StandartBeden tarafından yazılmış tüm yazılar

Dogville | Komşunun Acısı, Merhamet ve İstismar Üzerine “I”

Lars von Trier’in Dogville’i şiddet üzerine yapılmış en vurucu yapıtlardan biridir. Dogville bir filmdir, bir hikayedir, bir tiyatro oyunudur. Dogville bizi koruyan duvarlardan sıyrıldığımızda içinde bulunduğumuz, yoldan çıkışına bahane uydurduğumuz dünyadır.

Görmediğimiz sürece sesimizi çıkarmadığımız, görünür hale geldiklerinde ise kendimizin bile zor duyduğu isyan cümlelerini tekrarlamaktan öteye geçmediğimiz bir dünyayı serer gözlerimizin önüne. Eylül ve Leyla’yı şu zamanlarda hepimiz hatırlıyoruz, peki diğerlerini? İsmini bilmediklerimiz umurumuzda mı? Geçmiş ölümler, çocuk gelinler, çocuk anneler, tecavüz kurbanları?

Oturduğumuz yerden konuşmak kolay değil mi?

Gelin biraz filmi hatırlayalım.

Dogville bize sıradan insanları gösteriyor. Kanımıza girmesinin sebebi belki de budur. Onda filmlerden alışık olduğumuz abartılı karakterler ya da sahneler yok, film alabildiğine sıkıcı. İç karartıcı, alabildiğine gerçek. Dogville Amerika’da bir yer ama her yer olabilir. Mesele de bu ya, Dogville sanki bizim sokak.

Film Thomas Edison’la başlar, kendince yazar ve gönüllü ahlak filozofu Tom, insanların onu ciddiye almaları için bir yöntem aramaktadır. Ona bir hediye lazımdır ve şansa peşindekilerden kaçan Grace’in yolu oraya düşer. Grace’in, Thomas’ın yol göstericiliğinde başladığı hikaye; Thomas’ın izleyici, kendisini kurbana dönüşmesiyle gelişir.

Dogville iyilik örtüsü üstündeyken küçük, sevimli, kendi halinde bir kasabadır. Grace kaçtığı dünyadan kurtulabilmek adına bu kasabaya ve insanlarına dört elle sarılır. Kendini sevdirmek adına didinir fakat bir süre sonra, iyilik örtüsü yavaş yavaş kalkmaya başlayıp kasaba halkı zaaflarını ona karşı kullanmaya başladığında işin rengini görürüz. Kabusu ateşleyen Chuck, Grace artık dayanamayıp kaçmak istediğinde parası olmadığı için ona kamyonunun arkasında tecavüz eden Ben ve nicesi.

Thomas, Grace yapılan her şeyi sıradanlaştırıp kaza süsü verse de Grace yapılan hiçbir şey kaza değildir. Sıradan da değildir. Kasabanın gizlenen ya da sonradan ortaya çıkan kötülüğü aklımıza “İnsan kurt mu, kuzu mu?” sorusunu getirebilir. Bunun üstüne uzun uzun tartışabiliriz, fakat bunu sonraya bırakıp; şiddetin normalleştirilmesi konusuna eğilelim.

I

“Komşunun acılarını hak ettiğini savunmak kesinlikle bütün ahlaksızlığın kaynağıdır.” diyor Emmanuel Levinas. Tam olarak bu noktada durup, bu cümlenin içimizi parçalamasını bekleyebiliriz ya da derin bir nefes alır ve yozlaşmamızı kabul ederiz. Zira hepimiz biliyoruz, okuduğumuz bu cümle bizi birkaç saniyelik bir sorgulamanın ötesine götürmeyecek. Özümüze,en içimize işlemiş olan zalimlik bizi hiçbir zaman terk etmeyecek. Belki başlangıcımızdan beri orada olan, belki de modernliğin nimetleriyle filizlenen bu tohum hepimizin içinde. Bazıları bunu eyleme dökerken, bazıları yapılanları izlemeyi seçiyor, aradaki tek fark bu.

Zygmunt Baumann bu bağlamda “Zalim eylemler gerçekleştirme yetisi ile ahlaki duyarsızlık arasındaki bağ nedensellikten öte bir bağdır.” diyor.

Ona karşı bir argüman geliştirebilir miyiz?

Her gün hatta her dakika gerçekleşen, bir şekilde karşımıza çıkan, neredeyse bizden biri olan “Kadına şiddet” konusunu ele alalım. Öldürülen, darp edilen, psikolojik şiddete maruz kalan kadınlar aklımızda kaç saniye yer ediyor? Ya da soruyu şöyle değiştirelim, katledilen bir insanın ardından “Etek giymeseymiş.”, “O saatte orada ne işi varmış?” vb. cümleler kurmak hangi yönümüzü işaret ediyor?

Hobbesyen bir bakış açısıyla duruma bakarsak, insanın tohumunda kötülük/kaos olduğunu söyleyebiliriz ya da Baumann’ın dediği gibi “Daima her uygar insanın içinde pusuya yatmış bir yabani vardı.” cümlesini kullanabiliriz. Kötülüğe binlerce bahane üretebilir, üstüne tespitler yapabiliriz… ki yapıyoruz da, başımız her sıkıştığında beşerliğe sığınıyoruz. Din artık bir tür kaçış yolu, suç ortağı fakat birkaç adım geri gidip resmin tamamına baktığımızda tüm bu durumun Baumann’ın da işaret ettiği bambaşka bir yönü daha olduğunu görüyoruz.
Televizyonları açtığımızda karşımıza çıkan görüntülerin yarısından fazlasında şiddet bir şekilde içimize işliyor. Her gün ölüm ve zulme maruz kalıyor. Dizi ismi altında yaptıkları beyin yıkama seanslarında kadının “şeytanlaştırılmasını” izliyoruz. Yüzyıllar önce yasalar ya da uydurma dinler aracılığıyla yapılan işkencenin normalleştirilmesi süreci bugün televizyonlar aracılığıyla yapılıyor ki bu sadece kadınlar için de geçerli değil.
Kapısında her daim savaş olan bir Ortadoğu ülkesinde yaşayan vatandaşlar olarak kaçımız içinde bulunduğumuz durumun dehşetinin farkındayız? Her gün öldürülen masum insanlar ve askerler için “Ailelerinin başı sağ olsun” demek dışında herhangi bir eylemde bulunuyor muyuz yoksa tüm bu olanlar bizim için siyah camdaki görüntülerden ibaret mi?

