#14

❝Canım. Seni görmek istiyordum kısacası. İnsan görmekle bile bazı şeylerin ağırlığına dayanabilir, avunabilir, hayal kurmaya devam edebilir. Sen anlamazsın tabii. Anlamak için, insanın bazı eksik yönleri olmalı.❞

 

-Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar

❝İnsanı mutlu kılabilecek tek bir şey düşünebiliyorum;
yeni başlayan biri olmak.
Yüzyıllar uzunluğundaki trenin ardından ilk sözcüğü yazan biri.❞

Rainer Maria Rilke

Paradise Kiss

Uzun süre uyumayıp akşam 00:00’da yatarak düzene girmek isimli projemin ortasından herkese merhaba!

Blog, film/dizi/albüm yorumladığım sitede yazan arkadaşlarım tarafından keşfedildiğinden – çok dertliyim bu konuda- ciddi ciddi yazayım burada da, diyordum ama bloğu açtığım anda cıvıtıyorum nedense. Bir neşe geliyor üstüme filan. Ya da uykusuzluktan iyice sapıttım.

Neyse.

Ai Yazawa’nın mangasından uyarlanan bir diğer anime Paradise Kiss’i izliyordum iki gecedir. Anime 12 bölümcük, aslında bir gecede biter ama ben izlediğim savaşçı animesine ağlarken kendi kendimi incitmeye başladığımda bu animeyi izlemeye başladığım ve ardından işlerle ilgilenmek zorunda kaldığım için ikinci geceye sarkmak zorunda kaldı.

Yanlış hatırlamıyorsam 2005 yılında yayınlanan anime josei türünde ve internette araştırdığıma göre mangasını birebir yansıtıyormuş. Çizimler vs konusunda pek bir şey diyemeyeceğim zira uzun zamandır anime izlememe rağmen hiçbir zaman teknik terimleri ezberlemedim. Hatta şöyle söyleyeyim, insan 10 yılı aşkın süredir anime vs izlerse dile aşina olur, değil mi? Ben hala ilk defa anime izleyen birinin verdiği tepkileri verip karakterlerin her bağırışında ya da –iya gibi uzatmalar yapışlarında keh keh gülüyorum.

Önemli not: Annenize anime filan izletmeyin. Hoşlarına giden kelimeleri ezberleyip, sizi canınızdan bezdirebiliyor ya da yemek yerken boğulma tehlikesi atlatmanıza neden olabiliyorlar. Kadın en son benim blogda görüp Itazura Na Kiss’i izlemiş. Arasıra  “Irıe-kun –daha doğrusu Iryeekuuu-  gibi tepkiler verip kahkahalara boğulabiliyor. Kızın adını da Tokoko olarak değiştirdi.

Nana’nın çizimleri güzeldi. Daha doğrusu karakterlerin çizimleri hoşuma gitmişti ama burada beğendiğim bir karakter olmadı. İzlerseniz siz de iki anime arasındaki farkı anlayacaksınız şu an doğru kelimeleri bulamıyorum, bulamadığım için de içten içe deliriyorum.  En iyisi ben size kısaca konuyu anlatayım.

  • İzlerken küçük notlar tutmuşum.

Yukari çalışkan, derslerinden başka bir şeyi düşünmemeye çalışan ve okulda hoşlandığı çocuğa bir türlü açılamayan kendi halinde bir genç kızdır. Bir gün yolda yürürken, kaşında çengelli iğne olan sarışın bir adam – kaşa çengelli iğne takılır mı ya? Aykırılığında sınırları var.- kızımızın peşine takılıp tabiri caizse kızın ödünü patlatıyor.

Bu arada bir kovalamaca sahnesi görüyoruz. Kız onu kovalayan çengelli arkadaştan kaçarken, lila rengi saçları olan dev gibi bir kadına çarpıyor ki çekik arkadaşlarımızın fazla uzun olmadığını düşünürsek kadın gerçekten uzun. Bu sırada benim not aldığım hoş bir iç ses varmış. Kız yakalandıktan sonra “Sevgili Tanrım, bunca sene düzgün bir şekilde yaşadım. Buna bana nasıl yaparsın!” gibi bir şeyler söyleyip beni güldürmüş.

