Yazarın okumazsanız ölecek hastalığına tutulmuş olan notu

Tamam, bu bloga üvey evlat muamelesi yaptığımın farkındayım. Çok az kişiyi takip ediyor, bu hesapla takip ettiğim hiçbir bloga yorum yapmıyorum, bu yüzden halka açılamadı vs vs.  Oradan buradan duyup gelen ya da binbir tehditle adresi alan arkadaşlar dışında kimse okumuyordu burayı eskiden, ben de yalnızlığımın keyfini sürerek abuk subuk yazıyordum.

Ama birden olanlar oldu!

Ne Fifty’ymiş yahu gelen gelene, blog açıldığı günden beri – ki bu arada 4-5 kez kapandığını, 1.5-2 ay hiç ilgilenilmediğini de sayarsak- hiç bu kadar ilgi görmemişti. Tamam, diğer bloglardan alışığım ama  – yazar, kendini bir halt sanmakta– bu blogda bu tarz bir ilgiye alışık değilim. Ne diyeyim şimdi ben bu Bay Grey’e, beni tavana bağlada kırbaçla mı?

Yok, yok. En iyisi şöyle diyeyim, beni tavana bağlada tavan kafana çöksün inşallah. – (:

Lafın özü, ilgi alaka için teşekkür ederim sevgili ziyaretçiler. Bana okuyucuların olmasının ne kadar güzel bir şey olduğunu hatırlattınız. Yazdığınız mesajlara en kısa sürede dönmeyi umut ediyor ve gidiyorum.

Geniş, Geniş Bir Deniz | Deli kadının deli kızının öyküsü

Jane Eyre’yi neden bir türlü sevemediğimi bilmiyorum. Aslına bakarsak o benim severek okuduğum karakterlerin genel özelliklerini taşıyor. Hatta şöyle diyelim Jane Eyre romanı ilk feminist romanlardan biri olarak anılıyor. Acılarla dolu geçmişine rağmen, o dönemin ataerkil şartlarında kendi ayakları üstünde duran bir karakter o. Güzel değil, alımlı değil, seksi değil, sadece zeki. Şimdi içinizden diyorsunuzdur, blogger hanımcığım – rumuzuma bir türlü alışamadım- sen pasif karakterleri sevmiyordun. İşte mücadele eden bir kadın, bunu neden sevmiyorsun, diye.

Bilmiyorum işte, muhtemelen romandaki göze batan sömürüden hoşlanmayışımdandır. Üzen roman veya filmlerden hoşlanan bir yapım yok. Ee Jane Eyre’in nasıl bir kitap olduğu da ortada hani. Kızı üzüyorlar, üzüyorlar, yetmiyor bir daha üzüyorlar. O kadar üzüyorlar ki sonunda “Yeter artık be!” diyorsunuz, umursamıyor. Yine üzüyorlar.

Aslında konu Jane Eyre değil biliyorsunuz, değil mi? Sırf lafı uzatmaktan hoşlandığım için kırk saattir konunun etrafında dönüp dolaşıyorum yoksa size Jane Eyre kitabındaki kenara itilmiş karakterden bahsedeceğim. Hani film yorumunda da bahsetmiştim, Antoinette Mason.

Diğer kadın. Gizemli ve deli kadın.Roman boyunca çıkardığı seslerle ürküten kadın. Jane Eyre’in hayatındaki karanlık. Mr Rochester’ın ilk karısı.

Hikayeyi yanlış biliyor veya tamamen popomdan uyduruyor olabilirim. Bunu yapabileceğimin farkındayım, bu yüzden size kitabın yazılış hikayesi hakkında çok detay vermeden Jean Rhys’ın Jane Eyre romanındaki bu karakterden çok etkilenip onun hayat hikayesini yazma ihtiyacı duyduğunu söyleyeceğim. Adam yazmış, öyle bir yazmış ki bana Jane Eyre mi yoksa Antoinette Mason mı, diye sorsalar.

Antoinette Mason’ın hikayesi çok daha etkileyici derim. Eh, bu benim fikrim tabi. Jane Eyre fanatikleri bana kızmasınlar. Sezercik ve Güllüşah’ı da herkes severdi ama ben bir türlü ısınamamıştım çocuklara.

