Merida: Cesur değil ama bencil, olur mu?

 

Animasyonlar sadece çocukların izlediği ya da çocuklarla birlikte gidildiğinde izlenen filmler olmaktan çıkalı çok oldu, siz de farkındasınızdır. Bu yüzden artık filmler yapılırken yetişkinler de düşünülüyor, onların da zevk alabileceği görece güzel projeler ortaya çıkıyor.

Pixar’ın Brave’in tanıtımını yayınladığı ilk günü hatırlıyorum da, kendi kendime çıldırmış. Sonunda farklı bir şeyler izleyecek olmanın keyfiyle haberi önüme gelenle paylaşmıştım. Düşünsenize, ana karakter kadın ve kahrolası masalsı mükemmellikten tamamen uzak. Eminim siz de güzeller güzeli, saf, itaatkar, fedakar,  bencillikten uzak ve her şeyden öte uysal  kadın modellerinden sıkılmışsınızdır.

Neden bilmiyorum fakat kalıplar beni her zaman sıkmıştır. Olmak zorunda olduğumuz şeyler, bizden beklenen hareketler, planlanmış ve topluma uygun olan geleceğimiz. Cinsiyetlerimizin belirlediği davranış şekilleri vd. Erkek adam dediğin ağlamaz, kız kısmı her konu hakkında konuşmaz. Gerçekten mi?

Farklı bir soluk arıyordum, şu kahrolası boğuculukta bana ışığın hala var olduğunu gösterebilecek bir işaret belki de, bilmiyorum. Binbir umutla izlediğim filmden çıktığımda hayata gülen gözlerle baktığım söylenemez, bunu baştan söyleyeyim.

Gecikmiş bir yazı olduğu için filmin ödülleri topladığını biliyorsunuzdur, rakiplerini geçti ve ödülleri aldı. Peki ödül alacak kadar iyi bir film miydi? Hayır değildi.

Tamam, bu konuda not verecek ya da hakketmedi diyecek kadar bilgi sahibi değilim. Genelde izlediğim şeylerde mantık hatalarının peşine düşmem ama bu film nasıl bir filmdi böyle. Bir sürü açık, bir sürü saçmalık.

Bir kere filmimizin adı Brave (Cesur)  ama kızımız cesur filan değil, başta onu bir kabul edelim. İşlerin içine bir güzel ettikten sonra sıvamaya çalışıyor ki yine annesi olmasa bir halt yapabileceği yok. Cesaretin tanımını vahşi doğaya uyum sağlayabilmek olarak alıyorsak, orası ayrı tabi. Beni de İskoçya’nın güzel yeşilliklerine salsalar ben de harika bir Brave olurum.  –Yazar burada kendine “Ufak ufak salla” diyor

Ana karakterimiz Merida, bir prenses fakat prensesliğin getirdiği sorumluluklardan pek hazzettiği söylenemez. O dağlarda gezmeyi, kayalara tırmanmayı ve okçuluğu seviyor ve bu özellikleri mükemmel bir Kraliçe olan annesini deli ediyor.

Filme dair en sevdiğim şey güçlü kadınlar barındırıyor oluşuydu

Aslında film hepimizin empati kurabileceği bir olayla başlıyor. Söyleyin bana anneniz sizi kararlarınızda tamamen özgür bıraktı mı? Elbette istisnalar vardır ve olacaktır fakat anneliğin temel özelliklerinden biri ; evlat için en iyiyi düşünmek ve istemek değil midir?

Ve bu en iyi şey genelde bizim düşüncelerimizle örtüşmeyen bir şey olur. Merida’nın annesinin isteği de öyleydi. Göreceli bir şekilde kusursuz bir kadın olan Kraliçe, kızının da kendisi gibi olmasını istiyordu. Merida’nın ahırda, atıyla gerçekleştirdiği monolog gençlerin bu konuya bakış açısını net bir şekilde anlatıyor; bu yüzden detaylara girmekle uğraşmayacağım.

Merida’nın asiliği sonucunda yaşanan büyük kavgada annesinin yayını yakmasıyla çileden çıkan Merida atının sırtına atlayıp kendini yeşilliğin içine salıyor. Bu sırada filmin başında gördüğümüz mavi ışıkları yeniden görüyoruz. Wispler. Filmin başında söylenen bir sözü hatırlamamızda fayda var; Wispler kişiyi kaderine yönlendiriyorlar.

Wisplerin baştan çıkaran ışığını takip eden Merida sonunda ormanın ortasına kurulmuş kulübeye vardığında korkutucu bir şeyler çıkacak beklentisiyle olduğum yerde kıpırdanmış, hafifçe yanımdakine doğru sokulmuştum. Net olarak hatırlıyorum. İçimdeki hevesli ses, aksiyonun asıl şimdi başladığıyla ilgili bir şeyler mırıldanıyor. Hop oturup hop kalkıyordu. Elalemin içinde Tanrıça olur, benimkinde 10 yaş olgunluğunda bir erkek çocuğu var, evet.  Kızımız kulübenin içinde korkutucu olmaktan öte sevimli olan cadıyla karşılaşıp bir de annesine büyü yaptırmaya kalkışınca –Anneye büyü yaptırmak nedir arkadaşım?-  bende film koptu tabi.

