#8

Hep sarhoş olmalı. Her şey bunda; tek sorun bu.

Omuzlarınızı ezen, sizi toprağa doğru çeken Zaman’ın korkunç ağırlığını duymamak için durmamacasına sarhoş olmalısınız.

Ama neyle? …

Şarapla,
şiirle
ya da erdemle,
nasıl isterseniz.
Ama sarhoş olun…

Ve bazı bazı, bir sarayın basamakları, bir hendeğin yeşil otları üstünde, odanızın donuk yalnızlığı içinde, sarhoşluğunuz azalmış ya da büsbütün geçmiş bir durumda uyanırsanız, sorun, yele, dalgaya, yıldıza, kuşa, saate sorun, her kaçan şeye, inleyen, yuvarlanan, şakıyan, konuşan her şeye sorun; “Saat kaç?” deyin. Yel, dalga, yıldız, kuş, saat hemen verecektir yanıtı size: “Sarhoş olma saatidir! Zamanın inim inim inletilen köleleri olmamak için sarhoş olun durmamacasına!.. Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz…”

Charles BaudelaireParis Sıkıntısı

Anna Karenina’nın fragmanı yayınlandı

“Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz ailenin mutsuzluğu kendine göredir.”

Lev Tolstoy’un aynı ismi taşıyan klasik romanından uyarlanan Anna Karenina’nın başrollerinde Keira Knightley ve Jude Law’ı görüyoruz. Senaryosu Tom Stoppard tarafından yazılan filmi hayata geçiren kişi Knightley’le 3. defa çalışan (Atonement ve Pride and Prejudice) Joe Wright.

Knightley’in, Anna gibi tutkulu bir karakteri nasıl canlandıracağı hakkında şüphelerim olsa da fragman bize gerçekten “iyi” bir dönem filmiyle karşılaşacağımızı işaret ediyor.

Mirror Mirror

The Cell ve The Fall gibi iki güçlü film yaparak sinema çevrelerine günün birinde çok büyük bir yönetmen olacağını vaat eden Tarsem Singh, İmmortals isimli filmle belki de The Fall’dan sonra yükselen beklentileri karşılayamamıştı. 26 mayıs 1961 Hindistan doğumlu yönetmenin elinden çıkan Pamuk Prenses uyarlaması, kendi türünün içinde  başarılı bir film bence.

Ya da ben yine duygusal olarak bakıp The Cell’le takip listeme alıp, The Fall’la birlikte “Budur” dediğim yönetmenin yaptığı işe olumlu bakıyorum. Bilemiyorum, pek objektif olabileceğimi de sanmıyorum hani. Her neyse, biz filme geçelim.

2012 yılında iki Pamuk Prenses uyarlaması çıktı biliyorsunuzdur. Birinde Pamuk Prensesi göreceli bir şekilde şirin olan Lily Collins canlandırırken, diğer versiyonda karşımıza Pamuk Prenses olarak donuk bakışlarıyla beni kahreden Kristin Stewart çıkıyor.

Kraliçe rollerinde ise gönüllerimize Özel bir kadın* ve Kasımda Aşk Başkadır** gibi filmlerle taht kurmuş. Julia Robert ve Charlize Theron var. Açık bir şekilde adaletsizlik olan bu seçimler sonucunda ayna ben olsam “Bırak bu işleri Kraliçem, göz var izan var” der otururum köşemde, neyse artık. Benim ele alacağım filmdeki oyuncular Julia Roberts ve Lily Collins.

Mirror Mirror’un senaryosu, Melisa Wallack’in Jacob ve Wilhelm Grimm’in masalını temel alan hikayesinden yola çıkılarak Marc Klein ve Jason Keller tarafından yazılmış. Film için “Beni masal alemine sürükleyen muhteşem bir filmdi”  ya da “Ders veren bir filmdi” diyemem.

Marc Klein ve Jason Keller ikilisi daha çok eğlenceli bir senaryo yazmışlar. Film kahkahalar attırmasa da insanın yüzünde hafif bir tebessüm oluşturup; karakterlere sempati duyulmasını sağlıyor. Görsel olarak Tarsem Singh filmlerinden bekleneni veren Mirror Mirror, kullanılan canlı renklerle içimizi açarken başarılı efektleriyle beğeni topluyor.

Hikayeyi kısaca özetlemek gerekirse; Karısını kaybettikten sonra kızına iyice bağlanan Kralımız, kızını yeterince iyi yetiştiremediğini düşünüp dünyalar güzeli bir kadınla evleniyor. – İçi kötü içi– Gel gelelim, Kraliçe ülkeye geldikten sonra etrafı saran karanlık başlarına dert oluyor ve yiğit Kralımız, karanlığı yenmek için bir sefere çıkıyor.- Şu an net olarak hatırlamıyorum da tek başına gitti, değil mi o sefere? Neyse, birşey demeyeyim– Çıkış o çıkış, o günden sonra Kral’ı bir daha ne gören oluyor, ne de hakkında bir söylenti duyuluyor.

