#5

Düşünürleri kendileri için ve başkaları için düşünenler diye ayırabiliriz; sonuncular kural, öncekiler istisnadır. Dolayısıyla öncekiler çifte anlamda özgün ve bağımsız düşünürler ve sözcüğün en soylu anlamında bencildirler. Dünyanın kendilerinden bir şeyler öğrenebileceği düşünürler sadece bunlardır. Çünkü daha sonra başkalarını aydınlatan sadece bir insanın kendisi için yaktığı ışıktır […].

Fakat bu kesinlikle herhangi bir resmi kararla ya da iyi niyetle zorla kabul ettirilemeyecek nadir rastlanır bir sıradışılıktır, ama yine de felsefede onsuz hiçbir gerçek ilerleme mümkün değildir. Diğerleri ya da genel olarak dolaylı hedefler için bir kimse bu amacın gerekli kıldığı, benliğin ve bütün hedeflerin unutulmasını talep eden en büyük zihinsel çaba içerisinde asla olmaz; tersine o şeylerin salt görüntüsü ve taklidiyle yetinir, daha ileri gitmez. Muhtemelen birkaç kavram bulunur ve birkaç farklı şekilde bir araya getirilip bir terkip oluşturulur, sonunda deyiş yerindeyse kağıttan bir kule kurulur; fakat bu şekilde dünyaya yeni ve hakiki hiçbir şey gelmiş olmaz.

 

Düşüncenin Çağrısı – A.Schopenhauer

Selvi Boylum Al Yazmalım’ın suçu ne?

Eğri oturalım, doğru konuşalım. Atv’de yayınlanan Al Yazmalım isimli diziyi geçen güne kadar izlemiyordum. Evdekiler izlerken göz ucuyla baktım, Asiye’yi oynayan kızımız kimi sevdiğine karar veremiyordu. Meraklıyım ya böyle şeylere,  dizi isminden dolayı edebiyatla bağlantılı sanıyorum ya. 

“Nedir?” dedim , diziyi izlerken sayıp söven arkadaşıma.  Küfürlerine ara verip bir süre bana baktı. Sinirli olduğunu gözlerinden anlayabiliyordum, belli kızmış bir şeye.  Filmi izledim, kitabı onlarca kez okudum ya. Türkan Şoray- Kadir İnanır ikilisine bayılırım ya. İlyas’a sinirlenmiştir, dedim içimden, bir yandan diziyi takip etmeye, olayları anlamaya çalışırken, insanlar bu kadar gaza gelebiliyorsa iyi birşeyler çıkmıştır diye düşünüyordum içimde sevinç naraları atan militaristle el ele verip. Türklerden iyi ve kaliteli yapımlar çıkmasını istiyordum çünkü, imkanlarımız yabancılar kadar olmasa da iyi işler yapalım istiyordum. Yabancı diziler yerine bizim dizilerimizi, filmlerimizi takip etmek istiyordum.

İçten içe, arkadaş toplantılarında “Ben Türk filmlerini izlemiyorum” demekten utanıyordum ya, o yüzdendi bütün umudum. Asiye ve İlyas’ın o güzel hikayesini yeniden izlemek istiyordum, biraz da ondandı hevesim.

Arkadaşım yüzündeki hiddeti hiç bozmadan “Kaltak” dediğinde aklımda yazdığım umut ve özlem dolu yazının tam ortasındaydım . Kalakaldım. Kaltak? Asiye? Kaltak!Yanlış mı duydum acaba, diye sordum hatta

“Kaltak mı?” diye.

“Kime aşık olduğunu anlamıyor, adama aşıkken gidip diğeriyle yatabiliyor. İç sesi adamın ona aşık olduğunu itiraf etmesini bekliyor ama diğer yandan da İlyas başkalarıyla ilgilenince deliriyor” dedi.

