Mirror Mirror

The Cell ve The Fall gibi iki güçlü film yaparak sinema çevrelerine günün birinde çok büyük bir yönetmen olacağını vaat eden Tarsem Singh, İmmortals isimli filmle belki de The Fall’dan sonra yükselen beklentileri karşılayamamıştı. 26 mayıs 1961 Hindistan doğumlu yönetmenin elinden çıkan Pamuk Prenses uyarlaması, kendi türünün içinde  başarılı bir film bence.

Ya da ben yine duygusal olarak bakıp The Cell’le takip listeme alıp, The Fall’la birlikte “Budur” dediğim yönetmenin yaptığı işe olumlu bakıyorum. Bilemiyorum, pek objektif olabileceğimi de sanmıyorum hani. Her neyse, biz filme geçelim.

2012 yılında iki Pamuk Prenses uyarlaması çıktı biliyorsunuzdur. Birinde Pamuk Prensesi göreceli bir şekilde şirin olan Lily Collins canlandırırken, diğer versiyonda karşımıza Pamuk Prenses olarak donuk bakışlarıyla beni kahreden Kristin Stewart çıkıyor.

Kraliçe rollerinde ise gönüllerimize Özel bir kadın* ve Kasımda Aşk Başkadır** gibi filmlerle taht kurmuş. Julia Robert ve Charlize Theron var. Açık bir şekilde adaletsizlik olan bu seçimler sonucunda ayna ben olsam “Bırak bu işleri Kraliçem, göz var izan var” der otururum köşemde, neyse artık. Benim ele alacağım filmdeki oyuncular Julia Roberts ve Lily Collins.

Mirror Mirror’un senaryosu, Melisa Wallack’in Jacob ve Wilhelm Grimm’in masalını temel alan hikayesinden yola çıkılarak Marc Klein ve Jason Keller tarafından yazılmış. Film için “Beni masal alemine sürükleyen muhteşem bir filmdi”  ya da “Ders veren bir filmdi” diyemem.

Marc Klein ve Jason Keller ikilisi daha çok eğlenceli bir senaryo yazmışlar. Film kahkahalar attırmasa da insanın yüzünde hafif bir tebessüm oluşturup; karakterlere sempati duyulmasını sağlıyor. Görsel olarak Tarsem Singh filmlerinden bekleneni veren Mirror Mirror, kullanılan canlı renklerle içimizi açarken başarılı efektleriyle beğeni topluyor.

Hikayeyi kısaca özetlemek gerekirse; Karısını kaybettikten sonra kızına iyice bağlanan Kralımız, kızını yeterince iyi yetiştiremediğini düşünüp dünyalar güzeli bir kadınla evleniyor. – İçi kötü içi– Gel gelelim, Kraliçe ülkeye geldikten sonra etrafı saran karanlık başlarına dert oluyor ve yiğit Kralımız, karanlığı yenmek için bir sefere çıkıyor.- Şu an net olarak hatırlamıyorum da tek başına gitti, değil mi o sefere? Neyse, birşey demeyeyim– Çıkış o çıkış, o günden sonra Kral’ı bir daha ne gören oluyor, ne de hakkında bir söylenti duyuluyor.

Geçen 10 yıl içinde ülkeyi iyice kuşatan karanlık ve Kraliçe’nin umursamaz neşesi halkı yavaş yavaş yok ederken, şehirler sessizleşip karanlığa bürünüyor. Halk artık ne şarkı söylüyor, ne de içten bir şekilde gülebiliyorlar. Ağır vergiler altında ezilen bu insanlar gittikçe fakirleşirken umutları da kayıyor ellerinden.

Bu sırada kulesinde kapalı olan ve tamamen beceriksiz biri olduğuna inanan Snow, onu çok seven hizmetçiler tarafından yüreklendirilip halkı görmek için köylere yollanıyor. Hikayenin insanların – kadınların- yüzünde gülümseme uyandıran anlarından birine sahip bir kısım bu. Prens ve Prenses ilk karşılaşmalarını, Prens 7 dev?! tarafından ağaca asılmışken yaşıyorlar. Bu sahnede Pamuk Prensesin meraklı haline ve Prens ve Yaverinin şirinliklerine uzun uzun sırıttığımı söyleyebilirim.

Prens ve yaverinin yanından ayrılıp köye giden ve halkının halini gören Prenses’in, Cadı Kraliçe’nin karşısına dikilip hesap sorması hangi akla hizmet pek bilemesem de işin sonucu Prenses’in öldürülmesi kararına güzelce bağlanıp Kraliçe’nin sadık? hizmetkarı Brighton(Nathan Lane) kızımızı öldürmek için görevlendiriliyor. İşi uzatmayacağım avcının Prenses’i öldüremediğini bilmeyen varsa yazık ona, geçelim filmin kısmen başladığı noktaya.

Ormanda canavardan kaçarken düşüp bayılan Snow’u bulan 7 cüceler, onu bir özgürlük savaşçısına dönüştürmeye karar verip çalışmalarına başlıyorlar. Aslında filmin bir sonuca bağlanmaya başladığı ve eğlenceli sahnelerin yoğunlukta olduğu anlarda tam olarak bu karardan sonra başlıyor. Gittikçe güçlenen Snow karşısında yenilmemeye kararlı olan Kraliçe adımlarını uygun bir şekilde atarken, bizlere eğlenceli bir film sunuyorlar.

Filmde en çok hoşuma giden sahneler cücelerin ve Brighton’un sahneleriydi diyebilirim. Snow’un canavarla dövüştüğü sırada içeride kilitli kalan Prens ve cücelerin boşa çabaları beni uzun uzun gülümsetmişti. Çerez bir film olduğunu unutmadan izlenirse, gayet hoş vakit geçirtecek bir film olan Mirror Mirror’u ben tavsiye ederim. Siz izler misiniz, bilemiyorum.

 

*Sean Bean özel notu: E be canım adam, güzel adam. Her halinin hastasıyız adam, sen bu iktidar mevzuularına girdiğin an öldüğünü bilmiyor musun? Bak LOTR’un ilk filmi Yüzük Kardeşliği’nde diktin gözünü yüzüğe dakikasında biçtiler seni.. Hadi tamam, dedik. LOTR’un en insan karakteri Boromir’dir, dedik sustuk. E sen gittin Game of Thrones’da Eddard oldun. Karın kendini yırttı “Yapma kocam, etme kocam, gitme kocam”  Dostluk dedin, hak dedin, adalet dedin… Dedin dedin, astılar kafanı kazığa sergilediler seni, çocukların dört bir yana dağıldı sefil oldu hepsi.

Burada da Kral olmuşsun, karanlığa karşı durmaya gittin köpeğe benzer birşey oldun çıktın be adam! Uslan artık, git seni hükümdar yapmasına rağmen başına iş açmayacak bir yönetmen, bir senaryo bul.

Reklamlar

Yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s