Lana Del Rey – Carmen

2010-2011 yıllarında daha çok severdim bu kadını ben.

Bu yıl popüler olup Facebook’ta videoları dolanmaya başlayınca bir de üstüne canlı performanslarından birini dinleyince soğumadım dersem yalan olur. Sadece albüm kayıtlarını dinlerseniz gayet hoş şarkıları var kendisinin, canlı performanslarından uzak durmanızda fayda var.

Paylaştığım şarkıya gelirsek sabahtan beri ağzımdan düşmeyen şarkıdır kendileri “darling, darling, doesn’t have a problem, lying to herself cause her liquour’s top shelf” diye geziniyorum ortalarda.

Pek sevgili ismimi bloglarda verme diyen arkadaşım H’ye sevgiler (:

 

Aslına bakarsak bu tarz gönderileri sevmiyorum. Önemli insanların değerinin, onlar öldükten sonra anlaşılması ya da sırf nefes almayı kestiler diye sadece bir gün için fotoğraflarının sosyal medyada her yeri süslemesi durumundan hiç hoşlanmıyorum. Neşet Ertaş’ın kim olduğunu bilmeyen, yazdığı sözler, söylediği türküler hakkında fikri olmayan insanların bile kalkıp “Ay çok üzüldüm yeaa” gibi tepkiler vermeleri garip bir şekilde sinirimi bozuyor.Biri öldüğünde üzülürüz, bu net ve kesin bir durum evet ama… ama sinirim bozuluyor işte. Başka bir açıklaması yok. Kültürümüze katkısı olmuş insanların kim olduğunu bilmeden ve çoğu zaman sürü psikolojisi yüzünden paylaşılan fotoğraflar ya da videolar bana hiç samimi gelmedi, gelmeyecek de.

Büyük ustaya Allah’tan rahmet diliyorum, söylenecek başka söz yok.

Onun telefonu var

Televizyonda programlardan çok reklamları izlediğim göz önünde bulundurulursa, bugüne kadar Mustafa Sandal’lı Turkcell reklamını görmemem benim için büyük bir başarı sayılabilirdi. Adını her yerde duymama rağmen, nedense internetten bile bulup izlememiştim ben bu meşhur reklamı. Önceki akşam, sırf koca evin içinde ses olsun diye açtığım televizyonda çocukluğumun şarkısı sayılabilecek “Onun arabası var” melodisini duyduğum an mutfaktan hızla çıkıp ekranın karşısına geçtim. Geçmeseydim de olurmuş hani, o nasıl bir reklamdır öyle?

Hayır, olayın absürdlüğüne mi yanayım, yıllar yıllar öncesinin popüler -dandik- parçası Araba’nın kullanıldığına mı yoksa bu kadar saçma bir reklamın hedefi vurup herkes tarafından konuşulmasına mı? Cidden bilemiyorum.
Lafı fazla uzatmaya gerek yok, izlememiş olanlar için reklam aşağıda.

*Aşktan başım dönüyor.

*Sıkıntı yok, devam.

Evet mantığımız budur, durmak yok devam.

Pijama-Terlik-Televizyon, Zengin Koca ve Fifty Shades of Grey

* Bu yazı sağlıklı zihinlere ağır gelebilir.

-Ağır saçma (Aslında böyle bir şey yok, ben uydurdum)-

 

Şu sıralar istikrarlı bir şekilde uyuyamadığım için yazdıklarım ne derece düzenli olur bilemiyorum. Zira düşüncelerim bile belli bir düzen içinde akmıyor, aynı anda birkaç farklı yere gitmeye çalışıyorlar. Şöyle söyleyeyim şu an bir yandan üstünde çalıştığım projenin hesaplamalarıyla uğraşıyorum, diğer yandan da blog yazmaya giriştim. Bu şekilde gidersem ben birkaç yıla kendimi geliştirip yapay zekadaki gibi adamcıklar yapmaya başlarım.İdeal erkekten önce kendime bir tane ağzına çakmalık Christian yapacağım, ay nasıl sinir oluyorum o adama. – Pms’in ikinci döneminde azılı bir erkek düşmanı oluyorum ben, yeni çağ amazonu gibiyim. Tek fark onun yayının, benimse mememin olması yoksa zihniyet aynı hiç sorunumuz yok o hususta-  Neyse, günümün ilk kısmını siyasi olaylar yüzünden başımı ağrıtarak geçirdikten sonra, ikinci kısmını “Allahım içimdeki elektirik süpürgesini çıkartmasan da motorunun soğumasına izin ver en azından” nidaları atarak kendimi yemeklerden uzaklaştırmaya çalışarak geçirdim. -Sadece tatlı değil, direkt iştahım açılıyor, evet :/ – Ve akşam olup üçüncü kısma geçtiğimizde  dışarı çıkacak halde olmadığımı keşfedip sabahlığımı üstüme geçirmek suretiyle pijama terlik televizyon modunda kumandayı taciz etmeye karar verdim. -Batının en hızlı zap yapan kadınıyım-

