❝İnsanı mutlu kılabilecek tek bir şey düşünebiliyorum;
yeni başlayan biri olmak.
Yüzyıllar uzunluğundaki trenin ardından ilk sözcüğü yazan biri.❞

Rainer Maria Rilke

Reklamlar

Arrow S01E01| Yeşil Baklava… Pardon, Yeşil Ok

Smallville’i sevmezdim.  İzledim mi, ilk sezonunu DC’i sevmemden ötürü izledim yalan yok ama genel olarak diziyi ve Superman’i canlandıran Tom Welling’i pek sevememiştim. Lana Lang karakterine ayrıca gıcıktım orasını hiç karıştırmayalım.  Konumuz yaşıma başıma bakmadan uğruna akrostişli aşk şiirleri yazdığım Henry Cavill’in canlandırdığı yeni Superman değil, yanlış anlaşılmasın.

Konumuz yayınlanan posterini gördüğüm ilk an, Stephen Amell’in karın kaslarına odaklandığım Arrow dizisi ki kapitalin şu “sex satar” zımbırtısını ve bedenler üzerinden giden satış politikasını pek sevdiğim söylenemez. Bilen bilir, bilmeyenler şimdi öğrenir. Ben sıkı bir çizgi roman hayranıyımdır. DC kahramanlarını da ayrı bir severim, nedenini hala tam olarak bilmiyorum. Geçelim bunları da ben yavaş yavaş konuya geleyim. Arrow’un ilk bölümü yanlış hatırlamıyorsam iki-üç gün önce yayınlandı. İşlerimden dolayı diziyi bugün izleyebildiğimden ben her şeyin bugün başladığını kabul edip – çünkü neden öyle yapmayayım -, atıp tutmaya başlayacağım.

Hazır mıyız?

Olsun,olmasanız da olur sonuçta ben konuşmayı seviyorum.

Green Arrow, olaylara bakış açısı ve mizacıyla –çizgi romanlarda- benim çok sevdiğim karakterlerden biriydi. Parasını suçlularla savaşmak için araç olarak kullanmasıyla Bruce Wayne’e benzeyen/benzetilen DC karakteri Superman vs gibi insanüstü güçlere sahip değildir. Uçamaz, bakışlarıyla demiri kesemez, hatta eliyle parmaklıkları bile bükemez. Dediğimiz gibi onun insanüstü bir gücü yoktur, cebinde olan tek şey adada mahsur kaldığı 5 yıl boyunca geliştirdiği okçuluğudur ki birçok hayran onun bu yeteneğinin insanüstü bir güç olarak kabul edilebileceğini söyler.

Yeni sezonun en merakla beklenen dört dizisinden biri olan uyarlamada hikayenin bu kısmına dokunulmamış. Yani Oliver Queen karşımıza süper güçleri olan bir kahraman gibi çıkmıyor. O parası olan ve şehrini içinden düştüğü bataktan kurtarmaya çalışan genç bir adam. Buraya kadar tamam mı?

Dizi Oliver Queen’in yani nam-ı diğer Green Arrow’un sığınmak zorunda kaldığı ve 5 yılını geçirdiği adadan kurtulması ve eve dönmesiyle başlıyor. Zamanın en hızlı çapkını olan Oliver’ın şehre dönmesinin belli bir sebebi var.

Şehri suçlulardan temizlemek!

Süper kahramanların hoş bir özelliği var. İçleri temiz bunların, parası olan parasını şehri kurtarmak için kullanıyor. Süper güçleri olanlar da hayatlarının büyük kısmında iyi çocuk, ardından da süper kahraman oluyorlar. Superman dediğimiz Clark Kent dur bir üfüreyim de donsun poposu dememiştir kimse için misal.  Batman, Batmobil’i sırf zevk olsun diye yayaların üstüne sürmez. İyi insanlar bunlar, o yüzden süper kahramanlar. Benim gücüm ya da batmobil gibi bir imkanım olsa mesela… GTA’da zevk için yaya ezen insanım ben,güven olmaz bana.

Oliver da böyle işte parayı kenarda tutayım, kefen parası olsun demek yerine silaha vs harcayıp şehri kurtarmaya çalışıyor. Halk onları dışlayınca ya da en ufak başarısızlıklarında umudu kesince hiç alınmıyor.

 

Öze dönersek ; Dizinin İMDB puanının abartılmış olduğunu söylemem gerekiyor. Green Arrow’u çok sevsem, Stephen Amell’i de bir kadın olarak beğensem de dizi 9 küsürlük bir dizi değil sevgili okuyucu. Büyük beklentilerle başlamayalım ki izlediğimizde “Aaa, bu muymuş?!” demeyelim. Şahsen ben DC kahramanı var, Stephen’ın  güzel, Smallville’den daha karanlık olacak diyorlar  belki güzeldir mantığıyla izledim. Çok kötü değildi, diyebiliyorum.