Sık sık şu hale gelmelerinden bahsediyorum işte, bunu sevemedim hele o George. Allahım nasıl itici oluyordu bu haldeyken

Neyse, Yukari eninde sonunda onu kovalayanların amaçlarının kendisine bir teklifte bulunmak olduğunu öğrenip macerasına ya da geleceğini değiştirecek olan seçime doğru ilk adımı atıyor.  Yukari’yi kovalayanlar ünlü bir sanat okulunun moda bölümünde öğrencilik yapan gençler ve bir defileye hazırlanıyorlar. Kızımız uzun boylu ve düzgün fizikli olduğu için onu gözlerine kestirip, iş teklif ediyorlar falan fişman. Sonra da olaylar gelişiyor.

Bu animede öyle çok etkilendiğim bir karakter olmadı. Nana da Osaki Nana’ya derin bir sevgi besleyip, diğer Nana’dan nefret etmiştim. Burada kimseyi sevmedim, nefret de etmedim. Öyle nötr bir şekilde izledim animeyi.

Söylemeden geçmeyeyim, ilk bölümde Yukari’nin otobüste okuduğu J.D Salinger- The Catcher in the Rye detayı gerçekten çok hoştu.

Kötü bir anime değil ama Türkçe altyazı yerine İngilizce altyazıyla izlemenizi tavsiye ederim. Ben indirmedim, başka bir altyazı var mı bilmiyorum ama turkanime.tv’deki alt yazı pek iyi değildi. Ota püsüre takıldığım için sıkça sinirim bozuldu. Google Translate kokusu aldım nedense.

Arrow | Yeşil Baklava… Pardon, Yeşil Ok

Smallville’i sevmezdim.  İzledim mi, ilk sezonlarında DC hayranlığımdan ve süper kahramanlara olan tutkumdan dolayı izledim. Yalan yok ama genel olarak diziyi ve Superman’i canlandıran Tom Welling’i pek sevememiştim. Lana Lang karakterine ayrıca gıcıktım orasını hiç karıştırmayalım.  Konumuz yaşıma başıma bakmadan uğruna akrostişli aşk şiirleri yazdığım Henry Cavill’in canlandırdığı yeni Superman değil, yanlış anlaşılmasın. Ondan burada bahsedemem sanırım, daha doğrusu hiçbir yerde bahsedemem zira adamı izlerken beynim kısa bir tatile çıkıyor. Doğru dürüst düşünemiyorum.

Konumuz yayınlanan posterini gördüğüm ilk an, Stephen Amell’in karın kaslarına odaklandığım Arrow dizisi. Bilen bilir, bilmeyenler şimdi öğrenir. Ben sıkı bir çizgi roman hayranıyımdır. DC kahramanlarını da ayrı bir severim, nedenini hala tam olarak bilmiyorum. Geçelim bunları da ben yavaş yavaş konuya geleyim. Arrow’un ilk bölümü yanlış hatırlamıyorsam iki-üç gün önce yayınlandı. İşlerimden dolayı diziyi bugün izleyebildiğimden ben her şeyin bugün başladığını kabul edip, atıp tutmaya başlayacağım.

Green Arrow, olaylara bakış açısı ve mizacıyla –çizgi romanlarda- benim çok sevdiğim karakterlerden biriydi. Parasını suçlularla savaşmak için araç olarak kullanmasıyla Bruce Wayne’e benzeyen/benzetilen DC karakteri Superman vs gibi insanüstü güçlere sahip değildir. Uçamaz, bakışlarıyla demiri kesemez, hatta eliyle parmaklıkları bile bükemez. Dediğimiz gibi onun insanüstü bir gücü yoktur, cebinde olan tek şey adada mahsur kaldığı 5 yıl boyunca geliştirdiği okçuluğudur ki birçok hayran onun bu yeteneğinin insanüstü bir güç olarak kabul edilebileceğini söyler.

Yeni sezonun en merakla beklenen dört dizisinden biri olan uyarlamada hikayenin bu kısmına dokunulmamış. Yani Oliver Queen karşımıza süper güçleri olan bir kahraman gibi çıkmıyor. O parası olan ve şehrini içinden düştüğü bataktan kurtarmaya çalışan genç bir adam. Buraya kadar tamam mı?