Jean Rhys, Antoinette’in hikayesini en başından anlatmış. Irkçlığın kol gezdiği adalarda, her geçen gün daha da deliren annesiyle geçiriyor Antoinette çocukluğunu ve ilk gençliğini. Deli kadının, deli kızı diyorlar onun için.

Bir yangın sonucu değişen işler sonucunda hayatına Mr. Rochester giriyor.  Çabucak halledilen nikahlarından sonra, Rochester’ın kulağına gelen sözler sonucunda karısını yalnız bırakışını izliyoruz. Kitabın en iyi yanlarından biri belki de bu, hikayeyi Rochester’ın gözünden de okuyabiliyoruz. O dönemin düzeninde toplumun dedikoduları sonucu karısından soğuyan bir adam Rochester.

Karısını yalnızlığa terkedip, onu yalnızlık ve terkedilmenin acısıyla delirten bir adam. şimdi eğri oturup doğru konuşalım. Ben genellikle okuduğum romanların erkek kahramanlarını seven bir tipim hatta insanların “Yuh arkadaşım, ne buluyorsun o odunda? bak ne güzel diğer karakter düşünceli, sevgi gösteriyor vs” şeklinde tepkiler vereceği. Düşüncesiz, sert, aldırmaz karakterlerdir.

Normal bir kadın olabilecekken, geçmişinden güç alarak çok güçlü bir kadın karakter olabilecekken. Öfke ve yalnızlığın pençeleri arasına bırakılıyor Antoinette, küçücük bir odada delirmeye mahkum ediliyor. Deli kadının deli kızının düzelebileceğine kimse inanmıyor.

Sonrası malum, hikayenin devamını Jane Eyre adlı romandan okuyoruz zaten. Jean Rhys bize bir kadının koskoca şatoyu yakma sebebini anlatıyor. Atılan çığlıkların sebebini.

Geniş, geniş bir deniz, mutluyken okunacak kitaplardan değil ya da şöyle söyleyeyim. Arkadaşım ben dramı, üzüntüyü kaldıramıyorum. İçim parçalanıyor, diyorsanız.

Aman ha, derim. Sakın okumayın bu kitabı. Zira Jean Rhys’ın kalemi çok kuvvetli, öyle kuvvetli ki bir süre sonra kendinizi hikayenin içine düşmüş gibi hissediyor. Duygularınıza hakim olmakta güçlük çekiyorsunuz.

#9

“Sizin dinlemek isteyip istemediğinize bakmaksızın, neden bir böcek bile olamadığımı anlatmak geliyor içimden. Şunu bütün ciddiyetimle söylüyorum ki, birçok kez böcek olmak istedim. Ancak bana bu onur bile bahşedilmedi. Yemin ederim ki, gereğinden fazla bilinçli olmak hastalıktır, gerçek ve tam bir hastalık. Gündelik yaşantımız için sıradan bir insanın bilinci yeter de artar bile.”

 

Dostoyevski

Ateş Dizisi üzerine

Arama anahtarlarında sıklıkla Ateş Serisinin adına rastladığımdan kulağıma çalınan şu haberi sizlerle paylaşmadan yatmayayım dedim. Bilindiği gibi Ateş Serisi’nin 4.kitabı uzun zamandır beklenmesine rağmen bir türlü çıkmıyor ve bu da okuyucuların isyan etmesine sebep oluyordu.

Haber şu; Ateş Serisi yayınevi değiştirdi. Artık Artemis’te, bakalım kitap ne zaman okuyucularla buluşacak (:

Fifty Shades | Bir homurdanma hikayesi

Şu sıralar gündemden düşmeyen kitap dizisi hakkında yazmayı uzun zamandır erteliyorum zira okuduğum diğer yorumlar bende bir sorun olduğunu düşünmeme yol açmış durumda. Bu kitabı beğenmeyen bir ben miyim?

New York Times gazetesine haber olan, filmine Angelina Jolie’nin yönetmenlik, Ian Somerhalder’ın ise Christian rolü için talip olduğu bu kitap dizisi bir bana mı erotik Twilight gibi geliyor. Cidden bilemiyorum, zira son zamanlarda Facebook ve Twitter’da hangi sayfayı açsam karşıma bu seri çıkıyor.

