermiyor, dedi. Çapraz masalarında oturmuş kahvemi içiyordum. Kendinden birkaç yaş büyük olduğunu tahmin ettiğim partnerinin karşısında süklüm püklüm oturuyor, kıpkırmızı olmuş yüzünü gizlediği saçlarının arkasından adama korkulu bakışlar atıyordu. Karşı taraf her ne söylediyse “Hayır, hayır” dedi aceleyle “İyiyim, kendine dikkat et. Görüşmek üzere.”

İyi miydi? Açıkçası ben bile, diğer masada oturan genç kadının iyi olup olmadığından emin değildim. Bir insanın iyi olduğunu anlama kriterimiz neydi? İşle ilgili bir telefon görüşmesi yapan eşime göz attıktan sonra, tüm ilgimi yeniden çapraz masaya verdim. “Canımı sıkıyorsun” dedi adam gözlerini kızın üstüne dikerek. Masaya bacaklarını iyice açarak oturmuş, yüzüne sert bir ifade tutturmuştu. “Sözümü dinlemediğin her seferin sonunda ceza çekeceğini bilmiyor musun?”

Kız panikledi. Paniği öyle elle tutulur bir şekilde hissediliyordu ki bir an “polisi arasam mı?” diye düşündüm fakat arasam bile ne diyeceğimi bilmiyordum. “Merhaba, bir kadının hayatı tehlikede olabilir” mi? Eşime söylesem ? Ben düşüncelere dalmışken, kız iki elini dizlerinin üzerine koyup, duyamadığım bir şeyler mırıldandı. İkilinin arasındaki akımın değiştiğini, bambaşka ve açıkça erkeği tatmin eden bir hale büründüğünü görebiliyordum. Bir süre sonra görüşmesini bitirip, karşımdaki sandalyeye oturan adama baktım ve sonrasında bu yazıyı yazmaya karar verdim.

Neden maço kalıbı altında, bize hayatı dar eden adamları seçiyor, yazıyor, ekranlara taşıyoruz? Aklımızla zorumuz mu var, yoksa önümüze aşk diye servis edilen şey gerçekten bu hale mi geldi?

Dört duvar arasına kapatılmışlığımızı, eşyadan ya da bir hizmetçiden farksız geçen zamanlarımızı yeni yeni atlatmaya, yetişen nesli daha güçlü yetiştirmeye meyletmiştik ki maço erkek modası yeniden zuhur etti. Bu modanın nerede ve nasıl başladığını inanın bilmiyorum fakat son zamanlarda, genç yetişkin ve yetişkin kategorisindeki kitaplarda servis edilen etkin- edilgen ilişkisinin oldukça çarpıtılmış ve şiddete meyli olan bünyelerin ekmeğine yağ sürer hale geldiğini söyleyebilirim. İşin özüne indiğimizde sadist ve mazoşist insanların karşılıklı zevklerinden doğan ilişki biçimi yeni akımda bir tür tecavüz kategorisi haline geldi, diyebiliriz.

Kitaplarda / Dizilerde/ Filmlerde ilişkiler erkeğin baskınlığını övüyor ve acıyı, kadının hatalarına – erkek bakış açısına göre hatalar -karşılık bir tür ceza olarak servis ediyor.19 – 20 yüzyıllarda yavaş yavaş -yeniden – kendi ayakları üzerinde durmaya başlayan kadını, –yeniden– dizlerinin üzerine ve bir emir- komuta döngüsünü hapsetmeye çalışıyor. Kenara itiyor, değersizleştiriyor, şiddete açık hale getiriyor.

Ve ne yazık ki bunu uzaylılar yapmıyor.

Biz yapıyoruz. Tırnaklarımızla kazıyarak geri aldığımız gücü, kelimelerin gücüyle geri vermeye hazırlanıyoruz.

