StandartBeden tarafından yazılmış tüm yazılar

American Gods

Uzun zamandır yazmadıgımı blogun en altındaki içerik kısmını gördüğümde farkettim. Buraya nereden baksanız 11 aydır yazmıyormuşum ve umurumda olmamıs. Sizin umurunuzda mı, sanmıyorum ama olsun, yine de bir girizgah atayım dedim.

2017 iddialı dizilerle geldi. Bunlardan biri de Neil Gaiman’ın American Gods’ın uyarlaması. Dizinin nasıl olacağını henüz kestiremesem de Gaiman ve gönlümde taht kurmuş eseri Sandman’in hatrı için bu diziye bir göz atın demek istiyorum.

 

 

Ergen sayılırlar ama olsun; The Shannara Chronicles

Bir önceki yazımda işsizliğe fena halde özendiğimden dert yanmıştım. Ne zaman bir işim olsa ve bu iş önemli olsa, zihnim hiçbir işim olmadığına ya da olan işlerin önemsiz olduğuna karar verip saçma sapan şeyler yapmaya başlıyor.

Shannara Chronicles’a da böyle bir dönemde başladım. Dizi hakkında birkaç haber okumuş fakat gerek kadro, gerekse yapımcı yüzünden pek önemsememiştim. Çünkü MTV tarafından çekilen bir diziydi, anlıyorsunuz ya. Ben ergenlik dönemini kapatıp, o heybetli kitabı yatağımın altına saklayalı yıllar olmuştu. Haberi okuduktan birkaç dakika sonra dizinin aklımdan uçup gittiğini bile söyleyebiliriz. John Rhys-Davies ve Manu Bennett bile kurtaramamıştı diziyi öyle söyleyeyim. Evet sevgili dostlar, dizi LOTR’un en sevilen karakterlerinden Gimli’yi ve gönüllerde farklı rollerle taht kurmuş olan Manu Bennett’i barındırıyor.Konumuza gelirsek;

Shannara fantastik bir evren, bu tarz yapımlarda fantastik izleyicilerinin ve yapımcıların en önemli önceliği izleyiciye hikayede anlatılan evreni yansıtması ve o hissi yaşatmasıdır. Zira fantastik evrenler söz konusu olduğunda kullanılacak alanları çevremizde görmemiz pek de mümkün olmuyor, eh bu tarz işlerle ilgilenenler de görsel olarak doyurulmayı bekliyorlar haliyle. Televizyon bütçesiyle iyi bir iş ortaya çıkartmak her ne kadar zor olsa da dizi bu açıdan oldukça başarılı diyebiliriz; çekimler, özel efektler ve kostümler gayet iyi durumda.

Hikaye, hikayenin işlenişi hakkında pek yorum yapamıyorum zira kitaplar Türkçeye çevrilmiş olsa dahi Terry Brooks’un yazdığı Shannara serisini okumadım fakat izlediğim kadarıyla söyleyebilirim ki dizi fena gitmiyor. Yeni dönemin LOTR’u diyemem- ki bir okuyucu olarak efsaneleşmiş LOTR’da bile hikaye işlenişi olarak büyük hataların olduğunu söyleyebilirim – Dwarf ve Elf aşkı nedir a dostlar? – yine de dizi izlendikçe insanı sarıyor ve bir sonraki bölüm neler olacağını merak etmenizi sağlıyor.

Başrollerin hiçbirini tanımadığımdan ve ben de isimlerini araştıracağım kadar büyük bir etki bırakmadıklarından oyunculuk üzerine uzun uzadıya konuşamayacağım fakat yan rollerin diziye büyük bir etkisi olduğunu söyleyebilirim.

Uzun lafın kısası; Fantastik edebiyatla ve sinemayla ilgileniyorsanız, Shannara Chronicles kesinlikle iyi bir tercih. Karşınızda LOTR gibi sizi alıp bambaşka bir evrene sürükleyecek bir hikaye yok, evet ama en azından görsellik iyi diyebiliriz. E, tamam Game of Thrones kadar da germiyor ama araya 2-3 aksiyon katmaya bir şeyler yapmaya çalışmışlar haklarını yemeyelim.