Fifty Shades Of Grey’i ilk duyduğumda hikâye bir hayran hikâyesiydi ve ana karakterleri Twilight adlı seriden tanıdığımız Edward Cullen ve Bella Swan’ndı.- Hikayeyi o zamanlar takip etmedim, net üzerinden hikaye takip edebilecek kadar sabırlı bir yapım yok ya da şöyle diyelim, bölüm beklerken sıkılıyorum. Çok çok sıkılıyorum. Sonra hikâyeyi unutup, iyice sıkılıyorum. Sonuç olarak netten hikâye takip etmiyorum.-

Bunların dışında Edward Cullen benim zihnimde daima kılıbık bir adam olarak kalacaktı, bu yüzden onu dominant bir karakter olarak okumak istemedim. Hayır, buna hiç niyetim yoktu.  Kafamı karıştırmak, ikinci bir Twilight vakasıyla karşılaşmak istemiyordum. Seri hayranları bana kızabilir ama durum böyle. Katlanamadığım bir şey varsa o da romanın erkek karakterine katkısız bir hayranlık besleyen saf- duygusal anlamda dengesiz kadın karakterler. Abartısız söylüyorum, onları okurken romanın içine girebilsem kadınların parçası kalmaz. Her neyse.

Yakın arkadaşlarımdan biri hikâyeyi o kadar çok övdü ve belli başlı yerleri ustaca atlayıp, seri haline gelmiş bu hayran hikâyesini bana öyle güzel sattı ki. Bir akşam kendimi pdf’e bakarken buldum. O zamanlar kitap filan yok tabi, neyse okudum birkaç sayfa ama yok. Sinirlerim bozuluyor karakterlere, adamın tavırları yapay, kızın tepkileri abartı geliyor vs vs. Lafın özü kitabın hayran hikâyesi versiyonunu elimde olmayan sinirsel sebeplerden ötürü okuyamamıştım.

BDSM konusunda bilgili sayılmam, yanından geçmem, alakam yoktur. Başta bunu belirtelim, ben itaatkâr karakterde bir insan değilim. Uyumluyumdur fakat itaat etmeyi sevmem. İnsanlar benden bazı şeyleri ancak doğru şekilde söylerlerse isteyebilirler. Birinin bana bir şeyler emredebileceğini sanmıyorum, dener ama başarılı olamaz. Bu sadece cinsellik alanında değil, her alanda böyle.  Ters insanım vesselam ve “Beynine hükmedeceğim, senin beynini becereceğim” zırvaları beni gülümsetiyor. Bu sebeple Christian’a karşı hiçbir zaman “Aman Allahım, benim de böyle bir erkeğim olsun” tavrıyla yaklaşmadım. Otoriter ve güçlü erkekler tamam ama geçmiş sorunlarını atlatamamış erkeklerden sakınıyorum. –Bunları size neden anlatıyorsam

Kitabın, hayran hikayesi olan versiyonunun adı “Master of  the Universe” idi. Buna verdiğim tepkiyi sizlere söylersem sanırım yazının nasıl ilerleyeceğini anlayabilirsiniz. “Evrenin Efendisi’ymiş, peh!” Bunlardan yola çıkarak şöyle diyelim; Christian Grey’i bir efendi olarak görmüyorum ve romanı okurken BDSM’i konu alan bir kitap okur gibi okumadım. Başta bunu söyleyebiliriz zira BDSM konusunun sadece görünen yüzünü araştırsanız bile karşınıza Marquis de Sade çıkar. Marquis de Sade diyorum sevgili okuyucu, birkaç kitabına ya da hayatının anlatıldığı birkaç metne göz atın. Ardından Christian Grey için dominant deyin, eline her kırbaç alan efendi oluyorsa bana da bir kırbaç verin hatta. Cinsellik alanında işime yaramasalar da evde çalıştırılacak birkaç kadın olsa fena olmaz. Temizlik yaparken anası ağlıyor insanın.