Farkında mısınız bilmiyorum ama her gün ekranımıza ölü çocuk fotoğrafları düşüyor ve biz daha az darp edilenini şanslı sayıyoruz. Bir çocuğun ölümünde şans faktörünü gözetiyoruz.
Baumann bu durumu “duyarsızlaştırma” olarak açıklıyor. Vurdukları hedefleri küçük kırmızı noktalardan ibaret gören ve her şeyi bir tür oyun olarak algılamaya meyilli askerler gibi , ölen askerler ve öldürülen kadın ve çocuklar da bizim için solgun detaylardan ibaret çünkü her akşam karşımıza çıkan görüntüler gibi ihtişamlı, dramatik ve vurucu değiller. Devletlerin ya da belli toplulukların menfaatine olmadığı sürece makyajlanmıyor, hikayeleştirilmiyorlar. Şiddete kurban gidenlerin gerçek hikayesi hiçbir zaman anlatılmıyor. Topraklarımızda binlerce mülteci barınırken, insanların neden ülkelerini terkedip başka bir ülkeye “kaçmış” olabileceğini hayal bile etmiyor, etmeye çalıştığımızda da “Parlak Kırmızı”‘yla karşılaşıyoruz.

Binlerce insanı öldürebilen bir ülkeyi sona sürükleyebilen şey.

“Parlak Kırmızı.”

Bomba dendiğinde insanların aklına gelen ilk şeylerden biri bu. Kanın, ateşin, ölümün dehşeti unutulup yerini bir rengin canlılığı alıyor. Bir çocuğun bile aklında yer eden bu görüntüyü silmeye çalışmak yerine gülüyor, ona oyuncak silah almaya devam ediyoruz. Şiddet yıllar önce kovulduğu yerlere işte böyle sızıyor. Önce “Parlak Kırmızı”‘yla, ardından silahlar ve “Sen erkeksin/kadınsın” cümleleriyle. Her şeyin başında insan olunduğu unutturularak.
Post-modern çağ bir anlamda ilgi çağı. Herkes, hemen hemen her şekilde kamunun dikkatini üstünde istiyor. Descartes’ın ünlü sözünün “Farkediyorum, o halde varım”‘a evrildiği bir dönem bu. Odak noktasında insan olmak değil, bir şekilde görünür olmak var. İnsanlığın ve ona ait değerlerinin tümünün zeminden sarsıldığı, çoğunun kaybolduğu zamanlar. Lewis Caroll’un işaret ettiği gibi “Burada yerinizde durabilmek için var gücünüzle koşmanız gerekiyor.”

Dini motiflerin oldukça belirgin olduğu toplumumuza bakalım. Televizyonları ya da telefonlarımızdaki uygulamaları açtığımız her gün yeni bir propagandayla karşılaşıyoruz.

Kendini mehdi ilan edenler, Allah dediği için, ayet ve hadisleri ezbere okuyabildiği için, belagati kuvvetli olduğu için kendini “kutsal” ilan eden düzenbazlar hatta vücut sıvılarının kutsal olduğunu iddia edenler ve onların ismini bağıran, davalarını savunan ancak ve ancak böyle varolabilen post-modern insan.
Feda edilmeye hazır, yönlendirilmeye açık.

Kukla.

Başımızı çevirdiğimizde insanları yargılamayı kendine hak sayan, bir insanın buyruğuyla can alabilen ya da can veren insanlara rastgeliyoruz. Post-modern dönem kovduğumuzu umduğumuz şiddeti yepyeni onlarca yüzle karşımıza çıkartırken en güçlü kaleleri zamanın başından bu yana olduğu gibi din, ahlak gibi kodlarımıza işlenmiş alanlar. Post-modern insanlar olarak biz dünyada var olabilmek, varlığımızı belli edebilmek adına bu alanlarda aktif olmaya çalışırken insanlığımızın özünden uzaklaşıyor, belki de o öze daha da yaklaşıyoruz. Şiddet kulaklarda uğulduyor, caddelerde dolaşıyor, ekranlardan taşıyor.

Bizi insan yapan değerlerden her geçen gün daha çok uzaklaşıyoruz zira artık “ölüm” bir video oyunu kadar gerçek iken, öldürmek ya da ölmek bir insanın adını duyurması için yapması gereken şeylerden biri haline gelmiş durumda.

Reklamlar

Arzunun Özgürleşmesi|Kitle, Televizyon Kültürü ve Medya üzerine

Birlikte hayal edelim;

Oturma odamızda televizyonun karşısında oturuyoruz; elimizde kumanda, omuzlarımız çökük, gözlerimizde dünyanın tüm yükü bizim omuzlarımızdaymış gibi yorgun bir ifade.

İlk kanal;

Şehit haberi.

Oturduğumuz yerde belki birkaç lanet , belki siyasi yönde zırvalıklar, belki de ölen kişinin ailesiyle ilgili bir şeyler mırıldanıyoruz. Kahramanlıklardan bahsediyoruz mutlaka, savaşın hangi tarafında olursak olalım. Karşı tarafın şeytani acımasızlığından ve rezilliğinden bahsetmeden duramıyoruz, zira bize gösterilen bu.  Savaşın –çatışmanın her iki tarafın da canını yaktığı değil, kendi haklı yönlerimiz. Birkaç dakika sonra parmaklar yeniden hareket ediyor.

İkinci kanal;

Siyasi liderlerden birinin konuşması.

Görüşümüze göre değişen tepkilerimizle birlikte, ekrandaki liderin gerçeği kendine göre yorumlayışını izliyoruz. Daha dikkatli bir şekilde bakabilsek, tarihin de bunu yaptığını görebiliriz ama biz nadiren görüyor, mütemadiyen bakıyoruz.

Üçüncü kanal;

Bir eğlence programı. Kendi coğrafyamız üzerinden konuşursak insanların evlilik programını ayakları altında ezdikleri eş bulma zımbırtılarından biri. Kumandayı elimizden bırakıp, günlük afyon dozumuzu almak için yerimize yerleşiyoruz. Önceki kanallar, izlediklerimiz zihnimizden silinip gidiyor. Müthiş bir boşluk. İçinde yaşadığımız dünyanın hiçbir kötü yanı yokmuş, işler tepetaklak olmamış gibi. Her şey koca bir gösteriden ibaretmiş gibi.

