#3

“İki kere iki çekilmez bir şey. İki kere iki dört, bana sorarsanız bir küstahlıktır. İki kere iki dört ellerini böğrüne dayayarak yolumuzu kesen, sağa sola tükürük atan bir külhanbeyinin ta kendisidir. İki kere iki dördün yetkinliğine inanırım ama en çok övülmeye değer bir şey varsa, o da iki kere ikinin beş etmesidir”

 

Yeraltından Notlar | Dostoyevski

ASOIAF| Khal Drogo

Bu adamı beğeniyorum dediğimde insanların verdiği ilk tepki “Hadi ama Sinistra, kas tutkusu da bir yere kadar” oluyor.  Tamam, bunu kimseden saklamıyorum zaten. Bilhassa böyle iri adamlara karşı ilgim var hatta hayvan mizaçlı olanlara daha bir ilgiliyim.

Psikolojimdeki bu tahribatın sebebini bugüne kadar kimse çözemedi, bu saatten sonra da çözülebileceğini sanmıyorum. Buna umursamıyorum da diyebiliriz. Erkek dediğin masaya yumruğunu çaktı mı herkesi titretecek anlayışından öte, bakışlarıyla konuşabilecek mantığı var bende. Boş bakan insanlardan hoşlandığım söylenemez

Khal Drogo da tam olarak böyle bir karakter. Bunda karakteri canlandıran Jason Momoa’nın etkisini yok sayamayız, elbet. Bedenini yok sayalım, adam bakışları ve sesiyle bir kadına hükmedebilirmiş gibi geliyor bana. Orada burada kadın-erkek eşit diye zırvalıyorsun, ne hükmetmesi, diyor olabilirsiniz. Haklısınız da fakat kastettiğim bu değil. Eleştirdiğim aşağılayıcı tavırla hiçbir ilgisi olmayan bir otoriteden bahsediyorum ben. Erkeklerin hüküm sürdüğü ve kadınların hiç önemli olmadığı topraklarda kadını için savaş çıkartmayı göze alan bir adamın otoritesinden ve hükmeden tarafından bahsediyorum. Anlatmaya çalıştığım şey, çağlardır kadınları ikinci sınıf bir varlık ve ya sadece bedenden ibaret gören zihniyetin tamamen zıttı, kadın gibi hissettirilmekten bahsediyorum.  Sırf rahmi olduğu için biyolojik olarak aşağı konumlandırılmaktan farklı, değeri görülen bilinen bir kadın gibi hissettirilmekten.
Momoa’yı bir çoğumuz rastalı saçlarıyla Stargate Atlantis’ten hatırlarız. O zamanlar da beyfendiyi beğensem de itiraf etmeliyim ki favorilerim arasına GoT’la girdi. Khal Drogo’ya olan ilgim kitapları okurken başlamış fakat Tyrion Lannister ve Eddard Stark’a olan sevgimin ötesine geçememişti. –Kalbimdeki Tyrion sevgisini anlatabileceğim herhangi bir sözcük yok, sevgili arkadaşlar.
Dizinin çıkacağı haberini aldığımda, sevdiğim serilerden biri olan ASOIAF’ın çekilmesi beni fena halde sevindirmişti. Zira dizi piyasasının kaliteli dizilere ihtiyacı olduğunu düşünüyor, bir yandan da “Ya uyarlamaların kaderini taşırsa?” diye içten içe dertleniyordum. Uzun olan lafı daha da uzatmayalım. İzlemeye dizi çıktığı an başladım ve aslında bazen başlamaz olaydım, diyorum. Ben öyle ota püsüre ağlayan insanlardan değilim. Hele filmlere filan hiç ağlamam, işim mi yok?
Ama bu adamı devirdiler ya, ağlamaktan ağzım yüzüm kaydı. – Eddard için de ağlamıştım. Onda daha beter ağladım hatta. George Martin’in en sevdiğim ve aynı zamanda en sevmediğim özelliği bu, adam acımasız- Ben genelde güzel adamları severim, beğendiğim insanlar herkes tarafından beğenilir. Genele uyan bir zevkim vardır diyebiliriz. Yakın bir arkadaşım var, gidip ilginç adamları beğeniyor. Çirkin demiyorum, insanlara çirkin demek benim haddim değil ama belli kriterler vardır, değil mi? Misal Brad Pitt yakışıklıdır. George Clooney karizmatiktir. Henry Cavill güzel adamdır. David Gandy erkeksidir.

Güzel adamlar. Bebeksi adamlar. Sevimli olabilecek adamlar. Sert hatları olan adamlar… Böyle uzar gider bu.