Geçen 10 yıl içinde ülkeyi iyice kuşatan karanlık ve Kraliçe’nin umursamaz neşesi halkı yavaş yavaş yok ederken, şehirler sessizleşip karanlığa bürünüyor. Halk artık ne şarkı söylüyor, ne de içten bir şekilde gülebiliyorlar. Ağır vergiler altında ezilen bu insanlar gittikçe fakirleşirken umutları da kayıyor ellerinden.

Bu sırada kulesinde kapalı olan ve tamamen beceriksiz biri olduğuna inanan Snow, onu çok seven hizmetçiler tarafından yüreklendirilip halkı görmek için köylere yollanıyor. Hikayenin insanların – kadınların- yüzünde gülümseme uyandıran anlarından birine sahip bir kısım bu. Prens ve Prenses ilk karşılaşmalarını, Prens 7 dev?! tarafından ağaca asılmışken yaşıyorlar. Bu sahnede Pamuk Prensesin meraklı haline ve Prens ve Yaverinin şirinliklerine uzun uzun sırıttığımı söyleyebilirim.

Prens ve yaverinin yanından ayrılıp köye giden ve halkının halini gören Prenses’in, Cadı Kraliçe’nin karşısına dikilip hesap sorması hangi akla hizmet pek bilemesem de işin sonucu Prenses’in öldürülmesi kararına güzelce bağlanıp Kraliçe’nin sadık? hizmetkarı Brighton(Nathan Lane) kızımızı öldürmek için görevlendiriliyor. İşi uzatmayacağım avcının Prenses’i öldüremediğini bilmeyen varsa yazık ona, geçelim filmin kısmen başladığı noktaya.

Ormanda canavardan kaçarken düşüp bayılan Snow’u bulan 7 cüceler, onu bir özgürlük savaşçısına dönüştürmeye karar verip çalışmalarına başlıyorlar. Aslında filmin bir sonuca bağlanmaya başladığı ve eğlenceli sahnelerin yoğunlukta olduğu anlarda tam olarak bu karardan sonra başlıyor. Gittikçe güçlenen Snow karşısında yenilmemeye kararlı olan Kraliçe adımlarını uygun bir şekilde atarken, bizlere eğlenceli bir film sunuyorlar.

Filmde en çok hoşuma giden sahneler cücelerin ve Brighton’un sahneleriydi diyebilirim. Snow’un canavarla dövüştüğü sırada içeride kilitli kalan Prens ve cücelerin boşa çabaları beni uzun uzun gülümsetmişti. Çerez bir film olduğunu unutmadan izlenirse, gayet hoş vakit geçirtecek bir film olan Mirror Mirror’u ben tavsiye ederim. Siz izler misiniz, bilemiyorum.

 

*Sean Bean özel notu: E be canım adam, güzel adam. Her halinin hastasıyız adam, sen bu iktidar mevzuularına girdiğin an öldüğünü bilmiyor musun? Bak LOTR’un ilk filmi Yüzük Kardeşliği’nde diktin gözünü yüzüğe dakikasında biçtiler seni.. Hadi tamam, dedik. LOTR’un en insan karakteri Boromir’dir, dedik sustuk. E sen gittin Game of Thrones’da Eddard oldun. Karın kendini yırttı “Yapma kocam, etme kocam, gitme kocam”  Dostluk dedin, hak dedin, adalet dedin… Dedin dedin, astılar kafanı kazığa sergilediler seni, çocukların dört bir yana dağıldı sefil oldu hepsi.

Burada da Kral olmuşsun, karanlığa karşı durmaya gittin köpeğe benzer birşey oldun çıktın be adam! Uslan artık, git seni hükümdar yapmasına rağmen başına iş açmayacak bir yönetmen, bir senaryo bul.

Summer Wine

Nancy Sinatra & Lee Hazleewood yorumuda harika olsa da belki Ville Valo hayranlığımdan, belki bu düeti ilk duyduğumda içinde bulunduğum durumdan ayrı bir seviyorum şarkının bu coverını.

Strawberries cherries and an angel’s kiss in spring
My summer wine is really made from all these things
Take off your silver spurs and help me pass the time
And i will give to you summer wine
Ohhh-oh summer wine

Beni Eve Götür | Ray Bradbury

Yedi ya da sekiz yaşlarındayken, dedemlerin Waukegan, Illinois’deki pansiyonuna misafirler tarafından getirilen bilimkurgu dergilerini okumaya başladım. Hugo Gernsback’in “Şaşırtıcı Hikayeler”inin (Amazing Stories), canlı ve dehşetengiz kapak tasarımlarıyla aç hayal gücümü beslediği yıllardı. Bir zaman sonra, içimdeki yaratıcı canavar, 1928’de, Buck Rogers’ın ortaya çıkmasıyla büyüdü ve sanırım o sonbahar, boşboğaz bir deliye dönüştüğüm zamandı. Öyküleri nasıl tükettiğimi ifade etmenin tek yolu buydu. Hayatın ilerleyen dönemlerinde, bütün gününü duygularla geçirebildiğin ateşli dönemler çok nadir oluyor.