Smallville’de Green Arrow’u canlandıran Justin Hartley’e ayıp etmek istemem ama kendisini hiç sevmezdim. Benim kafamda beyaz atlı prensten önce gelen süper kahramanlarımın ideal görüntüsünden çok uzaktı bir kere. Süper kahraman olacaksa, üstündeki şu mahallemizin popstarı görüntüsünü atmalı. Silkelenip, kendisine gelmeli. Neyse.

Arrow dizisinin başrolü Stephen Amell’i izleyenler Hung’dan tanır. – Bu paragraftan sonra yazı başka yönlere kayabilir, hormonlarıma verin. Kızmayın bana – Kendisinin kaslarından, kollarındaki belirgin damarlardan, kirli sakalın yüzüne ne kadar yakıştığından ve gözlerinin aşırı güzel olmasından bahsetmeseydim muhtemelen bana sen diziyi nerenle izledin arkadaşım, hiçbir şey anlamamışsın derdiniz. İşte bahanemi baştan söylüyorum, bu diziyi en azından ilk bölümünü bir kez daha izlemek zorunda kalacağım zira adamı izlemekten konuyu pek takip edemedim.

Dizi Oliver Queen’in yani nam-ı diğer Green Arrow’un sığınmak zorunda kaldığı ve 5 yılını geçirdiği adadan kurtulması ve eve dönmesiyle başlıyor. Zamanın en hızlı çapkını olan Oliver’ın şehre dönmesinin belli bir sebebi var.

Şehri suçlulardan temizlemek!

Süper kahramanların hoş bir özelliği var. İçleri temiz bunların, parası olan parasını şehri kurtarmak için kullanıyor. Süper güçleri olanlar da hayatlarının büyük kısmında iyi çocuk, ardından da süper kahraman oluyorlar. Superman dediğimiz Clark Kent dur bir üfüreyim de donsun poposu dememiştir kimse için misal.  Batman, Batmobil’i sırf zevk olsun diye yayaların üstüne sürmez. İyi insanlar bunlar, o yüzden süper kahramanlar.

Parayı kenarda tutayım, kefen parası olsun demek yerine silaha vs harcayıp şehri kurtarmaya çalışıyor. Halk onları dışlayınca ya da en ufak başarısızlıklarında umudu kesince hiç alınmıyorlar.

Bölümde geminin battığı anlara dönüyor. Green Arrow’un adaya varış yolculuğunun öncesinde neler olduğuna hafifçe göz atıyoruz.  Karın kaslarına takılıp kaldığım Olivercığım, ileride Black Canary olarak karşımıza çıkacak Dinah Laurel Lance’in – Oliver’ın eski sevgilisi-  kardeşiyle fingirderken yatları batıp, fingirdediği kız bir güzel ölüyor. Oliver Queen’in dürüst bir adam olma yolculuğunun ilk adımı bu olarak gösterilmiş, fingirdediği kızın ani ölümünün ardından mahsur kaldıkları botta babasının kendi öldürmesiyle Olivercığımızın yolculuğu da başlıyor.

Buraya kadar bir şey anladıysanız, sizi tebrik ediyorum zira ben yazdıklarımdan bir halt anlamadım. Oysa ne güzel film anlatırım ben.

Dizinin İMDB puanının abartılmış olduğunu söylemem gerekiyor. Green Arrow’u çok sevsem, Stephen Amell’in kaslarına bayılsam da dizi 9 küsürlük bir dizi değil sevgili okuyucum. Büyük beklentilerle başlamayalım ki izlediğimizde “Aaa, bu muymuş?!” demeyelim. Şahsen ben DC kahramanı var, Stephen’ın kasları güzel, Smallville’den daha karanlık olacak diyorlar  belki güzeldir mantığıyla izledim. Çok kötü değildi, diyebiliyorum.

Ama gidip “Ooo! GREEN ARROW, karanlıkmış da! Şimdi bu dizi Nolan’ın çektiği Batman gibidir, hemen izleyeyim” deseydim. Şu an size sakın izlemeyin, tıklayıp konusunu bile okumayın der miydim? Derdim.