Büşra’ya – şu ilginç adamları seçen arkadaşım- Jason Momoa’yı gösterdiğimde bana “Ahahaha sen beni de geçtin” dedi. “Ben bile beğenmem bunu” Adam çirkin mi? İnanın bilmiyorum, çünkü bana dünyanın en karizmatik adamlarından biri gibi gözüküyor. Neden? Uzun uzun düşündüm. Kasları yüzünden mi? Allah için güzel kasları var.
Sesi ? Evet, ben ses yüzünden alakasız adamlara tutulabilen biriyim. Sırf sesi yüzünden ekranın karşısında gözyaşları bile dökebilirdim. Çünkü adamın harika bir ses tonu vardı, her duyduğumda karnımda kelebek sürüleri tepişmeye başlıyordu. İstemsizce olduğum yerde dikleşiyordum ama hayır. Hayır, onu beğenmemin sebebi bu da değildi.

Bunların hiçbiri değildi.

Bu adam güzel bakıyordu. Dudaklarını kımıldatmadan, sadece gözleriyle konuşabiliyor. Karşısındaki kadını sevdiğini saçma sapan jestlere gerek duymadan hissettirebiliyor. Onu övmüyor, şımartmıyor, ilgisini bilinen yollarla göstermek yerine sevginin en saf – en ilkel haliyle yansıtıyordu. Bir adamın gülümseyişinden sevgisini okuyabildiğinizi düşünün, bakışlarıyla size sarıldığını… Ağzınızdan çıkan her sözcüğü “gerçekten” dinlediğini ve sözlerinize önem verdiğini. – Erkeğin egemen olduğu ve pek değerli görülmediğimiz topraklarda, birinin sizin düşüncelerinizi önemsediğini, sizin hakkınız için sizinle birlikte savaştığını. Sizi koruduğunu… Korunduğunuzu hissettiğinizi düşünün? Ne kadar zamandır kayıp bu his ya da ailemizden biri dışında hissedebildik mi korunduğumuzu? Ailemizde hissedebildik mi? Bir adam düşünün; dünyanın en kaba, en vahşi, en ilkel varlığı.

Bir adam düşünün; uğruna kafanızda şekillendirdiğiniz tüm kuralları yıkabileceğiniz, sizi olduğunuz gibi kabul edecek ve sizden beklediği fedakarlıklar kadar kendi de fedakar olacak, bencillikten sıyrılarak tüm varlığınızla seveceğiniz ve sevileceğiniz bir adam.

Bir adam düşünün, sırf biri sizi incitti diye savaş çıkartmak isteyecek bir adam.

Hemcinslerimi bilmem ama bana pırlantalar alacak, dünyaları önüme serecek bir erkek yerine, Khal Drogo gibi bir adamı tercih ederim. Sonuç olarak – şu an duygusallaştım, bitiriyorum- ben bu adamı iyisiyle kötüsüyle, hayvanlığıyla seviyorum.

Bu da Khal Drogo tecavüzcü diyen canıım dizi müptelaları için bir alıntıdır.

He stopped then, and drew her down onto his lap. Dany was flushed and breathless, her heart fluttering in her chest. he cupped her face in his huge hands and looked into her eyes. “No?” he said, and she knew it was a question.
She took his hand and moved it down to the wetness between her thighs. “Yes,” she whispered as she put his finger inside her.

Buyrun şöyle iki sahne de var ki her iki sahne de beni mahvetmişti.

Targaryen Queen eats Horse Heart

#2

“Kızlar uzaktan iyi görünüyor, güneş elbiselerinde ve saçlarında parlıyordu ama yakınlaşıp ağızlarından akan beyinlerini dinleyince silahlanıp yeraltına gizlenmek istiyordum.”

 

Charles Bukowski

#1

” Ben dünyadan ziyade kafamın içinde yaşayan bir insanım. Hakiki hayatım benim için can sıkıcı bir rüyadan başka birşey değildir. “

 

Kürk Mantolu Madonna – Sabahattin Ali

Ateş Serisi – Karen M. Moning

Bella ve Elena’dan sıkılmadınız mı? Sivri dişler sizin de asabınızı bozmaya başlamadı mı? Düşünceli erkekler?
Her köşe başında karşımıza çıkan öpücükler?
Lise?

Nerede başlayıp, nerede bittiğini bilmediğimiz, kimin kiminle olduğu belli olmayan aşk çokgenleri canınızı sıkmadı mı?
Benim canım fena halde sıkıldı.
İşte bu yüzden karşınıza harika bir seriyle çıktım.