Shannara’nın en önemli özelliğinin fazla başarı elde edilemeyen fantastik alanda bir atılım yapma cesaretinin gösterilmesi olduğunu düşünüyorum açıkçası. Bu yüzden eğer fantastik bir şeyler izlemeyi seviyorsanız, izleyin, izlettirin. Destek verin, derim ben.

 

Dip not: Eski dwarfın yeni Elf Kralı olması ve alışılagelmiş büyücü görüntüsünün Manu Bennett gibi bir büyücüyle yıkılması kesinlikle hoş olmuş.

 

Neredeyse Tanrı: Kamisama Hajimemashita

Gözlerinizi kapatın ve ertesi gün hayatınızın gidişatını etkileyecek sınav/mülakat ya da buluşma olduğunu düşünün. O akşam sabaha kadar hazırlık yapmanız ve ertesi gün taş üstünde taş bırakmamanız gerekiyor fakat siz ne yapıyorsunuz? İzleyecek bir anime/dizi/film buluyorsunuz.

Şahane değil mi?

Bu yazının dizi ve kitap versiyonlarını da kısa zaman içinde bloga iliştireceğim zira arkamızda bıraktığımız birkaç hafta içinde 2-3 diziye başlayıp 2-3 tanesini bitirdim. Okuduğum çerezlik romanlarınsa haddi hesabi yok. Neden mi? Çünkü hem iş hem de eğitim alanında fena halde sıkışık bir haftadaydım ve bünyem her zamanki gibi bu sıkışık hali reddediyordu. Normalde okumaya bayıldığım makaleler yüzünden bayılma aşamasına geldiğimde sitelerde dolaşıyor kendime uğraşacak yeni şeyler arıyordum, buldum da.

Takip ettiğim anime/manga sitelerinden birinde ismine denk geldiğim Kamisama Hajimemashita’nın beni kısa sürede bunaltacağını düşünüyor, aslına bakarsak bu düşünceye sığınmaya çalışıyordum. Öyle olmalıydı ve ben en acil şekilde makalelerime geri dönmeliydim. Zira genelde shounen manga ve animeleri tercih ediyor, shoujo tarzından çabucak sıkılıyordum. Beni sıkmayan shoujoya nadiren denk gelirdim. Denk geldiklerimi de birkaç kez izlemiştim zaten.

Attack on Titan’ın ikinci sezonuyla ilgili haberi okumak için girdiğim siteden shoujo bir anime bulup çıkmayı ben de beklemiyordum aslına bakarsanız.

Konuyu uzun uzun anlatmaya kalkarsam yapacaklarımı biliyorsunuz, animeyi anlatmakla kalmam mangayı da anlatmaya başlarım ki takip eden arkadaşlardan bazıları benim bu huyuma güzel güzel sövmüşlerdi. Tam olarak bu yüzden, animenin kurgusuna bulaşmamaya çalışarak üstten bir anlatım yapmaya çalışacağım.

Anime kumarbaz babası tarafından terkedilen baş kadın karakterimizin parkta otururken köpek tarafından kovalanan bir adamı görmesiyle başlıyor. Gün içinde yaşadığımız küçücük bir olayın hayatımızın gidişatını nasıl değiştirebileceğini bilemiyoruz, bu Nanami için de geçerli.Köpekten kurtardığı adamın ona evini önermesiyle evsizlikten kurtulan ve deli cesaretiyle verilen adrese giden Nanami, gizemli adamın ev dediği yerin bir tapınak, köpekten kurtardığı zavallı adamın da bir çeşit Tanrı olduğunu öğreniyor.