Dizide takıldığım birkaç mantık hatası var ama şimdi burada sıralasam bile, muhtemelen senaristler benim sıraladığım bu hataları gelecek bölümlerde türlü ataklarla düzeltecekler. Boşu boşuna konuşmayayım o yüzden.

Super kahraman dizisi olduğunu göz önünde bulundurursak izleyin derim sevgili okuyucular. Bakın sözlükten ve çeşitli platformlardan o kadar kas fotoğrafı çarptım sizler için, sırf sizin için. Evet.

Sinir bozmak için birebir; Nana

Okuduğum tüm yorumlar ve dinlediğim tüm insanlar beni aynı kapıya sürüklemeye çalıştılar. Nana harika bir anime, öyle harika ki izledikten sonra etkisinden kurtulamayacaksın.

Tamam, diyordum. İzleyeyim madem de ben de gireyim bir etkiye, bakalım neler olacak ama bir türlü vakit yaratamıyordum Nana için. Araya filmler, kitaplar, araştırmalar, projeler hatta başka animeler giriyordu. Lafın özü, elim bir türlü gitmedi Nana’ya. Meğer bu evrenin “Yapma kızım, yapma yavrum kafadan çatlaksın sen. Sinir hastasısın, gidip anime karakterine öfkelenirsin. Manyaksın yavrum, manyak!” deme şekliymiş de ben anlamamışım.

Neyse, duygu ve düşüncelerimi az sonra fazlasıyla öğreneceksiniz zaten. O yüzden çemkirmeye başlamadan önce animeyi birazcık anlatayım da yazık olmasın zira benim sinirden delirdiğim anları çıkartırsak anime gayet güzel bir anime, sonunu izlememiş sadece okumuş olsam da. Sonunun da sevdiğim sonlardan olduğunu söyleyebilirim. Kitap dünyasındaki beyaz diziler gibi daima mutlu biten film/anime/dizilerden –sıralamaya bak- pek hoşlandığım söylenemez. Sabun köpüğü gibi olmalarındansa, insanın ağzının ortasına çakıp öylece bırakmalarından daha çok hoşlanıyorum sanırım.  – Ama beni kessen dram izletemez, okutamaz, acıklı bir şarkı vs dinletemezsin. Böyle de tezatlarla doluyum. ( Aslında çok içli insanım ben de, gösterecek ortam bulamıyorum)

Anime, gerçekçi bir şekilde işlenmiş. Bunu başta söyleyelim. Kızaran karakterler, liseliler ya da pembe kalplerle süslenmiş aşklar yok. Her şeyi bir kenara bırakır ve tarafsız bakmaya çalışırsak bu animenin gri tonlarından oluşan bir anime olduğunu söyleyebiliriz. Karakterler siyah ya da beyaz diye kutuplaştırılmamış.

Hepsinin iyi yönleri olduğu gibi, kötü yönleri de var.  Belki de bu kadar gerçekçi olmasının asıl nedeni bu. Gerçek hayatla olan tüm bağlantıları, ayrıntıları ve hikayenin gerçekliğini boşverelim. Hangimizin belirli bir rengi var şu dünyada? Tamamen iyiyim ya da kötüyüm, diyebilecek bir kul var mı?  Ben buna inanmıyorum, cidden inanmıyorum.  İnsanların iyi ya da kötü olduklarını belirleme şeklimizi de sevmiyorum açıkçası. Etiketlemeye fazla meraklıyız. “Sakın ona yaklaşma, tipine baksana. Bela açar başına” vs vs gibi.

Animenin odak noktasında iki kadın karakter var. Osaki Nana ve tam ismiyle hiç ilgilenmediğim Nana(Hachi).  Osaki Nana, tam olarak üstte örneklediğim tip insanlardan. Aykırı tarzı, elinden düşürmediği sigarası, makyajı ve piercingleriyle tamamen umursamaz bir görüntü çiziyor. İki karakter yanyana geldiğindeyse, sert, güçlü ve aldırmaz olan Osaki Nana’nın yanında düşünceli ve iyilik timsali gibi duran Hachi yüzünden Nana iyice sert bir karakter olarak algılanıyor.