Yüz ifademi anlatmak için uygun kelimeleri bulamıyorum şu an.  Arkadaşım mı kafayı yemişti, yoksa ben mi kitabı başka bir tarafımla okuyup filmin çoğunu Kadir İnanır’a bakarak geçirmiştim? Şaşırdım, sarsıldım bölümün geri kalanını izledikçe dizi ve film arasında isimler ve birkaç olay dışında hiçbir benzerlik bulamadım ve sonuçta detaylı bir inceleme için 2 günümü bu dizinin bölümlerini netten izleyerek geçirdim. Sinirliyim şu an efendim, uyarlama olan her diziye sinirliyim. En sevmediğim özelliğimdir, hemen parlarım ben. Parıl parılım şu an bu diziye karşı.

Remake zaten riski olan bir şey. Aşk-ı Memnu, Fatmagül’ün Suçu ne? gibi dizilerin tutma sebebi filmlerin kültleşmemiş olması ve dizideki kadronun sağlamlığıydı. Şimdi siz karşımıza “Selvi Boylum Al Yazmalım” gibi kültleşmiş, her repliği, her sahnesi ezberlenmiş bir filmin uyarlamasıyla çıkarsınız. O uyarlamanında berbat bir senaryosu olursa ben uzun uzun yazarım alınmaca yok. Bildiğiniz Fatmagül’e dönmüş güzelim film/kitap yahu.

Bu dizinin tanıtımlarında Cengiz Aytmatov’un romanından uyarlama ya da Selvi Boylum Al Yazmalım filminden uyarlama dendiyse, izninizle “Yuh” diyorum. Dizi eserden ve filmden bağımsız nasıldır yorum yapamayacağım, ben kadın karaktere gıcık olduğumdan objektif olamıyorum bu konuda ama Al Yazmalım ismiyle hiç iyi değil.

Olmamış, benzememiş. Hadi benzemedi tamam ama bir kadın karakter, aşklarıyla efsaneleşen bir çifti canlandıran bir kadın karakter biraz daha kararlı olabilir değil mi? Birazcık daha kararlılık, zor bir şey değil ki.

Alışılmadık Bir Aşk : Sekreter

Bu çok geç kalmış bir yazı  (:

Psikolojiye olan ilgim lisede başladı. Bölümümle alakası olmamasına rağmen psikolojik kitapları okumayı seviyor, felsefe ve ilgili dallarla ciddi olarak ilgileniyordum. “Bilmek” en büyük tutkum, bana en çok zarar veren zayıflığımdı. Bu hep böyle oldu. Duyduğum ya da gördüğüm birşey hakkında ulaşabildiğim tüm bilgileri aklıma kazımadan rahat edemedim hiç. Bazen derin nefesler alıp, bazı bilgilerin bana zarar verebileceğini kabul etmeye çalışsam da çoğu zaman bunu beceremedim.

Üniversite dönemine girdiğimde psikolojiye eskisi kadar ilgi gösteremesem de önceki günlerde blogumu takibe alan bir blog sayesinde meraklanıp- merak bir gün başıma iş açacak- felsefenin içine yeniden daldım. Okuyor, izliyor, orijinal dilinde metinleri bulup, bilgiyi öz halinden almaya çalışıyordum. Amacım, aklımın bir türlü alamadığı bloggerın davranışlarını bir kalıba sığdırabilmek, yaptığı zorbalıkları anlatışına bir kılıf uydurabilmekti. Daha önce BDSM’le ilgilenmemiştim. Acı eşiğimin ve acıya olan temkinli yaklaşımımın bilincindeydim. Marquis de Sade’i birçok kez okumuş bir insan olarak bakış açısını aşırı buluyor, bu yüzden BDSM’in B’sine yaklaşmıyordum ama merak…

Merak kediyi öldürüp, ölüsünü benim görebileceğim bir yere bıraktı. O tarafa doğru gideceğimi biliyordu. En ince ayrıntısına kadar araştırmak isteyeceğimi biliyordu. Güçlü yanlarımı bildiği gibi, zayıflıklarımı da biliyordu.