Kitap Anastasia Steele –isminin maşallahı var– adlı kızımızın, hasta olan arkadaşı yerine Bay Grey’le röportaj yapmaya gitmesiyle başlıyor. – Hasta arkadaş klişesine selamı çaktık–  Anastasia, benim en sevdiğim kadın karakterlerden. Kendinin farkında olmayan, dokunulmamış, çekingen, akıllı – edebiyat bölümünü üstün başarıyla bitirmesine rağmen kendini bir türlü anlatamayan bir insan kendisi, canım. – ve sakar, ciddiyim bayılıyorum ben şu yazarların uçsuz bucaksız(!) hayal dünyalarına. Nasıl da güzel karakterler yaratıyorlar, nasıl da farklı karakterler birbirinden.

Bay Grey’i yaşlı bir adam olarak düşünen kızımız karşısında dudak uçuklatacak kadar yakışıklı(!), atletik, zengin, kendinden emin, etkileyici bakışları olan –bu karakterin filmlerde suratı kat kat fondötenli ve dudaklarında kırmızı ruj olan bir karakterden esinlenilip yazıldığını hatırlayalım– bir adam gördüğünde afallıyor tabi. Kitabın açılış kısmı, daha doğrusu karakterlerimizin karşılaşma kısmında hoş bir ayrıntı var. Bay Grey kızımızı ilk olarak dört ayak üstünde görüyor zira Anastasia düz yolda yürüyemeyecek kadar beceriksiz ya da kader bu kadar afacan.- Tabi canım– Hangisini tercih ederseniz artık.

Yazarımızın BDSM konusunu ilgi görmek için kullandığını anlayabileceğimiz kısımlardan biri bu aslında. İtaatkar/köle vs artık her ne haltsa Anastasia başta ve kitabın ilerleyen bölümlerinde adamın otoritesinden öte görüntüsüne hayran oluyor.  “Aman Tanrım, çok yakışıklı, ay beni korumak için telefonumu takip ettirmiş. Ne tatlıı!” durumu mevcut ki bunu cümleleri karıştırmadan nasıl açıklayabileceğimi bilmiyorum fakat şöyle diyebilirim sanırım. Ana’da adamın otoritesine kapılma ya da ona ait olmak- hizmet etmek isteme gibi bir durum yok. Hikâyenin ve karakterin bana yansıttığı tek duygu “Oh! Ne etkileyici adam, beni böyle biri becermeli”

Christian Grey, tipik bir aşk romanı ya da beyaz dizi karakteri. Yakışıklı, zengin, atletik, yakışıklı, zengin… Öhö, pardon. Sanırım adamın kıza araba ve ıpad hediye etmesine fazla takıldım. Zengin diyoruz ama şöyle bir şey var. Christian bugünlere kendi emeğiyle gelmiş. Yıllardır şirketinin başında ve tabiri caizse boğazından geçen her lokma helal. – Adamın sadece 26 yaşında olmasını hesaba katarsak, yarın ilk uçakla yaban ellere gideceğimi size duyurabilirim. 2-3 yıla parayı bulacağımı umuyorum. – Fransızca biliyor –seksidir ya-, aşırı zengin – (: -, pilotluğu var, piyano çalıyor, ilgili ve yatakta muhteşem. – Erken boşalma gibi bir probleminin olmasını ya da iktidarsız olmasını beklemiyorduk, değil mi? Sonuçta kitapta işlenen şey SEKS.-

Konudan konuya atlayacağımın farkındayım ama aklıma gelmişken bahsetmeden geçemeyeceğim, takip ettiğim polisiye dizilerden birinin bir bölümünde dominant bir karakterin, kölelerini kontrol ederek tatmin oluşu / cinayet işlettirişini anlatan bir bölüm vardı. Adam kadınlara kesinlikle dokunmuyor fakat onları şahane bir şekilde kontrol ediyordu. Bölümün sonunda adamın iktidarsız olduğunu öğrendik, orası ayrı. Cinsellik yok, dokunuş yok. Bir adamın sizi kontrol ettiğini, hırpaladığını ve sizin bunu istediğinizi, o adam istedi diye cinayet işleyebileceğinizi düşünün. Bir de Christian Grey’i düşünün. Anlatmak istediğimi anlatabildim mi?