Karakterler öyle güzel tasarlanmış, insanlarda oluşturulmak istenen düşünce öyle güzel verilmiş ki Osaki Nana’nın omuzlarının çöktüğü, endişelendiği, yalnızlığın dibine vurduğu anları gördüğünüzde sizde dibe çöküyorsunuz. Bilmiyorum, belki siz dibe çökmezsiniz. Aslında ben de tam olarak çökmüş sayılmam, hiçbir zaman o kadar hissedemeyeceğim sanırım. Bağlanamama ya da kendini kaptıramama sorunu var bende. Her alanda böyle, insanlarda da film/kitap vs gibi şeylerde de.  Elbet bitecek, kaptırma kendini düşüncesinden bir türlü çıkamıyorum. Mantık, kalbe ağır basıyor sanırım.

Osaki Nana’yla kendimi özdeşleştirip, onun durumu karşısında duygulanmamın sebebi ise ucundan kıyısından benzer ayrılıklar yaşamış olmamızdı. Diyorum ya, bu anime gerçekçi bir anime. Zorunlu ayrılıklar, aşk acıları, pişmanlıklar, yapılan hatalar, ısrarla yapılan hatalar, korkular, umutlar, arkadaşlık, sevgi.  Hayatımızda bunların hepsi yok mu? Hayatlarımız rengârenk değil mi?

Animeyi sevmeme nedenim olan diğer Nana, nam-ı diğer Hachi ise –hmm, sakinim,sakinim,sakinim.-… Şimdi açık konuşalım sevgili okuyucu, ben çok huysuz bir insanım. Öyle böyle değil, cidden huysuzum.  Katlanamadığım insan tipleri var mesela, çevremde asla bulundurmadığım tipler. Kader bu ya yollarımız kesişmiş olsa bile düzelttiğim, en azından düzeltmeye çalıştığım tipler. Bunlardan ilki, benim gerçek hayatta da, kurgularda da nefret ettiğim kendi ayakları üstünde duramayan tipler.

Annemden öğrendiğim ve asla değiştirmediğim, değiştiremeyeceğim iki sabit şey var. Küçüklüğümden beri sürekli duyduğum iki cümle, iki öğüt ne derseniz artık. “İpe gidecek olsan bile doğruyu söyle” ve “Kendi işini kendin gör”

Belki de sırf bu iki cümle yüzünden pek sevilmem ben. Zira insanlar benden daima doğruyu duyarlar ve ben çevremde başlarına iş yıkabileceğim onca insan varken kendi işimi kendim görmekte aptalca bir ısrara kapılırım. Bu sebeptendir ki kendi ayakları üstünde duramayan insanlara karşı pek hoşgörülü değilim. Engel olamadığım bir güdüyle onları kendi ayakları üstünde zorlama durumu var bende. Hatta şöyle diyelim sırf kendini toparlasın diye bir arkadaşımla oturup 6 saat telefonda konuşmuşluğum, 3-5 ay boyunca bu işkenceye devam etmişliğim var.

Sevmediğim tiplerde ikinci sırada olanlarsa kararlı olmayan, duyguları sürekli değişen insanlardır. Lisede bir arkadaşım vardı. Önüne gelene aşık olduğunu iddia eder, kendi hayal dünyasında takıldıktan sonra yapmadığını bırakmaz. Türlü dalaverelerle kafasını taktığı çocuğu tavlar, onunla görüşürken başkalarına da mavi boncuk dağıtmayı ihmal etmezdi. Hala derim, ben o kızın ağzını yüzünü dağıtmadıysam bu benim bir tür sabır küpü olduğumu gösterir. Öfke kontrol sorunun var diyenler halt etmişler.