Show Tv’de garip bir program başlamış, şovlar iyi gibiydi ama o sunucular ve diğer oturan insanlar ne öyle? Her şeye sinirlenen bünyem bunu kaldıramayacağını düşündüğünden o kanalı çabucak geçerek, Star’a geldim.  Acun Ilıcalı Star Tv’ye geçmiş, Show Tv de o yüzden öyle dangalak bir program koymuş meğer (bkz: nasıl da anlarım) Neyse,  Yetenek Sizsiniz’i sırf Sergen için biraz izledikten sonra  – ailecek Sergen’e büyük sempati besleriz zira babam kendisinin en sıkı fanı, hani fangirl denen saçma sapan bir bıdı var ya hayran oldukları adamları görünce çılgına dönen kızları anlatıyormuş bu bıdı. Babam bir nevi Sergen’in fangirl’ü,  adamı kolundan tutup “Baba ben bu adamla gizlice evlendim” desem, belki yüzüme karşı iki üç bağırır ama içten içe zafer çığlıkları da atar hani. Çok fena sapıttım, değil mi? Merak etmeyin, bünyeye çay takviyesi yapıyorum birazdan geçer–  Acun’u kapattığımda televizyonun benimle iyi anlaşamadığına karar verip kendimi sadık yarim bilgisayarımın başına attım.  Yanımda sarılacak biri olsaydı, gidip bilgisayarla uğraşır mıydım falan demiyorum. Uğraşırdım! Belirttiğim gibi amazon modundayım, hatta kafamın içinde fon müziği olarak da Skyrim’in ost’u Dragonborn çalıyor.

Almışım sütümü elime, siteler arasında bir peri kızı salınıyorum derken… – Şimdi arkamdan biri gelip  zank diye kafama bir tava filan indirse de bayılsam iyi olur aslında, hakikaten uykusuzluk beynime vurmuş. Peri kızı gibi salınmak ne yahu?–  Nerede kalmıştım? Hah, derken Ebru Gündeş’in kocasıyla olan hediyeleşme mevzuuna rastladım. Ben Ebru Gündeş’i “Akıllı ol, senin aklını alırım şerefsiz” şarkısıyla ve geçirdiği rahatsızlıkla hatırlıyorum. Kadın meğer gitmiş, milyarder adamla evlenmiş. Çocuğu olmuş fişmekan. Şimdi şöyle kıskandım böyle kıskandım demeyeceğim zira hediye kabul etmeyi becermeyen bir insanım ben, bir de üstüne aşırı pintiyimdir. Adam gelse bana “Sana yalı aldım” dese, etrafıma hayali çiçekler saçıp kucağına atlamak yerine “Bir sürü masraf” moduna girebilirim. – Öyle de salağım işte– Onun yerine gitsin bana IKEA’dan saksı alsın, beyaz büyük olanlardan. – İKEA’nın o çiçek/saksı satılan yerine gidip çadır kurasım var. Kuş sesi filan veriyorlar arka fonda güzel kokular vs derken, saf saf geziniyorum ortalarda

Her neyse.

Bu Ebru Gündeş’in kocasını görünce aklıma direkt olarak kim geldi tahmin edin bakalım? Hadi hadi, bekliyorum! Christian Grey! O da Anastasia’ya araba, bilgisayar, telefon, orijinal baskı kitap vs alıyordu ya oradan çağrışım yaptım. Yaptığım gibi de süründürerek okuduğum kitaba geri döndüm. Amacım kitabı bir an önce bitirip gelip sizlerin başını şişirmek. Bitirdim mi, bitirdim.

Bünyemin “Sıkıldım, atla!” isyanlarına rağmen –hayır, benim ki koltuğun altına girmiyor ya da kaşlarını çatıp bana bakmıyor. İçimde tanrıça olduğunu da sanmıyorum, belki pitbull filan vardır. Son zamanlarda elektirik süpürgesi/tazmanya canavarı karışımı bir şey de var ama normal boyutlarda değil, bir mamut kadar iri. – inatla kitabın tamamını okudum. Dil, biraz kurtarmış. Buna itiraz edemem ya da orijinali kadar kötüydü diyemem, bu çevirmene de büyük haksızlık olur ama kitap hakkında düşüncelerim hala aynı. Yani ekmeği ne şekilde keserseniz kesin, ekmek yine ekmektir. – Acıktım, evet. Birazdan da kalkıp giyinmem gerekiyor aslında-

Hani ben bu kitap hakkında uzun uzun vıdı vıdı yapmıştım ya, millet özenecek şöyle yapacak böyle yapacak diye. Birileri kalkıp bana yok efendim, sen fazla kuruntulusun demişti. –Hadisinler oradan– Ne oldu, bilin bakalım. Bundan yaklaşık olarak 15 gün önce benim çevremin ne denli geniş olduğunu bilen bir kızcağız; bana gelip yazdığım blogların – evet, blog canavarıyım. Dört farklı rumuzla yazıyorum- herhangi birinden BDSM’le ilgilenen birini tanıyıp tanımadığımı/ üye olduğu birkaç forumda ne yapacağını bilmediğini, bu konuda önereceğim şeyler olup olmadığını sordu.  Hayalet görsem o kadar şok olmazdım herhalde.