Bu konularda benden daha çok bilgisi olan bir arkadaşıma konu hakkında ne düşündüğünü sorduğumda ” Yeni nesil güce saygı duyuyor” diyerek cevap verdi. Onun görüşüne bakılırsa, önümüze servis edilen yeni tip maço ya da yeni isimleriyle “hakim” erkeklerin sebeplerinden biri buydu. Konuşmada ülke kültürünün de etkili olduğu, güç dendiğinde akla istemsiz bir şekilde “para, şiddet” gibi kavramların geldiğine de değindi. –Hakkını yemeyeyim

Ülkede birçok şeyi olması gereken değil, işimize gelen şekilde algıladığımız ve biçimlendirdiğimiz için her şey bir süre içinden çıkılmaz bir hal alıyor. “Karşılıklı güç alışverişi ve güven” temelli ilişki biçimi, günümüzde bazen internet üzerinden maddi kaynak sömürüsü, bazen karşılıklı rızaya dayanmayan şiddet ve hatta tecavüze kadar uzanan bir bataklığı içine alır oldu.

Bunu biz yaptık.

Aklımıza gelen her şeyi romantikleştirme çabamız yaptı ve zararı sadece kadınlara dokunuyormuş gibi gözükse de erkekleri de aynı kafes içine hapsettik.

“Erkek” olmak, erkek hissetmek için belli kalıplarda hareket etme düşüncesine maruz bıraktık. İlk önce “Erkek adam ağlamaz” dedik hatta bazen abartıp “Karı gibi ağlama” bile dedik. Doğduğu andan itibaren omuzlarına üstüne vazife bile olmayan – olmaması gereken “aile kadınlarının namus bekçiliğini” yükledik. “Kodu mu oturtması” gerektiğini öğütledik. Bebeklerle oynayamazdı, renkleri sevemezdi, annesinin peşinde dolaşamazdı. Uyumlu, yumuşak başlı bir çocuksa mutlaka bir sorunu vardı. Büyüdüğünde “maço” ya da “dominant” figürlerin, genç kızların gönüllerini çaldığını fark etti.

Kitaplarda, dizilerde, filmlerde hep onlar vardı. Ellerinde silah, çevrelerinde kadınlar, cebinde bolca para olan dediğim dedik adamlar.

Böyle başladı.


Süphe, İnanmak ve Yalnızlık üzerine |Unbelievable

“Hırsızlık ya da başka bir suç ihbarı olduğunda mağdurların bizi anlattıklarının doğru olduğuna ikna etmelerini beklemiyoruz. Bu yalnızca tecavüz vakalarında böyle.”

Kuşkusuz Netflix’in en iyi dizilerinden olan Unbelievable, ülkemizde çekilseydi, adı ne olurdu?, diye düşünmeden duramıyorum.

Olağan?

Belki

Zira durumumuz öyle içler acısı bir hal almış ki, diziyi izlerken bir an bile “Böyle bir şey olamaz” diyemedim. Unbelievable, bize Marie Adler’ın – Takma isim – gerçek hikayesini anlatıyor. Marie, bir gece kendi evinde, kendi odasında uyurken tecavüze uğruyor. Bunun bir önemi var mı? Sokakta, başka bir evde ya da herhangi bir yerde tecavüze uğrayan kadınlardan bir farkı var mı? Hayır, yok. Sadece “Orada ne işi varmış?” sorusunu ekarte etmiş oluyoruz.

Devam edelim.

Olayı polise bildiren Marie, ilk ifadesi alındıktan ve genel kontrollerden geçtikten sonra ifadesi alınmak üzere merkeze çağırılıyor. Defalarca… ve ifadeler birbiriyle uyuşmayınca… o stres altında uyuşabilirmiş gibi. – Marie tecavüze uğramış biri gibi davranmadığı için – ? – en başta en yakınları tarafından yalancı ilan ediliyor, yalan söylediğine inandırılıyor, yalan söylediğini söylemek zorunda kalıyor ve olay, diğer kurbanlar ortaya çıkana ve olayı iki kadın dedektif ele alana kadar kapatılıyor. En azından, erkek adaletin gözünde bu kapanan bir dava.

Dizinin devamını detaylı olarak anlatmayacağım, benim değinmek istediğim konu diziden uzak fakat bize oldukça yakın bir konu. Dünya, kadınlar için bir cehennem. Evet, bunu her yerde görebiliriz. Çığlık atan kadınların sesinde duyabiliriz. Burası bizlerin cehennemi fakat biz, cehennem ateşine bir tık daha yakın bir kattayız. Her gün yeni bir -hatta birkaç – kadın cinayeti haberi alırken, haberini okuyamadığımız nice kadın olduğunu da biliyoruz. Tecavüzcüsüyle evlendirilen, tecavüzcüsünden korktuğu için susan ya da tecavüzü normali haline getirmiş kadınların ülkesindeyiz.