 

“Kitle terimini özgünleştirmeye kalkmak gerçekten de bir saçmalıktır – bu anlamı olmayana bir anlam vermeye çalışmak gibi bir şeydir.Örneğin “emekçiler kitlesi” denilmektedir. Oysa ne emekçiler kitlesi vardır, ne de bir başka toplumsal özne ya da nesneye ait bir kitle… Çünkü bir kitle yalnızca onu kapsayabilen ve sonuç olarak istatistik artıklar üreten ve simgesel zorunluluklardan arınmış olanlar tarafından oluşturulabilir” diyor Baudrillard kitleyi anlatırken, peki kitlenin varlığını bu denli güçlendiren, onun sürekliliğini sağlayan nedir?

 

“Toplumsalın sahip olduğu kurumların gelişimiyle doğru orantılı bir şekilde gerilediği söylenebilir”diyerek toplumsalın sonunu bize işaret eden Baudrillard’ın görüşünden hareket edersek, en etkin toplumsallaştırma araçlarından biri olan Kapital’in toplumsalın sonunu getirdiğini söyleyebiliriz. Zira Arzunun özgürleşmesi yolunda,  Kapital’in en büyük destekçisi olan tüketim kültürü Baumann’ın deyişiyle “Tüketicinin herhangi bir başka toplumdaki tüketiciden farklı bir birey olduğu” tüketim toplumunda ortaya çıkar. Başta ihtiyaçlara hizmet etmek için doğan kapital, bir süre sonra insanın kendi iradesi dışında belirlenen ihtiyaçlar karmaşasını yaratmış ve bir şekilde herkesin tüketici olmak zorunda olduğu ya da mutlak surette bir şeylere ihtiyaç duyduğu bir kültürü yaratmıştır. Durup kendinize bir bakın, en basiti alışveriş yapmayı ihtiyaçlar alanına indirgeyebiliyor muyuz? Kendi kendimize uydurduğumuz ihtiyaçlar alanına değil, ihtiyaçlarımız alanına. Yaşamak için yiyor, örtünmek için giyiniyor muyuz mesela? Özgür irademizle seçtiğimizi söylediğimiz giysilerin ya da kozmetik malzemelerin yüzde kaçına ihityacımız var? Ya da yüzde kaçını yönlendirilmeden ediniyoruz?

Kapital’in sinsice önümüze ittiği reklamlar, blog yazıları, pürüzsüz ciltleri olan kadınlar, karnı yok etmeyi, popoyu dik göstermeyi, bacakları inceltmeyi vaad eden çorapların reklamı bizleri hiç etkilemiyor mu?

Peki, politik arenada?

Kendimizi parçalayarak savunduğumuz, boğazımız yırtılana kadar çığlık atarak desteklediğimiz tüm o liderler. Canımızı ortaya koyduğumuz savaşların ne kadarının iç yüzünü biliyoruz?

Dünyanın demokrasiyi tanıması ve demokrasinin yaygınlaşmasıyla birlikte, insanlar özgür bireyler haline geldiler. Bu bize “istediğimizi seçme, kararımızının arkasında durma sorumluluğu verir.” Peki bize ulaşan bilginin yansızlığından ya da özgürlüğümüzden ne kadar emin olabiliriz?

Bu bağlamda Chomsky demokrasinin egemenliği arttıkça, bireyleri zor kullanarak ya da alenen yönlendirmenin imkansızlaştığından söz ediyor. Ona göre totaliter sistemin zor kullanarak yaptıklarını, demokrasi propoganda yöntemiyle halleder ki bu yüzden eğitim sisteminin ve popüler kültürün, egemen olanın arzuları doğrultusunda rızanın imalatı için çalışması gerekliliği ortaya çıkıyor.

Egemen güçlerin uyguladığı propogandanın kilit noktalarından biri, entelektüellerin düşüncelerinin kontrol edilmesidir. Önce entelektüeller ikna edilir,daha sonra onlar görüş liderleri olarak halkı etkiler. Eğitimli kesimin desteklediği ve sapmalara izin vermeyen propogandanın, oldukça başarılı olduğu anlaşılmıştır.

Chomsky’nin çıkarımından ilerlediğimizde egemen güçlerin, medyayı maşa olarak kullanarak toplumu ve toplumsalı etkilediğini ve şekillendirdiğini görüyoruz. Bu bizi Baudrillard’ın şu cümlesine çıkartır “Toplumsal belki de büyük bir yanılgıdır. Çünkü toplumsal adlı bir orta oyunu hiçbir zaman için derinlemesine öneme sahip olmamıştır.”

Kapital’in meydan okumasıyla birlikte bize dayatılan sınırsızlık ve tatminsizlik toplumsalın sonunu getirdiğinde geriye kalan; Ustaca kurgulanan simülasyonun içinde mutlu mesut, özgür seçimler yaptığı düşüncesiyle yaşayan insan oluyor.

İnsan kendi mutlu sonsuzluğunda sürüklenip giderken, doymak bilmeyen ve  aslına bakarsak toplumsalı hiçbir zaman tanımamış olan Kapital’in elinde çekiştirilip duruyor. Sistemin çarkları durmaksızın işlerken, aradan çıkan belki de toplumsala –gerçek toplumsala ait olan insanlar sistem tarafından marjinalleştirilip, yalnızlaştırılıyor. Zira tüketim kültürü ve Kapital’in bizzat kendileri tarafından insanlara satılan “Daha iyi bir gelecek hayali” dışındaki fikirlere pek tahammülü olduğu söylenemez.

Tüm bunlardan yola çıkarak söyleyebiliriz ki günümüzde medya, başlangıç amacı olan bilgilendirme yerine toplumsalı giderek nötralize ederek, duyarsız ve tepkisiz bir kitle yaratmıştır. Artık savaşlar, ülkelerin ekonomileri, eğitim durumunun iç acıtan hali, ölen insanlar, yaşayanların durumu… hiç birşeyin pek de önemi kalmamıştır. Buna Baumann’ın Parçalanmış Hayat isimli kitabında örneklediği, savaşın içinde olmalarına rağmen insan öldürdüklerinin farkında olmayan askerleri ya da her gün yeni bir can kaybının haberini alırken kanalı değiştirdiğimizde bambaşka bir dünyaya dalan kendimizi örnek gösterebiliriz.

