Ateş Serisi – Karen M. Moning

Bella ve Elena’dan sıkılmadınız mı? Sivri dişler sizin de asabınızı bozmaya başlamadı mı? Düşünceli erkekler?
Her köşe başında karşımıza çıkan öpücükler?
Lise?

Nerede başlayıp, nerede bittiğini bilmediğimiz, kimin kiminle olduğu belli olmayan aşk çokgenleri canınızı sıkmadı mı?
Benim canım fena halde sıkıldı.
İşte bu yüzden karşınıza harika bir seriyle çıktım.

-Daimi ev arkadaşım televizyonda yine bir alışveriş saçmalığı var, yazı tarzımdan anlamışsınızdır zaten. Hani şu insanların penis büyütücü sipariş edip, kargo geldiğinde büyüteç bulduklarından- fakat merak etmeyin ben sizlere romantik bir prens övüp yerine kırmızı ruj sürmüş pudralı bir ergen kakalamayacağım. .-

Fever Serisi beş kitaptan oluşan kelimenin tam anlamıyla harika bir seri. Konusu, karakterleri ve kurgusuyla türdeşlerinden ayrılıp kendine özel bir yer ediniyor.

Kitap hakkında ilk söyleyeceğin şey bu mu?, derseniz. Cevabım; “Hayır” olur.

Zira “Kitabın sonunu söyleyip, hepinizi büyük bir dertten kurtarmak istiyorum” cümlesi benim kitap övme tarzıma daha çok uyuyor. Zira 4 kitap boyunca beni sürüm sürüm süründüren Karen Moning sayesinde uzun süre etrafta “Lanet olası Barrons tam olarak ne?” diye dolaştım. Kitaba bulaştığım dönemde kitap okumam oldukça zordu. Finaller üstüme üstüme geliyor, çalışmam gereken konular sürekli birikiyordu ve bir de uğraşmam gereken rüyalar vardı.

Artık hikayeden nasıl etkilenmişsem; Barrons, hikayenin erkek karakteri rüyalarıma girip karşıma dikilerek sırrını çözmem için beni zorladı ve böyle başladı Ateş serüvenim.

Mackayla Lane, sıradan bir kızdı. Pembeyi sever, okulu pek sevmezdi. Parlayan ablasının yanında sönük kaldığını düşünse de mutluydu. Ablasının deyişiyle insanların dediklerine pekte kulak asmayan bir yapısı vardı. Anne-babasının tatilde oluşundan faydalanıp kafa dinlediği günlerden birinde havuz başında keyif yaparken ablasının ölüm haberini aldı. Mutluluk, Mackayla Lane’i terk ederken özel bir sahne hazırlamıştı. Ondan en sevdiğini, belki de tek arkadaşını aldı.

Mac bir süre depresyonda kaldı. Bu sırada günlük tutmaya başlamış, listeler hazırlamayı adet edinmişti. Polisin ablasının katilini bulacağına dair inancı azaldıkça, içindeki öfke arttı. Ablasının katilini istiyordu. İntikam istiyordu. Polisin pekte bir şey yapmadığını –yapamadığını- öğrendiğinde neler olacağını tahmin edebiliyordum aslına bakarsanız, hatta tüm okuyanlar tahmin edebiliyordu. Hepimiz kitaplarımızın başında aynı çatık kaşlarla durduk. Mackayla polisin olaya gerekli ilgiyi göstermediğini düşündü ve tabi ki bu, onun içindeki kahramanı tetikledi.- Aksini beklemiyorduk, değil mi?- Ablasının katilini bulacaktı. Bulmalıydı.

Romanların bu kısmında genelde şöyle diyorum “Geri dön, genç hanım! Gideceğin yerde karşılaşacağın adam karşısında hayalperest yönüm güçsüz kalacak ve bu da senin gibi cici bir kızdan nefret etmem anlamına gelecek. Geri dön, hemen!” Tabi ki beni dinlemiyorlar. Neden? Çünkü oraya gidip, her biri kadınların hayallerini süsleyecek olan adamlarla tanışmak zorundalar.

Ben de kitap elimde hayali bir karakteri kıskanmanın ne kadar normal olduğunu düşünmek zorundayım. Hiç hoş bir durum değil, gerçekten. İnsan bazen sevgilisini kitap karakterleriyle aldattığını düşünüyor ki bu daha da anormal bir durum.