İşte tam o anda , o sahnede hikayenin neden shoujo olduğunu bir kez daha anladığımız anı yaşıyoruz. Çocukluğumda TRT 1 Sailor Moon’u yayınlar ben de eve koşarak gelir, Smokinli Şövalye’yi görmek için üstümü bile çıkartmadan televizyonun karşısına geçerdim. Gerçek ve asla ulaşamayacağım bir insana değil, bir çizgi karaktere aşıktım. –Gayet ciddiyim – Kamisama Hajimemashita bu noktada yaşım biraz daha genç olsa türlü romantik hayallere kapılacağım bir erkek karaktere sahip. Bir tilki ruhu olan Tomoe, tapınağın koruyucusu ve eski Tanrı Mikage’nin hizmetçisi olarak karşımıza, daha doğrusu Nanami’nin karşısına çıkıyor ve olaylar gelişiyor.

Hikayenin akışıyla ilgili çok bilgi vermemeye çalışacağımı söylemiştim, öyle de yapacağım fakat söylemem gerekirse anime iç bayıtlmayan bir romantizme ve sizi hiç sıkmayan bir sevimliliğe sahip. Öyle ki 13 bölümden oluşan birinci sezonu bir akşam da bitirip ertesi gün, ikinci sezonu merak ede ede mülakata gittim. Kendimden o kadar emin miydim?

Belki (:

 

Alıntı #12132 : Henry Miller – İnsomnia

“Onda beni ele geçiren şeyi saptayabilseydim bunun gözleri olduğunu söylerdim.Tek başlarına bakıldığında öyle olağanüstü değildiler; onların içine doldurduğu (ya da dışta bıraktığı) şeydi büyüleyen ve tedirgin eden.

Her zaman karanlık olmalarına karşın, bazen tutuşur gibi parlar, bazende için için yanarlardı  ya da alevler saçabilirlerdi ya da tümüyle anlamsız,varlığının girintilerine doğru ölüp gidebilirlerdi.”

“Kirpiklerini çıkarttığı zaman, geriye içine dalıp styks ırmağına bakacağın iki kara delik kalıyordu.hiçbir şey asla yüzeye çıkmıyordu.”

“Kim ne diyebilir? Daha önce de bu durumun içinden geçtim, düzinelerce defa.Yine de her seferinde, yeni, değişik, daha acılı, daha dayanılmaz oluyor.”

“Ruhuma bir kıymık battığını bilmiyorlardı. Zaten kenarlı bir boşlukta yaşadığımdan habersizdiler. Eblehleştiğimin de farkında değilmiş gibiydiler ama ben biliyordum! Diz üstü çöküp yerde konuşacak bir karınca ya da hamamböceği arıyordum. Kendi kendime konuşmaktan fenalık geçirmek üzereydim.”

“Derler ki; cennet cehennemden düşssel bir çizğiyle ayrılırmış.
mutluluk ve umutsuzluk da ‘doppelganger’ yani kan kardeşidir.”

“Aşk kapısız penceresiz bir hücre olabilir. İnsan girip çıkmakta serbesttir.
ama boşuna. Şafak özğürlük ya da dehşet getirebilir.
Aklın hiçbir yararı yoktur. Eğer insan deli gömleğinin içindeyse.”

“Beynini kemiren kurttan kurtulamadığında karanlıkta vals yapmayı dene
ya da seyyar merdiveni alıp tavana onun adını kabartma harflerle yaz.”

“Sonra yatağa yatıp ellerini kafanın altında kavuştur ve onun bütün kusurlarına karşı kör-sağır olduğuna inan ve Buda’yaiyiliği ve sevecenliği için şükret.”

“Tanrı aptalları korur ama hiç huzur vermez.”

“Tanrı mucizelerle ilgilenmez. evet bazen mucize olur ama tanrının gözlerinden uzakta.”