Sevmediğim özellikler/insanlar sıralamasında üçüncülüğü ise sürekli ağlayan, umutsuzluğa kapılan, sebepsiz yere kendini harap eden tipler hakkediyor. Ben pek duygusal bir insan değilim ya da şöyle diyelim. Duygusal olsam bile, duygularımı mantık süzgecinden geçirip olaylara tarafsız bir gözle bakmayı yeğleyenlerdenim. Ota püsüre zırlayan insanları anlayamıyorum. Ağlama durumu zaten itici bir durum, zır zır hiçbir albenisi yok. Sürekli burun çeken ve ortalığa o kötü sesi yayan insanların nesini sevimli bulurlar hiç anlamam. Bu bir tür ego sorunu mu? Hani bak ben güçlüyüm, kol kanat geriyorum hesabı.  Bilemiyorum.

Yukarıda bahsettiğim şeyler var ya, hani aslında sizi hiç ilgilendirmeyen sevmediğim insan özelliklerini sıralamam. Onları alın, bir karakterde bir güzel birleştirin. Alın size Hachi, afiyet olsun.  İtazura Na Kiss’in kahramanı Kotoko’ya itici diyenler bu karakteri sevdilerse… Bakın çok ciddi söylüyorum, yuh olsun onlara.  Kaç yıldır anime izliyorum, ben bu kız kadar kimseye öfkelenmedim. Ha bi aralar Naruto’daki kıza da gıcıktım ama bu Hachi kadar değil. Öyle ki izleyemedim bile animeyi, kızın sevgili listesi öyle bir kabardı ki animede asılmadığı adam kalmadı desek yeri. Gelen, geçerken kızın yatağından geçmek zorunda kalacaktı neredeyse.

Bir insan – durun gaza geldim- bu kadar mı, düşük olur ya? – Terbiyemi koruyorum- Kız sevgilisinin derdine düşüp, ailesinin yanından ayrıldı. Tamam, çocuk şerefsiz çıktı terkedildi ama o çocukla da vakti zamanında birlikte olduğu evli adamı unutmak için görüşmeye başlamamış mıydı? Bu adamı bir türlü unutamayan kendisi değil miydi? Tüm iyi kalbine rağmen, Nobu’nun kalbini paramparça eden, Nana’ya  hainlik yapan o değil miydi? Kim ne derse desin, fena hırslıyım ben bu Hachi’ye sırf onun yüzünden izlemedim Animenin son 5-6 bölümünü.

Karakterlere çemkirme aşamasını geride bırakıp, yazıyı bir sona bağlamaya çalışırsak anime yetişkinlere hitap eden josei türünde güzel bir anime. – Sinirden masaya kafayı vurma ihtiyacınıza karşı koyabilirseniz güzel, gerçekten.- Ostlarıysa ciddi anlamda iyi, dinlediğim en iyi anime ostlarından olduğunu söyleyebilirim ki ben genelde o şarkılı türkülü giriş bölümleri çatır çatır atlarım.

Bitirirken Ai Yawaza’nın hastalığı yüzünden manga ve Animenin yarım kaldığını söylemek isterim. Ben sonunu izlemedim, okudum ama hevesiniz kursağınızda kalsın istemem. Yarım kalıyormuş anime.

İzleyelim mi, derseniz… İzleyin siz de bir sinirlenin derim ama öyle çok duygusalken izlemeyin. Ben de olmadı ama göz attığım diğer yorumlarda herkes pek bir duygusaldı.

* Draması da varmış, film mi yoksa? Bilen biri söylesin bana da, izleyeceğimden değil de merak ettim.

İşsizlik Belirtileri I : The Sıms| Nasıl Delırdım?

The Sims,benim çocukluğumun oyunlarından biri aslına bakarsanız.

Sanıyorum ortaokuldaydım, The Sims o zamanlar yeni çıkmış millet oynarken çılgınlar gibi eğleniyor vs. Ben evde ve çevremde sürekli vurdulu kırdılı erkek oyunları görmüş, onlara alışmış bir bünyeyim. Bir gün en yakın arkadaşımın evine gittiğimde tanıştım bu oyunla. Gelişmemiş cinsellik anlayışımla 12 kere öpüşen çiftlerin çocuğu olmasına ve çocuğun ortaya beşiğiyle çıkmasına bir hayli şaşırmıştım.