Mackayla Lane elbette beni dinlemedi ve ablasının ölümünü araştırmak için Dublin’e gidip, ablasının ölmeden önce ona bıraktığı mesajdaki Sinsar Dubh’ı aramaya başladı. – Sırf üşengeçliğim ve düz mantığım yüzünden asla bir roman karakteri olamam ben- Kızımız tüm şehri gezip, çeşitli gizemli olaylarla karşılaştıktan sonra karanlık sokağın girişinde ışıl ışıl parlayan Barrons Kitap ve Süs Eşyaları dükkanını buldu.

Tam olarak burada kitabı kapatıp, derin bir nefes aldım. İçimden bir ses “Okuma” diyordu. “Okuma! Yine kaptıracaksın kendini, önünde dağ gibi ders notları var. Sakın okuyup bir saçmalık yapma, sürüyle işin var.”

Dinledim mi? Hayır.

Sonuç olarak o kitap açıldı ve ben okumaya devam ettim. Mackayla Lane, Jericho Barrons ve onun olgun ve alımlı yardımcısı Fiona ile karşılaştı. O an hiçbiri bunun hayatlarını değiştirecek bir karşılaşma olduğunu bilmiyordu. Mac, taksi çağırmak ve birkaç kitap almak için oraya girmiş masum bir kadındı. Fiona sevdiği adamın yanında mutluydu ve Barrons… Kim bilir? Fakat Mac, o lanet ağzını açıp sinsar dubh’ın ne olduğunu sordu, bunu yapmasaydı ne olacağını gerçekten merak ediyorum. Fiona’ya kitabın ne olduğunu sorup, Barrons’un ilgisini çekmeseydi. İkilinin gelecekleri nasıl şekillenirdi? Düşman mı olurlardı?

Mac, Barrons olmadan kaç gün yaşayabilirdi?

Fiona, her akıllı kadının yapacağı gibi Barrons’u, Mac’den kıskanmış, adamı ondan uzak tutmak için elinden geleni yapacak konuma gelmişti ama yaptığı ya da söylediği hiçbir şey Barrons’u, Mac’den uzak tutamadı. Çünkü Mac, onun(Barrons) istediği her şeydi. – Bu kısımlarda, yanınıza yumruk atacağınız bir yastık alın. Ben de Null olabilirim, diye gaza gelip, ardından aynalara korku dolu bakışlar atabiliyorsunuz. Çünkü romanda Fae’ler var ve ben onlara Fae demekte ısrarcıyım. Diğer türlü korkuyorum.-

Sonuç olarak Barrons, ilk karşılaşmalarının ardından Mac’i kaldığı otelde buldu ve ona bazı gerçekleri anlatmak zorunda kaldı. Çünkü Mac cahildi, aptaldı ve inanılmaz derecede cesurdu. Ondan korksa bile asla boyun eğmiyor, inadına o küçük burnunu havaya dikiyordu. Pembeyi seven, şirin kıyafetler giyen, sarışın ve aptal bir kadındı ve Barrons sebebini bilmediği bir şekilde hiç tarzı olmayan bu kadına karşı bir bağ hissediyordu.

İlk kitapta okuyamadığımız fakat yazarın sonradan ek bölüm olarak Barrons’un gözünden verdiği bir kısımda, Mac ve Barrons’un daha ilk görüşmelerinde seviştiğini fakat Barrons’un bunu Mac’in hafızasından sildiğini öğreniyoruz. Lanet herif. –

Kaderin kötü bir espri anlayışı vardır. Mac, Barrons’dan kaçmak –kurtulmak- istese de bu kaçış fazla uzun sürmedi ve bir gün adama sığınmak zorunda kaldı. Çünkü Barrons güçlüydü. Davası hakkında onun bildiğinden çok daha fazlasını biliyor ve Mac’i rahatsız eden Melunlardan korkmuyor gibi gözüküyordu. Melunlar her yerdeydi ve öyle korkunçlardı ki Mac bununla daha fazla baş edemeyeceğini düşünmeye başlamıştı. Onları görüyor, korkuyor fakat elinden bir şey gelmiyordu. – Garip olan ve okuyucuların dikkatini çeken nokta, Melunların Barrons’tan korkması. Bu adam ne olabilir ki? Bir Melun? Ama hayır, Mac Melunların gerçek yüzünü görebiliyor. Onlar en kötü rüyanızdan daha korkunç. Oysa Barrons, kapkara gözleri ve saçlarıyla bir çeşit Tanrı gibi. Erkeksi, korkutucu ve koruyucu.-

Barrons, ona sığınan Mac’i yanına aldı ve okuyan herkesi 5 kitap boyunca devam edecek bir merak denizinde yolculuğa sürükledi. Gittik, çünkü Barrons’a hayır diyemezsiniz. Denemeyin bile.

