İstek Parca; Sıradaki gonderı aşk acısı cekenlere gelsin

“Gündüz bir şekilde hallediyorum, asıl işkence geceleri başlıyor” dedi.

Duygusal bir insan sayılmasam bile aşk acısının ne demek olduğunu bilirdim. Bundandır diğerlerinin yaptığı gibi “Aiyy canım” demek yerine daha pratik bir öneriyle arkadaşıma destek olmaya karar verdim.

“Supernatural filan izle, Constantine baslayacak ona da bakabilirsin”

Birkaç random gülüşün ardından ekrana “Senden de bu beklenirdi” tepkisi düştü. Arkadaşlarım beni tanımlarken genellikle “Soğuk” kelimesini kullanırlar. Aşk-meşk konularından olabildiğince uzak durur, dedikodu vakti başladığında ortalıktan yok olurum. Bir ağacın romantikliğine sahip olduğumu düşündüklerinden bu konularda bana danışmazlar zaten. Dizi film yorumladığım blogda içimde kopan fırtınalardan bahsetmeyeceğim elbette konuyu kafamı dağıtmama yardımcı olan şahane dizilere getirmeye çalışıyorum.

Blogu takip eden birkaç tanıdığım çok iyi bilir. Ben görüp görebileceğiniz en ödlek insanlardan biriyim, hayal gücüm fazla gelişmiş olduğundan- evet, böyle avunuyorum- korku filmleriyle dalga geçen komedi filmlerinden bile korkarım. – Pinokyo’dan bile korkuyordum ama mantıklı sebeplerim vardı. Korkunç Bir Film serisinin 2 veya 3. filminde sandalyeden fırlayıp koşarak odayı terketmişliğim var, size öyle söyleyeyim gerisini hayal edebilirsiniz zaten.

İşin kötü yanı şu ki, mistik, gizemli, insanı geren ve ürkmesine sebep olan şeylere karşı engel olamadığım bir ilgim var. Özellikle tinsel-dini hikayelere dayanan/bu konuları ele alan dizileri gördüğümde kendime engel olamıyorum. Bunu elektrik faturasından ve her an yanımda olan  el fenerinden anlayabilirsiniz. Yatağımın altı da sürekli temizdir mesela, arasıra eğilip kontrol ettiğimden toz püsür gördüğümde oraları da bir güzel temizlerim.

İzlediğim kocaman bir peygamber devesine dönüşen lezbiyen filminden sonra yastık kılıflarının içini de kontrol etmeye başlamıştım.

Uzun süre yazmayınca konuyu nasıl güzel uzatıyorum di’ mi?

“Supernatural’den başka dizi mi bulamadın?” dedi arkadaşlarımdan biri “Kız uyuyamıyorum diyor, iyice saptıracaksın uykusunu”

Anlatmaya çalıştığımda oydu zaten. Romantik komedi ya da komedi türünde bir dizi önersem orada ağlayacak bir şey bulacak, kendi kendini kahredecekti. Ben internette dolanan Sivaslı Esnaf- Tuvaletimizi nereye yapacağız? isyanına bile göz doldurmuştum vakti zamanında sırf adam bir gün telefonundan videoyu açıp “ehehehe” dedi diye. Aşk acısı çeken insana önerilecek son şey içinde romantik unsur barındırabilecek herhangi bir şeydir.

“İblisti, ruhtu derken adamı hatırlayacak vakit bulamaz işte” diyerek savundum kendimi. Birkaç kahkaha efektinden sonra beni haklı bulduklarını söyleyen arkadaşlarım oturup romantik öge barındırmayan, kafa meşgul edici dizi aramaya başladılar. Ben de aşk acısı çekenlerin derdine deva olacak listeler hazırlamaya karar verdim.

İlk listemiz fantastik unsur barındıran dizileri içeriyor. İkinci listede asıl favorim olan polisiyeleri ele alacagım.

Supernatural

Uzata uzata tabiri caizse don lastiğine çevirseler de her görüşümde ergenliğimin en civcivli dönemlerine döndüğüm Dean Winchester sayesinde listeye bir numaradan dahil ettim Supernatural’ı. Dizi yerine Jensen Ackles isimli aktörden bahsetmek istiyorum aslında ama… Of, Supernatural’ı bilmeyen kaldı mı arkadaşlar? Bir ara Cnbc-e’de yayınlanıyordu, hatta gecenin köründe izlediğim canavara dönüşüp analarının yataklarının hemen yanında solucan fışkıran ağızlarıyla dikilen çocukları barındıran bölümü yüzünden bir ara canıma okumuş dizidir bu. Hepimiz biliriz.