Bundan sonra olan olaylar tamamen saçmaydı. Tamam, bu tarz filmlerde belli başlı mesajlar verildiğinin farkındayım fakat bunu birazcık daha iyi bir şekilde yapabilir. Filme en azından birazcık aksiyon ya da olay katabilirdiniz, değil mi? Annelerin çocukları için her şeyi yapabileceğini;  belli bir iletişimin ya da sürenin sonucunda anne-çocuk ilişkilerinin çok farklı boyutlar kazanabileceğini ve ani verilen kararların bize zarar verebileceğini bundan pişmanlık duyabileceğimizi zaten biliyoruz.  Bu daha az göze sokulsaydı daha iyi olmaz mıydı?

Ayrıca wisplerin Merida’yı önce cadıya ardından mor’du’nun saklandığı yere götürmesinin sebebi neydi? Mor’du’nun meydana geldiğinde intihara meyilli hareketler içinde olmasının sebebi aslında wisplerin Mor’du’yu çektiği acılardan kurtarmak istemesi miydi? Merida’nın kaderi,  özgürlüğüne kavuşmak değil de Mor’du’yu çektiği acılardan ve lanetinden kurtarmak mıydı? Bu asla açıklanmıyor ve insanı merak da bırakıyor. –En azından beni bırakmıştı-

Lafın özü, mutlaka izleyin; izlemezseniz çok şey kaybedersiniz diyeceğim bir film değil bu ama dünya tatlısı üç çocuk ve manyak bir baba izlemek istiyor. İskoçların kavgacılığından zevk alıyorsanız, izleyebilirsiniz de.
Fazla beklenti için de olmayın yeter.

Grey, Emerson, Cross vd.

 

Son zamanların modası erotik romanlar.

Yayınevlerini takip edenler varsa, yemeyip içmeyip erotik-romantik kitaplar çıkarıldığını farketmiştir zaten. Bunlar hep benim yere göğe sığdıramadığım Tonton serisinin başının altından çıkan işler biliyorsunuz . E okunuyor ki insanlarda yeni kitaplar çıkartma peşine düşüyor, diyorsunuz değil mi? Haklısınız.

Çünkü zaman ne kadar ilerlerse ilerlesin, tas da aynı, hamam da. Kadın milleti olarak muhteşem erkek tanımımız pek değişmiyor.  Yakışıklı-Zengin-Güçlü- Fiziği Düzgün (Üçgen vücut, bolca kas, uzun boy)-Yatakta çok iyi- Sevince yavru köpek haline gelen ve sevdiği kadın için her şeyi göze alabilecek erkekler vazgeçilmezimiz. Romantik furyanın anneannelerinden olan Barbara Cartland’ı bilir misiniz? Romanlarındaki erkek karakterleri? Centilmen ve her ne olursa olsun istediklerini elde eden şu lordlar hani

Ya da şöyle soralım, romantik olarak sınıflanan kitapların kaçında erkek karakterimiz tüm bu özelliklerden mahrumdur? Göstereceğiniz örnekler bir elin parmaklarını geçmez, çünkü öyle adamlara her gün rastlıyoruz. O tarz adamlar –güzel özelliklerden mahrum, normal adamcıklar- fantezilerimizi süslemiyor, süsleyemiyorlar. Sokakta görebileceğimiz adamları neden hayal edelim ki, değil mi?

Romanlar beynimizi uyuşturuyor, öyle ki gerçek hayatlarımızda bize yapılsa kıyameti koparacağımız şeylerin hayalini kurar hale geliyoruz. Saçma sapan şeylere gülümseyip iç çekiyor, öyle bir anımız olsun istiyoruz. Hayatında 1km koşmamış, ya da alışveriş torbası dışında ağırlık bile kaldırmamış olan bir kadın Bay Grey gibi bir adam hayal ediyor.  Adam onu iplere asınca da Cüneyt Arkın’ın gaza gelip kolunu kopardığı sahnede sallanan kol gibi sallanır kolları herhalde.

Romantik seriler uyuşturucu gibi, saçma sapan görünen ve başta kahkahalarla güldüğümüz şeylere bağımlı olabiliyoruz. En basitinden örnek verelim.

