10 Yasındayım ve Bosanmak Istıyorum

Kapalı bir bloga neden yazı yazıyorum? Cevabı bende yok. Buralarda olmadığım zamanın bir kısmında duygulara olan aclıgımdan önümü göremeyecek haldeydim. Patates çuvalından bir farkım olduğunu bile sanmıyorum hani. Başka olaylarda vardı tabi, olmamış; hiç yaşanmamış gibi yapamam, insanları kandırabilirim ama kendimi kandırmak adetim değildir.

Onlarca kitap okudum. İnsan bir yandan fazlasıyla kör, diğer yandan depresyondayken yapacak fazla şey olmuyor bilirsiniz. Bilir misiniz? Bilmelisiniz, güzel bir şey bu farkındalığı arttırıyor. Neyse, boş zamanımda okuduğum kitaplardan biri 10 Yaşındayım ve Boşanmak İstiyorum’du.

Çocuk Gelinler hakkında ne yazsam eksik kalacak sanırım. Haklarında kaç yazı yazdım, kaç farklı yerde çocuk yaşında evlendirilen kızlar için insanlara dert anlatmaya çalıştım, inanın hatırlamıyorum. Sözlükler, bloglar, konuyu işleyen forumlar bir aralar her yerde vardım. Her yerde daha hayatın ne olduğunu bile keşfedememiş çocukların evlendirilmesine olan öfkemi dile getirmeye çalışıyordum. Başarabildim mi? Bilmiyorum.

Birçok insan bu gibi konularda konuşulmasının ya da yazılmasının bir fayda sağlamayacağını çocukların yine evlendirileceğini, tecavüzcülerin ya da pedofillerin yaptıkları şeyleri yapmaya devam edeceklerini savunuyor. Onlara göre bu konularda yazmak ya da konuşmak zaman kaybından başka bir şey değil. Neden? Çünkü dünya dönmeye devam ediyor ve biz dünya dönmesin diyerek onu durduramayız.

Doğru, dünyanın dönmesini engelleyemeyiz ama dünyanın dönmesi bizim o düşünceyi yaymamızı engellemez, engelleyemez. Yazılar ve düşüncelerle bir insanın hayatını değiştiremezsiniz ama onu bunu yapabileceğine inandırabilirsiniz. Biz insanlar düşüncenin gücünün farkında değil miyiz gerçekten?

Ülkenin dört bir yanından her geçen gün patlayan tecavüz olaylarına suskun kalırsak, yargının açıkça yaptığı adaletsizlik karşısında ellerimizi bağlayıp oturursak o kız çocukları mahkemeye çıkıp konuşmaya nasıl cesaret edecek?

Tecavüze uğrayan insanın kendini suçlu hissettiği bir ülkede yaşıyoruz. Maalesef biz insanlar ya da şöyle diyelim bizim coğrafyamızda yaşayan insanlar tecavüze uğrayan bir çocuğu/kadını/erkeği suçlamakta hiçbir sakınca görmüyorlar. Ergenliğe adım attıktan sonra kızı boş bırakırsan, başına fahişe olur mantığı hala sağlam zira. Aranızda buna itiraz edebilecek kimse yok değil mi? Çıkan göğüslerimizden utandığımız zamanlar oldu, utanıyorduk. Neden? Çünkü mememiz vardı.

Meme. İki heceden oluşan bir kelime, kadın cinselliğinin en büyük sembollerinden biri.  Meme. Bir zamanlar utanç kaynağımız, belli bir yaştan sonra kısıtlanmamızın altında yatan sebep.