Karakterimde bana en çok zarar veren şey fazla düz bir insan oluşum oldu. Bu her zaman böyleydi, ben hemcinslerime oranla fazla düz bakıyor. Çok daha analitik düşünüyordum. Romantizmle alakam hiç olmadı, mum ışığında sevgilimle oturup bir şeyler yemek istemedim, hayal de etmedim. Yemeğe böcek konar mı vs diye düşünüp, duvarlardaki gölgeleri incelerim muhtemelen. Bok olur o romantizm, zaten genelde nerede kalas var gidip onu buluyorum ben. Titanik izleyip “Ben Jack olsam kıza az kay derdim” deyip gülüyoruz filan. – Şimdi aklıma geldi, Rose evlenmiş miydi sonradan? Evlenmişse ona buradan tükürüklerimi saçıyorum- Anlayacağınız ben gelip tavsiye istenecek son insanım.

Oy Allahım sen konunun sonunu getirmeme yardım et. İşin aslı şu; bu kızımız “Bay Grey gibi adam istiyor, evlenecek onunla.” Şimdi sevgili okuyucular, kitabı sevenlerden yeniden özür diliyorum ama YOK ÖYLE BİR ADAM! Olsa da evlenilmez arkadaşım, adam zengin anladıkta. Zenginliği o kadar göze sokuluyor ki bir süre sonra “O paraları en müsait yerinize sokunuz lütfen” tepkisi vermek geliyor insanın içinden. – Benim içimden geldi, en azından. Bir nevi Yaşar Ustayım şu an “Bak beyim, sana iki çift lafım var.Koskoca adamsın.Paran var, pulun var, her şeyin var.Binlerce kişi çalışıyor emrinde.Yakışır mı sana el kadar Anastasia’nın peşinde …..” Neyse (:

İlk yazıda da dedim, benim derdim kitapla değil. Aşk romanlarını okuyacak tarzda bir insan olamadım ben hiç, versinler bana epik fantastiktir vs kendimi kaybedeyim onlarda ben. Kafamda savaşlar olsun, kahramanlara aşık olayım ama hiç sevişmeyeyim vs. Neyime benim aşk, aşık olunca güzelim karakterler şamar oğlanına dönüyor sinirleniyorum. Yine neyse, bu son neysem.Konuya geliyorum. -Geldim-

Grinin Elli Tonu, içine BDSM ögeleri sepriştirilmeye çalışılmış -büyük ölçüde başarısız olunmuş- vasat bir aşk romanı ve biz örümcek adam izledikten sonra kendini balkondan atan bünyelerin yaşadığı bir ülkede yaşıyoruz. – Şimdi kimse bana “Hayır efendim vs demesin, çocukluğumun büyük bir kısmını babamın bana unicorn almasını bekleyerek geçirdim. Hain adam- pek muhterem babacığım- beni unicorn alacağı masallarıyla kandırıp evden çıkıyordu her sabah. Her akşam kapının önünde unicorn beklerdim ben. Ayrıca bir de dizilerden özenip bilmemne saç modeli yapanlar var. Neydi o dizi, hani Sultan Süleyman’ı rezil ediyorlar. Muhteşem Yüzyıl mıydı? Ondan özenip Hürrem saçı, başı, kıçı yapanı / Sultan Süleyman’ın hiç iş yapmayıp tüm gününü odasında kadın şey ederek – terbiyeliyim canım– geçirdiğini sanan bünyeler gördüm ben, itiraz etmeyin. Çok fena carlarım ( Bir de çirkef, ay evlerden ırak bir insan portresi çiziyorum şu an)– Hadi ülkeyi geçelim, belli yaşlarda daha doğrusu belli olgunluğa erişememiş her dişi bu romanı okuduktan sonra, vasat bir aşk romanı olarak algılamayıp kızımızın hissettiği zevki tatmak isteyecektir. – Gidin o parklardaki demir şeylere tutunun, hani üst kısmı merdiven gibi oluyor çocuklar tırmanıp geziyorlar vs. Orada yarım saatten fazla asılı durabilirseniz, en yakınınızdaki kişi sizi alnınızdan öpsün. Kol kası denen bir şey var yahu, inim inim inletir insanı o asılı kalmak – İlk kitapta zihinlerimize özenle işlenen dominant erkek Christian gibi bir erkek de isteyecektir, birbirimizi kandırmaya çalışmayalım. Ben birazcık daha az detaycı bir karaktere sahip olsaydım, ben de isterdim fakat insanların hatalarını/zayıflıklarını bulmaya çalışmak ve olayları  parçalayarak sonuçlarını düşünmek  gibi kötü bir özelliğim var. Aşka, duyguya vs odaklanmam çok zor oluyor.