Christian mükemmel bir adam, çok seksi, çok çekici, Aman Allahım sanırım ıslandım erkeği. Christian sırf Ana’nın tepkileri ve diğer kitaplarda yaptıkları yüzünden benim gözümde en az Edward kadar itici bir karakter.  Film hakları alınan kitabın sinema versiyonunda tutup Henry Cavill’i oynatsalar bile sevemeyeceğim karakteri size o kadar söyleyeyim zira kanım bir türlü ısınamadı efendi adam Christian’a. Bunda biraz da yazarın suçu var tabi, kadın seks sahnelerine odaklanacağına karakterlerin geçmişlerine odaklanıp özellikle hikayesi müsait olan Christian’ın altını doldurabilseymiş, Christian’ı klişe bir kitap karakteri yerine aykırı bir adam olarak yazsaymış. Yazdığı konuda birazcık bilgili olsaymış, Christian daha iyi hatta çok daha iyi olabilirmiş.

Velhasıl-ı kelam, Christian, Ana’ya onun hakkındaki karanlık düşüncelerini anlatıp üstüne bir de “Ben sevişmem, s.kerim” deyip iyi halt ediyor ve kitabımız tam olarak böyle başlıyor. Aslında buna kitap yerine Ana’nın hayranlık cümleleri, kızarmaları, sıkıntıyla dudak ısırmaları, Christian’ın konuşurken homurdanması, Ana’nın saçını kulağının arkasına sıkıştırması, parmaklarını saçlarının arasından geçirmesi ve çiftin itinayla lastik donuna çevrilmiş sevişmelerinin –pardon, sevişmiyorlardı değil mi?-  başarısız bir şekilde derlenmiş hali de diyebiliriz. Zira kitapta kötü bir dil kullanılmış. Bakın vasat filan demiyorum, gerçekten kötü. Kötünün iyisi bile değil. Edebi açıdan değerlendir derseniz, bu kitabı değerlendirmem bile ki ben bu konuda usta bile sayılmam. İşin ehli eleştirmenler de kitaba bir yıldızdan ötesini vermemişler zaten.

Hikaye etkileyici deseniz, yok o da değil. Peki bu kitabın bu kadar satmasının nedeni ne sevgili blog yazarı diyorsunuz, değil mi? Haklısınız, ben olsam ben de derdim.  Zira bir güzel saydım döktüm eteğimdeki tüm taşları buraya. Kitabın satmasının asıl nedeni, şöyle diyelim BDSM’in yanından geçmeyen bir kadının BDSM konusu üzerine yazmaya çalıştığı bu kıytırık aşk hikâyesinin bu kadar tutmasının asıl sebebi yazarın işini bilmesi ve yola onu hayran hikâyesi yazdığı dönemden bu yana takip eden ve olayların Edward’ın gözünden anlatılışını okumak için 28.000$  ödeyen insanlarla beraber çıkmasıdır.

Kitabı tavsiye eder misin?, diye soruyorsanız. Hayır, etmiyorum ama okuyacaksanız da BDSM’le filan ilişkilendirip, ardından bu yönde eğilimi olan insanları aramaya başlayıp dünyanızı başınıza yıkmayın gözünüzü seveyim. Zira kitabın ve yazarın BDSM’le alakası yok. Gençliğinize, güzelliğinize, psikolojinize yazık olur. Kimse size Audi araba veya ıpad almaz, Christian gibi mıç mıç sevmez anlatabiliyor muyum?

Neyse, kitabın Türkçe versiyonu olan Gri’nin Elli Tonu önümüzdeki ay –muhtemelen- raflardaki yerini alacak. Başarılı bir çevirmenin elinden çıktığından gidip alacak ve Türkçe hali nasıl olmuş, diye bakacağım.

Film versiyonunun senaristliğini de Bret Easton Ellis üstlenmiş. Twitter’dan şu karakter kim olsa bu karakter kim olsa diye tivitler atıyormuş. Kitabın Türkçe hali ve serinin diğer kitapları hakkında yorum yapar mıyım, bilmiyorum ama filmde kimlerin oynayacağını ve seks sahnelerinin ne derece kesilip biçileceğini –Elbette kırpacaklar– merak etmiyorum desem yalan olur.