Pek uzun sürmeyen araştırmalarım sonucunda, yakın arkadaşlarımdan biri olan Mete, bana birkaç filmle beraber bu filmi önerdi. Diğerlerini izlediğimden, izlemeye bir türlü fırsat bulamadığım Sekreter’i seçip, ekranın karşısına kuruldum. Önyargıma doladığım kollarımla, olabildiğince sakindim. Daha önce izlediğim filmlerden biliyordum ki bu tarz filmlerde beni tahrik edebilen herhangi bir unsur yoktu.

Başladı, devam etti. Kaşlarımı çatmış, bir olay olmasını bekliyordum. Tanrım, biraz aksiyon. Ben ekran karşısında tüm ruhumla olabilecek herhangi bir hareketi beklerken film pssikolojiye ve eğilimlerin sebeplerine odaklanmaya başladı. Şimdi söyleyeceklerim ne derece doğru olacak inanın bilmiyorum ama sanki… Sanki eğilimlere bir kulp bulunmaya çalışılmıştı. Sadist ve mazoşist insanların mutlaka belli başlı -aşırı boyutlarda- problemleri olması gibi bir izlenim uyandırılıyordu.

Eğri oturalım, doğru konuşalım. Her insanın psikolojik problemleri olduğunu düşünen bir insanım. Karşıma geçip “Ben tamamen “sağlıklı” bir zihne sahibim” diyebilecek olan var mı? Varsa, kendine karşı ne kadar dürüst? Ya da sağlıklı zihin nedir, onu tartışmalıyız öncelikle. Zira her insanın belli başlı bugları var. Neyse.

Açık söylemek gerekirse başlarda kızımızın şu kendini çiziktirdiği sahnelerde fazlaca rahatsız oldum. Vurdulu-kırdılı-parçamalı filmleri rahatlıkla izlesem de insanların kendilerine zarar vermelerini özellikle kesik gibi yaralanmaları izleyemiyorum, garip bir durum. Lise yıllarında “Koluma sigara bastıramazsınız”  tarzında nidalar atan arkadaşımın sigarasını elinden alıp kolunu ciddi bir şekilde tutmuşluğum var. Bastırmak kısmet olmadı, nasıl gözüm dönmüşse o an arkadaş korktu. “Şaka yaptım” gibi bir tepki verdi, vermese bastırırdım  o sigarayı koluna herhalde. Fazla bıdı bıdıya gelemiyorum ben, tepem atıveriyor ama o orada kendi koluna sigara bastırmaya kalksa, muhtemelen izleyemezdim.

Baştan alalım da ben size biraz kızı anlatayım.  Soyadlarını bir türlü söyleyemediğim kardeşlerin kız olanı Maggie Gyllenhaal’ın canlandırdığı Lee karakteri filmin başlangıcında bize elleri kelepçeli – aslında boynuyla bağlantılı olan bir alet var orada ama onun ne olduğunu bilmiyorum, işin terminolojisine dalıp suyunu çıkartmayayım dedim- olarak gözüküyor; ağzında faksı, elinde kahvesi tin tin yürüyor bir kapıya doğru, içeri giriyor-kapı kapanıyor  ve hemen ardından bu tarz filmlerin rutini olan bilmemkaç ay önce yazısıyla karşılaşıyoruz.

6 ay önce Lee içe kapanık, çekingen ve sorunları olan bir karakter, bunu anlamanız için filmi izlemeniz bile gerekmez. Bir fotoğrafına bakın ve belli başlı sorunları olduğunu keşfedin, öyle anlatayım size. Sürekli kavga eden bir anne-babayı, evliliğinde mutlu taklidi yapan bir ablayı barındıran ailesiyle oldukça mutsuz. Çareyi acı çekmekte bulan karakterimiz, iş ararken “Be A Leader” ilanıyla karşılaşıyor ve ta taa karşınızda sorunları ve sadizme yatkınlığı olan; bilgisayar yerine daktilo kullanan, kahvesine atılacak şeker sayısını her gün değiştiren, çiçeklere kendi renk veren avukatımız Edward.