Kulaklarımız sadece cinayetleri duyabiliyor. – Zar zor

Tecavüze ise sağırız.

Kulaklarımız o sessiz çığlıkları duymamak üzere kodlanmış gibi. Bundandır, bu dizi ülkemizde çekiliyor olsaydı. “İnanılmaz / Akıl Almaz” ismi, son derece saçma olurdu, gibi geliyor. Zira mağdura inanılmaması durumu, bizim normallerimizden biri. Biz daha çok mağduru suçlamak üzerine uzmanlaşmış durumdayız. Topraklarımızda besleyip büyüttüğümüz ataerkil kötülüğün ellerindeki kanı görmek yerine, çamuru kadının üstüne sürmekte hiç sıkıntı yaşamıyoruz.


Sözün özü.

Unbelievable’ı izleyin. Çevrenizdekilere izlettirin, zira dizi alıştığımız erkek bakış açısı yerine ilk defa ne polis ne de suçlu gözünden sunuluyor. Olayı, bütün çirkinliği, içinden çıkılamayan çaresizliği, yalnızlığı mağdurun gözünden izliyoruz. Mesleklerdeki kadın ve erkek yaklaşımı farkını ve bu farkın neden ortadan kalkması gerektiğini net bir şekilde görüyoruz. – Bakarsınız kendinize ders bile çıkartırsınız –

Kim bilir, belki empati yapmayı öğreniriz? Belki içimizdeki acıları sese dökme cesareti buluruz.

Bir alıntıyla – en vurucularından biriyle – kapatalım.

( Bu son sahnelerden birinde, mağdurlardan birinin sorduğu sorudur.)

“Neden beni seçtin?”


“Ne yapıyordum da benim peşime düşmek istedin? Onu yine yapmaktan çok korkuyorum. Artık çimlerimi sulamıyorum, cam kenarında kitap okumuyorum. Rutinler insanı savunmasız kılar derler, hangi rutinim varsa yapmayı bıraktım. Dünyamı çok küçük hale getirdi ve hala güvende hissetmiyorum. Yaptığım şey neydi? Bilirsem, yaptığım o tek şey neydi bilsem yapmayı bırakabilirim, diye düşünüyorum ve belki o zaman hayatımı geri alabilirim.”

Düşünme, Dil ve Ölüm üzerine | Kadın meselesi

“Humanum impotentiam in moderandis, et coercendis affectibus servitutem voco”

Son birkaç gündür, bilgisayarımda temizlik yaptığım sırada bulduğum bloglara/ dergilere yazdığım eski yazıları okuyorum. Eskiden – ki burada en az 10 yıl öncesinden bahsediyoruz – güncel olayları – genellikle kadın cinayetlerini – takip eder ve onlar üzerine yazardım. Üretkenliğimi kaybetmem ile günde 2 -bazen 3 – cinayet işlenmesinin, ülkenin yavaş yavaş bir cehennem simülasyonuna dönmesinin bir bağı var mı? O soruyu henüz cevaplandıramadım. Fakat şunu farkettim, zamanda ne kadar geri gidersem gideyim, yazıların altına linklediğim haberlerde kullanılan dil, yorumlarda sorulan sorular neredeyse hep aynı.

Düşünme ve dili kullanma şeklimiz zihinlerimize öyle bir kodlanmış ki, kurduğumuz cümlelerle dikkatleri ister istemez erkeğin üzerinden alıp kadına odaklıyoruz. Dilbilim üzerine çalışmalar yapan Julia Penelope’nin, daha önce de birkaç konuşmada kullanılan örneklemelerinden birini kullanırsak daha doğru anlatacağım sanırım. Kızının gözleri önünde, eski kocası tarafından canice öldürülen Emine Bulut’u ele alalım ve olası haber başlıklarını kurgulayalım. – Zamanında çıkan haber başlıklarını tam olarak hatırlayamıyorum

Eski kocası Emine Bulut’u öldürdü.

Emine Bulut, eski kocası tarafından öldürüldü.

Genç kadın öldürüldü.

Kıskançlık genç kadının sonu oldu.