Ama gidip “Ooo! GREEN ARROW, karanlıkmış da! Şimdi bu dizi Nolan’ın çektiği Batman gibidir, hemen izleyeyim” deseydim. Muhtemelen burada yazdıklarımın bin kat kötüsünü yazıyor olurdum. Beklentiye girmemek her zaman kazandırır.

 

Sinir bozmak için birebir; Nana

Okuduğum tüm yorumlar ve dinlediğim tüm insanlar beni aynı kapıya sürüklemeye çalıştılar. Nana harika bir anime, öyle harika ki izledikten sonra etkisinden kurtulamayacaksın.

Tamam, diyordum. İzleyeyim madem de ben de gireyim bir etkiye, bakalım neler olacak ama bir türlü vakit yaratamıyordum Nana için. Araya filmler, kitaplar, araştırmalar, projeler hatta başka animeler giriyordu. Lafın özü, elim bir türlü gitmedi Nana’ya. Meğer bu evrenin “Yapma kızım, yapma yavrum kafadan çatlaksın sen. Sinir hastasısın, gidip anime karakterine öfkelenirsin. ” deme şekliymiş de ben anlamamışım.

Neyse, duygu ve düşüncelerimi az sonra fazlasıyla öğreneceksiniz zaten. O yüzden çemkirmeye başlamadan önce animeyi birazcık anlatayım da yazık olmasın zira benim sinirden delirdiğim anları çıkartırsak anime gayet güzel bir anime, sonunu izlememiş sadece okumuş olsam da. Sonunun da sevdiğim sonlardan olduğunu söyleyebilirim. Kitap dünyasındaki beyaz diziler gibi daima mutlu biten kurgulardan pek hoşlandığım söylenemez. Sabun köpüğü gibi olmalarındansa, insanın ağzının ortasına çakıp öylece bırakmalarından daha çok hoşlanıyorum sanırım.

Anime, gerçekçi bir şekilde işlenmiş. Bunu başta söyleyelim. Kızaran karakterler, liseliler ya da pembe kalplerle süslenmiş aşklar yok. Her şeyi bir kenara bırakır ve tarafsız bakmaya çalışırsak bu animenin gri tonlarından oluşan bir anime olduğunu söyleyebiliriz. Karakterler siyah ya da beyaz diye kutuplaştırılmamış.

Hepsinin iyi yönleri olduğu gibi, kötü yönleri de var.  Belki de bu kadar gerçekçi olmasının asıl nedeni bu. Gerçek hayatla olan tüm bağlantıları, ayrıntıları ve hikayenin gerçekliğini boşverelim. Hangimizin belirli bir rengi var şu dünyada? Tamamen iyiyim ya da kötüyüm, diyebilecek bir insan var mı?

Ben buna inanmıyorum, cidden inanmıyorum.  İnsanların iyi ya da kötü olduklarını belirleme şeklimizi de sevmiyorum açıkçası. Etiketlemeye fazla meraklıyız. Değer atfedip ardından hayal kırıklığına uğramaktan ya da her şeye önyargıyla yaklaşıp önümüzdeki fırsatları kaçırmaktan zevk alıyoruz sanki.

Anime iki farklı kadını odak alıyor. Osaki Nana ve Nana(Hachi).  Osaki Nana, aykırı tarzı, elinden düşürmediği sigarası, makyajı ve piercingleriyle tamamen umursamaz bir görüntü çizerken; Hachi’yle yanyana geldiklerinde sert, güçlü ve aldırmaz olan Osaki Nana’nın yanında düşünceli ve iyilik timsali gibi duran Hachi yüzünden Nana iyice sert bir karakter olarak algılanıyor.

Karakterler öyle güzel tasarlanmış, insanlarda oluşturulmak istenen düşünce öyle güzel verilmiş ki Osaki Nana’nın omuzlarının çöktüğü, endişelendiği, yalnızlığın dibine vurduğu anları gördüğünüzde siz de dibe çöküyorsunuz.

Bu gerçekçi bir anime. Zorunlu ayrılıklar, aşk acıları, pişmanlıklar, yapılan hatalar, ısrarla yapılan hatalar, korkular, umutlar, arkadaşlık, sevgi.  Hayatımızda bunların hepsi yok mu? Hayatlarımız rengârenk değil mi?

Animeyi sevmeme nedenim olan diğer Nana, nam-ı diğer Hachi ise tipik bir ilgi manyağı. Animenin başından sonuna sizi sinirlendirebilecek bir şeyler yapmayı beceren karakter hakkında detaya giremeyeceğim zira bu oturup size tüm bölümleri anlatmamı sağlar.

Josei başlığı altında kategorilenen ve ostlarıyla dikkat çeken anime hakkında söylememiz gereken son şey ise manganın yaratıcısı olan Ai Yawaza’nın hastalığı yüzünden manga ve snimenin yarım kaldığıdır.