-Daimi ev arkadaşım televizyonda yine bir alışveriş saçmalığı var, yazı tarzımdan anlamışsınızdır zaten. Hani şu insanların penis büyütücü sipariş edip, kargo geldiğinde büyüteç bulduklarından- fakat merak etmeyin ben sizlere romantik bir prens övüp yerine kırmızı ruj sürmüş pudralı bir ergen kakalamayacağım. .-

Fever Serisi beş kitaptan oluşan kelimenin tam anlamıyla harika bir seri. Konusu, karakterleri ve kurgusuyla türdeşlerinden ayrılıp kendine özel bir yer ediniyor.

Kitap hakkında ilk söyleyeceğin şey bu mu?, derseniz. Cevabım; “Hayır” olur.

Zira “Kitabın sonunu söyleyip, hepinizi büyük bir dertten kurtarmak istiyorum” cümlesi benim kitap övme tarzıma daha çok uyuyor. Zira 4 kitap boyunca beni sürüm sürüm süründüren Karen Moning sayesinde uzun süre etrafta “Lanet olası Barrons tam olarak ne?” diye dolaştım. Kitaba bulaştığım dönemde kitap okumam oldukça zordu. Finaller üstüme üstüme geliyor, çalışmam gereken konular sürekli birikiyordu ve bir de uğraşmam gereken rüyalar vardı.

Artık hikayeden nasıl etkilenmişsem; Barrons, hikayenin erkek karakteri rüyalarıma girip karşıma dikilerek sırrını çözmem için beni zorladı ve böyle başladı Ateş serüvenim.

Mackayla Lane, sıradan bir kızdı. Pembeyi sever, okulu pek sevmezdi. Parlayan ablasının yanında sönük kaldığını düşünse de mutluydu. Ablasının deyişiyle insanların dediklerine pekte kulak asmayan bir yapısı vardı. Anne-babasının tatilde oluşundan faydalanıp kafa dinlediği günlerden birinde havuz başında keyif yaparken ablasının ölüm haberini aldı. Mutluluk, Mackayla Lane’i terk ederken özel bir sahne hazırlamıştı. Ondan en sevdiğini, belki de tek arkadaşını aldı.

Mac bir süre depresyonda kaldı. Bu sırada günlük tutmaya başlamış, listeler hazırlamayı adet edinmişti. Polisin ablasının katilini bulacağına dair inancı azaldıkça, içindeki öfke arttı. Ablasının katilini istiyordu. İntikam istiyordu. Polisin pekte bir şey yapmadığını –yapamadığını- öğrendiğinde neler olacağını tahmin edebiliyordum aslına bakarsanız, hatta tüm okuyanlar tahmin edebiliyordu. Hepimiz kitaplarımızın başında aynı çatık kaşlarla durduk. Mackayla polisin olaya gerekli ilgiyi göstermediğini düşündü ve tabi ki bu, onun içindeki kahramanı tetikledi.- Aksini beklemiyorduk, değil mi?- Ablasının katilini bulacaktı. Bulmalıydı.

Romanların bu kısmında genelde şöyle diyorum “Geri dön, genç hanım! Gideceğin yerde karşılaşacağın adam karşısında hayalperest yönüm güçsüz kalacak ve bu da senin gibi cici bir kızdan nefret etmem anlamına gelecek. Geri dön, hemen!” Tabi ki beni dinlemiyorlar. Neden? Çünkü oraya gidip, her biri kadınların hayallerini süsleyecek olan adamlarla tanışmak zorundalar.

Ben de kitap elimde hayali bir karakteri kıskanmanın ne kadar normal olduğunu düşünmek zorundayım. Hiç hoş bir durum değil, gerçekten. İnsan bazen sevgilisini kitap karakterleriyle aldattığını düşünüyor ki bu daha da anormal bir durum.

Mackayla Lane elbette beni dinlemedi ve ablasının ölümünü araştırmak için Dublin’e gidip, ablasının ölmeden önce ona bıraktığı mesajdaki Sinsar Dubh’ı aramaya başladı. – Sırf üşengeçliğim ve düz mantığım yüzünden asla bir roman karakteri olamam ben- Kızımız tüm şehri gezip, çeşitli gizemli olaylarla karşılaştıktan sonra karanlık sokağın girişinde ışıl ışıl parlayan Barrons Kitap ve Süs Eşyaları dükkanını buldu.