Görüldüğü gibi erkeği işin içinden öyle güzel bir şekilde sıyırdık ki nasıl olduğunu biz bile anlayamadık. Başta fail durumda olan erkek, ortalara doğru yok olurken en sonunda işin içinde ne kadının adı, ne de eylemin dehşeti kaldı. Her şeyi romantikleştirmeyi adeta görev edinmiş yazı dili, cinayeti bir şekilde kıskançlığın doğal sonucuymuş gibi göstermeyi başardı. Bir şekilde eylemi gerçekleştiren yerine mağduru suçlamayı – bu basit bir güç sorunu olabilir, olmayadabilir – alışkanlık edinmiş durumdayız ve dolayısıyla, işlenen her cinayette zanlının sebeplerini kurcalamak, hesap sormak, sorgulamak yerine “Bu kadınlar niye bu erkeklerlerle çıkıyor?”, “Neden bu erkekleri çekici buluyorlar?”, “Neden bu adamlara dönüyorlar?”, “O partide ne giymişti?”, “Yaptığı ne aptalca” ,” Niye bir otel odasında bir grup erkekle içki içiyordu?” “Neden o saatte, o plazadaydı?”, “O sokakta ne yapıyormuş?”, “Zaten balerinmiş”, “Zaten parasını kendi bedeni üzerinden kazanıyormuş” “Otobüste neden yalnız kalmış?” vb yorumlara başvuruyoruz.

Art niyetli olanımızdan, konuya art niyetle bakmayana kadar çoğumuzun aklından ister istemez bu düşüncelerden en az biri geçiyor. Soru, vicdanı olanları kendinden tiksinmeye kadar götürüyor, o ayrı konu fakat durum aslında çok daha gerilere, hatta en zamanın başlangıcına kadar dayanıyor. Düşünce şeklimizdeki içinden çıkılmaz tekrarın sebebi, bütün bilişsel yapımızın kurbanı suçlayacak şekilde kurulu olması. Çoğu tamamen bilinçsizce yapılan yorumlar, zira bütün bilişsel yapımız kadınlar, onların seçimleri, ne yaptıkları, ne düşündükleri ve ne giydikleri hakkında sorular sormak üzere düzenlenmiş durumda. – Öyle diyorlar – İş, bunu dillendirmek ya da düşünce süzgecinden doğru bir şekilde geçirip- geçirmemekte bitiyor aslında. Tarihin – ve dolayısıyla ataerkil düşüncenin genimize kodladığı bazı şeyleri kırabildiğimiz sürece değişimi gerçekleştirebiliyoruz.

Peki, bu bizi nereye çıkartıyor?

Değiştirebildik mi? Değiştirebilecek miyiz? Ne yapabiliriz?

Ülkemizde son dönemlerde her gün en az 2 ya da 3 kadın öldürülüyor. Cinayetlerden bazıları aydınlanırken, bazıları aydınlatılamıyor ya da aydınlatılmasına izin verilmiyor… çeterfilli meseleler. O konulara hiç girmeyeceğim çünkü içinden çıkabileceğimi/ içinden sağlam çıkabileceğimi düşünmüyorum. Belki sonra… Sadece sizden son zamanlarda öldürülen kadınların isimlerini internet üzerinde aratmanızı istiyorum. Haber başlıklarına, düşüncenin vicdan süzgecinden geçmemiş, geçememiş -olmayınca ne yapsınlar – halini gözler önüne seren yorumlara bakın.

İtiraz etmek/ tartışmak yerine başlığı yeniden siz atın.

İntihar değil, cinayet deyin mesela.

Kıskançlık kurbanı değil, sevgili/nişanlı/koca/eski koca kurbanı deyin.

Aşk cinayet işletmez, kanlı ellerinizi, zehir saçan dilinizi aşkın üzerinden çekin deyin.


Zamanın Başından getirdiğimiz Düşünceler ve bir kaçış olarak evlilik üzerine | Sheri Radford – Bu Senin bildiğin peri masallarından değil


Bir çoğumuz peri masallarıyla büyütüldük. Prensesin içine düştüğü zor durumlarda korktuk, Prens gelip onu kurtardığında nefesimizi verip gülümsedik. Pek çok kız çocuğu bir kurtarıcı figürü idealize etti. Pek çoğu bunun geleceğe nasıl yansıyacağından habersizdi. Benim favorim Uyuyan Güzel’di. Prens’in gelip onu uyandırmasını ve büyüyü bozmasını heyecanla beklerdim.