Hızlı bir şekilde yazılmış bir yazı olduğundan herhangi bir hata yaptıysam, affedin.

*Başlık hikayede ısrarla homurdanan karakterlere yapılan bir göndermedir efendim, okumayanlar ne demiş bu blog yazarı böyle demesinler.

Melez Sözleşmeleri | Safkan

Hakkında ne kadar konuşmuş olursam olayım (bkz: Melez) Melez Sözleşmeleri kendini okutan bir seri. Önceki yazıda Vampir Akademisine benziyor, karakterler bile neredeyse aynı diye vıdı vıdı yapmama rağmen ikinci kitap çıktığında gidip aldım mı? Aldım.

Bu yüzden lafı çok uzatıp, diğer kitaplarla benzer noktalarından bahsetmeyeceğim. Zira siz de farketmişsinizdir ki ne dersem diyeyim, üçüncü kitap çıktığında gidip onu da alacağım. Boşuna laf kalabalığı yapıp gözlerinizi yormama lüzum yok.

Melez’in sonunda Alex yüzyıllar sonra yaşanan bir olayın kadın kahramanı olduğunu öğrenmiş ve omzuna bir sürü yük yüklenmişti. O Apollyon’du. İlk’in eşi vs vs. Kitabı okumayanlar muhtemelen anlamayacaklar o yüzden bu durumu şöyle açıklayabilirim. Apollyon, şanlı safkanları bile korkutan bir tür. Melezlerin arasından çıkan bu üst model melez – ne diyeceğimi de bilemedim– biraz fazla tehlikeli. Dört elementi kullanabilmesinin yanı sıra bir de ek olarak şahsına özel bir elementi var.  – Özel güç tarif edeyim derken, sekizgen oldum burada- Yanlış hatırlamıyorsam bu beşinci elementin adı Akashaydı, tabi ismi bu olmayabilir hatta buna benzemeyebilir bile.

Her bir ömür boyunca sadece bir Apollyon dünyaya geliyor fakat her efsanede çatlaklar ya da olağanüstü durumlar olur, değil mi? Yoksa nasıl okutacak bu kitaplar kendilerini? Bu efsanedeki çatlak da ikinci bir Apollyon’un ortaya çıkma ihtimali.

Yeryüzünde iki Apollyon bulunma durumuna sadece iki kez rastlanmış. İlkinde Apollyon’lar büyük bir tehlike yarattıklarından katledilmişler. İkincisi de… İkincisi de bizim Alex işte. Kızımız 18’ini doldurunca Apollyon olacak. – Oğlumuz okulu bitirince mühendis çıkacak gibi oldu.

Buraya kadar her şey güzel. Getirdiği sorumluluk ve tehlikelere rağmen Apollyon olmak hoş- elinizden yıldırım atıyorsunuz, tabi hoş olur – ama Alex’in başında başka dertler de var. Önceki kitapta annesinin yaptıklarının bedelini hala ödüyor ki bu kitapta da başına gelmedik kalmayacak zavallının. – Keşke tüm okurlar benim gibi ipuçlarını sevse, nasıl anlatasım var kitabı

Uzak kalmak zorunda olduğu; görev aşkı ve kendi aşkı arasında kalmış saçma karakter Aiden’le ilişkileri var ki gereksiz bir şekilde sevmiyorum ben bu Aiden’i. Ha içgüdülerim bana, kız Aiden’le olacak. Seth de kötü karakter çıkacak diyor ama olsun, nerede anti-kahraman ben gidip onu severim zaten. Zaafım var onlara. – Bir de Seth sarışın biliyor musunuz?

Aiden, Alex’le bir geleceklerinin olmadığını bilmesine rağmen saçma sapan tavırlara bürünüp bir uzak bir yakın davrandı kitap boyunca. Ben erkeğim, sana karşı hislerim tamamen cinsel diyorsan ona göre davranacaksın bir kere sevgili Aiden. – Adam ol!-  Sen neden kızı kıskanıyorsun, neden saçma sapan şeyler söylüyor. Oraya buraya götürüyor, baygınken sarılıp yatıyorsun. Nefret ediyorum, böyle dengesiz, saçma şekilde korumacı tiplerden. Her şey kızı korumak içinse ona göre davran, değil mi? Her delikten çıkma, kız da kendi hayatını yaşasın ama yok olur mu öyle şey! Karışacak o kıza, illa karışacak.