Geçen gün elime bir beyaz dizi geçti. Adını hatırlayamıyorum,  kadın kahramanımız sevdiği adamın onu aldattığını sanıp ondan kaçtı ve bir hastanede çalışmaya başladı. Erkek karakterimiz durur mu? Durmaz, durmaması gerekiyor zaten. Ehh başlarım böyle aşkın ızdırabına, deyip başka bir kadına gitse olmaz zaten okuyucu olarak ayıplarız onu. Mükemmel erkeğin doğasına aykırı bir hareket o, mükemmel erkek kadın ne yaparsa yapsın  “Olsun, o kadındır. Yaptığı her hata affedilir, salaklık etse bile peşinden gidilir” mantığında olacak bir kere. Neden?

Çünkü biz kadınlar narin varlıklarız. Her alanda eşitlik diye bir yerlerimizi yırtarken, konu aşk meşk olaylarına gelince kurttan kuzuya geçiş yapıyoruz. Yerseniz, bu böyle.

Neyse, adam gitti hastaneyi satın aldı. Hem yakışıklı, hem aşık, hem de koskoca hastaneyi alacak kadar zengin. Vay canına sevgili okuyucular! –Yalnız adam hastane satın aldı ya ben o yazarın ellerinden öperim-  Tabi bir orta yol buldular, kadın küçücük bir dedikodu yüzünden hiç sormadan/konuşmadan terkettiği adama hemen o anda – hastaneyi satın aldı adam, olsun o kadar- inandı. Mutlu oldular vs vs. Bu tarz örneklere sıkça rastlıyoruz değil mi? Kadınlara acı vermekten hoşlanan adamlar tüm ilgi alanlarından vazgeçip aile babası oluyorlar.  Zengin adamlar hizmetçilerine, patronlar sekreterlerine aşık oluyorlar. Köşe başında çarpışan ikili ruh eşi çıkıyor. Düşünceli profesörler –ki olağanüstü yakışıklı ve genç bir profesörden bahsediyoruz. Bizimkiler gibi kel, göbekli vs adamlardan değil-  aşık oldukları öğrenciyle yatmamak için kendilerini zorluyor, ancak o mezun olunca kızı yataklarına alıyorlar.

Bu –bence- bir tür inanma çabası, dünya öyle bir hale geldi ki çaresiz bir şekilde sevginin gerçekten var olabileceğine inanmaya çalışıyoruz.

Sokakta başlayıp, yatakta sonlanan ilişkilerimizin süreceği hayali bu. Bir adamın karşımıza çıkıp, yeri göğü sarsacağını dünyamızı tepetaklak edip bizi kollarına alacağını hayal ediyor, içten içe diliyoruz.  Her gece yatarken istemsizce kurduğumuz hayaller gibi. Karşılıksız ve sonsuz bir sevgi isteği bu, başka bir şey değil.

Buraya kadar gayet olumlu aslında, hepimizin hayallere kapıldığı anlar oluyor, insani bir durum bu .Benim çene yorduğum konu ise bambaşka, Elli Ton serisi çıktı. Bilmemkaç bin sattı, yeri göğü oynattı vs vs. Peki şimdi şu soruyu cevaplayalım; yetişkinlerin okuyabileceği tarzda bir kitap olduğu kitabın arka kapağında minicik bir notla belirtilmiş olan ve her yerde “erotik roman” olarak boy boy reklamı yapılan bu romanı kimler aldı.

Çoğunlukla ergenler.

Buraya kadar tamam, iş tonton serisiyle kalsaydı çıtımı çıkarmazdım ama bizim bir huyumuz var.  Bir şey çok sattığında, hemen cılkını çıkartıyoruz.  Siz de farketmişsinizdir, erotik roman bolluğu yaşıyoruz son günlerde. Sadece yabancı dilden çeviriler değil, yerli yazarlarımızdan da aykırı kitaplar çıkıyor.

Dul ve sıkıcı bir hayatı olan ev kadınları gizli günlükler bulup, fantazilerin ağzına terlikle vuruyorlar. Heyecanı birbirinde arayan çiftler türlü türlü etkinliklere katılıyor, farklı fantazilere soyunuyorlar vs vs. Detaylandırmaya gerek yok sanırım, piyasayı azıcık takip eden biri neler olup bittiğini görebilir zaten. İpin ucu kaçtı ve ülkemizde şeker portakalı sakıncalı bulunabilirken, çocuk yaştaki –evet, 15-18 yaş arası insanlar da çocuktur- bünyeleri farklı yönlerde etkileyebilecek bu tarz eserlerde açık seçik bir yaş uyarısı olmaması kimsenin umurunda olmuyor. Hayır şöyle bir durum var, o kitapları okuyan insanların zihinlerinde evlenip çoluk çocuğa karışalım düşüncesi belirmiyor. Herkes bunu bilsin de öyle hareket edelim.

Bir dakika ya, lisede evlilik serbest olmuştu değil mi? Ben niye konuşuyorum ki burada boşu boşuna okuyun okutun bilgilenin yavrucuklarım.

Kız Kurusu No:1

27 Şubat Çarşamba 01:24 de yazdı.