Şimdi geriye baktığımda, arkadaşlarım ve akrabalarıma ne tür bir dert olduğumu fark ediyorum. Bir delilik nöbetinin üstüne mutluluk, onun üzerine coşku, onun üzerine histeri krizleri geliyordu. Hayatın o akşam sona ereceğinden korktuğum için sürekli bağırıyor ve bir yerlerde koşturuyordum.

Sıradaki çılgınlığım 1931’de Harold Foster’ın, Edgar Rice Burroughs’un “Tarzan”ından esinlenen çizgileri ortaya çıktığında gerçekleşti ve ben bir anda Bion Amca’mın evinin yanında Marslı John Carter’ı keşfettim. Eğer Burroughs hayatımın o dönemine bu denli etki etmeseydi “Mars Yıllıkları”nın hiç ortaya çıkmayacağını biliyorum.

Dedemlerin çimlerinde oturup yanıma gelip dinlemek isteyen herkese “John Carter” ve “Tarzan” hikayelerini okuduğumu hatırlıyorum. Yaz geceleri o çimenliğe çıkar ve Mars’ın kızıl ışığına uzanıp seslenirdim: “Beni eve götür!” Uçup gitmeye ve oraların eski denizlerinin tabanları olan, antik şehirlerin uzandığı garip kumlarına konmaya hasrettim.

Sıcak gecelerde çimlerin ve sundurmanın orada toplanıp anılarından bahseden yetişkinleri dinleyerek zaman yolculuğu yapardım. 4 Temmuz’un sonunda, amcalar sigaralarını içip felsefi tartışmalarını tamamladıklarında, ve halalar, yeğenler ve kuzenler dondurma külahlarını ya da limonatalarını bitirdiğinde, ve tüm havai fişekleri tükettiğimizde, özel bir zamandı, üzgün bir zamandı, güzellik zamanıydı. Dilek balonlarının zamanıydı.

O yaşta bile, bir şeylerin saman alevi gibi sönüşünü algılamaya başlamıştım. Dedemi çoktan kaybetmiştim. Onu çok iyi hatırlıyorum: sundurmanın önündeki çimlerde, yaklaşık yirmi akraba seyircilik yaparken, ve kağıt balon üstümüzde, ılık nefesle uçmaya hazır dururken.

Dedem’e, içinde, bir örümcek ağı gibi, dilek balonunun üflenmeyi, gökyüzü boyunca sürüklenmeyi bekleyen hayaleti olan kağıt peçetenin yattığı kutuyu taşıması için yardım ettim. Dedem, yüksek rahipti ve ben de onun sunağıydım. Kırmızı beyaz ve mavi mendili kutudan çıkarmasına yardımcı oldum ve Dedem, içindeki küçük bir parça çöpü yakarken onu izledim. Alev çıkmaya başladığında, balon içine dolan sıçak havayla irileşti.

Ama öylece gitmesine izin veremedim. İçinde dans eden ışık ve gölgelerle çok güzeldi. Ancak dedemin başıyla onaylayan hareketi balonu bırakmamı ve sundurmanın üstüne doğru uçup ailemin yüzünü aydınlatmasını sağladı. Elma ağaçlarının tepesinde, yeni uyumaya başlamış şehrin üzerinde ve gece boyunca yıldızlara doğru süzüldü.

En az on dakika durup onu izledik, ta ki gözden kaybolana kadar. O zaman, gözyaşları yüzümden aşağıya aktı ve dedem bana bakmadan boğazını temizleyip ayağını salladı. Akrabalar, beni gözyaşlarımı sülfüre bulanmış parmaklarımla temizlerken bırakıp eve girmeye ya da kendi evlerine gitmeye başladılar. O gece geç saatte, dilek balonunun geri geldiğini ve pencereme sürüklendiğini hayal ettim.

Yirmi beş yıl sonra, birkaç rahibin iyi niyetli yaratıkları aramak için Mars’a uçmasını anlatan “Ateş Balonları”nı (The Fire Balloons) yazdım. Dedemin hayatta olduğu o yaz aylarına bir hürmet gösterisiydi. Rahiplerden biri, Mars’a sevimli balonları tekrar görmesi için koyduğum dedemdi. Ancak bu kez Marslılardı, hepsi yanmış ve aydınlanmış, ölü bir denizin üstünde sürükleniyorlardı.

Metnin özgün haline ulaşmak için buraya tıklayabilirsiniz.

Yazı, RAY BRADBURY
Çeviri, ÖZGÜRCAN UZUNYAŞA
İllüstrasyon, JACOB ESCOBEDO
Orj. Yayın Tarihi, 4 Haziran 2012 / The New Yorker

Kaynak, Kayıp Rıhtım

 

#6

“Kadınlar piçlerle tanışırlar, sorumsuzluklarına ve hayatın işlevsel alanlarının dışındaki uzmanlıklarına hayran kalırlar. Geçmişin, geleceğin, hatıraların ve ideallerin konuşulmadığı masalarda uzun uzun tarif edilerek hazırlanan kokteyller içerler. Bir sonraki iş gününde erişilmesi gereken verimlilik kotaları olmadığı için uzun uzun sevişilen yataklarda uyurlar ve sabah, kadınlar piçlere aşık uyanırlar.”

Piç| Hakan Günday