Karakterler hakkında da birkaç şey söyleyebilirim sanırım, zira bu kitap okuduğum en etkileyici karakterlerden birini barındırıyor.

İlk hedef olarak Mac’i seçelim. Mac, bir sidhe kahini, yani Fae büyüsü ona işlemiyor. Ayrıca bir Null, yani ona yaklaşan Fae’leri dondurup hareketsiz halde bırakabiliyor ve Barrons’un onu istemesinin asıl nedeni Sinsar Dubh’ı hissedebilmesi. – Bu oldukça az rastlanan bir yetenek- İç sesleri inanılmaz geveze olan ve onca olayın arasında pembe giyemediğine hayıflanabilen bir karakterden bahsediyorum burada. Mac bu tarz kitaplarda rastlamaya alıştığımız cesur kızlar gibi tehlikeye balıklama dalsa bile, gerçekçiliği de yaşatabiliyor. Aniden süper kahramana dönüşmüyor mesela ya da saçma sapan şeyler için söylenmiyor. Kendisi her kadın gibi güzel hissetmek istiyor. Güzel giysiler, pembe ojeler, erkeklerin hoşnut eden ilgisi.

Normal bir kız olduğunu söyleyemem, öyle ki bazı anlarda “Nasıl bir beynin var senin?” diyebiliyorsunuz. Ben dedim, belki de sırf bu yüzden ondan nefret edemedim. Kız şirin yahu, hele bir gölge savar kask yaptı ki işte o anda ondan nefret edemeyeceğimi net olarak anladım. Barrons gibi bir adama sahip olması bile, beni soğutamadı karakterden.

Ablasının intikamını istiyor. Karakterin ablasına ne kadar değer verdiğini yazar bize bolca örneklemiş, kitabın başında ablasının intikamı için yola çıkıp ardından dünyayı kurtarmayı hedeflemiyor Mac. Ablası her an aklında, ondan güç alıyor. Onun için savaşıyor, istediği tek şey intikam. Bu yolda ilk yapacağı şey kitabı bulmak, ardından kitabı ablasından isteyen katili bulmak geliyor. Bu süreçte karşısına bolca kötü adam, bolca iğrenç yaratık çıkıyor. Pembeleri seven, süslü Bayan Lane’imiz bir süre sonra yara bere içinde, koyu renk saçlı, solgun bir kadın oluveriyor. Paranoyaklaşıp, gördüğü her gölgeden korkar hale geliyor ama asla vazgeçmiyor. Çünkü o kabullenebilen bir kadın değil, hiç olmadı. Kitabın başından sonuna kadar onun hakkında emin olduğumuz tek şey pes etmediği ve etmeyeceği. Çünkü o Mackayla ve hayatında en sevdiği insanlardan biri olan ablasının katilini ele geçirmek istiyor. Bir de dünyayı Sinsar Dubh’dan ve her yeri karanlığa boğmak isteyen Melunlardan kurtarmak var tabi.

Alelade bir kadın için fazlasıyla zor görevler. Bakım yapmaya bile vakit bulamıyor zavallıcık.

Mac’in, insanların arasında dolaşıp onların güzelliğini emen ya da onları avlayan Melunları kabullenmesi sanıldığından daha kolay oluyor aslına bakarsanız. Kendimi düşünüyorum da muhtemelen kafayı yerdim.  – Muhtemelen dedim ya, gülesim geldi. Ne muhtemeleni beni en yakın Ruh ve Sinir hastalıkları hastanesinde bulabilirdiniz.-
Mac insanların arasında dolaşıp, onların güzelliğini alan Faeleri, karanlık bastığında çevresinde gezinen gölgeleri ve her köşe başında karşısına çıkacak korkunç yaratıkları önce kabullenip, sonra onları nasıl öldüreceğini öğreniyor. Bir süre sonra yiyor bile. – İğrenç.- Tabi tüm bunlar olurken ona yardım eden Jericho Barrons’u görmezden gelemeyiz.