Medya, Baudrillard’ın da dediği gibi işlevi olan “Büyüleme”’yi mükemmel bir şekilde yerine getirmektedir. İhtiyaçların farklılaşması ve sınırsız hale gelmesiyle, her zaman daha fazlasını isteyen insan bir süre sonra kendine bile yabancılaşamayacak duruma gelmiş ve toplumsaldan adım adım uzaklaşmıştır. Günümüz, arzuları tarafından yönetilmeye programlanmış, her zaman daha fazlasını isteyen ve her şeyi bildiği bir simülasyonun içinde yaşayan insanlarla doludur ve Kapital’in marjinal olarak nitelediği kesim, ne kadar çağrı yaparsa yapsın;

 

“Kitleler kendilerine yapılan bu çağrıları birer ışık demetine dönüştürüp dalga dalga yaymaya kalkmazlar. Tam tersine devlet, tarih, kültür ve anlamın çevresinde oluşturulmuş ışık demetlerini emerek ortadan kaldırırlar. Onlar tepkisizliktir, tepkisizliğin, nötr olanın gücüdür.”

 

Görmek istediğini gören ve ana akım medya tarafından gösterilene koşulsuz inanan kitlenin üzerinden her şey akar, zira istenen budur. Devrim hayali, insanın kendine bile yabancılaşamaması durumu sonucunda yok olmuştur. Kitlelerin sesi yoktur ya da belki de kitleler ses çıkarmaya bile tenezzül etmeyecek kadar büyülenmişlerdir. İnsanlık alanında yoksullaşmış olan birey, maddi değerler konusunda zenginleştikçe zenginleşir. Ortak bir ideal çevresinde toplanmaktan, bir gelecek hayalinden uzaklaşan insanlık gittikçe yalnızlaşır, tüketim çılgınlığının ona bulaştırdığı karanlığı etrafına yaymaya ve kapıldığı büyüyle ona doğru gelen her şeyden kaçınmaya başlar. Bireyselleşir. Zira bu tam olarak Kapital’in ya da onun en temel ürünü olan Tüketim Kültürü’nün istediği şeydir. Tanrı’yı kilisenin zenginliğinde, bilgiyi ona gösterilende bulan kitle kendi şahsi krallığında yaşar ve gider.
Baudrillard’ın kaleme aldığı gibi “Söyleyecek hiçbir şeyi olmayanlarla, konuşmayan kitleler arasındaki harika “birlik” işte budur.”

 

Bakması Bedava |Kapital ve Devrim kavramları üzerine

Başkaldırılar tarihe aittir. Fakat bir şekilde tarihten sıyrılırlar.

                                                               Michel Foucault

 

“Siyasal olan nedir?” Ben en kısa yanıtı vereceğim: Siyasal olan, ayrı türden iki sürecin karşılaşmasıdır. Birincisi hükümet sürecidir. Cemaat halindeki insanların bir araya gelişini ve rızalarını örgütlemekten ibarettir ve temelinde yerler ile görevlerin hiyerarşik dağılımı vardır.”

Marx tarihin oluşumuna farklı bir bakış açısı getirdiği Alman İdeolojisi isimli kitabında insanoğlunun, hayvandan ayrıldığı noktayı açıklarken “İnsanlar hayvanlardan bilinçle, dinle ya da başka herhangi bir şeyle ayırtedilebilir. İnsanlar, kendi geçim araçlarını üretmeye başlar başlamaz kendilerini hayvanlardan ayırmaya başladılar. Bu, onların fiziksel yapılarının koşulladığıbir adımdır. İnsanlar kendi geçim araçlarını üretirken, dolaylı olarak kendi maddi yaşamlarını da üretirler.” cümlelerini kullanmıştır. Yola buradan başladığımızda Marx’ın üretimi, özel mülkiyete bağladığını ve daha sonra özel mülkiyetin de dallanıp budaklandığını görürüz. Sonuç, olarak insanoğlu Hobbes’un “Ölümlü Tanrı”’sını dahi elinde oynatabilecek bir kutsal ortaya çıkarmıştır ya da başka bir pencereden bakarsak, Ölümlü Tanrı’nın eline dünyayı kasıp kavuracağı bir silah vermiştir.

 

Kapitalizm.

 

İhtiyaçlar alanından çıkıp, kendi ihtiyaçlarını türetmeye başlayan tüketim kültürünün sonuçlarını hepimiz gözlemleyebiliriz. Çarklar, üstüne farklı bir elbise giydirilmiş Barbie bebekten, içine yeni bir sos eklenerek “Yeni” damgasıyla bizlere sürülmüş hızlı gıdalara ve hepimizin aşina olduğu telefonlara kadar bir çok alanda tam gaz dönmeye devam etmektedir. Egemen olanın en güçlü silahlarından biri olan Kapital, bir süre sonra kendi kültürünü oluşturmaya başlamış ve düzen sonunda egemen olanın karşısında sürekli değişen ve yenilenen bir karşıt kültür meydana gelmiştir.

“Uyumluluğun büyük bir günah statüsüne yükselmesi ve kitle toplumunun modern distopyanın imgesi haline gelmesiyle” oluşan yeni politik sahnede oynanan oyunlar çok daha acımasız bir hal almıştır. Oyuncular/İzleyiciler ya da kitle oyuna devam etmek için gelinen yol ayrımında seçim hakkının kendinde olduğunu düşünür.Önünde iki seçenek vardır ve seçme hakkı daima ondadır fakat yazar bu seçenekleri öyle bir kurgulamıştır ki, oyun devam ettiğinde yine Egemen’in istediği şekilde ilerlenir.

Bu bizi “Egemen güçlerin uyguladığı propogandanın kilit noktalarından biri, entelektüellerin düşüncelerinin kontrol edilmesidir.”cümlesine çıkartıyor. Mevcut durumda kapitalizmin hükümranlığını yıllardır sürdürüp, güçlendirmesinin sebebini ortaya çıkan karşıt kültürler olduğunu söyleyebilir miyiz? Zira, günümüze bakıp, günümüzden geçmişe doğru uzandığımızda ortaya çıkan her karşıt kültürün kapitalizm tarafından yeni bir kazanç alanına dönüştürüldüğünü görürüz.