Beni endişelendiren şey, dominant insanların veya jargona göre efendilerin, Christian Grey’e hiç benzememesi. Nereden biliyorsun?, diyeceksiniz. Çevrenizde bu tarzda hiç insan olmasa bile , internette yaptığınız küçük bir araştırmayla -ki küçük yaştakilere gerçekten önermiyorum- işin gerçek yüzünü görebilirsiniz. Ha, hepsi sadist değil hatta aralarında fiziksel olarak küçük olaylar dışında hiçbir şey yapmayanları da var. Tamam, o konuda tek kelime edemem. BDSM ucu bucağı olmayan bir alan, aslına bakarsak bunu BDSM’le sınırlamayalım her şey böyle. Bu işi zihne hükmetmek olarak göreni ve buna göre davranına da var, karşılıklı anlaşmalara dayalı olarak partnerinin cılkını çıkartanı da. Herkes onu kendi gözlerinden görüyor fakat…Fakat benim anlatmak istediğim bu değildi. Uykusuzluk, dikkatimin kısa sürede kaymasına sebep oluyor. Benim endişem, Grey’e aşık olup chat sitelerinde ya da farklı platformlarda dominant arayışına girilebilecek insanlar olması. Yaşı büyük insanlara karışamam da bu kitabı okuyacak ergen kızlarımızın böyle maceralara atılmak istemeleri beni gerçekten korkutuyor. Hazır olmayan bir bünye için itaat sarsıcı olabilir, ardında derin izler de bırakabilir. Nette dolaşan ve kendini efendi olarak tanıtan bir çok sadist var zira. Dikkat edin efendi/dominant demiyorum, acı vermekten hoşlanan tipler.  BDSM’in mantığıyla alakası olmayan insanlar, efendi olanlar değil. Sapkın olanlar. İnsanları kandırmanın ne kadar kolay olduğunu, hele de kendini buna hazırlamış bir beyni etkilemenin ne kadar kolay olduğunu bilemezsiniz.

Başından beri bu kitap hakkındaki tüm söylediklerimin sebebi bunlardı. Yoksa kitapla bir zorum yok, alt tarafı gereksiz yere abartılmış sıradan bir aşk romanı. Çevrede o kadar çok örneği var ki dikkate almaya bile değmez ama benim korktuğum BDSM’i kitapta anlatılan şey sanıp, efendi arayışına girecek ve ardından cahil ve acı vermeye odaklı, kendi zihnini bile kontrol edemeyen adamların eline düşebilecek insanlar. Kimseyi salak yerine koymuyorum ya da ben çok akıllıyım vs de demiyorum. Ortada hormon denen bir durum var ve onlar devreye girince insan gerçekten mantıklı düşünemiyor. Pegasus’un bu seriyi tanıtırken “Porno” kelimesini kullanmaması ve Yetişkin İçerik uyarısını kitabın ön yüzüne koyması gerekiyordu.

Notlar:

*Türkçe hali de en az orijinali kadar sıkıcı bir kitaptı benim için, gerçekten uzak geldi. İşin detayına fazla daldığım için karakterleri de gerçekçi bulamadım açıkçası. Türkçe okurken daha bir benimsiyor insan.

* Kitabın kapağını daha kalın- doğru kelimeyi bulamadım, daha sert de olabilir- yapsalarmış, daha iyi olurmuş.

*Orijinal kapağın kullanılmasını sevdim, kapaklarını seviyorum bu serinin.

* Ve evet, bunu yazmamak için dirensem de birkaç mailin sonunda eklenen “Ana’n” “Ana’nız” kelimeleri salakça gülmeme neden oldu. Hani ergenliğimi atlatamadım ehe mehe diyeceğim de, geçen günkü izlenimlerime bakılırsa ergenler daha farklı şeylere gülüyor – anlayamıyorum- Ben sanırım 9-10 yaş civarında kalmışım, o aralarda takılıyorum.

Sevgiler-Saygılar.

 

Saatler sonra, son okuma yapıldıktan sonra gelen yorum:  4günlük uykusuzluk, iyi kafa yapıyormuş. Bugün bunu gördük ama merak etmeyin, az önce birkaç saat kestirdim öyle geldim. Birkaç gün zırvalamam. Bu arada sizlere önerim BDSM hakkında yazılar yazıp, Tumblr da abuk subuk insanları takibe aldıktan sonra yatıp uyumayın.Testereye meydan okuyabilecek güçte rüyalar görebiliyor, rüyanın en kritik yerinde kendinizi uyandırınca da “Valla film çekmişim iki saniyede” diyebiliyorsunuz.

Yazılış saati: 04-45 – 05.16

Yazardan saçma sapan notlar #2

Blogu silkeleyip kendine getirmek adına menüleri vs düzenledim. Şu an büyük iş yapmışsın, aferin vs gibi alaylı sözlerinizi duyabiliyorum ama benim gibi erteleyen bir bünye için bunlar son derece önemli gelişmeler, o yüzden kıymetini bilmeseniz de en azından homurdanmayın. Rica ediyorum.

Neler oldu?

Temayı değiştirdim – Bunu dün yapmıştım aslında (: –

Menüleri ekledim. – Hakkında kısmından diğer bloglarıma ve iletişim için mail adresime ulaşabilirsiniz. Diğerleri eskiden de vardı zaten, onların özetini geçmiyorum. Seçeneklerin üstüne gelince alt sayfasını olanlar yanda açılıyor işte –çok güzel açıklarım

Başka da birşey yapmadım, hiçbir şey yapmamışım aslında ama onu oraya, bunu buraya sürüklerken insan “Oyy, ne çok şey yaptım” moduna girebiliyor. Her neyse, ben yine uyuyamadım o yüzden saçmalıyorum. Hepinize güzel haftasonları dilerim.

Sabreden derviş : Itazura Na Kiss

*Dikkat! Ciddi anlamda uykusuzken yazılmış bir yazıdır.

Çekik gözlü efendilerden hoşlanmamam, anime izlemeyeceğim anlamına gelmez.

