Melez Sözleşmeleri | Melez

Nedendir bilinmez, hiç kitap yorumlamamışım ben burada. Başka yerlerde uzun uzadıya yazdığım kitap yorumlarını buraya neden yazmamışım, inanın bilmiyorum. Her neyse, hatanın neresinden dönsem kardır dedim. Oturdum sizlere okuduğum son kitabı yorumluyorum.

Jennifer Armentrout’un yazdığı Melez Sözleşmeleri serisinin ilk kitabı bana göre sıradan bir fantastiğimsi romandı. Fantastiğimsi diyorum zira bu kitabı “fantastik” olarak tanımlayıp “fantastik” olarak sınıflandırdığım diğer hikaye/romanlara haksızlık edemeyeceğim. Vaktimin boşluğundan dolayı elime aldığım kitap kendini okuttu mu?

Okuttu, ona bir şey diyemem. İmla hataları olsa dahi, çevirmenin kullandığı samimi dil insanı gülümsetip içine çekiyordu. Sıcaktan uyuyamadığım bir yaz gecesi için ideal bir romandı zira kafamı ağır olaylara yoramayacak kadar sıcakla içli dışlı bir haldeydim. Bu yüzden olayların olağanüstü sıradan olması sinirimi bozmadı, hatta umurumda bile olmadı.

Kısaca özetlemek gerekirse Melez, genç bir kızın sevdiği insanlar ve görevi arasında kalmasını anlatıyor. Türdeşi hikayelerden farkı kızımızın öldürmek zorunda olduğu “sevdiğinin” alışılmışın dışında bir karakter oluşu. Başka bir farklılığı da yok, hatta bazı açılardan günümüzün popüler serilerinden Vampir Akademisine fazlaca benzediğini bile iddia edebilirim. –Ettim

Yeni nesil genç fantastiklerin olmazsa olmaz karakter tipini söyle deseler, vereceğim cevap; Asi, dediğim dedik, biraz aptal, güzelliğinin farkında olmayan kadın olur. Bu romanda da ana karakterimiz tam olarak böyle. Alexandria koyulan tüm sınırları reddeden, kendi yolunu çizmek isteyen bir karakter.

Yol dedik ama nasıl bir yol olduğundan bahsetmedik, değil mi? Eh huyumdur, yaparım. Tüyo vermeden anlatmaya çalışırken kendimi yırtıyorum şurada zaten. Bahsettim mi, bilmiyorum ama benim en kötü huylarımdan biri izlediğim ya da okuduğum bir şeyin olay örgüsünü zırt diye söylemem. O yüzden çevremdekiler benden film/kitap tavsiyesi isterlerken “Öner ama anlatma” derler. Başlayınca kaptırıyorum zira.

Yazar J. Armentrout bizim bildiğimiz mitolojiyi almış, bir güzel değiştirmiş. Karşımıza Hematoi denen safkan bir ırk ve melezleri koymuş. Bildiğimiz Hades, Zeus, efendime söyleyeyim Apollon’un esamesi okunmuyor tabi mitoloji dediysem öyle algılamayın. Bana mitoloji var dediler, “Obaa, mitoloji varmış; okuyayım” dedim, hevesimi elime verdi kitap. Yok Tanrı manrı. Söndürün o heves baloncuğunu hemen.

Kitap bize ilk önce vampir çakması iblisleri sunuyor, titanyumla ölen bu güzelim canlılar kandaki eterle besleniyorlar vs vs. Buraya kadar her şey güzel, klişelerle dolu sayfalar tam olarak ilk iblis saldırısından sonra esas oğlanın; kızı kurtarmaya gelmesiyle başlıyor. Kızımız, efsanevi avcıya çocukluğundan beri vurgun, öyle ki onu ilk gördüğünde çocuğun bir safkan olduğunu ve melez olan kendisinin bir safkanla asla ilişki kuramayacağını unutuyor. Kırlarda yuvarlanıyorlar falan fistan.

Kitapta gözümüze gözümüze sokulan kurallardan ilki bu; Bir safkan ve melez asla birlikte olamaz. Olurlarsa; melez belli bir sıvı verilerek bilinçli halden uzaklaştırılıp köle olur. Safkanında kulağı çekilir. Alın size çifte standart, alın size sınıf ayrımı.

Ama aşk söz dinler mi? Ya da şöyle diyelim, hormonları tavandan gezinen bir genç kızla kendini işine adamış bir adamı günlerce birlikte çalışmak zorunda bırakırsanız ne olur? En düzgün, en aklı başında adam bile yoldan çıkar. Herkes yapıyor arkadaşım, yakalanmıyorlar biz mi yakalanacağız!, der. Der yani, çok normal. O da insan sonuçta.

Efsanevi avcımız Aiden, Alex’le çalışırken onun başına gelen olayları kolayca kabullenmesini, güçlülüğünü, canlılığını, güzelliğini baş döndürücü buluyor. Kaderleri de birbirine benzediği için garip bir bağla birbirlerine bağlanan bu iki karakterin sonu beklenen gibi oluyor ve birbirlerine karşı boş olmadıklarını farkediyorlar.