Küba Devrim’ini yapan Che Guevara, yeni akım özgürlük hareketleri için adeta bir marka haline gelirken; emek sömürüsü üzerine kitaplar yazan Karl Marx’ın kaderi de ondan farksızdır.  Egemen olana ya da Kapital’e başkaldırmış bu isimler, günün sonunda kapital için yeni kazanç fikirleri olarak vitrine konulmuş durumdadır. Yine de bilhassa Marx’ın işaret ettiği ve metnin başından bu yana işaret ettiğimiz, emeği sömürülen ve amaçsızlaştırılan, kendine yabancılaşan oluşumun bilinçlenmesi/bilinçlendirilmesiyle birlikte ortaya çıkan durum; başka bir deyişle kitlenin uyanışı ya da toplumsalın ortaya çıkışı tam olarak siyasal özneleşmeye işaret eder.

Özneleşme; İnsanların eşitliği, onlara yapılan haksızlığı ya da sömürüyü farketmeleri, eyleme geçmeleridir. Siyasal özneleşmeyi tam da bu noktada proleter üzerinden tanımlayabiliriz. Kapital tarafından yıllar boyu sömürülen, kendi emeğine yabancılaşmış olanların bir araya gelip tek bir slogan etrafında toplanmasıyla başlayan özneleşme, aralarından birinin karşı tarafa geçmesiyle ya da bambaşka bir sloganla bitebilir.

“…gerileyişi de birkaç sene sonra hareketin eski sözcülerinden birinin yayınlanmış bir makalesinin başlığında simgeleştirilebilir: “Hepimiz proleter doğmadık.” Elbette doğmadık. Ama bundan çıkan sonuç nedir? Bu makalede çıkartılan sonuç, bir-olmayan-varlık olan bir “varlık”tan, kim olduğunun önemi olmayan bir bedensiz bir kimseyle özdeşleşmeden sonuçlar çıkarmanın olanaksızlığıydı. Oysa eşitliğin kanıtlanması, ya / ya da’nın tasımsal mantığını (yurttaş mıyız, yoksa değil miyiz?, insan mıyız, yoksa değil miyiz?..) “hem öyleyiz hem de değiliz”in yarı-taktiksel mantığına düğümler.”

Tüm bunlar ışığında “Devrimin mümkün olup olmadığı” sorusuna gelirsek;  Bahsettiğimiz ölçüde bir devrim, yani kitlenin uyanışı ve kapitale başkaldırması ancak ve ancak bir arada oldukları zaman eşitsizliğe başkaldıran insanlarla mümkündür. “Söyleyecek hiçbir şeyi olmayanlarla, konuşmayan kitleler arasındaki harika “birlik” söz konusuyken yaşanacak olan uyanış kısmi bir uyanış olduğundan ilk başta, kitleyi tamamen ötekileştirmek yerine onunla barış yapmalı, modern kitle toplumunun kapitalin kıskaçlarından kurtulabilmesi için hangi ödünleri vermesi gerektiğini görmemiz gerekir.

Salt teoride hareket edip, yok edilmesi gereken her şeyi bir bir sıralamak yerine modern toplumun ve belki de kapitalin yararlı yönlerini alıp, bunu kitlenin dahi hayali olan  -zira kapital, her zaman daha iyi bir dünya hayali satmıştır – daha iyi bir dünya için nasıl dönüştürülebileceğine bakmak gerekir. Devrim, her zaman teoride ve pratikte mümkündür fakat asıl yapılması gereken, ütopik bir hayalin peşinden koşmak yerine gerçeklerle yüzleşip varolan problemler üzerine gerçekçi bir bakış açısıyla eğilmek,  günümüz dünyasındaki her sorun karşısında Egemen ya da Kapital’i suçlayıp, işin içinden sıyrılmak yerine ikisiyle de barışık bir şekilde çözüm yolları aramaktır.

Aksi halde, karşıt kültürler kendi sahnelerinde oyunlarını sergileyip kitle üzerinde hiçbir etki bırakmadan uçup giderken, çarklar aynı şekilde dönmeye devam eder.

Hobbes “İnsan insanın kurdudur.” demiştir. Devrim, doğal durumu aşıp, insanın onu yöneten “Ben” duygusundan kurtulup, “Biz” bilincini kazanmasıyla başlar.

 

 

Deve, Aslan, Çocuk | TAKVA filmi ve sekülerlik üzerine

Günümüzde modern toplumların en temel sorunlarından birisi dinîn kişi, toplum ve politikayla olan ilişkisidir. Ülkemizde ise bu durum daha çok ideolojik endişeler ve kültürümüzün kayıtlı tarihinin başından çok daha eski zamanlara dayanan geleneklerle alakalıdır ve modernliğe attığımız ilk adımdan bu yana her zaman önemli sorunlarımızdan biri olmuştur.

 

“Zihin açıklığıyla yapılan işlere şeytan karışır.”

 

Nietzsche, insan yaşantısının toplumsal bir sistem tarafından belirlenmiş eski inançlar/değerler ışığında oluşturulduğuna inanıyordu. Böyle Buyurdu Zerdüşt isimli kitabında ele aldığı ruhun dönüşümü kuramında, sistemin insanı yaşantısı içinde nasıl yönlendirdiğini şöyle açıkladı;

İlk aşama olan “Deve” yönlendirilmeye açık, aslına bakarsak yönlendirilmeye muhtaç bir yük hayvanıdır. Hareket etmek için birinden komut bekler, şekle sokulmaya, itaate uygundur. Aynaya baktığınızda ya da illüzyonlardan arınıp dünyayı görmeye başladığınızda çevrenizde ebeveynleri, eğitmenleri, iş verenleri sayesinde toplum kurallarına koşulmuş insanlarda onu görebilir, ona verilen komutların tarihçesini “Elalem ne der?” başlığı altında bulabilirsiniz. Bu noktada Kant’a dönüp,  “Aydınlanma Nedir Sorusuna Yanıt” isimli makalesinden bir alıntı yapabiliriz:

-ki bu bize sekülerizmin tanımının yolunu açacak ve neden gerekli olduğunu daha da net bir şekilde gösterecektir.-

 

“Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedeni de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır.”