Babaannem biliyor, internette fink atıp bilmeyen varsa çok ayıp.

Özet geçersek; İki kardeş var. Canavar avlıyorlar, dizi her sezon ortasında pisleyip sonra onu sıvamaya başlıyor. En son işleri Tanrı gitti, melekler, şeytanlar, cehennem, cennet olayına çevirdiler. Sam var uzun, Dean var kısa tatlı.
Babaları da avcıydı filan. Benim gibi ottan püsürden korkuyorsanız karanlıkta izlemeyin, korkmuyorsanız korkulacak bir yanı da yok zaten. Adamlar silahsız kalıp, elleri kolları bağlandığında bile bir şekilde kurtuluyorlar.

Hemlock Grove

Kurtadam, vampir ıvır zıvır gibi fantastik kahramanları konu alan dizilerde en büyük sıkıntım hepsinin ergen kızlarımızın hormonlarını coşturmak için yakışıklı adamlarla süslenmiş, binbir tane romantik unsurla tatlandırılmış olmasıdır herhalde.
Adam vampir ama yüzük takıp gündüzleri gezinebiliyor, bir diğeri kıpkırmızı dudaklarını ve pudradan cildinin gözükmemesini umursamadan ben aslanım, sen kuzusun diyor ama gidip geyik yiyor. Sonra bu yazar arkadaşınız ekranın başından “Sen vampirsin, kendine gel!” diye diye Firdevs Yöreoğlu’na bağlanıveriyor. Yazık değil mi bana?
Bence yazık.
Neyse.

Hemlock Grove tam burada büyük bir değişiklik yarattı. Tatlış ya da aşık vampirler, ergen kurt adamlar ya da ergen olmayan ama aşık olup doğalarını unutmuş kurt adamlardan sonra bünyeme kızgın kumlardan serin sulara atlamanın o eşsiz ferahlığını getirdi. Tüylerim ürperdi, gerilimle kasılan bedenimi açmaya çalışırken, kıstığım gözlerimle ekrana bakmaya çalıştım. Bildiğin ürkütücüydü. Sinematografisi harikaydı ve şahsımın gördüğü en iyi kurt adam dönüşümüne sahipti.
Ayrıca meraklıları için dizide Skarsgard soyundan genç bir er kişi de var.

True Blood

Bkz: Bir kadın uğruna ya rab, ne güneşler batıyor dizisi

Aşk acısı çekene bunu tavsiye etmem aslına bakarsanız zira son sezonun 4 bölümünün son sahnesinde Eric Northman isimli canım karakter, Sookie denilen kadına – Evet, karakteri sevmiyorum. Üstüne uzun uzun da karalarım ama ne gerek var?- öyle bir bakış attı ki, durup dururken kendimi üzülmüş halde buldum. Sonrasında Buffy’nin bölümlerinden birini açıp “Ehehe ben bunlardan mı korkuyordum küçükken, ne salakmışım” saçmalığına başlamasaydım muhtemelen bana böyle bakan bir adam olacak mı acaba diye dertlenirdim.

Buffy’de de Spike var gerçi. Neyse onu da yazarım listeye.
True Blood’un ahım şahım bir yanı yok aslına bakarsanız. HBO dizilerinin görselliğini sevdiğimden izliyorum. Hikayeyi fazlaca karmaşıklaştırdılar gibi geliyor, kitap serisiyle bağlantı kuramamaya başladım ki okumayı da uzun süre önce bırakmıştım. Misal Eric ve Sookie’nin evlenmesi gerekiyordu bildiğim kadarıyla ama dizide öyle bir şey olmadı sanırım. Eric ince hastalığa tutuldu, bir aylık ömrü varmış. İntikamımı alayım da rahat öleyim diyerek dolaşıyor ortalıklarda.

Aşk acısı çekiyorsanız, dizinin görselliğine odaklanın derim. Karakterlerin çoğunun maşallahı var. Benim şahsi favorilerim Eric ve Alcide’dı. Biri öldü, biri hasta. – Ne kadar kısmetli bir insan olduğumu buradan anlayabilirsiniz, maşallah dediğim sabaha çıkamıyor. Sezon başında Alcide’ın kısacık saçları ve hafif hafif kırlaşmış sakallarını görünce “Allahım beni ergen tavırlarına sokmak için mi tüm bunlar?!” diye küçük çaplı bir isyan anı yaşamıştım. Adam 3 bölüm yaşadı.

Sookie Stackhouse adlı kadının bir erkekten diğerine koşup, hepsini kendine aşık etmesine ve o kudretli adamların tatlı köpekçikler gibi kadının etrafında gezmesine de sinir olabilirsiniz. Aşk maşk düşünmüyorsunuz öyle durumlarda.