Barrons, sırlarla dolu bir adam. Sırlarla dolu, dev gibi, esmer ve insanı ayakkabılarının içinde eritebilecek – bkz: kitaplardan laf çalmak– kadar seksi. Öyle ki okurken kızarabiliyor, küçükken ekranda yakınlaşma sahneleri gördüğümüzde yaptığımız gibi kıkırdayabiliyorsunuz. Sevimli bir adam değil, yanlış anlamayın. Aksine oldukça donuk, sert hatta yer yer kaba bir adam. Çok konuşmuyor, konuştuğundaysa genellikle resmi. Bizim sevimli Mac’imize sürekli Bayan Lane demesinden anlayabilirsiniz bunu.

Ayrıca gülmüyor, neredeyse hiç gülmüyor. Güldüğündeyse yüzü yumuşamak yerine daha da korkutucu bir hal alıyor. O her zaman ciddi, her zaman tehlikeli ve her zaman seksi. Öyle anlar geliyor ki iyi mi? Yoksa kötü mü olduğuna karar veremiyorsunuz. Kendi hakkında hiç bilgi vermiyor, hatta her satırda hakkındaki sorulara bir yenisini ekliyor.

Kendisine değer verdiğini hissettiğimiz Mac’e bile yapmadığı kalmıyor. Zavallı kızı öldürene kadar çalıştırıp, işkence üstüne işkence yapıyor. Yine de o ortadan kaybolduğunda perişan olup, etrafı dağıtabiliyor ya da Mac ona doğum gününde “pembe” bir pasta yapıp, onu insanlaştırmaya çalıştığında sinirlenip, ortalığı birbirine kattıktan sonra ertesi sabah “Sabit Eşek” olduğunu kabul edip, kızımıza şekerli çörekler getirebiliyor.
Kabul etmemiz gereken ilk şey; Barrons insan değil ve insanlaştırılmaktan hoşlanmıyor. O en tehlikeli Faelerin bile korktuğu, kitabın kötüsü Lord Master’ın yaklaşmadığı –yaklaşamadığı-, gölgelerin yolundan çekildiği gizemli bir adam.

Kitaplarda Türk okuyucuların pek alışık olmadığı tarzda bir cinsellik var. Çoğu kişinin bu yüzden hayal kırıklığına uğradığını duysam da beni okurken mest eden bir tarz bu. Barrons, Mac’e dokunmuyor. – En azından tensel bir temas yok, diyebilirim- İlk 3 kitap boyunca aralarında birkaç öpücükten başka bir şey geçmiyor hatta. O sadece bakıyor, ellerinin yapamadığını gözleri yapıyor. Öyle bakıyor ki Mac’in bedenindeki tüm sinir uçları uyanıyor. Öyle bakıyor ki kitabı okurken derin bir nefes alıp “Yapma” diye mırıldanabiliyorsunuz. Yazar okuyucuyu nasıl canlandıracağını kesinlikle biliyor, aralarındaki cinsel gerilimi sürekli yüksek tutup, beklenti hissini hiç öldürmüyor.

Ülkemizde henüz dördüncü ve beşinci kitaplar çıkmadığından pek bir şey söylemek istemiyorum. Çünkü bir şeyler söylemeye başladığım an dayanamayıp aklıma gelen her şeyi anlatabilirim. En önemlisi Barrons hakkında birkaç sırrı açık edebilirim. Yaparım, biliyorum. İzlediğim bir filmi yeniden başka biriyle izlerken de sonunu hep söylerim zaten, tutamıyorum kendimi. Çıkıveriyor ağzımdan.

Her neyse, Epsilon Yayınlarından çıkan Fever serisini mutlaka okumalısınız.

Bilmeyenler için yazalım. Serinin bugüne kadar ilk 3 kitabı Türkçe’ye çevrildi. Bunlar sırasıyla; 1. Karanlık Ateş, 2. Kan Ateşi ve son olarak 3. İntikam Ateşi

Mac’in melunsavar başlığına, yaralıyken ojelerini Barrons’a sürdürmesine, pembe pastasına ve Barrons’la aralarındaki kimyaya bayılacaksınız.

 

 

Reklamlar

Yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s