 

Belli bir yerden sonra deve kendini aslana dönüşmüş bulur. Nietzsche bunu dönüşüm olarak tanımlar, Kant ise “Sapere aude! ” der  “Kendi aklınla düşünmeye cesaret et!” Nietzsche’nin dönüşümü Aslan’ın, Ejderha’yla savaşması ve sonunda Çocuk’a dönüşmesiyle devam eder fakat biz o kısımları almayacak, Nietzsche’den diğer düşünürlere sıçrayacağız.

Yazının başında yaptığımız alıntıya dönelim;

Takva filminde Şeyh’in, müritlerinden birine verdiği öğüdü ele aldığımızda, kuşkusuz bu bize Nietzsche’nin Çileci rahibini anımsatabilir. Şeyh mantığın karşısındadır, dünyanın renklerini, Tanrı’nın insana verdiği zihni kullanmayı olabildiğince yasaklar. Hayat bir sınavdır ve ancak Takva sahipleri bu sınavı geçebilecektir. İyi- Kötü’yü kendi düşüncesinin eleğinden geçirmiş ve mutlak iyi ve mutlak kötü’yü tanımlamıştır. Buraya kadar sıkıntımız yok, sıkıntılı kısım şu ki, Şeyh kendi çıkarımlarını kitleler üzerinde uygular. Takva ancak onun izlediği yol sayesinde gerçekleşebilir.

“ “Şeriat kaldırılmamıştır” diye yazar Nathan Brown, “ yalnızca kişisel konum meseleleriyle, bir de açıkça ve kolayca kanunlaştırılabileceği alanlarla sınırlandırılmıştır.””  Modern zamanların gelmesi ve kültürlerin birbirine karışmasıyla daha da yaygınlaşan sekülerlik, dini ve yoğun din savunucularını belli bir alana hapsetse de kulaktan kulağa fısıldanan söz her zaman oradadır. “Seküler olan dindışıdır ve dindışı, günahtır.”  Ve günah her zaman cezalandırılır. – Fakat Tanrı tarafından değil, kendilerini Tanrı’nın eli olarak gören ve hüküm vermeye meraklı Tanrıcılık oyununun müdavimleri tarafından. Oysa kitaplar şöyle der “Yaratan ve kul arasına girilmez” Okumayı sürekli unuttuğumuz bu cümlenin yokluğu, unutulmuşluğudur belki de bize hüküm verme, infaz etme cesareti veren. –

Bu önyargıyı çeşitlendirebilir, günümüz dünyasından ve yaşadığımız ülkeden onlarca hatta yüzlerce örnek verebiliriz. Bugün yasaklanıp kitaplardan çıkartılan konulardan tutun, kitap ve filmlere kadar sürüsüne bereket örnekle yaşıyoruz. Elimizdeki kitaptan, üstümüzdeki kıyafete kadar birçok şeyle yargılanıyoruz, din içte değil, dışta yaşanıyormuş gibi.

Bu noktada şu soruyu soralım; Bir eylemi ya da bir söylemi “dini” ya da “seküler” yapan nedir?

“ “İçin olmak” durumuna ait olan müphemlik, daimi ve tedavisizdir; bunun ortadan kaldırılmasının tek yolu, ahlaki durumdaki “ahlaki” olanın ortadan kaldırılmasıdır.” diyor Baumann “Parçalanmış Hayat” isimli eserinde. Takva filminden yola çıkarak ilerlersek, bu durum önümüze şu şekilde çıkıyor.

Hayatını Tanrı’ya ve inandığı dine adamış olan Muharrem Efendi, iyi olmak için tüm varlığını tüketmektedir fakat Baumann’ın da bahsettiği gibi “Ahlaki yaşam sürekli bir belirsizlik içinde yaşamaktır.”  Film boyunca Muharrem Efendi’nin hayatındaki tüm boşlukları inancıyla doldurmaya çalışırken, yavaş yavaş zihnini bulandırışını izliyoruz. Zira cinsellik doğamızın reddedemeyeceğimiz bir parçası ve onu ne kadar yok sayarsak o kadar güçlü geri gelir. Film bize Muharrem Efendi’nin hayatın renklerinden soyutlanışının, zihninde yarattığı şiddeti anlatıyor da diyebiliriz. Bedenimizi kapattık, diyelim. Zihnimizi de kapatabilir miyiz? Kaçımız tertemiz bir zihne sahip olduğunu iddia edebilir? Kaçımız içimizde bağıran dürtülerden, kişiliğimizin yabani yanından kaçıp bu kaçıştan akıl sağlığını kurtararak galip çıkabilir.

Yönetmen bu noktada bize bir incelik yaparak bunu çok daha önce, filmin başında Muharrem dergâha girerken onun omzuna çarpan meczupla birlikte gösteriyor, filmin sonuna doğru ise bedensel ihtiyaçları yüzünden kendini suçlu hisseden Muharrem ve filmin başında onun omzuna çarpan Meczup’u bir havuzun karşılıklı köşelerinde görüyoruz. Suyun üzerinde ikisinin yansıması.

Sekülerlik bu evrede devreye giriyor, modernlikle birlikte hayatımıza giren sekülerizmde ıstıraba boyun eğerek kutsala erişme mantığı rafa kalkıyor. Dini inanç ve kutsal metinler artık sorgulanamaz olmadığından, daha doğrusu insanları dinin sınırları çizilmiş topraklarına zincirleyen bir düşünce sistemi olmadığından insan etrafına bakıyor ve asıl o zaman neyin ne olduğunu görmeye başlıyor zira Takva filminde de net bir şekilde gördüğümüz gibi, bir şeye körü körüne inanmak, bedeni – insanlığı sınırlamak, zihni bir kutu içine hapsetmek aklın yitip gitmesine neden olmaktadır.

Bilimsel bilgi dini inancın yerini aldığı ( yani, “gerçek” anlamda görünür kılındığı) için seküler değildir bu dünya; aksine, kesinlik olmadan yaşamak gerektiği, inananların bile demir atacağı sabit bir yer olmadığı, gerçek ile hayali olan birbirini yansıttığı için sekülerdir. Bu dünyada kesinlik siyasetinin imkânsız olduğu açıktır.” diyor Talal Asad. Bu sözü Muharrem’in hayatına uyarladığımızda gerçek anlamını daha net görebiliyoruz, daima iyi olmak için çabalamış ve hayatına beyaz dışında hiçbir rengi almamaya azmetmiş bir karakterin yavaş yavaş yitip gidişini anlatıyor bize.