Tam olarak burada kitabı kapatıp, derin bir nefes aldım. İçimden bir ses “Okuma” diyordu. “Okuma! Yine kaptıracaksın kendini, önünde dağ gibi ders notları var. Sakın okuyup bir saçmalık yapma, sürüyle işin var.”

Dinledim mi? Hayır.

Sonuç olarak o kitap açıldı ve ben okumaya devam ettim. Mackayla Lane, Jericho Barrons ve onun olgun ve alımlı yardımcısı Fiona ile karşılaştı. O an hiçbiri bunun hayatlarını değiştirecek bir karşılaşma olduğunu bilmiyordu. Mac, taksi çağırmak ve birkaç kitap almak için oraya girmiş masum bir kadındı. Fiona sevdiği adamın yanında mutluydu ve Barrons… Kim bilir? Fakat Mac, o lanet ağzını açıp sinsar dubh’ın ne olduğunu sordu, bunu yapmasaydı ne olacağını gerçekten merak ediyorum. Fiona’ya kitabın ne olduğunu sorup, Barrons’un ilgisini çekmeseydi. İkilinin gelecekleri nasıl şekillenirdi? Düşman mı olurlardı?

Mac, Barrons olmadan kaç gün yaşayabilirdi?

Fiona, her akıllı kadının yapacağı gibi Barrons’u, Mac’den kıskanmış, adamı ondan uzak tutmak için elinden geleni yapacak konuma gelmişti ama yaptığı ya da söylediği hiçbir şey Barrons’u, Mac’den uzak tutamadı. Çünkü Mac, onun(Barrons) istediği her şeydi. – Bu kısımlarda, yanınıza yumruk atacağınız bir yastık alın. Ben de Null olabilirim, diye gaza gelip, ardından aynalara korku dolu bakışlar atabiliyorsunuz. Çünkü romanda Fae’ler var ve ben onlara Fae demekte ısrarcıyım. Diğer türlü korkuyorum.-

Sonuç olarak Barrons, ilk karşılaşmalarının ardından Mac’i kaldığı otelde buldu ve ona bazı gerçekleri anlatmak zorunda kaldı. Çünkü Mac cahildi, aptaldı ve inanılmaz derecede cesurdu. Ondan korksa bile asla boyun eğmiyor, inadına o küçük burnunu havaya dikiyordu. Pembeyi seven, şirin kıyafetler giyen, sarışın ve aptal bir kadındı ve Barrons sebebini bilmediği bir şekilde hiç tarzı olmayan bu kadına karşı bir bağ hissediyordu.

İlk kitapta okuyamadığımız fakat yazarın sonradan ek bölüm olarak Barrons’un gözünden verdiği bir kısımda, Mac ve Barrons’un daha ilk görüşmelerinde seviştiğini fakat Barrons’un bunu Mac’in hafızasından sildiğini öğreniyoruz. Lanet herif. –

Kaderin kötü bir espri anlayışı vardır. Mac, Barrons’dan kaçmak –kurtulmak- istese de bu kaçış fazla uzun sürmedi ve bir gün adama sığınmak zorunda kaldı. Çünkü Barrons güçlüydü. Davası hakkında onun bildiğinden çok daha fazlasını biliyor ve Mac’i rahatsız eden Melunlardan korkmuyor gibi gözüküyordu. Melunlar her yerdeydi ve öyle korkunçlardı ki Mac bununla daha fazla baş edemeyeceğini düşünmeye başlamıştı. Onları görüyor, korkuyor fakat elinden bir şey gelmiyordu. – Garip olan ve okuyucuların dikkatini çeken nokta, Melunların Barrons’tan korkması. Bu adam ne olabilir ki? Bir Melun? Ama hayır, Mac Melunların gerçek yüzünü görebiliyor. Onlar en kötü rüyanızdan daha korkunç. Oysa Barrons, kapkara gözleri ve saçlarıyla bir çeşit Tanrı gibi. Erkeksi, korkutucu ve koruyucu.-

Barrons, ona sığınan Mac’i yanına aldı ve okuyan herkesi 5 kitap boyunca devam edecek bir merak denizinde yolculuğa sürükledi. Gittik, çünkü Barrons’a hayır diyemezsiniz. Denemeyin bile.

Karakterler hakkında da birkaç şey söyleyebilirim sanırım, zira bu kitap okuduğum en etkileyici karakterlerden birini barındırıyor.

