The Lighthouse | İktidar, yalnızlık ve delilik

Yazıya başlamadan önce Twilight’ta canlandırdığı karakter sebebiyle oyunculuğunu ve kendisini yerden yere vurduğum Robert Pattinson hakkında söylediğim tüm sözleri bir güzel yuttuğumu dile getirmek istiyorum.

Uzun zamandır listemde olan The Lighthouse’u izlemeyi sürekli erteliyor, zihin yapımın karanlık ve depresif bir havayı kaldıramayacağı düşüncesiyle öteledikçe öteliyordum. İyi de yapmışım. – Film depresif ve karanlık olduğundan değil, hazmedebilmek için sağlam bir kafayla izlenmesi gerektiğinden.- Film, The Witch’le sinema dünyasında adını duyurmuş olan Robert Eggers’ın korku/dram türündeki filmi olarak tanımlanıyor fakat 1 saat 50 dakikalık bu sembol anaforunu korku/dram kategorilerine hapsetmek ne derece mantıklı, karar veremiyorum.

The Lighthouse, Thomas ve Ephraim’in görevleri için ıssız ve ufak bir adada bulunan gizemli deniz fenerine gelmesiyle başlıyor. Eski bir denizci olan ve uzun yıllardır deniz feneriyle ilgilenen Thomas ve yanına yeni gelen/verilen çaylak Ephraim’in çalkantılı hikayesinin temelleri daha ilk sahnelerde atılıyor. Feneri iktidar alanı olarak gören Thomas, Ephraim’i çeşitli ayak işlerine koşarken başlarda takındığı dost canlısı tavrı yavaş yavaş kaybedip, Ephraim’in fenere olan ilgisi arttıkça gittikçe daha da saldırganlaşıyor. İlişkileri bir tür köle- efendi ilişkisine evrilirken, iktidar ögesi olan deniz feneri gizemini korumaya ve izleyicinin aklını karıştırmaya devam ediyor. Filmin içine serpiştirilen çeşitli sesler ve siren görüntüleri, tek gözlü martılar derken kendinizi görsel bir şölen içinde kaybediyor; mitolojiye az da olsa ilginiz varsa, onlarca teoriyle boğuşurken buluyorsunuz.

En büyük amaçları deniz fenerini ele geçirmek olan iki karakter bir süre sonra erk kavramının tüm zehrini filme saçıyor. Film boyunca her şeyin – güzelliğiyle çağıran sirenlerin, kuyunun, deniz fenerinin ve hatta karakterlerin- deliliğin sınırında olan Ephraim’in zihninde olup bitenlerden ibaret mi yoksa gerçek mi olduğunu çözmeye çalışıyor, mitolojiye yapılan göndermelerle keyifleniyoruz.

Eğer mitolojiye, felsefeye ve psikolojiye ilginiz varsa, içinde onlarca sembol barındıran ve harika oyunculuklarla taçlandırılmış bu film tam sizlik. Willem Dafoe’nin müthiş bedduası ve gömülme sahnesi için bile izlenmeye değer diyebilirim.

The Great | Hayal, Gerçek ve şiddet

The Great, Çar III. Petro’nun hükümdarlığını elinden alıp, otuz dört yıl boyunca Rusya’yı yöneten Büyük Katarina’nın hayatından esinlenilmiş bir dizi.

Çok olmadı, birkaç gün önce bir kadın parkenin üzerine kendi kanıyla anne babası için mesaj yazdı. “Kurtuldum, üzülmeyin” Bir diğeri kocasından boşanmak istediği için öldürüldü. Nicesi kocalarının canı öyle istediği için yitip gitti. Binbir umut ve aşkla kurulan nice yuva, kanla yıkandı. Kadınların içlerine gömdükleri hayaller, mezarlarının toprağında çiçek açtı. Nice kadın, ne yazıktır ki – ancak toprağın altında özgürlüğü ve huzuru bulabildi.

The Great,özgürlüğü toprağın altında değil, yaşadığı dünyada bulmak isteyen bir kadını anlatıyor. Çerezlik bir dönem dizisi gibi gözükebilir fakat yüzyıllardır süregelen toplum yapısına ve toplumsal cinsiyet rollerine acımasızca ışık tutuyor.

Dizi, Sophie’nin aşık olduğu adam için vatanını, ailesini ve hatta adını terketmesiyle başlıyor. Katarina adını alan Sophie büyük umutlarla Çar Petro’nun sarayına giriş yapıyor. Kur döneminde ona aşk dolu mektuplar yazan kocası tarafından büyük bir aşkla karşılanmayı beklerken daha ilk anda, hayallerinin tam ortasına ilk darbeyi alıyor. Onun aşk sandığı koca bir yalan. Aldatmaca, erkeksi bir kovalamaca. Yine de pes etmeyen Katarina, Petro’yu sevmek için elinden gelen her şeyi yapıyor.

Aldatılmayı, saraylı kadınlar tarafından hor görülmeyi bir süre sineye çekiyor. Burada önemli olan ve diziyi, gerçeklikten ayıran ve hatta olanı, olması gereken tarafına çeken kelime “bir süre”. Katarina, tüm eziyete sadece bir süre katlanabiliyor ve sonrasında kadının, önce insan olduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Ona dayatılan kukla rolünden sıyrılan Katarina, Petro’nun öfkesine karşılık masaya zekasını koyuyor ve biz, bir kadının ona dayatılan rollerden sıyrılırsa neler yapabileceğini izliyoruz. Bir kadının umutlarını mezarında çiçek etmek yerine, tüm ülkeye yaymasının tohumlarını atıyoruz. Şiddeti, aşağılanmayı, sistemin kadınları, kadın düşmanlarına çevirişine tanıklık ediyoruz.

Elle Fanning ve Nicholas Hoult’un başrollerini paylaştığı The Great, türdeşi sayılabilecek The Crown kadar gerçeklere bağımlı olmayan fakat kadına şiddet ve kadının duruşu hakkında önemli mesajlar verebilen bir dizi. -Tabii almak isteyene –