Kategori arşivi: Anime/Manga

Neredeyse Tanrı: Kamisama Hajimemashita

Umutsuzluğa düşene kadar bekle, umut gelir seni bulur.

Anime kumarbaz babası tarafından terkedilen baş kadın karakterimizin parkta otururken köpek tarafından kovalanan bir adamı görmesiyle başlıyor. Gün içinde yaşadığımız küçücük bir olayın hayatımızın gidişatını nasıl değiştirebileceğini bilemiyoruz, bu Nanami için de geçerli.Köpekten kurtardığı adamın ona evini önermesiyle evsizlikten kurtulan ve deli cesaretiyle verilen adrese giden Nanami, gizemli adamın ev dediği yerin bir tapınak, köpekten kurtardığı zavallı adamın da bir çeşit Tanrı olduğunu öğreniyor.

İşte tam o anda , o sahnede hikayenin neden shoujo olduğunu bir kez daha anladığımız anı yaşıyoruz.  Bir tilki ruhu olan Tomoe, tapınağın koruyucusu ve eski Tanrı Mikage’nin hizmetçisi olarak karşımıza, daha doğrusu Nanami’nin karşısına çıkıyor ve olaylar gelişiyor.

Hikayenin akışıyla ilgili çok bilgi vermeyeceğim fakat söylemem gerekirse anime iç bayıltmayan bir romantizme ve sizi hiç sıkmayan bir sevimliliğe sahip. Olaylar gelişirken arka planda yaşananlar sizi konuya ve animeye bağlı tutarken sezonların nasıl bittiğini anlamıyorsunuz bile.

Eğer siz de benim gibi animeler sayesinde dünyanın karmaşasından biraz olsun uzaklaşmayı sevenlerdenseniz, önerimdir.

 

Reklamlar

Kızıl Saçlı Prenses, Sadık Koruyucu ve Gizemli Kral ; Akatsuki no Yona

 

2014 sonbahar döneminin en güzel animelerinden biri kuşkusuz Akatsuki no Yona’ydı. Animasyonu, karakter şekillendirmeleri, hareketli arka plan grafikleri ve tabii ki soundtrackleriyle izleyicilerin beğenisini topladı.

Hikayesi eski bir krallıkta geçen Akatsuki no Yona, Prenses Yona’nın değişen hayatını ve mücadelesini konu alıyor. 16 yaşına kadar pamuklar içinde saklanmış, tabiri caizse han dediği yere hamam da kurulmuş olan Yona; 16. Yaş gününde babasının öldürülmesi ve Krallığın devrilmesiyle ortada kalıyor. Spoiler vermek istemediğimden güvendiği dağlara kar yağan demekle yetindiğim Yona, yanında sadece sadık arkadaşı ve koruması olan Hak’ı buluyor ve onunla birlikte kaçıyorlar.

Shoujo türünde olan animeyi daha fazla tanıtmaya çalışmayacağım. Benim ilgilendiğim, daha doğrusu hoşuma giden taraf şu; bu hikaye kırılgan kabuğundan sıyrılarak gittikçe güçlenen bir kadını anlatıyor. Karakter güçlü erkekler arasında sinmek yerine mücadele ediyor, her geçen bölümde onun değiştiğini kendini geliştirdiğini ve daha da güçlendiğini görebiliyoruz.

Yona’nın ilginç bir hikayesi var. Aşkla örülmüş bir intikam hikayesi de diyebiliriz buna; bazen insan sevdiğini öldürebilir mi?, diye soruyor. Bazen “Aşk mı yoksa sevgi mi?” karşılaştırmasına sürüklüyor. Zira bir yanda Yona’nın çocukluğundan bu yana derin bir aşkla tutkun olduğu adam varken, diğer yanda uğruna canından bile vazgeçeceği başka bir adam var.