İlk hedef olarak Mac’i seçelim. Mac, bir sidhe kahini, yani Fae büyüsü ona işlemiyor. Ayrıca bir Null, yani ona yaklaşan Fae’leri dondurup hareketsiz halde bırakabiliyor ve Barrons’un onu istemesinin asıl nedeni Sinsar Dubh’ı hissedebilmesi. – Bu oldukça az rastlanan bir yetenek- İç sesleri inanılmaz geveze olan ve onca olayın arasında pembe giyemediğine hayıflanabilen bir karakterden bahsediyorum burada. Mac bu tarz kitaplarda rastlamaya alıştığımız cesur kızlar gibi tehlikeye balıklama dalsa bile, gerçekçiliği de yaşatabiliyor. Aniden süper kahramana dönüşmüyor mesela ya da saçma sapan şeyler için söylenmiyor. Kendisi her kadın gibi güzel hissetmek istiyor. Güzel giysiler, pembe ojeler, erkeklerin hoşnut eden ilgisi.

Normal bir kız olduğunu söyleyemem, öyle ki bazı anlarda “Nasıl bir beynin var senin?” diyebiliyorsunuz. Ben dedim, belki de sırf bu yüzden ondan nefret edemedim. Kız şirin yahu, hele bir gölge savar kask yaptı ki işte o anda ondan nefret edemeyeceğimi net olarak anladım. Barrons gibi bir adama sahip olması bile, beni soğutamadı karakterden.

Ablasının intikamını istiyor. Karakterin ablasına ne kadar değer verdiğini yazar bize bolca örneklemiş, kitabın başında ablasının intikamı için yola çıkıp ardından dünyayı kurtarmayı hedeflemiyor Mac. Ablası her an aklında, ondan güç alıyor. Onun için savaşıyor, istediği tek şey intikam. Bu yolda ilk yapacağı şey kitabı bulmak, ardından kitabı ablasından isteyen katili bulmak geliyor. Bu süreçte karşısına bolca kötü adam, bolca iğrenç yaratık çıkıyor. Pembeleri seven, süslü Bayan Lane’imiz bir süre sonra yara bere içinde, koyu renk saçlı, solgun bir kadın oluveriyor. Paranoyaklaşıp, gördüğü her gölgeden korkar hale geliyor ama asla vazgeçmiyor. Çünkü o kabullenebilen bir kadın değil, hiç olmadı. Kitabın başından sonuna kadar onun hakkında emin olduğumuz tek şey pes etmediği ve etmeyeceği. Çünkü o Mackayla ve hayatında en sevdiği insanlardan biri olan ablasının katilini ele geçirmek istiyor. Bir de dünyayı Sinsar Dubh’dan ve her yeri karanlığa boğmak isteyen Melunlardan kurtarmak var tabi.

Alelade bir kadın için fazlasıyla zor görevler. Bakım yapmaya bile vakit bulamıyor zavallıcık.

Mac’in, insanların arasında dolaşıp onların güzelliğini emen ya da onları avlayan Melunları kabullenmesi sanıldığından daha kolay oluyor aslına bakarsanız. Kendimi düşünüyorum da muhtemelen kafayı yerdim.  – Muhtemelen dedim ya, gülesim geldi. Ne muhtemeleni beni en yakın Ruh ve Sinir hastalıkları hastanesinde bulabilirdiniz.-
Mac insanların arasında dolaşıp, onların güzelliğini alan Faeleri, karanlık bastığında çevresinde gezinen gölgeleri ve her köşe başında karşısına çıkacak korkunç yaratıkları önce kabullenip, sonra onları nasıl öldüreceğini öğreniyor. Bir süre sonra yiyor bile. – İğrenç.- Tabi tüm bunlar olurken ona yardım eden Jericho Barrons’u görmezden gelemeyiz.

Barrons, sırlarla dolu bir adam. Sırlarla dolu, dev gibi, esmer ve insanı ayakkabılarının içinde eritebilecek – bkz: kitaplardan laf çalmak– kadar seksi. Öyle ki okurken kızarabiliyor, küçükken ekranda yakınlaşma sahneleri gördüğümüzde yaptığımız gibi kıkırdayabiliyorsunuz. Sevimli bir adam değil, yanlış anlamayın. Aksine oldukça donuk, sert hatta yer yer kaba bir adam. Çok konuşmuyor, konuştuğundaysa genellikle resmi. Bizim sevimli Mac’imize sürekli Bayan Lane demesinden anlayabilirsiniz bunu.

Ayrıca gülmüyor, neredeyse hiç gülmüyor. Güldüğündeyse yüzü yumuşamak yerine daha da korkutucu bir hal alıyor. O her zaman ciddi, her zaman tehlikeli ve her zaman seksi. Öyle anlar geliyor ki iyi mi? Yoksa kötü mü olduğuna karar veremiyorsunuz. Kendi hakkında hiç bilgi vermiyor, hatta her satırda hakkındaki sorulara bir yenisini ekliyor.