Messenger’da ne yaptığımı sorduğunda “Anime izliyorum” cevabını alan ve aldığı cevap karşısında düş kırıklığına uğrayan arkadaşıma verdiğim cevap yaklaşık olarak buydu. Beni tanıyanlar bilir fakat tanımayanlar için açıklama yapmam gerekirse, uzakdoğululardan pek hoşlanmıyorum. Daha doğrusu son zamanlarda patlak veren kore hayranları sayesinde tüm çekik efendilerden soğudum. Bir dönem herkesin converse giymesinden dolayı, dolabındaki tüm converseleri arka raflara kaldıran biri olduğumu söylersem, ne demek istediğimi anlarsınız sanırım. İnsan tipi olarak uzak doğululardan hoşlanmamamdan öte, hayranların azgınlığı yüzünden gelen bir önyargım da var.  Oysa ne severdim Jackie Chan’ı ben. Neyse

Şaka yapamamaktan vazgeçersem, bu yazıda hakkında zırvalayacağım şey bir anime.

Başlayalım.

Romantizm hiçbir zaman bana hitap eden bir tarz olmadı. Sanıyorum hayata fazla düz baktığımdan romantik filmlerin, kitapların ya da animelerin anlatmaya çalıştığı şeyi tam olarak kavrayamıyordum. Bir insana kayıtsız şartsız güvenmek ya da tüm varlığını ona adamak bana her zaman garip, hatta itici gelmişti. Aşk şarkılarını hiç söylemedim, aşk filmlerinde uyudum, aşkı konu alan animeleri ise hakaret kabul ettim. Bana göre romantizm/aşk, ana konuyu süsleyecek olan detaylardı. Bir kızın, bir adama aşık olup onun aşkı için didindiği bir animeden hoşlanacağımı bana daha önceleri söyleseler gülebildiğim tüm organlarımla gülüp; söyleyen kişinin sonsuz bir hayal gücü olduğunu iddia edebilirdim.

Şimdi, sadece başımı eğip hafifçe gülümsemekle yetinirim. Zira birkaç gün önce tam olarak öyle bir animeye rastladım. Dediğim gibi kore hayranları sayesinde sosyal ağlardan da, animelerden de soğumuş durumdaydım.  Uzun süredir anime izlemiyor, açık söylemek gerekirse animeleri aklıma bile getirmiyordum. İzleyebileceğim tüm animeleri izlemiş sayılırdım ve Tanrı aşkına benim izlediklerim zaten türlerinin en iyi örnekleriydi. Daha fazla izlemeye gerek olmadığı düşüncesine dört elle sarılmış, anime izlemek yerine beni bekleyen işlere odaklanmaya çalışırken takip ettiğim bloggerlardan birinin attığı tivit sayesinde rastladım Itazura Na Kiss’e.

Anime tipik romantik-komedi konulu animelere benziyor hatta afişini gördüğüm an bunun bir okul animesi olduğunu düşünmüş, iç geçirmiştim. Önyargılarla sevişen bir insan olduğumdan, animeden sıkılacağımı düşünüp izlediğim eski animelerden birinin klasörünü bile açmıştım altta. Sıkıldığım an ona geçeceğimi düşünüyor, kendi kendimi avutuyordum. Itazura Na Kiss’e gece yarısında başladım ve izlemeyi kestiğimde gün ışımıştı. Biri benim romantik bir anime için neredeyse hiç kımıldamadan oturduğumu ve gülmekten kıpkırmızı olduğumu görse eminim çok şaşırırdı.

Beni bu animeye çeken neydi hala bilmiyorum. Ana karakter Kotoko’nun katıksız salaklığı ve azmi olabilir.

İddialı bir biçimde söylüyorum ki bu karakter kadar salağına az rastlanır. Kotoko garip bir karakterdi, Pollyanna’nın evrim geçirmiş hali gibi demek istiyorum ama bunun ne derece doğru olacağından emin değilim. Zira o her şeye olumlu gözle bakmıyor, sadece istediği bir şey var. Kotoko aşkın beden bulmuş hali gibi, mantıksız. Evet, kızımız kelimenin tam anlamıyla mantıksız. Bir adamı tüm kusurlarıyla kabul edip, delice sevecek kadar. Hakaretlere katlanacak, yok sayılmayı sineye çekecek kadar mantıksız. Hikayenin ilerlediği ve evlendikleri bölümlerde bile süregelen kötü davranışlara “O beni seviyor” diyerek göğüs gerebiliyor.

Normalde bu tavırlar karşısında çileden çıkmam gerekiyordu ama yapamadım. Nedenini gerçekten bilmiyorum, bunda kızın aşırı derecede şirin olmasının ve erkek karakterin kusurlarının iyi bir biçimde yansıtılmış olmasının etkisi büyük sanırım. IQ’su yüksek insanların, bazı hislerden yoksun olduklarını ya da şöyle ifade edelim; Mantıklı olmaktan, mantıksızlığa yer bulamadıklarını gayet iyi biliyorum.

Kıskanmanın, başka bir insana mantıksız bir şekilde ihtiyaç duymanın ne olduğunu anlamak bazı insanlar için gerçekten zordur. Beyne bunu anlatmaya çalışırken, düşülen boşluk insnaı gerçekten sarsabilir. Gel gelelim başrolümüzün düştüğü durumda tam olarak bu, kendisinden zeka olarak çok geride olan ve onun yaptığı şeylerin yarısını bile yapamayan bir kıza aşık oluyor. Size çok kolay gelen bir işi bile yapamayan bir insan düşünün, zihniniz isteminiz dışında onu küçümsemez mi? Yıllar boyu küçümsediğiniz bir insana aşık oluyor, onu kıskanıyor ve bir gün sizi sevmeyebileceği düşüncesiyle mahvoluyorsunuz. Garip, acı, çekici.