Çocukluk heyecanı devam etse güzel şey fakat hepimizin bildiği üzere işler öyle yürümüyor – ne yazık ki – binbir hevesle prensimiz ilan ettiğimiz adamlar tarafından her gün, her saat öldürülüyoruz. Peki, bunun tek suçlusu gerçekten erkekler mi? Yoksa, erkekler tarih sahnesinde baskın konuma geçtiğinden bu yana kendi konumunu – arkada ve edilgen kalmayı kabullenmiş bizlerde de az da olsa suç var mı? –


Prenses Candi sıradan bir prenses değildir. Matematik problemleri çözmeye bayılır, annesi bir turşuya dönüşmüştür ve yaşlı prenslerin ona uygun olmadığının farkındadır.

Bu yüzden kral babası Candi’nin evlenme zamanının geldiğini açıklayınca, bir koca bulma işini kendi üstlenmeye karar verir. Böyle birinin nasıl bulunacağını bilmediğinden ilham almak için peri masallarına başvurur ve kurbağa öpmekten, ejderha öldürme yarışı düzenlemeye kadar her yolu dener. Peki, Prenses Candi Prens Çekici’yi bulabilecek midir? Yoksa bütün bulduğu bir grup hilebaz, koltukaltından ses çıkaran ve ağlak oğlan mıdır?

“Ve sonsuza dek mutlu” yaşamaları mümkün müdür?


Sheri Radford tabulara güzel bir tekme atıyor. Küçük kızlara prenslerinden alacakları öpücükle tüm kötülüklerden kurtulacakları bir hayal dünyası değil, kendi maceralarını doyasıya yaşayacakları bir hayal dünyası kuruyor. Kendi kararlarını verebildikleri, el işiyle uğraşmak yerine matematikle uğraşmayı tercih ettikleri, zor durumlardan kendi zihinsel yetenekleriyle kurtulabildikleri bir dünya.


Neredeyse reklamını yaptığım bu masal Sheri Radford’un “Bu Senin Bildiğin Peri Masallarından Değil” isimli kitabında anlatılıyor.

Geçelim.
Asıl konumuza.
Mümkünse.

Bir süredir evlilik üzerine düşünüyor, evliliğin zihinlerimize yerleşme biçimine, bizden beklenenlere, beklenenlerin nasıl ortaya çıktığına kafa yoruyordum. Fakat sanırım en çok merak ettiğim, insanı bağlayan, hem de çok sıkı bağlayan zincirlerin nasıl olup da bu kadar fazla renkle gizlenip, reklam edilebildiğiydi. Zincirler bağlanıp, anahtar denize atılana kadar nasıl olup da kimse göremiyordu.

İçinde bulunduğum durumla daha iyi bağ kurabilmeniz için detaylandıralım; meslek seçimim yüzünden uzun bir dönem boyunca ergenlikteki kız çocuklarının evliliği bir kaçış olarak -şaka da olsa – kullanmasını dinledim. Sistemin ya da ailelerinin onlardan istediğini karşılayamamaları durumunda kaçış yönleri genelde tek bir yöne çıkıyordu.

“Kazanamazsak evleniriz.”

“İş bulamazsak evleniriz.”

“Evlendiğimde neden çalışayım ki?”

Bunu kendimize neden yaptık? Cevaplamaya çalıştığım asıl soru bu, neden her bireyin kendi hayatının kurallarını koyduğu evrenler yaratmadık?

Prens, Prenses’i kurtarmak zorunda mıydı?

Prenses kalede kapalı tutulmayı kabullenmek zorunda mıydı? Neden savaşmadı, neden çaresizlik içinde ağlamak yerine savaşmadı? Masallarımızda savaşan, çarpışan, didinen kadınlar yerine neden hep iki ucu anlattık? Fettan kadın ve diğeri -ezilen, itaatkar olan –

Bize sınırlar çizdiler, çizgileri öyle güzel, öyle göz alıcıydı ki çok uzun süre sınırların bizi şekillendirmeye çalıştığını fark etmedik bile. Fark edenleri yabancıladık, ötekileştirdik. Ataerkinin her yere yayılmasına, uyku öncesi masallarına bile sızmasına izin verdik. Mükemmel eşler olmak için yetiştik, yetiştirdik.