Kendisine değer verdiğini hissettiğimiz Mac’e bile yapmadığı kalmıyor. Zavallı kızı öldürene kadar çalıştırıp, işkence üstüne işkence yapıyor. Yine de o ortadan kaybolduğunda perişan olup, etrafı dağıtabiliyor ya da Mac ona doğum gününde “pembe” bir pasta yapıp, onu insanlaştırmaya çalıştığında sinirlenip, ortalığı birbirine kattıktan sonra ertesi sabah “Sabit Eşek” olduğunu kabul edip, kızımıza şekerli çörekler getirebiliyor.
Kabul etmemiz gereken ilk şey; Barrons insan değil ve insanlaştırılmaktan hoşlanmıyor. O en tehlikeli Faelerin bile korktuğu, kitabın kötüsü Lord Master’ın yaklaşmadığı –yaklaşamadığı-, gölgelerin yolundan çekildiği gizemli bir adam.

Kitaplarda Türk okuyucuların pek alışık olmadığı tarzda bir cinsellik var. Çoğu kişinin bu yüzden hayal kırıklığına uğradığını duysam da beni okurken mest eden bir tarz bu. Barrons, Mac’e dokunmuyor. – En azından tensel bir temas yok, diyebilirim- İlk 3 kitap boyunca aralarında birkaç öpücükten başka bir şey geçmiyor hatta. O sadece bakıyor, ellerinin yapamadığını gözleri yapıyor. Öyle bakıyor ki Mac’in bedenindeki tüm sinir uçları uyanıyor. Öyle bakıyor ki kitabı okurken derin bir nefes alıp “Yapma” diye mırıldanabiliyorsunuz. Yazar okuyucuyu nasıl canlandıracağını kesinlikle biliyor, aralarındaki cinsel gerilimi sürekli yüksek tutup, beklenti hissini hiç öldürmüyor.

Ülkemizde henüz dördüncü ve beşinci kitaplar çıkmadığından pek bir şey söylemek istemiyorum. Çünkü bir şeyler söylemeye başladığım an dayanamayıp aklıma gelen her şeyi anlatabilirim. En önemlisi Barrons hakkında birkaç sırrı açık edebilirim. Yaparım, biliyorum. İzlediğim bir filmi yeniden başka biriyle izlerken de sonunu hep söylerim zaten, tutamıyorum kendimi. Çıkıveriyor ağzımdan.

Her neyse, Epsilon Yayınlarından çıkan Fever serisini mutlaka okumalısınız.

Bilmeyenler için yazalım. Serinin bugüne kadar ilk 3 kitabı Türkçe’ye çevrildi. Bunlar sırasıyla; 1. Karanlık Ateş, 2. Kan Ateşi ve son olarak 3. İntikam Ateşi

Mac’in melunsavar başlığına, yaralıyken ojelerini Barrons’a sürdürmesine, pembe pastasına ve Barrons’la aralarındaki kimyaya bayılacaksınız.

 

 

Islak ve Seksi Mr. Darcy :Lost in Austen

 

“Hear that sound, George? That’s Jane Austen spinning in her grave like a cat in a tumble-dryer. “

Son dönemlerdeki Historical Romance tarzı hikayeler yüzünden mezarında taklalar attığını düşündüğüm Jane Austen’in en çok ilgi gören ve ülkemizde en çok bilinen hikayelerinden biri olan Aşk ve Gurur’un uyarlaması gibi bir şey Lost in Austen. Biraz daha açarsak buna bir fanfiction uyarlaması bile diyebiliriz. Artık bayatlaşan kitabın içine düşme konusu, o dünyaya açılan bir kapıyla bağlanmaya çalışılmış.

Konuyu özetlemek gerekirse, günümüz Londra’sında yaşayan romantik kızımız 12 yaşından beri Mr. Darcy’e aşıktır. – Romanı okuyan kadınların %90’ının olduğu gibi-  Hayalindeki tüm aşklar Darcy ve Elizabeth’in aşkı gibidir. Bir gün banyoya girdiğinde karşısında Elizabeth’i bulur ve hikaye başlar. – Şimdi eğri oturup doğru konuşalım, hangimiz banyomuzda aniden bir kadın belirse ve bizi açtığı bir kapıdan içeri yollamaya çalışsa kalp krizi geçirmeden durabiliriz? Merhaba, abartıya bayılan romantik tür, merhaba iflah olmaz romantikler -Austen’in romanının içine düşen kızımız – adını unuttum– romanın içine edip, rahmetli yazarın kemiklerini inim inim inletecek, kadıncağızı mezarında rahat bırakmayacaktır.