Hikaye, Kotoko’nun okula başladığı ilk günden beri aşık olduğu Naoki’ye yazdığı mektupla başlıyor. Kotoko yıllar boyu onun seviyesine ulaşmak için didinmiş, dikkatini çekmek için çabalamış ama ne fayda? Noaki zekilerin olduğu A sınıfındayken, Kotoko aptalların sınıfı olan F sınıfında, çiftin aralarında uçurumlar var fakat hiçbir engel azimli bir aşığı durduramaz, değil mi? Kotoko da böyle düşünüp sevdiği çocuğa aşkını anlatan bir mektup yazıp, binbir umutla karşısına çıkıyor. Aldığı cevap şu:

“İstemiyorum”

Naoki öyle soğuk çizilmiş ki, başta bana itici bile gelmişti. Oeh odun, dedim ilk gördüğümde. Şirinlik abidesi kızımıza öyle odunca bir cevap vermesi, bilgisayar başında oturmuş kraker kemiren odunsu varlık bana bile itici gelmişti.  Sizin de anladığınız gibi erkek karakterimiz ormanlarda yetişen cinsten esaslı bir ağaç. Ağacın gövdesi ne kadar duygu belirtebiliyorsa, Noaki de o kadar belli edebiliyor. Neyse.

Kader bu, isterse koskoca evi 2 şiddetinde bir depremde bile yıkıverir, öyle çok dalga geçmeyeceksin kendisiyle. Şakacı kader, Kotoko’nun haline acımış olacak ki babasının “Çok dayanıklı” olarak tanımladığı evleri 2 şiddetinde bir depremde yerle bir oluveriyor. Şükür ki kızımızın babasının yardımsever arkadaşları var ve evet, birçoğumuzun tahmin ettiği gibi bu yardımsever arkadaş Naoki’nin  babasından başka biri değil. Sonuç olarak Kotoko ve babası, Noaki’lerin evine yerleşiyor ve böyle başlıyor hikayemiz.

Sizin ne tarz animelerden hoşlandığınızı bilemeyeceğim ama eğlenceli bir şeyler izlemek istiyorsanız, Itazura Na Kiss’i tavsiye ederim. Hatta buna kız animesi bile diyemiyorum zira zorla izlettirdiğim erkek arkadaşım bölümün sonunda kahkaha atmaktan yorgun düşmüştü. Zamanınız varsa mutlaka izleyin, pişman olmazsınız.

Beyaz pantolonlu madonna

Dün gece şortumu çekebildiğim kadar yukarı çekip, belimi güvence altına almış – çocukluktan akılda kalan lanetli uyarılar –  avını bekleyen aslan motivasyonuyla dünya gündemini takip etmeye çalışırken rastladım yeni Turuncu Orkid reklamına. Direkt olarak sinirlerim bozuldu tahmin edebileceğiniz gibi, televizyon denen zımbırtıda en çok reklam izlemeyi seven biri olarak böyle saçma sapan reklamları gördükçe delleniyorum. Evet, aklımdan zorum var, pek normal de değilim zaten.

Aslında bu konu hakkında çok konuştum ben, diğer bloglarımı ve çeşitli sitelerdeki üyeliklerimi takip edenler bilir. Uzun zamandır gıcık oluyorum, mavi suya ve beyaz pantolon giyip etrafta seken kızlara. Şimdi sevgili takipçiler, sorumuz şu: Herhangi bir pedi takınca etrafına mutluluk saçmaya başlayan kadınların derdi nedir? Ya da hijneyik pedler vücuda mutluluk aşılayan bir yapıya sahipler de benim vücudumdaki bir anormallik yüzünden mi ben pms dönemi boyunca Allahın belası bir insan oluyorum?

Reklam insanı çekmeli, ürünü sattırmalı vs vs tamam, bunlara hiçbir itirazım yok ama yıllardır bize izlettirilen reklamlara bir bakın. Hepsi neredeyse birbirinin kopyası;  beyaz pantolon – ki beyaz pantolon giyip bir de üstüne hoplayıp zıplayan ağaca tırmanan kadın fikrini hangi akıllı buldu gerçekten merak ediyorum. Bebek bezi denilen şey tüm bölgeyi kaplar ve sıkıdır, bunu herkes bilir değil mi? Onda bile bezin kayması vs probleminden sızıntılar vs oluyorsa bu reklamları çeken bünyeler neyin kafasını yaşıyor?– ped denendikten sonra yaşanan özgüven patlaması, erkeklere eziyet etme, istediğin kişiyi tavlayabilme, oradan oraya sekme vs vs. Farklı olan ne var?

Bizi hijyenik ped almaya o saçma sapan reklamlar mı itiyor ya da şöyle sorayım hangimiz o salak reklamlardaki seken kızlara bakıp “Dur, şu pedi bende deneyeyim belki oradan oraya sekerim” diyoruz?

Biri reklamcılara olayın iç yüzünün böyle olmadığını anlatsın lütfen, lütfen!