İlk sezon boyunca Yona’yı kendinden bile korumaya çalışan Hak ve hareketleri ile düşünceleri çelişen Soo Wan’ın Yona’yla olan ilişkilerinin geçmişini öğreniyoruz. Öğrendikçe şaşırıyor, kendi içimizde bile çelişkiye düşebiliyoruz. Soo Wan’ın yaptıklarına bahaneler sıralayan beynimiz bir yandan ona kızarken diğer yandan etrafına kötülük saçarken bile bir yanı merhametli kalabilen bir karakter olup olamayacağını sorguluyor. Sözün kısası Soo Wan animenin en dikkat çekici karakterlerinden biri.

Boş zamanınız varsa ve güzel bir şeyler izlemek istiyorsanız önerebileceğim animelerden biri olan Akatsuki no Yona, hali hazırda birinci sezonunu bitirmiş durumda.

İzlemek isteyenlere iyi seyirler.

Sinir bozmak için birebir; Nana

Okuduğum tüm yorumlar ve dinlediğim tüm insanlar beni aynı kapıya sürüklemeye çalıştılar. Nana harika bir anime, öyle harika ki izledikten sonra etkisinden kurtulamayacaksın.

Tamam, diyordum. İzleyeyim madem de ben de gireyim bir etkiye, bakalım neler olacak ama bir türlü vakit yaratamıyordum Nana için. Araya filmler, kitaplar, araştırmalar, projeler hatta başka animeler giriyordu. Lafın özü, elim bir türlü gitmedi Nana’ya. Meğer bu evrenin “Yapma kızım, yapma yavrum kafadan çatlaksın sen. Sinir hastasısın, gidip anime karakterine öfkelenirsin. ” deme şekliymiş de ben anlamamışım.

Neyse, duygu ve düşüncelerimi az sonra fazlasıyla öğreneceksiniz zaten. O yüzden çemkirmeye başlamadan önce animeyi birazcık anlatayım da yazık olmasın zira benim sinirden delirdiğim anları çıkartırsak anime gayet güzel bir anime, sonunu izlememiş sadece okumuş olsam da. Sonunun da sevdiğim sonlardan olduğunu söyleyebilirim. Kitap dünyasındaki beyaz diziler gibi daima mutlu biten kurgulardan pek hoşlandığım söylenemez. Sabun köpüğü gibi olmalarındansa, insanın ağzının ortasına çakıp öylece bırakmalarından daha çok hoşlanıyorum sanırım.

Anime, gerçekçi bir şekilde işlenmiş. Bunu başta söyleyelim. Kızaran karakterler, liseliler ya da pembe kalplerle süslenmiş aşklar yok. Her şeyi bir kenara bırakır ve tarafsız bakmaya çalışırsak bu animenin gri tonlarından oluşan bir anime olduğunu söyleyebiliriz. Karakterler siyah ya da beyaz diye kutuplaştırılmamış.

Hepsinin iyi yönleri olduğu gibi, kötü yönleri de var.  Belki de bu kadar gerçekçi olmasının asıl nedeni bu. Gerçek hayatla olan tüm bağlantıları, ayrıntıları ve hikayenin gerçekliğini boşverelim. Hangimizin belirli bir rengi var şu dünyada? Tamamen iyiyim ya da kötüyüm, diyebilecek bir insan var mı?

Ben buna inanmıyorum, cidden inanmıyorum.  İnsanların iyi ya da kötü olduklarını belirleme şeklimizi de sevmiyorum açıkçası. Etiketlemeye fazla meraklıyız. Değer atfedip ardından hayal kırıklığına uğramaktan ya da her şeye önyargıyla yaklaşıp önümüzdeki fırsatları kaçırmaktan zevk alıyoruz sanki.

Anime iki farklı kadını odak alıyor. Osaki Nana ve Nana(Hachi).  Osaki Nana, aykırı tarzı, elinden düşürmediği sigarası, makyajı ve piercingleriyle tamamen umursamaz bir görüntü çizerken; Hachi’yle yanyana geldiklerinde sert, güçlü ve aldırmaz olan Osaki Nana’nın yanında düşünceli ve iyilik timsali gibi duran Hachi yüzünden Nana iyice sert bir karakter olarak algılanıyor.