Elimizdeki kaynakları değerlendirir, sekülerliği ilgili yönleriyle kavramaya çalışır ve bunu mevcut durumumuza uyarlamaya çalışırsak; Sekülerliğin dünyayı görmek için dini açıklamalardan ve kaynaklardan yararlanmayı bırakma eylemi olduğunu söyleyebiliriz fakat ne yazıktır ki ülkemizde bu durum, sahneyi hiç terk etmeyen tarikatlar ve kültürümüzün köklerine işlemiş olan gelenekler yüzünden sekteye uğramakta ve insanımızın üzerinde baskı yaratmaktadır.

Marx’ın dediği gibi “Din toplumların afyonudur.” bunu, Nietzsche’nin çilecilerinde de sokağa çıkıp etrafımıza baktığımızda da görebiliriz. Referans aldığımız film olan Takva’nın ana karakteri Muharrem bize bu uyuşmuşluğu net olarak göstermektedir. İnancı kullanılarak uyuşturulan Muharrem bir süre sonra kendi zihniyle bile çatışır hale gelir, öyle ki vicdanı ona durumu olmayan bir aileden kira almaması gerektiğini söylese de kendisini din maskesi altına saklamış olan tarikat tam tersini ister. Bu bağlamda sormamız gereken soru şudur; Sekülerlik neden gereklidir? Neden özellikle ülkemiz için gereklidir?

Olabildiğince açık olalım; Geleneklerle baskılanmış ülkemizde bir kurtarıcı bekleyerek yaşıyoruz. Bizi günahlarımızdan kurtaracak, doğru yolu gösterecek bir Mehdi’ye umut bağlamış durumdayız, bizim gibi etten kemikten olan insanların ağzına bakıp, inandığımız kitabı yorumlamalarını bekliyor, yorumlara göre hareket ediyoruz. İnandığımız şeyin kendisine göre bile değil. İlahi mesajın yüzyıllar önce bozulduğunun, fitnenin toprakta kök saldığının farkında bile değiliz ve yine biz, inandığımızı söylediğimiz kitabın bile ilk cümlesini dikkate almadan hareket ediyoruz.

“Oku”, “Sorgula” diyen kitabın tembel savunucularıyız, kitabın kopyaları raflarımızı beklemekte ve biz, kendilerini Takva sahibi ilan etmiş olanların elinde istedikleri yöne doğru yönelen, bazen can alan, bazen düzen bozan varlıklar olarak dine hizmet ettiğimizi düşünür haldeyiz. Kitabın ne dediğini önemsemiyor, açıp bakma zahmetine bile girmiyoruz. Evet, tüm bunlar ışığında en çok bizim için sekülerlik gereklidir, zira zehirlenmiş ve bozulmuş kutsal gözlerimizin önünden çekildiğinde göreceğimiz renkler dünyanın asıl gerçekliğidir. Yüceltilen çile ve ıstırap ancak ve ancak bugünümüzü ve dünya yolculuğumuzu zehir edecektir.

Eğer bilgi sahibi ve vicdanlı insanlar olabilirsek, köşesinde oturmuş ya da bir çerçevenin arkasından bize günahlarımızı söyleyen/ eyleme dökmemiz gerekenleri fısıldayan insanları inancımızın temeli yapmamamız gerektiğini de görürüz.

 

Miss Violence; Görmemeye ant içtiğimiz gerçek pedofili ve hiç bitmeyen bahaneler.

 

“11 yaşında başlıyor, değil mi?”

 

Bir insanın yaşama bağlanışında dünyanın tüm düşkünlüklerinden daha güçlü bir şey vardır.” diyor Camus, Sisifos Söyleni‘nde ve devam ediyor “Bedenin yargısı, aklın yargısından hiç de aşağı değildir, beden de yok oluş karşısında geriler.”
Öyleyse bir soru soralım ve bunun üzerinden tartışalım. 11 yaşındaki bir kız çocuğunun, doğum gününde, çocukluk dönemi hatta tüm hayatımız boyunca en neşeli olduğumuz seramonilerden biri sırasında intihar etmesinin sebebi ne olabilir? Bir insan kendini öldürme sınırına nasıl gelebilir. İnsan kendini yaşam yaşanmaya değmediği için öldürür, evet ama 11 yaşındaki bir çocuğun bu ayırda varması ya da bu yolu seçmesi için ne yaşaması gerekir?
Miss Violence bir buçuk saat boyunca midenizi bulandırarak bu sorunun cevabını arıyor. 11 yaşındaki bir kız çocuğunun ölümünün ardındaki hayat gerçeğini. Her birimizin her gün karşılaşıp hasır altı ettiğimiz şu meşhur ayrıntıyı.