İhtiras Çemberi- Virginia Henley| Blog yazarının romansla imtihanı

Gözlerinizi kapatın ve hayalinizde;  içinde muhteşem bir aşkın işlendiği tutkuyla dolu bir kitabı okuyan genç ve bekar bir kadın hayal edin. Gözleri yarı aralık, yüzünde hülyalı bir gülümseme, elinde kahvesi ya da çayı. Mutlu, umutlu, huzurlu.

Heh işte, o ben değilim.

Romantik hikayeler okurken neden kendimi kaybediyorum bilmiyorum ama her okuyuşumda çıldırıyorum. Gerçek anlamda çıldırıyorum, saçımı başımı yolasım geliyor. Kitabın içine girme durumu olsa ruhani güçlere elime bir el bombası verin diye yalvarırım. –Evet, ciddiyim– Sevmiyorum ben aşkla harmanlanmış, tutkuyla sarılmış, acıdan fiyonk yapılmış hikâyeleri. Türk dizilerini izlemememe sebebim de bu aslında. O kadar çok entrika yapılıyor ki bir süre sonra kafam karışıyor. Her neyse.  – E.L. James’in murmur’u varsa benim de herneyse’m var.

Söylediğim gibi romanslarla aram yok, bu yüzden iddialı bir şekilde ortaya çıkıp ben bu işin en iyisiyim, hepsini bilirim vs vs. demeyeceğim.  Zira İngiliz/İskoç vs tarihi bilgim savaşları ve siyasi politikaları kapsıyor. Adamlar nasıl giyinmiş, nasıl sevişmiş, gelenekleri neymiş bilmem.  Yorumu okurken bunları göz önünde bulundurun da sonra “Aaa ne demiş bu arızalı?” demeyin.

Okuduğum romansların birçoğu J. Mcnaught ve J. Garwood’a aitti. Karakterlerini ve hikâyeyi işleyiş biçimlerini sevdiğimi söyleyebilirim. Romans, yazımı tehlikeli bir tür aslına bakarsanız, dozu ayarlayamazsanız hikâye sadece sevişilen bir hikâyeden öteye gidemiyor ya da ben cinsel gerilim üzerinden ilerleyen romanları sevmiyorum. Bilemeyiz. Şöyle bir gerçek var ki tavsiye üzerine okuduğum birçok kitapta karakterler beyinleriyle değil, cinsel organlarıyla düşünüyormuş gibi bir izlenim uyandırıyordu. Yakışıklı, güçlü, zengin, mükemmel erkek karakter ve çağa aykırı bir kadın karakter. Muhteşem ikili.

Şimdi inceleyeceğim, daha doğrusu üzerine birkaç lakırdı edeceğim kitap Koridor Yayınları’ndan çıkan İhtiras Çemberi.  Virginia Henley’in yazmış olduğu bu kitap türdeşlerinden birazcık farklı – en azından benim okuduklarımdan farklı –  kadın karakterimiz saf, masum, temiz vs vs . değil. Yani en başından beni sinir krizlerine sokmadı. Aslına bakarsanız, sağ gösterip sol vurarak bir hayli şaşırttı. Şöyle söyleyelim; kitap 9 yaşlarında bir kızın – uyduruyor olabilirim, yüksek ihtimal uyduruyorum– ,  40 yaşında bir savaş beyine –mareşal miydi?- aşık olup, zorla onunla evlenmesiyle başlıyor.

Eleanor Plantagenet daha küçük yaşında çevresindekileri yönetmeyi öğrenmiş bir karakter. Bu biraz korkutucu, biraz şaşırtıcı, biraz da gıcık bir durum.  Kitap hakkındaki yorumlara baktığımda birçok okuyucunun 9 yaşındaki kız çocuğu ile 40 yaşındaki bir adamın evliliğine olumsuz gözlerle baktığını görüp bir hayli güldüm. Hadi beni yanlış anlayın, pedofiliyi destekleyen bir insan olduğumu düşünün.

Çok normal bir davranış olur ama devam edip yazdıklarımın devamını okuma zahmetine katlanırsanız, size söylemek istediğim birkaç şey daha var. Okuduğumuz kitaplardaki erken evlilikler hakkında uzun uzun isyan ediyoruz. Öyle uzun isyanlar ki bazen okurken gözlerim yoruluyor.  Ortaçağda geçen bir hikâyede 40 yaşında bir adamın, küçük yaşta bir kızla olan evliliğine isyan edip; günümüzde 70 yaşında bir adamın, 12 yaşında bir kız çocuğuyla evlenmesine ses çıkarmayan insanlarız biz.

-Yıllara göre değişen yaş ortalamasına bir göz atalım, lütfen. Ne demek istediğimi anlayacaksınız-

Romanlarda gözümüze sokulan gerçeklere isyan edip, elimize gazete vs verildiğinde ya da televizyon kanallarında bu tarz haberlere rastladığımızda direkt olarak görmezden geliyoruz. Görsek bile elimizden bir şey gelmeyeceğini düşünüp susuyoruz ya da. İnternetin ve internet araçlarının dünyanın merkezinde olduğu şu dönemde, bu konu hakkında iki kelime etmememiz bana son derece gaddarca geliyor. Her neyse.