“Aşk, gerçek aşk tamamen teslim olmayı gerektirir mi? Hep sorulan bir soru bu. Az da olsa bir karşılık beklemek insana yaraşır bir eylem değil mi? İnsan ille insanüstü bir yaratık ya da bir tanrı mı olmalı? Vermenin sınırı var mıdır? İnsanın kanaması sonsuza dek sürer mi? Kimileri önceden tasarlanmış bir ilişki planı öneriyor, bir oyunmuş gibi söz ediyorlar bundan. Elini açık etme! Ağırdan al! Geri adım at! Numara yaparken de numara yap!Yüreğin kan ağlasa bile içinden gelen duygulara asla ihanet etme. Her zaman, hiçbir şeye aldırmıyormuş gibi davran. İşte, aşk acısı çekenlere verilen öğütler…”

 

IDEAL KADIN KARAKTER | Bolum II

Görsel: Daisy Oak thequietfront.com

Günaydın

Ben yine uyumadım o ayrı, depresyona meyilli olduğum tüm zamanlarda olduğu gibi yine bloglara sarmış durumdayım ama bu sefer sağlam bir geri dönüş planlıyorum. Planlıyorum planlamasına ama henüz hangi bloga dönsem karar verebilmiş değilim. Dönem ve okuduğum kitaplar, politika ve kadın hakları üzerine karaladığım bloga dönmem gerektiğini işaret ediyor ama ben burayı daha bir seviyorum. Daha rahat, daha samimi, daha risksiz. Eh yıllardır alıştınızda bana her şeyi sil baştan halletmeme gerek yok.

Buralarda olmadığım ya da buradaymış gibi gözüktüğüm zamanlarda ne yaptığımı sormayın. Ben yazmıyorken hayatımı Brezilya dizilerine çeviriyorum, çünkü bünye seviyor aksiyonu alıştım ben artık çalkantılı yaşamıma. Samimi bir arkadaşımı kendime psikolog bile tayin ettim, garibim kendi delirdi beni düzelteyim derken ama düzeltti. Geçelim.

Özel hayatımı anlatmaya gelmedim sonuçta ama gelmiş de olabilirim, sağım solum belli olmuyor. Canım sıkkın yazmak iyi geldiği için yazıyorum birazda.

Geekyapar.com’dan takip ettiğime göre Hollywood’da bir Prenses filmleri akımı başlamış. Çocukluğumda bayılarak izlediğim çizgi filmler teker teker beyaz perdeye uyarlanıyormuş. Bu konu hakkında atıp tutmamı bekleyenler varsa başta onlardan özür dilerim çünkü ben hala çizgi film izleyen bir insanım. Çizgi filmlerin sinemaya uyarlanması ihtimali beni deli gibi mutlu ediyor, hele filmler iyi olursa değmeyin keyfime. Geçelim.

Bir önceki yazımda İdeal Kadın Portresine hafifçe değinmiş fakat konuyu dallandırmamıştım. Twitter çağındayız ve ben kısacık cümleleri bile okumayı üşenen insanlara sayfalarca yazı döşeyecek kadar aptal değilim. –Öyleyim-

Türk televizyonlarını izleme şansım pek olmuyor fakat ayda yılda bir denk gelip izlediğimde her dizide rastladığım bir ortak nokta var. Kadınlar ve onların akıl almaz benzerliği.

Erkeklerin, erkeklerimizin, bizim gibi kadınların doğurduğu ve büyüttüğü erkeklerin zihnindeki ideal kadına bakalım. Güzel, alımlı, yeterince zeki, erkeği uğruna yapmayacağı fedakarlık olmayan, evinin kadını, çocuğun anası, namus denince akla ilk gelen şey vs vs. Kadın denince akla temiz kelimesi gelmek zorunda en başta, saf, ona ait. Güçsüz, kırılgan, korunmaya muhtaç. Adeta bir ceylan.

Evet, buradan ilerleyelim. İdeal kadın, tıpkı bir ceylan gibi. Güzel, narin, aslanlar karşısında savunmasız. – Ama asla bir aslan değil, her zaman av. Avcı olursa ona kadın değil başka bir şey deniyor. –

Televizyonlarımıza dönelim, evlerde sürekli açık duran izlenmese bile kulağımıza çalınan, algılarımızla oynayan o güzel aletlere. Türk televizyonları ağalı paşalı dizileri geçen sezonlarda bırakmış gibi gözüküyor, bu sezon ekranlarda –takip edebildiğim kadarıyla- gizli bir ilişkiye hayır demeyen , para karşılığı birinin duygularıyla oynamayı kabullenebilen, evli bir adamın metresi olmayı sorun etmeyen, anlaşmalı evlilik yapıp karşısındaki adamın her türlü derdini çeken kadınlar var.