Ben şanslı olan kesimdendim. Oyuncak bebeklerimle oynayabildiğim, istediğim şeyi giyebildiğim, istediğim yere gidebildiğim, istediğimle konuşabildiğim bir çocukluk yaşadım. Çocukluğumu doya doya yaşadım. Her anından zevk almaya çalıştım ama ne yazık ki bu tüm kız çocukları için geçerli değil. Ülkemizde ve dünyada çocuk yaşında, kendilerinden onlarca yaş büyük adamların altına yatmak zorunda olan çocuklar var. Hayatlarını yaşayamadan çöpe atan, belki ileride zevk alabilecekleri her şeyden tiksinen ve bir eşyaymışçasına değer biçilen çocuklar.

Nojoud Ali bunlardan biri. Yaşından beklenmeyen bir cesarete ve inanca sahip bir çocuk. Ona zorla sahip olan adamın altında renkleri unutmamış bir çocuk, kadının anlamını bilmeden kadın olmuş bir çocuk.

Martı yayınlarından çıkan kitabın dilinin çok etkileyici olduğunu söyleyemem fakat sizde anlarsınız, böyle bir kitapta edebi bir dil kullanmak son derece gereksiz olurdu. Henüz 10 yaşında olan ve eğitimini yarıda kesmiş bir çocuğun ağzından ağdalı cümleler dökülmesini bekleyemeyiz değil mi?

Yazılacak ne var diye düşünüyorum, kitap hakkında birkaç yorum yapmayı istiyorum ama elimden bundan ötesi gelmez sanırım. Bir hayat hikâyesinden bahsediyoruz; meydana geldiği toprakları aşıp tüm dünyaya yayılan, başka çocuklara da umut olan bir hikayeden. Cesaret veren, hala iyi insanlar olduğunu haykıran bir kitaptan. Daha ne yazılabilir ki?

Bu ağlanacak bir hikaye değil. Bu çocukların kaderine ağlamak son derece gereksiz bir eylem zaten, ağlayacaksak bu durumda olan çocuklar için bir şey yapamıyor oluşumuza ağlayalım. Onların hikayelerine değil. Zira çocuk gelinlerin gözyaşlarımıza değil, desteğimize ihtiyacı var. Onların dünyada iyi insanlar olduğunu bilmeye ihtiyaçları var

Under the Dome

 

1000 sayfa olmasıyla insanların akıllarını başından alan, bazılarının okumaya üşenmesini bazılarının da sevinçten deliye dönmesini sağlayan bir kitaptı Under the Dome.  Bizde Kubbenin Altında ismiyle yayınlanan kitabı kütüphanenizin baş köşesine yerleştirebilir ya da eğer isterseniz, çantanızda olası bir saldırıya karşı koymak için kullanacağız bir çeşit tuğla olarak taşıyabilirsiniz. Zira Türkçe çevirisi pek iyi değildir, her neyse.

Dizisini sırf Big Jim Rennie’yi izlemek için bile seyredebilirim ama henüz karar vermiş değilim, 12 bölümün tamamlanmasını hevesle bekliyorum.

 

Beni al, beni al onu alma!

“Muhteşem bir distopya örneği” dedi satıcı kız, dışarıdaki sıcağa tezat neşeli tavrıyla. Bir kapağa bir de kızın yüzündeki canlı gülümsemeye baktım. Muhteşem bir distopya insanlarda 32 diş sendromu yaratmazdı. Muhteşem distopyaların süslü kapakları –en azından böyle- olmazdı. Ben mi yanılıyordum?

İç çekip, kitabı alacaklarım arasına yerleştirdim. Uzun zamandır okumadığım muhteşem distopyalara bir yenisini eklemeye hazırdım.

Hazır mıydım?

Distopya dendiğinde benim aklıma gelen örneklerle yaşıtlarımın ya da benden birkaç yaş küçük tanıdıklarımın aklına gelen örnekler maalesef birbirini tutmuyor. Bu bir tür eleştiri değil, yanlış anlaşılmasın ya da isteyen yanlış anlayabilir, sorun değil. Çağa uyum sağlayamamak gibi bir sorunum olduğunu uzun zamandır reddetmiyorum.

Ben oturup Fahrenheit 451, 1984, Gün ortası Karanlık vs. gibi kitaplar sayacakken şimdi büyük kitapçılarda bile distopya dendiğinde karşımıza Açlık Oyunları, Beni Seç tarzında kitaplar çıkıyor. İtirazım var mı? Hayır, nasıl itiraz edebilirim ki? O kitapların da okuyucusu vardır hatta oturup ben bile okudum ama… ama gönül distopya dendiğinde daha dişli kitapların da okuyucunun beğenisine sunulmasını istemiyor değil. Her neyse. Bunları boş verelim de ben kitap hakkında vızıldamaya başlayayım.

Dex’ten çıkmış kitaplara önyargıyla yaklaşmamı sağlayan Beyaz Kedi serisinden sonra okuduğum Safkan ve Beni Seç serileri – seri isimlerini bilmiyorum, kusuruma bakmayın– beni çeviri konusunda tatmin etti. En azından Beyaz Kedi kadar kötü değillerdi hatta –sebebi kafamın fazla dolu olması da olabilir– Beni Seç adlı kitapta herhangi bir soruna rastladığımı hatırlamıyorum bile. Akıcı bir dili vardı ve içinde hatalar barındırıyorsa bile bunlar göze çarpmayacak kadar azdı.

Kitap Genç yetişkin olarak adlandırılan türün içinde barındırması gereken her şeyi içine alıyor, bunu söyleyebilirim. Aşk üçgenleri, rekabet, genç kızları gülümsetecek tatlı espriler, erkek karakterlerin kahraman yanlarının altını gözümüze sokmadan çizecek ince noktalar, yakışıklılar, güzeller ve daha neler neler.

Güzel miydi? Kötü değildi.

Aşka, aşkın kutsallığına ve varlığının reddedilemeyecek olmasına inanan bir insan olarak kitap kahramanlarının duygu karmaşalarından pek hazzetmiyorum. “Bu nereden çıktı şimdi?” dediğinizi duyar gibiyim.

Anlatayım.

Hikaye Illea adında bir ülkede geçiyor. Illea 3. Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika’nın yerine kurulmuş olan bir devlet ve çokta yabancısı olmadığımız –bizde sadece altı çizilmeyen- sınıf sistemiyle yönetiliyor. Okuduğum birkaç yorumda kitaptaki 6-7 ve 8 sınıflara üzülen okuyucuların ülkemizin halini görüp görmediklerini merak etmedim değil. Düşüncenin bile yemek ya da farklı ihtiyaçlar karşılığında değiştirildiği bir dönemden geçiyor, sonra gidip kitaptaki karakterlerin çektiklerine üzülüyoruz. Yiyecek çaldı diye kırbaçlanan karaktere duyulan üzüntüyü, sokakta üstü başı pislik içinde yanımıza yaklaşan ve bir umut gözlerimize bakan çocuğa da yansıtabiliyor muyuz? Onun için bir şeyler yapabiliyor muyuz?

E neden yapalım?

Neyse. Kitap karakterlerine üzülmeye devam edip, kitabımız hakkında vızıldayalım biz. Ana karakterimiz ve aykırılığıyla gözlerimizi kamaştıran America Singer kast sisteminin 5 sırasında yer alıyor. Beşler olarak anılan bu insan topluluğu sanatla uğraşarak geçiniyorlar. Hayır, hayır roman benzetmesini yapmayacağım. Yapmayacağım! Bana bu saçma sapan benzetmeyi yaptıramayacaksın beyin!

Aklınıza gelebilecek her şeye önyargıyla yaklaşan bir insan olduğumdan bu kitaptaki karakterlere de önyargıyla yaklaştım. Genç yetişkin kitaplarda sevmediğim bir özellik var. Kararsızlık. Karakterler kararsızlar ve ben bunu genç yetişkin denebilecek neslin inanılmaz bir kararsızlıkla donatılmış olmasına bağlıyorum. Pek seviyorlar iki erkek arasında kalıp karın ağrısı çekmeyi, bunun başka açıklaması olamaz.

America yukarıda yazdığım özelliğe uymamasıyla ilgimi çekmişti. Kararlıydı. Bir adamı seviyor ve hayatını ona adamak istiyordu. Başkalarının koyduğu kuralları, yasakları ya da geleceğinin mahvolacak olmasını önemsemiyordu. Seviyordu ve hepsi bu kadardı. Uğraştığı tek şey sevgisiydi. Kendine zor yeten -hatta yetmeyen yemeğini sevdiği adamla paylaşabilecek kadar kocaman yürekli bir kızdı ve ben yine aceleci davranarak “Pekala, bazı şeyler şu an kahrolabilir. Sanırım ilk defa doğru düzgün bir kadın karakter bulduk” dedim.

Başkaldıranları, zamanın şartlarına ve başkalarının keyiflerine göre koyduğu kurallara uymayanları kendi hayatları için mücadele eden insanları her zaman sevmişimdir. America/Fakir Kız, Aspen’e /Fakir Oğlan aşıktı. Onun için her şeyi ama her şeyi yapabilirdi. Bunu okurken anlayabiliyordunuz. Kendi küçük ağaç evlerinde yaptıkları kısacık kaçamaklarda mutluydular fakat mutluluk daima süren bir şey değildir. Daima sürseydi mutlu olduğumuzun farkında bile olmazdık muhtemelen.

Mutlulukları ülkenin genç prensi Maxon’a/Fabrikatörün Oğlu  eş aranmaya başlamasıyla çatırdamaya başlıyor. Maxon normal bir adam olmadığı, dünya üçüncü dünya savaşıyla masal çağlarına geri döndüğü için Prens’e eş bulmak için bir tür yarışma düzenleniyor.  Seçim adı verilen bu yarışmanın belirli bir süresi yok, başvuranlar arasından seçilen 35 kız süresiz bir şekilde saraya yerleşip Prens hazretlerine kendilerini beğendirmeye çalışacaklar. Tam olarak burada eşeğimize doğru eğilip, ölmemesini öğütlüyoruz.

Prens Maxon’un işi benim gibi yüzeysel bünyeler için son derece basit ve güzel, oh bir sürü kız etrafında, seni reddedemezler. Başkasıyla görüşüyorsun diye tavır yapamazlar. İstediğin zaman istediğini yollayabilirsin, yine ses çıkaramazlar. Bir erkek daha ne ister?

Bunun cevabını ben veremem ama Maxon’un bu durumdan hoşlandığını da söyleyemem. Kendisi o yaşına kadar eli kimsenin eline değmeden gelmiş, son derece romantik ve temiz yürekli bir arkadaşımız. Yere batsın erkek sevimliliği.

America, Seçim’e katılmayı aklından bile geçirmese de bunu onun yerine düşünen bir çok insan var. Kızının iyi bir geleceği olmasını isteyen ve bunu isterken kendilerini de düşünen annesi ve canımız fakir oğlanımız Aspen bunların başında geliyor. Gözleriniz yuvalarından fırladı mı? Fırlamamıştır tabi, onların aşkıyla şahlanan ben bile okkalı bir şekilde “Salak herif” demekten öteye geçemedim. Her neyse.

America güzelliği ve talihi sayesinde 35 kızın arasına seçiliyor ve asıl hikaye o zaman başlıyor. Benim sinirlenme sürecim de… Kitabı daha fazla anlatmayacak fakat boş vaktiniz varsa ve romantik bir şeyler okumak istiyorsanız iyi gideceğini söyleyeceğim.

Hani distopya diyorsunuz, değil mi? Sınıf ayrımı, arasıra ortaya çıkan ve etrafı kırıp döken ergen asileri distopyadan sayabilirsiniz sevgili okuyucularım. İkinci kitap olan Elit’i bitirir bitirmez gelip vızıldarım.