Sonuç olarak 9, Ortaçağ’a göre bile küçük bir yaş. Ortalama insan ömrünün 50’lerde seyrettiği göz önüne alınırsa bir kız çocuğunun evlenmesine en azından birkaç yıl var demekmiş. Geçelim bunları, Eleanor Plantagenet muradına erip,  güçlü mareşaliyle evleniyor fakat William – kocası- zorla evlendirildiği bu küçük kızla birlikte olmak gibi bir düşüncesi olmadığı ve hali hazırda serinin ilk kitabında anlatılan Jasmine’e aşık olduğu için çocuk gelini bir saraya aldırıp orada mükemmel bir şekilde eğitilmesini istiyor.

-Burada bir sürü ayrıntı vardı, aile soyları vs vs. Ciddi anlamda ilgilenmiyorum böyle detaylarla ama anladığım kadarıyla William’ın ailesi de oldukça köklü ve önemli bir aile.-

Ara bölümleri hızlıca saralım. Aradan yıllar geçiyor, Eleanor artık bir eş olmaya hazır olduğunu düşünüp saraydan ayrılmak istediğine karar veriyor vs vs. Karakterimiz tabi ki muhteşem bir kadına dönüşmüş durumda –aksini bekliyorsanız, bu kesinlikle sizin hatanız.– ve tüm güzelliğine karşın kendinden oldukça büyük ve yaşlanmaya yüz tutmuş kocasına sırılsıklam aşık. Evet sevgili okuyucular, eskiden sadakat denen şeye rastlanabiliyormuş. Şimdiki gibi çirkin ördeklikten, kuğuluğa terfi edince ilk önce sevdiğini unutan insan tiplerinden öte bu gibi kadınlar da varmış o zamanlar. Şimdi de vardır, en azından ben bir yerlerde yaşadıklarına inanıyorum.

Sonraki olaylar malum, William karısına âşık olmaya başladığını hissediyor ve ilk gecelerinde küt! Öyle küt değil, küt küt’ün küt’ü değil yani. Adam küt diye gidiyor hem de kızın üstündeyken, insanın yaşayacağı şoku hayal edebiliyor musunuz? Sevdiğiniz, yıllarca beklediğiniz adam içinizdeyken ölüyor.  Pek fena.

Eleanor’un annesi de azgın olduğundan, kızın adı çıkıyor tabi. Dedikoducu halk demediğini bırakmıyor kızcağız hakkında, o da vicdan azabından kendini kiliseye kapatıp bir şey yemini ediyor. – Evet, bir şey yemini dedim zira ne yemini olduğunu unuttum. Aç gözlü olmayacaktı vs vs. Aman çok lazım sanki, mantığıyla okuduğumdan unutmuşum hep buraları

Simon de Warrene. Nefes alıp verelim, bunu birkaç kez tekrarlayalım lütfen.  – Aslına bakarsanız, Google araştırmalarında çıkan Simon de Warrene hiç yakışıklı değil. Ben ilk gördüğümde “Peeh ben buna göz süzdüm kitabı okurken” demiştim. –  Nerede kalmıştım? Hah, Simon de Warrene hikayenin asıl karakteri fakat hikayeyi girmesi baya uzun sürüyor. Kızla karşılaşmaları için bir yüz sayfa kadar okuyoruz yanlış hatırlamıyorsam.

Şu tarz erkeklerden hoşlanırım, diyebileceğim belli tip olmadı hiç kafamda ama açıkça söyleyebilirim ki güç zaafım var.  Bedensel ve zihinsel açıdan, özellikle zihinsel açıdan güçlü erkeklerin etrafındayken kendimden geçebiliyorum. Simon de Warrene, tam olarak böyle bir karakter.  Bedenen muhteşem olmasını bir kenara bırakalım. O zeki, ne istediğini ve istediğini nasıl alacağını biliyor. Önünde duran tüm engelleri tek tek aşarken, arzularının kaynağını da her geçen an daha yakına çekebilecek kadar tehlikeli bir adam.

-Edebimi takındım. Kitapta bolca geçen el detayından hiç bahsetmedim farkettiyseniz, oysa ben bir fetişist olarak güzel eller karşısında kendimden geçebilirim. –

Uzun lafın kısası, Simon ve Eleanor birbirlerini buldukları an aralarındaki çekimi keşfediyorlar fakat her zamanki gibi kadın karakterimiz uzun süren naz yapma aşamasıyla hepimizi kendinden geçiriyor. Kitap sadece iki kişiyi konu almadığı, aşk hikayesi çevresinde dolaşırken dönemle ilgili hoş detaylar verdiği; saray entrikalarını bir güzel anlattığı için hoşuma gitti diyebilirim ama çok büyük bir beklenti içine de girmeyin. Zira bu tarzda birkaç kitap okumuşsanız sonlarının nasıl bittiğini, hikayenin nasıl geliştiğini tahmin edebilirsiniz. Bugüne kadar mutsuz bitenine rastlamadım şahsen. – Belki de istenen budur, aşka ve sevgiye inancın yok olduğu şu günlerde insanlar ihtiyaçlarını kitaplarla gideriyordur? Kim bilir.

Romans okumayı seviyorsanız, çekinmeyin okuyun derim. Bu işlerden hiç anlamayan ve romans okurken olaya anlam verebilmek için uzun uzun kafa yoran ben bile hoşlanmış sayılırım kitaptan.