Sempatik özelliklerle bezenmiş ana karakterlerin hepsi adeta prenses, onları izlerken gülümsüyor. Başrol erkekle birlikte capslerini hazırlıyor, aşklarına gıptayla bakıyor hatta onlar gibi bir aşk yaşamayı diliyoruz? Neden çünkü onlar çocukluğumuzdan bu yana beynimize nakşedilen her şey, parıltılı bir hayata kavuşmak için kötüleri yenmek zorunda olan ve bin türlü engelle karşılaşan modern zaman prensesleri.

Ne yazıktır ki karşılarındaki kadınlar da hayattan nasibini almış, hayata tutunmaya çalışan, koşullar tarafından acımasızlaştırılmış kadınlar. Benim sorum şu; Hangisi gerçek? Hangimiz gerçek hayatımızda prensesler gibi yaşıyoruz? Hangi büyük aşk sonsuz mutlulukla devam ediyor? Ya da asıl soru, neden gerçek kadınlar olmak yerine prenses olmak istiyoruz? Teknolojinin geliştiği bu çağda ilişkiler dokunmatikleşmişken siyah erkanda gördüğümüz birkaç tatlı kareyle aklımızı kaybedecek kadar aptallaştık mı?

Karşıma çıkan her fırsatta, günümüz Türk yazarlarının sahte romantizm ve seks dışında bir şey yazamadıklarını anlatıyorum insanlara. Yaratıcılık ölmüş durumda, hangi kitabı ya da hangi diziyi açsam karşımda aynı tip insanlar; öyle ki bir süre sonra senaryo hakkında nokta atışı tahminlerde bulunabiliyorum çünkü klişe.

Senaryoyu yazan kadın veya erkekler farklı bir karakter sunma riskine girmiyorlar. Güçlü, işinde başarılı kadınların hepsi ya entrikacı ya da erkeksi. İkinci soru şu; İş alanında başarılı olmak için entrikacı ya da erkeksi mi olmamız gerekiyor? Bize dayatılan kalıbın farkında değil miyiz? Kadın gibi olursan seni yaftalarız, aramızda olacaksan bizden biri olacaksın çünkü senin ellerinin hamurun içinde olması gerekiyordu.

Türk televizyonlarında kaç başarılı ve iyi iş kadını örneği var? Yan karakter olmayacak ama, ana karakter olması lazım. Tamam, elbette bende farkındayım romantik komedi alanında fazla ciddi karakterler kullanamazsınız ama bu bize başka bir kapı açıyor, neden sadece romantik komedi ya da dram alanında çalışıyoruz? Neden komedi, polisiye ya da başka bir alanda diziler çekmiyoruz? Malzememiz mi yok?

E gazeteleri bir açalım, traji komik bir ülkeyiz zaten malzemeden bol ne var? Nedir bizi, güzel, alımlı ıvır zıvır kadınlarda tutsak eden. Neden çirkin ama sempatik kadın kullanmıyoruz? Neden güzel kadınların zehir gibi olabilecekleri ve erkeklere ihtiyaç duymadan da yaşayabileceği fikrine inanmıyoruz? Neden kadınlarımız prenses olmak zorunda? Kafamı topladığımda bence oturup asıl bunu tartışalım.

#

İnsan nedir?