Filmin anahtarı sayılabilecek baba karakterinin evdeki kadınları sıkı bir şekilde kontrol altında tuttuğunu izliyoruz. Bir süre aile ilişkileri tam olarak anlaşılamıyor, karakterler sessiz, film için bile sessiz diyebiliriz fakat bizi rahatsız eden, derimizin kaşınmasını sağlayan bir şey var. Kulağımızın dibinde vızıldayan, tenimizin üstünde küçük ayaklarıyla gezinen… Ürperten. Kavramaktan kaçındığımız gerçek orada, gözümüzün önünde. Dikkatimizi ekrandan alıp, televizyon ya da herhangi bir gazeteye çevirsek bile göreceğiz onu. Ellerindeki kanı bile yıkamadı henüz.
6 yaşındaki bir çocuğun beyazını kirletti birkaç gün önce.
Yine kaçacağız ama değil mi? Böyle yapmaya programlandık çünkü, kaçacak ve her gün gözümüzün önünde gerçekleşen vahşete sessiz kalacağız. Ne eğitim sisteminde, ne de aile yaşamında önlemler alacağız. Çünkü özünde aynı bencil doğadan geliyoruz. Hobbes’un dediği gibi özlerimize bırakıldığımızda hepimiz vahşiyiz ve sadece kendimizi düşünüyoruz. Savaştan nasıl çıkacağımızı, nasıl daha az yara alacağımızı. Toplum yaşamında aykırı gözükmemek ya da ayıplanmamak için birkaç sosyal medya paylaşımı, sonra “Bu akşam hangi dizi vardı?” Aramızdan bir kişi bile gerçeği kabullenip onunla savaşmak adına bir şey yapmayacak. Çocuklar yine ayak altından çekilmeleri için sokağa ya da bilgisayar başına yollanacak- Hangisi daha tehlikeli, inanın bu sorunun cevabı zor. Çok zor.- ya da sokakta gördüğümüz bir istismara “Anne-babası var.” “Suçlu ben olurum şimdi” “Aman üstüme kalmasın” korkusuyla müdahale etmeyeceğiz.
Merhaba okuyan, belki farkında değilsindir diye belirtmek istedim. Bunları “çocuk istismarının normal sayıldığı” bir ülkeden yazıyorum. Ekranının başında devlet kötülemeye başladın mı? Güzel fakat sana söyleyeceğim birkaç şey daha var, lütfen okumaya devam et.
Bir süredir siyah camda gündüz kuşağı programlarını izliyorum.Aşağılama dolu homurtularını duyar gibiyim, haklısın fakat benim televizyon esaretimin üstünde durmadan önce başka bir konu hakkında konuşalım.
İnsanlar, televizyonda kayıp insanları bulan ve ya cinayetlerin arkasındaki sebepleri sorgulayan, belki de sorguluyormuş gibi yapan kişilerin yayınlarını arayıp çocuklarının sokakta oynarken kaybolduğunu söylüyorlar.

Kaç yaşındasın bilmiyorum, ben sokakta oynama dönemlerinin son evresine denk geldim denebilir. Sokak kültürünün olduğu bir yerde büyümedim o ayrı fakat hatırlıyorum, büyük büyük teyzemin mahallesine gittiğimde oradaki bir beyden rahatsız olurdum. Bana hiç yaklaşamadı  zira annem, eleştirenler ve beni rahat bırakması gerektiğini söyleyenler olmasına rağmen sürekli etrafımdaydı. Bakkala bile tek başıma gitmişliğim yok, yaşadığım şehrin ara sokaklarını bilmem ve daha nice eksiklik. Dediğim gibi ben sokakların görece güvenli sayılabileceği, mahalle kültürünün can çekiştiği dönemlerde doğdum ve açıkça söyleyebiliyorum ki o zaman bile yeterince güvenli değildi. Şimdi ise…Eh, eğer Yeşilçam hortlarsa kötü yol metaforu için çok uğraşmalarına gerek kalmayacak, karakter ekmek almak için sokağa çıksa ve yanlış insanlarla karşılaşsa yeter ki bu da %75 gibi yüksek bir ihtimal.
İnternet çağındayız ve eminim sen de çok iyi biliyorsun ki interneti düzgün kullanabilen insanlar değiliz. Bu bloga bile cinsellikle alakalı aramalarla gelenler var, öyle düşün. Bitmek, tükenmeyen bilmeyen bir çöplük burası ve sapkınlık yüzyıllardan bu yana hasır altı ettiğimiz bir gerçek.
Bir önceki yazımda Camus’den alıntı yapmış ve kendimizi bile doğru dürüst tanımadan başkalarını tanıyabildiğimizi düşünmemizle alakalı çiziktirmiştim. Yeni bir pencereden bakalım ve arama anahtarı olarak “X iyi adamdır/kadındır, yapmaz öyle şey” yazalım.

Yazdık mı?

Güzel.

 
Miss Violence’den bahsederken yabancı olduğumuz bir konu değil, diye başlıyorum konuşmaya. Bizler en basit örnekle “Kızı bakire mi diye kontrol ederken onu hamile bırakan, üstüne üstlük kızının doğurmasını sağlayıp doğurduğu çocuğu taşla ezebilen” insanları okuduk. Bebeklerin midesinden çıkan spermlere, “Babamın sütü çok acı” cümlelerine alışığız.
Evet, doğru kelime bu alışığız. Uyuşmuşluk hali gibi bir şey. Hiçbir şey yapmıyoruz zira alışkanlık böyle bir şey, bir odaya girersiniz içerideki koku sizi öldürecek gibi gelir ama sonra alışırsınız. Filmin sonu.
Başlarken sorduğumuz soruya geri dönelim, 11 yaşındaki bir kız çocuğu neden intihar eder? Onu yaşamaya kandıracak umut da mı yoktur? Eğer tehdit evin içindeyse, hayır ne yazık ki yok ve araştırmalar bize çoğunlukla şunu söylüyor; Söz konusu çocuk istismarıysa tehdit çoğunlukla çok yakında, belki evin, belki ailenin içinde. Burnumuzun dibinde heyecanlı nefesler alıp veriyor ve biz görmezden geliyoruz. Zira kültür bunu dayatıyor, yanılma ve ötekileştirilme ihtimali ödümüzü patlatıyor. Bizler küçük hayatlar için savaşmak yerine onların rahatsızlıklarını şımarıklığa veriyoruz. Bazen abartıp rıza bile arıyoruz ki çoğu zamanda buluyoruz zaten, eh arayan neler bulmaz.

Cevaplayalım mı? Eğer tehdit evinizin içindeyse, kendinizi kurtartıp kaçtığınızda toplum sizi suçla bulabilecekse ya da size kötülük yapanlar adalet adı verilen sistem tarafından adeta takdir edileceklerse. Ne yazık ki  umut yoktur. Yüzüklerin Efendisi’nde söylendiği gibi anlatılmalı belki de “Arayın onları ama bir şey ummayın. Umut bu topraklardan gitti.”
Miss Violence hakkında ayrıntı vermek istemiyorum. Bu yazı daha çok “Ben buradayım, aptalca da olsa hala umut edebiliyorum, bir gün sizleri korumayı öğrenebileceğiz” çığlığı.
Bir gün “10 yaşındayım ve boşanmak istiyorum” kitabında – ki kitap bir tür hayat hikayesidir- küçük Nojoud’a yardım eden insanlar bizim ülkemizde de çoğalacaklar inancı.

Bir gün insan hayatının değerini anlayacağız.

Bu da benim yaşamdan vazgeçmeme bahanem.
Umudum.