İkili arasındaki garip ilişkinin dönüşümü izlenmeye değer, evet bunu söyleyebilirim. Bu filmi cinsel  dürtülerinizden sıyrılarak izlerseniz, film kötü bir film değil. Çok iyi bir film de değil, hatta iyi bir film bile olmayabilir aslında. Filmi sadece oyunculuklara bakarak izlerseniz, izlenilebilir film olur.

Edward -Edmund’da olabilir, hatırlamıyorum- Lee’nin içindeki mazoşisti keşfediyor ve kendi içinde sakladığı sadisti dışarı salıyor. Marquis de Sade okuyanlar, Sodom’un 120 günü, Quills filmlerini izleyenler oturup “Oh abi, sadizm içeren film izleyeceğiz sonunda” deyip izlemesinler boşuna – Film çıkalı 10 yıl olmuş ne anlatıyorsun yavrum sen?, dedim kendi kendime. – zira filmde belli bir felsefe yok, “meraklıların” BDSM dendiğinde beklediği “ağır” görüntüler de yok. Sadece avukatımızın sekreterini masaya yaslayıp kalçalarını tokatladığı sahneyi görebiliyoruz. Başka bir halt yok.

Söyleyebileceğim bir şey varsa o da şu afişin saf abartı olduğu. Erkeklerin ofis ve sekreter fantazisi bu kadar kullanılmaz, yazıktır günahtır.

-Ayrıca öyle avukat ofisi de olmaz.-

Filmde bana çok garip gelen sahneler yok değil, bu muhtemelen mazoşizmin bana uymamasından kaynaklanan bir durum. Filmin sonlarına doğru, Edward kızımıza “Ben gelene kadar buradan kıpırdamayacaksın” deyip çıktığında ve Lee orada 3 gün boyunca oturduğunda – oturduğu yerde işedi- “Yok artık” demeden duramadım. O nasıl bir itaat, nasıl bir bağlılıktır ya da nasıl bir sevgidir diyeyim. Yeme, içme, otur öyle orada. Olur mu öyle şey? Uyuşur insan, tutulur her yanı emboli denen bir şey var. Hem açlıktan anası ağlar insanın.

Sen orada öyle günlerce dur, ardından git adamla seviş. Kusura bakmayın ama hadi oradan. Yok, aklıma yatamıyor bir türlü, yerinde rahat değil.Beni saçma sapan düşüncelere gark  eden bu sahne filmin genelini yansıtan sahnelerden biriydi aslında. Yani kızımızın itaatkarlığını ve erkeğin otoritesini net olarak gördük. Efendi-köle ilişkisinden az biraz nasiplendik. Öyle eğilmekle, kelepçeyle olmuyor tamam da akıl var, mantık da var. Olmaz, cidden olmaz.

Vasat olarak niteleyebileceğim bu filmde beni benden alan tek şey müzikleriydi. Hani soundtrackleriyle hatırlanan filmler vardır ya, Sekreter benim için bunlardan biri. Leonard Cohen, Cake gibi değerler taşıyan film müzikleri beni benden aldı. Kısaca söylemek gerekirse – kısa söylemezsem şu uykusuz halimle tüm filmi anlatacağımı farkettim- film toplumun ahlak kuralları yüzünden kendini kısıtlamış iki karakterin karşılaşmalarını ve mutlu olabileceklerini farketmelerini anlatan bir film bu. Oyuncuların başarısını söylemeye bile gerek duymuyorum, şu uykusuz halimle unutmadan birkaç şey çiziktireyim dediysem bu Maggie  Gyllenhaal ve James Spader’ın üstün performansları yüzündendir.

Keşke Edward karakteri biraz daha…ımm normal? yazılsaymış ya da kafamızda oluşan “efendi” gibi yazılsa yetermiş. Bir de filmi BDSM olayını daha iyi yansıtabilecek bir adam çekseymiş ne güzel olurmuş. (bkz: yüz verince astarını da istemek)

Son paragrafı yazsam bile yetermiş aslında. Neden uğraştıysam…