İnsan olmaya ne zaman başladı? diye soruldu mu, günümüzün düşünürleri hep bir ağızdan ve sözleşmiş gibi: İnsan başkaldıran yaratıktır derler. İnsan doğanın ya da geleneğin kurulu düzenine karşı ayaklandığı an ,insan olmuştur, insanlığını da hep yeni baştan başkaldırdıkça sürdürebilir derler. Bu görüşü biz öylesine benimsedik ki, bin yılların alacalı bulacalı pılı pırtılar gibi sırtımıza giydirdiği gelenek ve görenek süslerini atıyoruz üstümüzden, kulak vermez olduk dinlerin, inançların ister tanrıran, ister insandan gelme avutucu ninnilerine. Umuda karşı da ayaklandık: Bugün ve bu dünyada yaşamak istiyoruz. Ötelerin ve yarınların aldatıcı çekiciliğine kapılmakla nerelere sürüklenebileceğimizi denedik, biliyoruz artık. Ne pahasına olursa olsun insanlığımızı gerçekleştirelim diyoruz. Tek ülkümüz insan olmak. Bu ülkü uğruna göze alamayacağımız çaba, katlanamayacağımız cefa yoktur.

Aiskhylos – Prometheus Desmotes

Çev: Azra Erhat – Sabahattin Eyüboğlu

Bir rüyanın gerçekleşmesi : Warcraft

Blizzard, Warcraft’ın film olacağını yanlış hatırlamıyorsam 2006 yılında duyurmuştu. Sonra bu tür filmlerin ya da organizasyonların kaderinden midir nedir, ertelendi de ertelendi. Öyle ki ben çıkacak olursa filmi çocuklarımın göreceğinden emindim. Duncan Jones’un olaya dahil olduğu zamana kadar bu böyle devam etti.

Uyarlamaların en büyük avantajı ve aynı zamanda dezavantajı; çıkacak olan filmin hali hazırda bir izleyici kitlesi olmasıdır. Bu insanlar film çekilmeden önce ortamları zihinlerinde canlandırmış, karakterlere hayat vermiş, olayları belki bin farklı açıdan yaşamıştır. İnsanlar tarafından bilinen ve sevilen bir şeyi film yapmak cesaret ve hayal gücü isteyen bir iş. Efsaneleşmiş bir konuyu alır ve izleyici çeksin para getirsin diye değiştirmeye kalkarsanız (Bkz: Hobbit) işin içine evrenin kurallarına uymayan ilişkiler ve karakterler koyarsanız o konunun içine etmiş olursunuz.

Mükemmeliyetçiliğiyle bilinen Blizzard farkını burada ortaya koymuş durumda, filmde Chris Metzen’in adı var ve Jones projeye büyük önem verdiğini yaptığı konuşmalarda sıklıkla belirtiyor.  Benim en büyük tesellim ve umudum, filmin Warcraft’ı gerçekten seven bir adam tarafından çekiliyor olması. Az öncede bahsettiğim gibi, bu gibi projelerde konuya aşinalık ve hassasiyet büyük önem taşıyor.

Peter Jackson, Yüzüklerin Efendisi’nde ortaya güzel bir şey çıkartsa da Hobbit’teki erkek çoğunluğunu uyduruk bir elf kadınıyla yıkmaya çalışarak sıçtı batırdı mesela. Olmadı. Ha kim için olmadı? Tolkien’in yarattığı evreni bilen, kitapları okuyan ve hikayenin akışına saygı duyan insanlar için olmadı. Yoksa hepimiz sosyal medyada dişi elfimize yağdırılan iltifatları gördük. Muhteşemdi, çok güzeldi, uğruna dağ delinirdi. Bu iltifatlar Peter Jackson’ın uydurduğu bir karakter olduğu gerçeğini değiştiremedi.

Oyuncuların ve filmin gelişimini takip edenlerin filmden beklentisi büyük, özellikle aşırı detaylı setlerin kurulduğu ve efektlerin LOTR serisi ve Avatar’la yarışacak kadar iyi olduğu söylemleri izleyiciyi heyecanlandırmış durumda.

Umalım da biz oyunculara ve izleyenlere “Yıllardır beklediğimize değmiş” dedirtecek bir film ortaya çıkar da keyfine vara vara izleriz.

Not: Başrollerden biri Vikings’ten tanıdığımız Travis Fimmel hanımlar ve beyler, belki ilgilenen olur diye not geçeyim dedim.