Bende 5 yaşımdan beri Brad Pitt’e aşığım ama banyo hep aynı banyo :/ Historical Romance karakterleri sayesinde açılıyorsa o kapılar J. Mcnaught’un Westmoreland’larından biri ya da Virginia Henley’in kitaplarından birindeki Simon karakterini de alabilirim ben (Bir tek onları okudum idare edin) –

En başından başlayalım.

Bir kere ana karakterimiz olan bu rüküş hanım kızımıza fena halde gıcıktım. Neden?

Darcy yakışıklı, hatta baya yakışıklı olduğu için mi?

Kız itici olduğu için mi?

Neden?

Belli başlı bir nedeni yok aslına bakarsak, karakterin konuşmasından, seçilen kostümlere kadar her şey beni itti. Buna kıskançlık da diyebiliriz. – Colin Firth’ün yeri ayrı ama Elliot Cowan’da bir güzel Mr. Darcy olmuş ki-  4 bölüm boyunca ısrarla “Bu kız bu adamı haketmiyor” desem de olan oldu sonuçta. Israrlı bir şekilde samimiyetsiz bulduğum mutlu sonlar, filmde yakışıklı bir adam olduğunda daha da sinirimi bozuyor.

Romantik bir insan değilim, o yüzden size ikilinin arasındaki aşkın kritiğini yapamayacağım. Zaten bu dönem dizilerinde aşk ya cinsellikle ya da farklı konular üstünden anlatılıyor. Günümüz filmlerinden alıştığımız o cicili bicili iç bayan sahneler yok. –Şükürler olsun– Ben en iyisi size karakterleri özetleyeyim.

Mr. Bingley favorimdi. Adamın olduğu sahnelerde suratımdan gülümseme eksik olmadı. Özellikle bir lezbiyen konusu geçti ki, gülerken boğuluyordum. Mimikler çok iyiydi, gerçekten iyiydi. O dönemde sadece kadınların değil, erkeklerinde belli ölçülerde bilgisiz olabileceğini bizlere kanıtladı ki bu ayrıca hoşuma gitti.

Son dönemlerde elime geçen Historical Romance tarzı romanlardaki “her konuda” bilgili, gözü dönmüş, karşı konulmaz adamlardan sonra Bingley’le karşılaşmak, kızgın kumlardan serin sulara atlamak, 45 derece sıcakta buz gibi limonata içmek ya da tüm gün aç kaldıktan sonra yemek yemek gibiydi. Adam sevimliydi bir kere, al evine besle o derece. Çoğu uyarlama da sempatiktir ama burada ayrı bir şirindi. En çok onu sevdim.

Elizabeth Bennet, hiç gözükmedi. Onu bir kez dizinin ilk bölümünde birkaç kez de son bölümde gördük. Hakkında öğrenebildiğim tek şey günümüz dünyasında çocukların dişlerini tebeşirle fırçalamaya kalktığı. Çocuklarını ona emanet eden anne-babaların nasıl bir kafada olduğunu gerçekten merak ediyorum. Her neyse.

Wickham, farklı yansıtılmıştı. İyiydi, güzeldi, adamdı. Senaristler bir değişiklik yapmak istemiş, onu irdelemişler, güzel olmuş.

Fitzwilliam Darcy, seni o gölden çıkartmayacaklardı. Bunu bilir, bunu söylerim. Başka da tek kelime yazmam.

Lafın özü, dizi Aşk ve Gurur uyarlamaları arasından kendi tarzıyla sıyrılan komik bir diziydi. 4 bölümlük diziyi izlemek vakit kaybı olmasa gerek. İnsanı güldürüp, tasalardan uzaklaştırıyor. Elliot Cowan unsurundan dolayı, Darcy tutkunlarının  yanlarında kağıt mendil bulundurmalarını rica ediyorum. Bazı yerlerde insanın hırstan ağlayası geliyor.