Olay örgüsünün, karakterlerin hatta ve hatta diyalogların VA’yla olan benzerliğinin dikkat çektiği durumlardan biri de bu. Vampir Akademisindeki Dimitri ve Rose –isimlerini hatırlamadığımdan bir güzel salladım- arasındaki etkileşimin neredeyse birebir kopyası var Aiden ve Alex arasında öyle ki bir an kitabın kapağını çevirip “Allah Allah! Ben Vampir Akademisini mi okuyorum yine?” bile dedim.

Araya giren iyi mi kötü belli olmayan karakterden hiç bahsetmeyeceğim. Yeni dönemde dikkatimi çeken konulardan biri de bu, karakter birine aşık oluyor ama araya başka biri girince hoop duygulardan emin olunmamaya başlıyor. Kadın düşmanı oldum bu kitaplar sayesinde, istisnasız okuduğum gençlik romanlarının tüm kadın karakterlerinden tiksiniyorum.

Velhasıl-ı kelam, kitap çok güzel bir kitap değil. Mutlaka okuyun diyebileceğim bir kitap da değil. Güzel kitap okumak istiyorum diyorsanız gidin Tolkien, Frank Herbert- Brian Herbert, Clive Staples Lewis, Howard Philip Lovecraft, Neil Gaiman, Ursula L. le Guin, George R. R. Martin –uzar gider-  okuyun.

 

*Serinin ikinci kitabı 18 Temmuz’da çıkıyormuş, ilgilenenlere duyuralım.

Yapılır mı bu? – Bel Ami

Fransızca dudaklarınızdan akıp, sözcükler zihninizin içinde yankılanırken okuduğunuz şeyden ürkebilir fakat kitabı elinizden bir türlü bırakamazsınız. Saçma gelebilir, bunalabilirsiniz ama gözleriniz sözcüklerden ayrılmaz. Bunun sebebi merak mıdır? Yoksa öykücünün büyüsü mü, kimse bilemez.

Guy de Maupassant çoğumuzun aklına lise yıllarında gördüğümüz edebiyat dersinde “Olay Öyküsü” işlenirken girdi. Sistemin kurbanı olan zihinlerimiz onun ismini hikâyeleriyle değil de nasıl yazdığıyla ilişkilendirdi.

“Maupassant öykülerinden birkaç örnek verir misin?” dediğimizde, hiçbir kaynaktan yararlanmadan iki-üç hatta bir örnek verebilecek “normal” bir öğrenci tanımıyorum. Okumadık çünkü. Fransızca ’ya ilgi duyana kadar ben de okumamıştım. Olay öyküsünün diğer adı Maupassant tarzı öyküydü zira dünyadaki temsilcisi bu adamdı. Bitti, bu kadar.

Sinema dünyasının edebiyat eserlerine yoğunlaşması beni mutlu eden bir gelişme zira romantik-komedilerden ve kendini tekrarlamaya başlayan korku filmlerinden sıkılmış durumdayız artık. Gelişen teknoloji bizi ve hayal gücümüzü tembelleştirirken, eskileri hatırlamak kesinlikle iyi bir çözüm.

2012’nin uyarlama filmlerinden biri olan Bel Ami, üstte bahsettiğim usta öykücü Maupassant’ın ünlü romanlarından biri. Romanın sinemaya uyarlanacağını ilk duyduğumda Georges rolüne yakıştırdığım adamları saymaya kalksam hepinizi depresyona sokar; Pattinson hayranı genç kızlarımızın eleştiri oklarını üstüme çekerim.

Gerçekten güçlü bir kadrosu olan filme -Kristin Scott Thomas, Uma Thurman, Christina Ricci-, Robert Pattinson gibi yetenek fakiri bir adamı almak Twilight rüzgârından etkilenmekten başka bir şey değil benim gözümde. Zira emekli vampir Robert, rol yapmayı kazık gibi durup abuk subuk bakışlar atmak olarak tanımlayan bir kardeşimiz. Vampirken bu hallerini “Abaza Bella’nın karşısında ne yapsın çocukcağız, nefsine hâkim olmaya çalışıyor. Kasıyor kendini…” diyor, kabulleniyorduk ama bu filmde bu karaktere gitmemiş o haller. Olmamış.

Başrol oyuncusunda yapılan hatalı seçimin üstüne, yönetmen ve senaristin de filmle hiç ilgilenmemiş olması, filmde kıyafetleri ve müzikleriyle gerçekten güzel bir şekilde işlenmiş olan 1890 Fransa’sını da kapatmış. Filmin konusuna gelirsek;

Kuzey Afrika’daki askerliğini geride bırakarak Paris’e gelen Georges Duroy, beş parasız bir hayat sürerken tesadüf eseri askerlik arkadaşlarından biriyle karşılaşır ve hayatı değişir. Çulsuz fakat yakışıklı bir genç adam olan karakterimiz; sosyete kadınlarının aklını başından alacak ve hırsları konusunda sınır tanımayacağını herkese gösterecektir.

* Pek sevgili Pattinson’a haksızlık etmek istemem zira bazı fotoğraflarında kendisini fazlaca yakışıklı buluyorum ama bu filmde kendileri “Bel Ami” olamamış :/ Keşke onun yerine Henry Cavill, Jamie Dornan tarzı adamlar koysalarmış.

Velsahıl-ı kelam filme notum 3/10