Oyunu çok sevmiştim. Karakterimden gelen yönetme güdülerim sayesinde hayali de olsa hayatlarına benim yön verebileceğim varlıklar olması fikri beni deli gibi heyecanlandırmıştı. O zamanlar bunları düşünecek kadar olgundum, tabi yerseniz. Ben olsam yemezdim ama doğruya doğru, küçüklüğümden beri yönlendirmeyi seven bir insan oldum ben. Neyse, onlarca açıdan birini seçip, oradan baktığımızda The Sims’in bir tür tanrıcılık oyunu olduğunu görürüz. Ömürlerine karar verebildiğimiz, hayatlarını istediğimiz gibi yönettiğimiz varlıklar.

-Sorun şu ki yaratma gibi bir özelliğimizin olmadığı, oyundaki karakterlerden sıkılıp zank diye öldürebilmemiz sayesinde anlaşılıyor. Özellikle benim zavallı simciklerimin başına gelmeyen kalmıyordu-

Neyse, küçüklüğümde The Sims’i bir süre oynamış fakat çocuklarımın bir türlü evlerinde kalamamalarından ötürü – hep gelip alıyorlardı bebeklerimi :/ – oyundan sıkılmıştım. GTA’da adam ezmek daha çok işime gelmişti. Böylece oyunu bıraktım, daha sonra çıkan sürümlerini de takip etmedim.

Geçen gün Facebook’taki The Sims eklentisini görüp oyuna özenene kadar. Hayır, Facebook’ta oynamıyorum bunu başta söyleyeyim. Zira o kıyıda köşede ve akışta çıkan şunun simi bununla flört etti. Şunu yaptı, bunu yaptı bildirimleri çok canımı sıkıyor. Hayatta oynamam Facebook’ta böyle oyunlar sonra arkamdan “8 tane çocuk yaptın, birine bari bakabilseydin  a gerizekalı!” gibi şeyler derler. Bozuşuruz.

Kuzenimden edindiğim The Sims 3 oyununu bilgisayara kurmamla Allahın cezası oyuna sarmam bir oldu. Allahım o nasıl lanet bir oyundur ya da şöyle söyleyeyim, benim yaptığım bir iş normal olsa dişlerimi kıracağım.  Gittim kendime özene bezene kırk saat uğraşarak bir karakter yarattım. Ona kendi ellerimle şahane bir ev inşa ettim –cidden güzel olmuştu- internetten edindiğim para şifresiyle evi son model eşyalarla dayadım döşedim. Başlattım oyunu, bir güzel iş buldum hanım kızımıza, oturdum koca bulsun diye bekliyorum.

Eve gelenler hep koca göbekli amcalar, teyzeler. Bir tane yakışıklı sim yok ortada. Çıldıracağım arkadaş, evde kaldı kız. Bir de bunu evcil yapmıştım ben, altta sürekli uyarı yakıyor bana. Azdı Sim, duvara tırmanacak. Jigolo servisi olsa açıp çağıracağım birini o derece, belki ondan hamile kalır da susar mantığındayım. Ağlıyor zırlıyor, tepiniyor. Morali sürekli bozuk, hiçbir şeyden hoşnut değil. Oyunda şöyle yeri bir sallayıver olsa, sallayıp evini başına yıkacağım ama o da yok. Motherlode yapıp paranın ağzına vurdum, kız mutlu olsun diye işten çıkarttım. İnternette sürekli chat yaptırıyorum adam bulsun diye, yok yine mutlu değil. Başka bir işe soktum, dedim belki orada koca bulur mantığındayım. Yok anacım, beceriksiz bizim kız bulamıyor koca.

Neyse internette aradım taradım, en sonunda bu simlerin gezebildiğini öğrendim.

-Evet, öyle de cahilim-

Kaptım benim kızı, dosdoğru havuza gittim. Yakışıklı, sportmen erkek buluruz diye ama orada da hep çirkinler. Ben kızımı özene bezene yaptım, olur mu öyle? Olmaz. Hemen oradan çıkıp spor salonuna doğru yollandım. İlla sportmen, kaslı adam bulacağım ama yok, orada da hep yaşlılar.