Gördüğünüz gibi oruçluyken cama çıkıp milletin ilişkisine karışan teyzelere dönüşüyorum. Kitapların içine girebilsek, karakterlere neler yapabileceğimi varın siz düşünün. Uzun lafın kısası bu Aiden-Alex sevenler için bu kitapta da pek bir gelişme yok. Aynı saçmalıkta takıldılar.

Alex, Aiden tarafından şahane bir şekilde hayal kırıklığına uğratılınca bir süre kendini depresyona vurdu. Yatağından çıkmadı, yıkanmadı – Hadi yemek yemezsin anlarım da, pis pis nasıl oturuyorsun be kızım? Millet sana kokuyorsun diyor, sen yatıyorsun. Pis– öyle yattı bir süre. Ta ki yakın arkadaşı Caleb onu yatağından çıkmaya ikna edene ve Alex’in laneti işlemeye başlayana dek. Melez’i okuyanlar bilir, Alex belayı çeken kitap karakterlerinden. Kız ne zaman dışarı çıksa ya da azıcık mutlu olmaya kalksa hoop bir olay çıkıyor. Sonuç olarak ortalık yine bir güzel karıştı.

O sıralar akademide -bir adı vardı, unuttum- bir iblis olduğunu size söylemeyi unuttum ben tabi. İblis, melezlerin arasına saklanmış olabileceği için tüm melezler kontrol edildi. Bu sırada ilk Apollyon olan sevgili Seth , odaya dalıp kızı hırpalayan doktorları bir güzel geri püskürttü. Bu sırada ben, kitap elimde etrafıma pembe kalpçikler saçıyordum. Huyumdur, her kitapta gider birine tutulurum.

Neyse ne diyordum, Alex gitti o iblisi eliyle koymuş gibi buldu tabi ya da iblis onu buldu. Artık hangisiyse, olayımız bu değil. Olayımız kızın çevresindekilerin çat çat öldüğü, kimin öldüğünü söylemeyeceğim tabi (:

Seth ve Alex arasındaki ilişki bu kitapta harika bir şekilde yansıtılmıştı, bunu söylemekten hiç çekinmiyorum. İkinci kitabın ardından gelen kitapları okumadım; bundan sonra ne olacak, Seth hissettiğim gibi kötü bir karakter mi bilemiyorum ama bu kitapta kesinlikle tatlıydı. Kızı hiç yalnız bırakmamasının sebebi, onun hislerini kendisininmiş gibi yaşaması ya da Alex’ten bir menfaati olması olabilir. Açıkçası beni hiç ilgilendirmiyor, şu ana kadar kötü çıkmasına şaşırdığım tek bir karakterle karşılaştım. O da Epsilon Yayınlarından çıkan Ateş Serisinin bir karakteri, Seth’in kötü çıkmasının beni o kadar şaşırtacağını sanmıyorum. Adam hali hazırda bencil.

Konseyde Seth ve Alex’in yaşadıkları, Alexandra’nın henüz  uyanmamış olmasına rağmen güçlerinin bir kısmını kullanabiliyor oluşu – ki bu gerçekten ilgi çekici bir durum- ilk kitapta da ortaya çıkıp her şeyi birbirine katan kahinin ortaya çıkışı söyledikleri ve ölümü, Alex’in bir safkanla yatıp cezalandırılmasını isteyenlerin yaptıkları, diğerlerinden farklı olduğu her halinden belli olan köle kitabın merak uyandırıcı kısımlarıydı. – En azından ben kaşlarımı çatıp, şimdi ne olacak acaba diye bekledim-

Uzun lafın kısası, Melez Sözleşmeleri Serisinin ikinci kitabı olan Safkan beklentileri yükselten ve sonuyla üçüncü kitap için sabırsızlandıran bir kitap oldu. Serinin üçüncü kitabı bir an önce çıksa da okusak.