Salem

Cadıları, teyzemi Nicholas Cage’in elleri yüzünden sürüklediğim Cadı Avı filmi sonrasında bırakmıştım aslına bakarsanız. “Ay diğer filme mi girsek bitanem?” derken yüzünü ekşiten teyzemi “Teyzecim ergen filmi bunlar, adamın elleri çok güzel n’olur buna girelim” diyerek bomboş sinema salonuna sürüklemiş filmde cadı sandığımız karakterin başka bir şey çıkmasıyla uçuklayıp teyzemin paltosuna gömülmüştüm.

Korkudan salondan çıkamadığımız için zavallı kadın tüm filmi izlemek ve arkadaki çiftten gelen sesleri dinlemek zorunda kalmış, ben de duyduğum seslerden dolayı bildiğim tüm duaları en az 100 kez okuyup sevap pointlerimi arttırmıştım. İşte o efsanevi günden beri cadı madı izlemiyordum ben.

Nedendir bilinmez Salem’in adını ilk duyduğumda çok heyecanlanmış, bir dönem zamanımın çoğunu ayırdığım Salem olaylarını anlatma olasılığı yüzünden diziyi beklerken büyük bir heyecanla dolmuştum fakat Salem ona verdiğim 3 şansı –ilk 3 bölüm ben de destekledim- akıllıca kullanamayarak dizi listemden çıkmıştı.

Bu listeye neden aldın o zaman?, diyorsanız ki deseniz yeri. Arkadaşımın diziyi öve öve yere göğe sığdıramaması derim. Ayrıca aranızda beğenen olabilir. Ben izlemediysem siz de beğenmeyip izlemeyecek değilsiniz ya.

The Strain

Posterine bakamıyorum ben bu dizinin.

Söylemeden geçseydim gerçekten içime otururdu. Dizi için iddialı deniyor, ortalığı yakıp yıkacak deniyor vs vs ama bir poster bu kadar rahatsız edici olabilirdi herhalde. Ben ki her türlü vahşet içeren görüntüyü türlü şekillere girsem de izleyebilirim ama bu dizinin posterini dizi sitelerinin o küçücük pencerelerinde gördüğümde bile ürperiyorum. Merak eden Google’a sorup bakabilir. Dizinin posterinde gözün içinden çıkan bir solucan var ve o solucan beni dizideki alışılmamış vampirlerden bile daha çok ürkütüyor.

Posteri bırakıp diziye ve konusuna geçersek, beğendim/beğenmedim yorumlarında bulunamayacağım kadar yeni bir dizi The Strain, yönetmeninin isim yapmış bir yönetmen olması, iddialı bir üçlemeden uyarlanıyor olması gibi artıları var ama ilk bölümdeki oyunculuklarda beni rahatsız eden bir şeyler olduğunu belirtmeden geçemem mesela.

Tatlış vampirlerden dert yanıyordum ya, bir de bu dizideki vampir/zombi artık her ne haltsa yaratıklara bakalım isterseniz.
the-strain-vampire“Edward” diye bağıran birilerini duyduysanız o bendim.

– Parantez açılsın.

Saat 06:39, bir yandan Youtube’dan The Best of Mozart dinliyorum ve videoda öyle bir görsel kullanmıslar ki yazıya yerlestirmek için video ararken yanlıslıkla görüp kendi kendime mavi ekran verdirttim. Sayfayı açıp açıp gülüyorum su an, muhtemelen uykusuzluktan beynim sulandı.  Önümde koca bir gün oldugunu göz önüne alırsak, sahane ruh halimle renkli bir gün gecirecegimi söyleyebiliriz.

Parantezi kapatalım.-

İzleyeceklerim arasında olan Penny Dreadful’u, izleyip bitirdigim The Fades’i,  The Walking Dead’i, izlemekte oldugum Witches of East End’i – eşek kadar Killian kısmı yapıp ergenligimi konuşturmayı düşünüyorum-  ve unuttugum diger dizileri bir sonraki yazıya bıraktım zira uykum geldi ve şu an ne yazdıgımı tam olarak bilmiyorum.

İtiraf etmem gerekirse yazıya baslarken de uykum vardı. Ergen hallerim ve hormonlarım konuştuysa kusura bakmayın.

Reklamlar

“İstek Parca; Sıradaki gonderı aşk acısı cekenlere gelsin” üzerine bir düşünce

  1. Ben nasıl olmuşta bu zamana kadar seni görmemişim. Okuduğum en samimi en kafa yazılardan biriydi. The Strain’i listeye aldım. Penny Dreadful görüşlerini de bekliyorum.

    Beğen

Yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s