Kızıl Saçlı Prenses, Sadık Koruyucu ve Gizemli Kral ; Akatsuki no Yona

Taslaklarda sakladığım tüm anime yazılarını yavaş yavaş tamamlamaya ant içmiş gibiyim.

2014 sonbahar döneminin en güzel animelerinden biri kuşkusuz Akatsuki no Yona’ydı. Animasyonu, karakter şekillendirmeleri, hareketli arka plan grafikleri ve tabi ki soundtrackleriyle izleyicilerin beğenisini topladı. Hikayesi eski bir krallıkta geçen Akatsuki no Yona, prenses Yona’nın değişen hayatını ve mücadelesini konu alıyor. 16 yaşına kadar pamuklar içinde saklanmış, tabiri caizse han dediği yere hamam da kurulmuş olan Yona; 16. Yaş gününde babasının öldürülmesi ve Krallığın devrilmesiyle ortada kalıyor. Spoiler vermek istemediğimden güvendiği dağlara kar yağan demekle yetindiğim Yona, yanında sadece sadık arkadaşı ve koruması olan Hak’ı buluyor ve onunla birlikte kaçıyorlar.

Shoujo türünde olan animeyi daha fazla tanıtmaya çalışmayacağım. Kısaca içinde fantastik ögeler barındırıyor ve genç kızlar izlerken ayılıp bayılsınlar diye bolca güzel adam koymuşlar desem olur sanırım. Benim ilgilendiğim, daha doğrusu hoşuma giden taraf şu; bu hikaye kırılgan kabuğundan soyunarak gittikçe güçlenen bir kadını anlatıyor. Karakter güçlü erkekler arasında sinmek yerine mücadele ediyor, her geçen bölümde onun değiştiğini kendini geliştirdiğini ve daha da güçlendiğini görebiliyoruz.

Yaygın olanın aksine güçlü kadınlar barındıran animeleri daha bir seviyorum ben, Fairy Tail’de bunlardan biri mesela. Pes etmek yerine savaşan, düştüğünde bir kere daha kalkan insanlardan her zaman hoşlandığımdan, izlediğim animelerde de böyle tipler arıyorum sanırım.

Yona’nın ilginç bir hikayesi var. Aşkla örülmüş bir intikam hikayesi de diyebiliriz buna; bazen insan sevdiğini öldürebilir mi?, diye soruyor. Bazen “Aşk mı yoksa sevgi mi?” karşılaştırmasına sürüklüyor. Zira bir yanda Yona’nın çocukluğundan bu yana derin bir aşkla tutkun olduğu adam varken, diğer yanda uğruna canından bile vazgeçeceği başka bir adam var.

İlk sezon boyunca Yona’yı kendinden bile korumaya çalışan Hak ve hareketleri ile düşünceleri çelişen Soo Wan’ın Yona’yla olan ilişkilerinin geçmişini öğreniyoruz. Öğrendikçe şaşırıyor, kendi içimizde bile çelişkiye düşebiliyoruz. Soo Wan’ın yaptıklarına bahaneler sıralayan beynimiz bir yandan ona kızarken diğer yandan etrafına kötülük saçarken bile bir yanı merhametli kalabilen bir karakter olup olamayacağını sorguluyor. Sözün kısası Soo Wan animenin en dikkat çekici karakterlerinden biri.

Boş zamanınız varsa ve güzel bir şeyler izlemek istiyorsanız önerebileceğim animelerden biri olan Akatsuki no Yona, hali hazırda birinci sezonunu bitirmiş durumda.

İzlemek isteyenlere iyi seyirler (:

Ne yapsak da uyarlayamasak; Shingeki No Kyojin / Attack on Titan

Otaku sayılmam. Aklımı dağıtabileceğim şeylerle istediğim kadar çok ilgilenemiyorum maalesef fakat animeleri –aslına bakarsak daha çok mangaları- severim.

