Womb

Bir kadın, bir adamı ne zamana kadar sevebilir?

Sorunun değerini kaybettiğinin farkındayım, sevgiye verilen değer öyle azaldı ki bazen dönüştüğümüz şeye bakıp birkaç yıl sonra ne halde olacağız, diye merak etmeden duramıyorum. Bir adamı/kadını tüm ruhunla sevmek, varlığını ona adamak öyle imkânsız geliyor ki insanlara. Aşka, sevgiye ömür biçip; genellemeler üzerine kuruyoruz hayatımızı.

Nasıl seveceğimizi unuttuk belki de, sevmek eyleminin yerine ona benzer bir şey getirdik. Sıkıya gelemeyen en ufak zorlukta pes eden bir şey. Ölümün, öldürebildiği bir şey bulduk sevgi yerine ve kendimizi avutuyoruz belki de. Bilmiyorum, bilmek de istemiyorum.

Sevgi uğruna ne yapabilirsiniz? Sevdiğimiz insan için ne kadar ileri gidebiliriz? Sorusunu soran bir film var aslında karşımızda. Bunu öyle değişik bir yoldan sormuş ki ilk başta algılayamıyor insan bu soruyu.

Boş verelim, neden böyle bir başlangıç yaptım ben de bilmiyorum zaten. Filmle bağıntılı mı, evet ama benimle de bağıntılı sanırım. Sevince abartan insanlardanım ben, sevince tüm varlığını ortaya koyma cesaretini gösterebilen; sevdiği adamı, adam onda kapanmayacak yaralar bıraksa da seven mantıksızlardan. Belki de bu yüzden filmi kötüleyemeyeceğim sizlere.

Belki de bu yüzden filmdeki kadının yaptığı şeyi, hissettiklerini anlayabiliyorum. İnsan birini sevdiğinde ve onunla istediği/hayal ettiği her şeyi yaşayamadığında yarım kalıyor çünkü, asla tamamlanamıyor. Her neyse.

Burada dile getirdim mi bilmiyorum ama Avrupa Sinemasını, süslü ve etkileyici Hollywood’dan daha çok seviyorum ben. Belki yaratıcılığın, efektlerle öldürülmediğindendir.  Belki benim süslü romantizmdense, vurucu duygusallığı tercih etmemden bilemiyorum. Geçelim bunları…

Womb, ilginç bir film. İçinde geçen birçok konu var ama size net olarak şudur diyemiyorum. Filmde bir kadın var, diyebilirim sadece. Çok seven, çok çok seven bir kadın. Sevdiğine yeniden can vermek için elinden gelen her şeyi yapan bir kadın. Sevdiğini yeniden doğuran bir kadın.

Duygusal bir film değil Womb, yanlış anlaşılmasın. Kadının yaşadığı karmaşa karşısında ağlamak yerine, olduğunuz yerde donakalıp filmin size ne zaman yeni bir tokat atacağını hesaplamaya çalışıyorsunuz. Womb, insanın suratına tokat atan filmlerden, tek bir kez de değil. Art arda, durmaksızın.

Sessiz bir film Womb, öyle anlar geliyor ki karakterler konuşsun diye dudaklarınızı ısırıyor, ekranın karşısında geriliyorsunuz. Onların dudaklarından dökülecek tek bir kelime sizi de rahatlatacak, onları da ama kimse konuşmuyor.  Her zaman şikayet ettiğim o gereksiz duygu yoğunluğu yok filmde, hayatta da yoktur ya. Filmlerde vıcık vıcık çiftleri görüp özenir bazıları, onlara böyle şeyler mümkünmüş gibi gelir. Koskoca dünyanın iki kişiden ibaret olabileceğini hayal ederler, aşkın her şeyi iyileştireceğini, gözün hiçbir şey görmeyeceğini… Hiçbir hissin aşkı zedeleyemeyeceğini.

Gerçek hayatta bunların hiçbiri yok.  Prens öptüğünde uyanan prensesler, patronuna aşık olup sonunda mutluluğa kavuşan alçak gönüllü sekreterler, yolda çarpışıp yıldırım aşkına tutulan insanlar. Sonsuza kadar kavga etmeden ya da birbirlerinden bir an için bile nefret etmeden yaşayan aşıklar yok. Aşk pembe bulutlar arasında, camdan bir sarayda yaşamak değil. Samanlığı muhteşem bir saray gibi görmek de değil, aşk daha çok samanlığın içindeki at dışkılarını görüp lanet ederken, bunlara maruz kalmanıza sebep olan adama öfkelenmek. O öfkenin, çabucak geçmesi aşk. Diğerleri, hani şu filmler ve masallardakiler de bizim kaçış yollarımız, umutlarımız. – Bu da benim bakış açım tabi, bayılırım tanımlama yapmaya