Kütüphaneydi, marketti, kafeydi derken; sonuçta ne oldu, bıraktım o karakteri gittim kendime bu sefer evli bir çift yaptım. Anladım ki Sims 3’te hayırlı koca bulmak – hayırlı olması şart– imkansız, hayırsızını bile bulamıyor insan. Yani benim azgın Sim ona bile razıydı ama yok bulamadık koca. Neyse işte, dediğim gibi gidip kendime evli çift yaptım. Evlerini dayadım döşedim iş buldum, güzel güzel yaşıyorlar aşırı mutluyum simlerimle ama bir sorun var. Bunlar bir türlü mutlu olmuyor.

Kafayı yiyeceğim! Benim simlerim nasıl mutlu olmaz! Hemen internete girip simlerimin neden mutlu olmadığını araştırdım tabi. Hatta öyle bir aradım ki gugıl tarihindeki en saçma aramalarda ilk ona kesin girmişimdir. O an aklıma gelseydi ekran görüntüsünü alır, ileride işte yavrularım anneanneniz/babaanneniz böyle dangalak bir insandı diye torunlarıma gösterirdim. Meğer bu simlerin başta seçtiğimiz ideallerini gerçekleştirmek gerekiyormuş sevgili okuyucu. Misal superstar olma hayali olan sim gidip evine ekmek getirsin diye polis yapılınca kafayı yiyormuş. Bu simste eli iş tutsun, evine ekmek getirsin mantığı yokmuş.

Neyse, benim simler orta yaşlarında kendi idealleri olan meslekleri edindiler zorla. Bu arada evde 4 çocuk var. Onlara sürekli bakıcı çağırıp, büyüklerin ödevlerini yaptırmaktan canım çıkıyor. Bir de bu yeni simste çocuklar öyle zank diye büyümüyor. Uzun bir bebeklik dönemleri var. Yürümeyi, konuşmayı hatta tuvaletini yapmayı bile öğretiyorsunuz. O açıdan oyun oldukça gerçekçi ve bağlayıcı. Yalan yok, çocukları kendi torunum belledim.

Neyse uzatmayalım. Benim simler yaşlandı, çocuklar büyüdü. Ana-babalarından alışığım ya onları karakterlerine göre işe soktum. Büyük torunumu münasip bir kısmetle evlendirdim, küçükler liseye başladılar ama ortanca…Ah o ortanca yok mu!Kör olasıca. Evil oldu o, öyle sakin ana babadan neden evil çıktı orasını anlayamasam da bu evlerden ırak kız. Şehrin ağzına etti. Ayartmadığı adam, dağıtmadığı yuva kalmadı. Çocukluğunda da bir garipti o zaten :/

Neyse, sonuç olarak ben Sims oynamaya geri döndüm ve hiç iyi etmedim. Kendimi babaannem gibi hissetmeye başladım ki bunun sonu hayır değil, size o kadar söyleyeyim. Sims çok bela bir oyun sakın başlamayın. Bakın torunumun çocuğu olacak ama sırf o aşüfte gelin yüzünden sevinemiyorum.

Diğer torunumda kötü yola düştü zaten :/

Darth Vader vs Adolf Hitler

Rapin R’sinden anlamam hatta şöyle diyelim, adamların söylediklerini anlamaya çalışırken olan biteni kaçırıyorum çoğu zaman fakat bu adamlar işi gerçekten iyi yapıyorlar. – Gerçi yapılan iş tür bakımından farklı ama olsun, kısaca rap diyelim geçelim biz. İşin teknik boyutuna girince çıkamıyorum– Geçen yıl izlediğim videolara bugün yeniden rastladığımda sizlerle de paylaşmak istedim.

May the force be with you

Son zamanlarda hep reklam paylaştığımın farkındayım ama seviyorum ben reklamları,özellikle araba reklamları daha çok hoşuma gidiyor. Daha mı yaratıcı oluyorlar nedir?

Bu reklamda geçen yıl yakın arkadaşımın bana yollayıp “Aha bak senin çocuğun” dediği bir reklamdı. Star Wars hayranı bir insan olduğumdan gelecekte evimin içinde kendini Darth Vader ya da Obi-wan Kenobi sanan bir çocuk dolaşması muhtemel, evet.