Yaklaşık olarak 1-1.5 yıldır taslaklarda beklettiğim bu anime hakkında şimdi yazmak kısmetmiş. –Yazar burada; film hakkında bir iki şey çiziktireyim derken taslaklarda başlığı gördüğünü itiraf etmekten kaçınıyor. Fark edeceğiniz üzere yazar hala üşengeç.

Attack on Titan, orijinal adıyla Shingeki no Kyojin tartışmasız 2013 bahar sezonunun en göz alıcı animelerinden biriydi. Hatta ben bu cümleyi 2013 bahar sezonunun en göz alıcı animesiydi şeklinde kursak dahi fazla tepki çekmeyiz, diye düşünüyorum. Hijame Isayama tarafından 2009 yılında yazılmaya başlayan manga, kısa zamanda adını duyurmuş; animesiyle de ününü pekiştirmişti.

Manga ve animeden pek bahsetmeyeceğim, diğer yazılarımda da dediğim gibi beğendiğim şeyleri göklere çıkartabilmek gibi bir özellik eklenmemiş bana, neyi beğendiğimi anlatmaya çalışırken tüm konuyu özet geçiyor, insanların öğrenmek istemeyecekleri detayları sıralayıveriyorum.

Konumuz Attack on Titan’ın filme uyarlanmış hali.

Konuyla alakası olanlar Japon – daha çok uzak doğulu diyelim- arkadaşlarımızın anime uyarlamalarını ne kadar çok sevdiğini bilir. Bugüne kadar tutan bir çok animenin dizisi, filmi, ıcığı cıcığı her şeyi yapıldı. Bunlardan bazıları çok beğenildi, bazıları Dragon Ball ve Avatar kadar kötüydü.

Attack on Titan’ın uyarlanacağını duyduğumda iç çekmiş ve “Bunu da mahvedecekler” demiştim. Anime/Manga yabancı karakterlerin bulunduğu, alternatif bir evrende geçiyor. Karakterlerin japon olmakla yakından uzaktan alakaları yok, bunları geçelim. Karakterlerin dış görünüşlerinin bir şekilde uyarlandığını varsayalım, eldeki imkanlar diyelim. Hikaye iyi yansıtılsın o bize yeter, diyerek kendimizi bir şekilde avutalım.

Ne yazık ki onu da yapamıyoruz. Hikayeyi neresinden tutmaya çalışsak oradan kopuyor. Karakterlerin değişmesi yetmiyormuş gibi, hikaye de tamamen değiştirilmiş. İzleyici çekmek için mutlaka kullanılan ilişki taktiği en olmayacak karakterler üzerinde denenmiş misal. Tamam, basit bir şekilde Yüzüklerin Efendisi serisini ele alırsak, P. Jackson’da filmlerde hikayeyle oynamış, saçma sapan bir sürü detay ekleyerek hikayenin ağzına etmişti ama en azından filmler güzeldi.

İzlerken “Ne yaptın be adam?!” diye söylensek de görselliğe kendimizi kaptırıp “Amaan, orta dünyayı bir kez daha görmüş olduk işte ne olacak” diyor, izliyorduk. Bu adamlar filmdeki tüm önemli karakterleri çıkarmış, ana karakterlerin kişilik özelliklerini değiştirmiş. Oyunculuklar iyi en azından desek, eh o da iyi değil. Ana karakter filmde oynamak için işkence görmüş gibi oynuyor, zorlama bir oyunculuk.

Ben, Avatar; TLA’yı eleştirir, animeye hakaret derdim ama Avatar bu filmin yanında öyle iyi kalıyor ki insan söylediklerine pişman olmadan edemiyor. Bunu Hollywood’un avantajı olarak da görebiliriz tabi, neyse.

Kısa kesmek gerek. Film berbat, zaman kaybı. Başından sonuna kadar kötü bir film yapmayı başarmış olan yönetmene buradan saygılarımı iletiyorum.

Anime/manga sevenler gidip mangasını okusunlar, animeyi izlesinler ama filme bulaşmasınlar. Manganın filme uyarlandığını bile unutabilirler. Unutulması daha iyi.