 

Once Upon A Time

Lost yapımcılarının yeni projesi olan dizi, yayınlandığı her hafta beni ekranın karşısına çivilemeyi beceriyor.Hiç kafa yormadan izlenebilecek, şirin hikayelere sahip fantastik sayılabilecek bir dizi Once Upon A Time.
Masal dünyası ve gerçeklik o kadar iyi harmanlanmış ki bir süre sonra gözlerinizi kocaman açarak “Yok artık” diyebiliyorsunuz, şaşırtmayı hedefliyor ve kesinlikle beceriyor da. Hayat öpücüğü, Toll köprüsü gibi masal dünyası ve gerçek dünyayı bağlayan ayrıntılar kesinlikle çok güzel ve çok orijinaller. Dizideki Lost göndermeleri ise benim gibi Lost tutkunlarını  gözlerini dikip her ayrıntıyı takip etmeye itiyor. Bugüne kadar 8.15, Apollo,Charles Widmore, Lost’ta Claire’i oynayan hanım kızımızı ve Desmond’ın içemediği viskiyi gördük bakalım daha nelerle karşılaşacağız.

Bir de üstüne 12. bölümde çiçekçi kamyonundaki Game Of Thrones yazısını ve Kıytırık Prens’in elindeki Anna Karenina’yı görmedim mi? Ne güzel olmuş o ayrıntılar, ne hoş durmuş.

Uzun lafın kısası dizide dikkat ederseniz sizi gülümsetmeye itecek hoş detaylar var. Kırmızı Başlıklı Kızın, gece kulübünde kurdu andıran adamlarla takılması ,aniden karşımıza çıkan Lost göndermeleri vs. Ama benim bu diziyi izleme sebebim masalları harika bir şekilde harmanlamaları ve tabi Rumpelstiltskin, öyle ki adamdan fırsat bulup Prens Kıytırık’ı kesemiyorum. –Ekmek var ama neden pasta da yemiyoruz ki?, tarzı bir adam olsa da güzel adam sonuçta, yiğidi öldürelim hakkını verelim. — Yine de en iyisi Graham’dı– –
Neyse.

3 ana kadın karakterin göz alıcılığı ve Rumpelstiltskin’i oynayan Robert Carlyle kesinlikle gözlere şenlik sunuyor. Son yıllarda izlediğim en iyi dizi karakterlerinden biri olan Rumpelstiltskin, zekası ve mimikleriyle insanı kendine hayran bırakıp, “Tamam,kötüler her zaman kötü değildir, değil mi? “dememizi sağlıyor, işin aslına bakarsanız, dizide Evil Queen dışında kötü olduğuna emin olabildiğimiz hiçbir karakter yok.

Abartıyor olabilirim, aslına bakarsak ben sevdiğim çoğu şeyi abartabilen insanlardanım bu yüzden söylediklerimi çok ciddiye almayın ama gözardı da etmeyin derim. Dizi muhteşem bir dizi değil, evet ama kenara da atılmaması gerekiyor bence. Her dizide Yakışıklı Prenslerin karakterden yoksun olduğu göze sokulmuyor mesela ya da bir adamın sırf bir kadını sevdiği için kırık bir fincana delice bağlanabileceğini göremiyoruz. Bir çocuğun annesini bulmak için millerce yol tepmesi de alışık olduğumuz şeyler arasında değil.Kötülere iyi sebepler bulmaya meyilli dünyamızda gerçek kötülere alışık değiliz.

Once Upon A Time. Bir masal kitabıyla başlıyor. Bence hepimizin evinin bir köşesinde durması gereken masal kitaplarından biriyle. O kadar alışmışız ki dünyanın sadece kötü yönlerini görmeye. Bir çocuğun annesine olan sevgisi sıradan, bir adamın gözlerinden okunan pişmanlık yalan geliyor bizlere.

Kısacası karakterleri, hikayesi ve görselliğiyle oturup sıkılmadan izleyeceğiniz güzel bir dizi Once Upon A Time.

Özünde iyi bir insan: Bazarov

Her kitapta vurulacak bir karakter bulurum ben. Çok nadirdir, platonik aşk beslemeden okuduğum kitap, öyle durumlarda ya erkek karakter gönlüme hitap etmiyordur ya da ters bir hareket yapmış, asabımı bozmuştur. Dün akşam sevilen kitap karakterleri hakkında bir yazı okurken aklıma geldi Bazarov.

Her kitaptan sevecek bir karakter bulunur ama unutulmaz olanlar vardır ya onlardan biridir işte Bazarov benim için.

Rus Edebiyatının Batılı Çocuğu, dahiler arasındaki en ağır beyin Turgenyev’in Babalar ve Oğullar adlı romanındaki nihilist karakter Bazarov, öfkesiyle, bastırmaya çalıştığı hisleriyle, anarşistliğiyle beni benden almış. Kitabın sonunda uzun süre etkisini kaybetmeyen bir hüzne gark etmişti.