Kadını güçsüzleştirip, erkeğin omuzlarına belki de taşıyamayacağından fazla yük yükledik. Bunu sadece erkekler yapmadı, çocuklarımıza o masalları anlatan kadınlar vardı. “Sen erkeksin/ sen kızsın” diyen kadınlar olduğu gibi. Evlenmemiş genç bir kadına “Kadın” denilemeyeceğini bağıra çağıra savunan kadınlar olduğu gibi. Erkeğin eylemini sorgulamak yerine “O kızın o saatte orada ne işi varmış?” diyenler olduğu ve olacağı gibi.

Sheri Radford tam olarak yapmamız gerekeni yapıyor, artık yeni masallar yazmalıyız. Fettan ya da itaatkar kadın ikileminden kurtulup, kendi işini kendi gören, kendi seçimlerini yapabilen, hayat sahnesinde erkek ile eşit olduğunu bilen kadınlar yazmamız ve çocuklarımıza okutmamız gerekiyor. Bundandır, elinize geçerse Sheri Radford‘un masalını mutlaka okuyun.






The Lighthouse | İktidar, yalnızlık ve delilik

Yazıya başlamadan önce Twilight’ta canlandırdığı karakter sebebiyle oyunculuğunu ve kendisini yerden yere vurduğum Robert Pattinson hakkında söylediğim tüm sözleri bir güzel yuttuğumu dile getirmek istiyorum.

Uzun zamandır listemde olan The Lighthouse’u izlemeyi sürekli erteliyor, zihin yapımın karanlık ve depresif bir havayı kaldıramayacağı düşüncesiyle öteledikçe öteliyordum. İyi de yapmışım. – Film depresif ve karanlık olduğundan değil, hazmedebilmek için sağlam bir kafayla izlenmesi gerektiğinden.- Film, The Witch’le sinema dünyasında adını duyurmuş olan Robert Eggers’ın korku/dram türündeki filmi olarak tanımlanıyor fakat 1 saat 50 dakikalık bu sembol anaforunu korku/dram kategorilerine hapsetmek ne derece mantıklı, karar veremiyorum.

The Lighthouse, Thomas ve Ephraim’in görevleri için ıssız ve ufak bir adada bulunan gizemli deniz fenerine gelmesiyle başlıyor. Eski bir denizci olan ve uzun yıllardır deniz feneriyle ilgilenen Thomas ve yanına yeni gelen/verilen çaylak Ephraim’in çalkantılı hikayesinin temelleri daha ilk sahnelerde atılıyor. Feneri iktidar alanı olarak gören Thomas, Ephraim’i çeşitli ayak işlerine koşarken başlarda takındığı dost canlısı tavrı yavaş yavaş kaybedip, Ephraim’in fenere olan ilgisi arttıkça gittikçe daha da saldırganlaşıyor. İlişkileri bir tür köle- efendi ilişkisine evrilirken, iktidar ögesi olan deniz feneri gizemini korumaya ve izleyicinin aklını karıştırmaya devam ediyor. Filmin içine serpiştirilen çeşitli sesler ve siren görüntüleri, tek gözlü martılar derken kendinizi görsel bir şölen içinde kaybediyor; mitolojiye az da olsa ilginiz varsa, onlarca teoriyle boğuşurken buluyorsunuz.

En büyük amaçları deniz fenerini ele geçirmek olan iki karakter bir süre sonra erk kavramının tüm zehrini filme saçıyor. Film boyunca her şeyin – güzelliğiyle çağıran sirenlerin, kuyunun, deniz fenerinin ve hatta karakterlerin- deliliğin sınırında olan Ephraim’in zihninde olup bitenlerden ibaret mi yoksa gerçek mi olduğunu çözmeye çalışıyor, mitolojiye yapılan göndermelerle keyifleniyoruz.

Eğer mitolojiye, felsefeye ve psikolojiye ilginiz varsa, içinde onlarca sembol barındıran ve harika oyunculuklarla taçlandırılmış bu film tam sizlik. Willem Dafoe’nin müthiş bedduası ve gömülme sahnesi için bile izlenmeye değer diyebilirim.

%d blogcu bunu beğendi: