İnanç ekranlarda : “Mehdi bizim tembelliğimizin adıdır”

 

“Hayret, nasıl da Tanrılardan yakınıyor

                                       bu faniler!

Yalnızca bizden gelir kötülük derler,

                                      oysa bilmezler,

Yaratırlar akılsızlıklarıyla kendi felaketlerini

                                      yazgılarına karşı.” *

Herkes bilir; İnsan tarihi boyunca gerçeği kabullenmek yerine ondan kaçmak için yollar aradı. Kendinde beğenmediği detayları yok etmek için mutlak zafer yolunda yürüdüğünü iddia etti. Hastalık sahibi olanlar, aldatılanlar, başlarına herhangi bir kötü şey gelenler kaçış yolu olarak Tanrı’yı işaret ettiler.

“Tanrı bizi sınıyor.”

“Tanrı böyle olmasını istedi.”

“Kaderim buymuş!”

Koşulsuz kabulleniş, acıyı benimseme onu bir tür kurtuluş bileti gibi görme hali fakat iş başın sıkışmasına gelince tarih bize, insanın kurtuluşu Tanrı’da aramak yerine yine insanda aradığını gösteriyor. Tarih boyunca her kültürde türeyen ruhbanlar bunun kanıtı olabilir. Kurtuluşumuz olduğuna inanıp cenneti satın almak, günahlarımızdan arınmak, hastalığımızdan kurtulmak için Tanrı’yla konuştuğunu söyleyen ya da direkt olarak Tanrı’nın yolunda yürüdüğünü iddia eden insanlara umut bağladık. Bunun başlı başına şirk olduğunu fark etmedik bile.

Kutsal metinlere uygun yaşadığını söyleyen onca insan gerçekten doğruyu söylüyor olsalardı. Kuşkusuz dünya çok daha iyi bir yer olurdu zira yazılmış tüm kanunlar/ kutsal kitaplar birbiriyle örtüşen şeyler söylemişlerdir.  Hepsi toplum düzenini ve yaşamı düzenleme amacını taşır. Bunu Hobbes’un doğa durumu kuramıyla açıklayabiliriz, insan hamurunda kötülüğe elverişlidir. Bu yüzden devlet/ yöneticiler kaos yaratabilecek durumları önlemek adına; Hırsızlık yapmamamızı, aldatmamamızı, öldürmememizi ve daha bir çok iyi şeyi öğütlerler fakat tarihe baktığımızda tam tersini görürüz.

Biz tembelliği seven bir türüz, buna itiraz edebilecek birilerinin çıkacağını sanmıyorum. Bundandır her şeyin kolay yoluna sapmayı doğru bildik. Toprağa iyilik yerine nefret ekip, gelen her nesli nefretle büyüttük. Dinsizlikle savaşma adı altında doğamıza dönüp, etrafa vahşet saçtık. Savaşta her şey mübahtır mantığıyla tüm yasakları çiğnedik ve her şey bitip eve döndüğümüzde suçu üstlenecek yegane varlık olarak Tanrı’yı gösterdik. O ve elçileri hoşgörüyü öğütlemiyormuş gibi fikrimizle çelişen her şeyi ve herkesi yok etme yolunu seçtik ve  geçmişimiz Tanrı adına yapılan savaşlarla dolup taşarken biz hala dinsizlikle savaşıyor, Tanrı’yı kan dökerek yüceltmeye çalışıyoruz.

 

A. Şeriati, Dine Karşı Din isimli kitabında şöyle diyor;

“… Bu ifade kimilerine tuhaf veya müphem gelebilir. Zira biz şimdiye kadar dinin sürekli küfrün karşısında yer aldığını ve tarih boyunca savaşın din ve dinsizlik arasında meydana geldiğini sanırdık. Bu nedenle “dine karşı din” ifadesi ilginç, müphem, şaşırtıcı ve kabul edilemez gelebilir. Oysa ben son zamanlarda şunu fark ettim (Tabi daha önce de fark etmiştim ancak şu anda hissettiğim netlikte değil) : Bu tasavvurun aksine tarih boyunca, her zaman din, dine karşı savaşmıştır ve hiçbir zaman bugün anladığımız şekliyle din, dinsizlikle savaşmamıştır.”

Sözlerinin devamında tarihin dinsiz bir topluluğa tanıklık etmediğini dile getiren Şeriati birkaç sayfa sonra “… “Küfür” kavramına bugün bizim yüklediğimiz din dışılık, dinsizlik ya da din karşıtlığıgibi karışıklıklar çok yeni anlamlardır. Bu, son iki- üç asırlık bir mevzudur. Yani Orta Çağ dönemi sonrasına tekabül eder. Düşünsel bir ürün gibi Batı’dan Doğu’ya ithal edilmiş ve “küfür” sözcüğüne Allah’a inanmama, metafiziği ve ahireti reddetme manası yüklenmiştir. Ne İslam’da ne kadim metinlerde ne tarihte ne de dinlerin herhangi birinde küfre dinsizlik anlamı verilmiştir. Zira dinsizlik diye bir şey yoktur.

Bu nedenle küfrün kendisi bir din idi. Tıpkı bir dinin, diğer bir dini küfür olarak görmesi gibi; o küfür dini de kendisini küfürle itham eden dinin küfür dini olduğuna inanmaktaydı…”  diyor ve nice önemli fikirle devam ediyor. Alıntıyı burada bırakalım ve günümüze gelelim. Yaşadığımız topluma, bir çoğumuzun evinde bulunan televizyonlara, internete, yan komşumuza hatta dönüp kendi ailemize bakalım.

Din pazarlıyoruz.

Uydurulmuş bir dine inanıyoruz. Kur’an’ı Kerim daimi olarak bizleri okumamız, öğrenmeye çalışmamız, çevremize bakıp, kainatı merak etmemiz, sorgulamamız için yönlendirirken bizler kolay yola sapıyor. İnandığımızı söylediğimiz kitapta “Allah’tan başkasına kul olma” denmesine rağmen ; Hitabet açısından yetenekli, yalancılık konusunda daha da yetenekli birkaç ezberciye kul oluyoruz.  Affı Allah’tan değil, insandan umuyoruz. Her dediğini yapıp, işaret ettiği yaşam tarzını benimsiyor, bazen bu yolda başka insanlara zarar veriyoruz.

Bu hiç kuşkusuz Niccolò Machiavelli’nin destekleyeceği bir durum zira onun yaşadığı dönemde kendisi bu fikri olumlu buluyor ve insanları kolay bir şekilde yönlendirebilmek için din üretmenin en mantıklı yollardan biri olduğunu savunuyordu. Sormamız gereken ilk soru şu;

Din bunu yapabilir mi?

Hemen ardından iç sesimiz yükselsin; “Yapmıyor mu?”

Ramazan aylarında ya da benimsediğimiz din için kutsal sayılan günlerde televizyon kanallarının hali hepimizce malum ya da modernliğin bize katkısı olan, düşüncelerimizi paylaştığımız  sitelerde “küfre” karşı savaş açmış hesapların yazdıkları. Nietzsche’nin çileci rahiplerinin mantar gibi türediği bir coğrafya düşünün, biz tam olarak orada yaşıyoruz ve ne yazık ki tarihin başından beri din varsa, tarihin başından beri insanoğlunun yaptığı tek bir şey var.

Dini yaşamıyor, onu kendimize göre uyarlıyoruz. Aramızda kaç kişi inandığı dinin tüm gerekliliklerini tam olarak yaptığını iddia edebilir? Peygamberler bile hata yapabilirken, kaçımız “hatasız” olduğunu iddia edebilir. Hiç yalan söylemiyor musunuz? İçinizden kötü bir şey de mi geçmiyor? Peki, kaç kişi “hatasız” olduğuna inandığı insanlar gösterebilir?

Son sorunun cevabı açık, bir çoğumuz belli başlı birkaç insanın hiç hatası olmadığını savunacak durumda. Zira yapılan şey bu, görevden kaçmanın en temiz yolu. Açıkçası Yaratıcı’nın bizi saçımızı gösterdiğimiz, bir insanı bedenen sevdiğimiz ya da hakkımızı savunduğumuz için cezalandıracağını düşünmüyorum. Eğer bizi cezalandıracaksa, bu kafamızın içine yerleştirdiği organı  kullanmadığımız için verdiği bir ceza olur gibi geliyor. Sorgulamadığımız, tartışmadan inandığımız için cezalandırılabiliriz.

Bize bir ayrıcalık veriliyor. Düşünebiliyor, karar verebiliyor ve kendi yolumuzda yürüyebiliyoruz. Çizilen yollardan birini seçme hakkımız var. Kutsal kaynakları yorumlayabilecek kapasiteye sahibiz ve ne yapıyoruz? Aradan sıyrılmış birkaç adamın, ekranlara çıkıp bizim yerimize düşünmesine izin veriyoruz. Neyin günah olup, neyin günah olmadığını bileceklerine inanıyoruz. Bize Tanrı’nın affını vermelerini istiyoruz.

Bunun sebebinin inanma isteği, affedilmek için umut ya da cehalet olduğunu düşünmüyorum. Bu tembellik, bu o çok korkulan kötülük. Başkasını deli gibi çekiştirirken ya da kibirden gözümüz kararmışken hiç düşünmediğimiz fakat başımıza gelen en ufak kötü şeyde aklımıza gelen, sadece işimize geldiğinde, her türlü haltı yedikten sonra  ya da başımız sıkıştığında  yalvardığımız yaratıcı gibi sadece işimize geldiğinde hatırladığımız kötülük. Bizi kötü yola sürükleyen değil, düşünebildiğimizi unutturan kötülük.

 

Reklamlar