Film yorumu vs yapıyorum, diyorum ama bildiğiniz gevezelik ediyorum, farkındasınız değil mi? Filme geçeyim de canınızı daha fazla sıkmayayım. Dediğim gibi sessiz bir film Womb, karakterler çok az konuşuyor, çok az müzik var ama öyle oyunculuklar var ki… Tek bir bakışla binlerce şey anlatabiliyorlar size. Karakterin içinde kopan fırtınaları kısacık bir bakışla anlatıyor film, doğru soruları doğru zamanlamayla sorarak sizi olduğunuz yere mıhlıyor.

Konunun etrafında dolaşıp bir türlü anlatmadığımın farkındayım, bunun sebebi fazla detay vermeden nasıl anlatacağımı bilmemem. Başka bir şey değil. Kısaca anlatmak gerekirse –ki bunu kısa kesmeyi becerebileceğimi umuyorum.

Rebecca ölen sevgilisinin klonunu doğurup onunla yaşamaya başlıyor. Thomas büyüdükçe Rebecca sessizleşip, içine dönüyor zira Thomas her geçen gün ölen sevgilisine daha çok benziyor. Her geçen gün daha da o oluyor. Evet, sizlerin de anladığı gibi filmde ensest sayılabilecek fakat aslında sayılamayacak olan bir ilişki var.

Film bir La Luna değil, yine de Rebecca’nın içinde kopan fırtınaya, anneliğin getirdiği – taşıyıcı olsa bile- hisler ve ölen sevgisine duyduğu aşkın birbiriyle çarpışmasına şahit olup, onunla birlikte acı çekiyoruz. Bir kadının, sevdiği adamın görüntüsündeki bir adamı başka bir kadınla izleyişini ve ne hissedeceğini bilmeyişini izliyoruz. Onunla birlikte bocalıyoruz belki de.

Aslına bakarsak ensest konusunu içeren her şeye büyük tepkiler veren bir insanım ben ama bu filmde sinirlemedim bile. Belki de Thomas’ın, klonlandığı adamdan izler taşımasıydı buna sebep olan. Aralarındaki gerilim her daim oradaydı. O çocuk, Rebecca’nın çocuğu değildi. O bir klondu, geçmişte yaşamış ve çok sevilmiş bir adamın klonu.

Sonuç olarak, bir kadın, bir adamı çok sevdi filmlerinden bu. Garip bir film, sinir bozan bir film, aynı zaman da güzel bir film.  Gerçekten sevilince her türlü güdüye karşı durulabildiğini gösteren bir film. Bir kadının yıllar boyu sevdiği erkeği bekleyebileceğini gösteren bir film. Ait olmanın ne kadar güçlü bir şey olduğunu anlatan bir film.

Reklamlar

“Womb” üzerine 4 düşünce

  1. Gerçi benimde bu pembe masallara kapılan ve mucizelere inanmayı seven bir ruhum var fakat gerçekleri görüncede bunları zihnimde bir köşeye kazıyama çalışırım ve Bu kısma bayıldım 🙂 Gerçekten çok güzel ifade etmişsiniz …

    ” Koskoca dünyanın iki kişiden ibaret olabileceğini hayal ederler, aşkın her şeyi iyileştireceğini, gözün hiçbir şey görmeyeceğini… Hiçbir hissin aşkı zedeleyemeyeceğini.

    Gerçek hayatta bunların hiçbiri yok. Prens öptüğünde uyanan prensesler, patronuna aşık olup sonunda mutluluğa kavuşan alçak gönüllü sekreterler, yolda çarpışıp yıldırım aşkına tutulan insanlar. Sonsuza kadar kavga etmeden ya da birbirlerinden bir an için bile nefret etmeden yaşayan aşıklar yok. Aşk pembe bulutlar arasında, camdan bir sarayda yaşamak değil. Samanlığı muhteşem bir saray gibi görmek de değil, aşk daha çok samanlığın içindeki at dışkılarını görüp lanet ederken, bunlara maruz kalmanıza sebep olan adama öfkelenmek. O öfkenin, çabucak geçmesi AŞK. “

    Beğen

    1. Hepimiz arasıra kapılıyoruz o pembe masallara. Hayal etmek, gerçeklerden en güzel kaçış biçimi. Yorum için çok teşekkür ederim, beğendiyseniz ne mutlu bana

      Beğen

Yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s