Karakterler öyle güzel tasarlanmış, insanlarda oluşturulmak istenen düşünce öyle güzel verilmiş ki Osaki Nana’nın omuzlarının çöktüğü, endişelendiği, yalnızlığın dibine vurduğu anları gördüğünüzde siz de dibe çöküyorsunuz.

Bu gerçekçi bir anime. Zorunlu ayrılıklar, aşk acıları, pişmanlıklar, yapılan hatalar, ısrarla yapılan hatalar, korkular, umutlar, arkadaşlık, sevgi.  Hayatımızda bunların hepsi yok mu? Hayatlarımız rengârenk değil mi?

Animeyi sevmeme nedenim olan diğer Nana, nam-ı diğer Hachi ise tipik bir ilgi manyağı. Animenin başından sonuna sizi sinirlendirebilecek bir şeyler yapmayı beceren karakter hakkında detaya giremeyeceğim zira bu oturup size tüm bölümleri anlatmamı sağlar.

Josei başlığı altında kategorilenen ve ostlarıyla dikkat çeken anime hakkında söylememiz gereken son şey ise manganın yaratıcısı olan Ai Yawaza’nın hastalığı yüzünden manga ve snimenin yarım kaldığıdır.

 

Derviş sabredince muradına gerçekten eriyormuş | Itazura Na Kiss

Hazır olun, yazar size dünyanın en anti-feminist animelerinden birini övecek.

 

İtazura Na Kiss’i izlediğim günden beri şunu düşünüyorum; Aşk için nereye kadar inat edebiliriz? Hangi noktaya kadar pes etmeden tüm zorluklara göğüs gerebiliriz?

Anime tipik romantik-komedi konulu animelere benziyor hatta afişini gördüğüm an bunun bir okul animesi olduğunu düşünmüş, iç geçirmiştim. Bir hayli önyargılı bir insan olduğumdan, animeden sıkılacağımı düşünüp izlediğim eski animelerden birinin klasörünü bile açmıştım altta. Sıkıldığım an ona geçeceğimi düşünüyor, kendi kendimi avutuyordum.

Itazura Na Kiss’e gece yarısında başladım ve izlemeyi kestiğimde gün ışımıştı. Biri benim romantik bir anime için neredeyse hiç kımıldamadan oturduğumu ve gülmekten kıpkırmızı olduğumu görse eminim çok şaşırırdı.

Beni bu animeye çeken neydi hala bilmiyorum. Ana karakter Kotoko’nun katıksız salaklığı ve azmi olabilir.

İddialı bir biçimde söylüyorum ki bu karakter kadar salağına az rastlanır. Kotoko garip bir karakterdi, Pollyanna’nın evrim geçirmiş hali gibi demek istiyorum ama bunun ne derece doğru olacağından emin değilim. Zira o her şeye olumlu gözle bakmıyor, sadece istediği bir şey var. Kotoko aşkın beden bulmuş hali gibi, mantıksız. Evet, kızımız kelimenin tam anlamıyla mantıksız. Bir adamı tüm kusurlarıyla kabul edip, delice sevecek kadar. Hakaretlere katlanacak, yok sayılmayı sineye çekecek kadar mantıksız. Hikayenin ilerlediği ve evlendikleri bölümlerde bile süregelen kötü davranışlara “O beni seviyor” diyerek göğüs gerebiliyor.

Normalde bu tavırlar karşısında çileden çıkmam gerekiyordu ama yapamadım. Nedenini gerçekten bilmiyorum, bunda kızın aşırı derecede şirin olmasının ve erkek karakterin kusurlarının iyi bir biçimde yansıtılmış olmasının etkisi büyük sanırım. IQ’su yüksek insanların, bazı hislerden yoksun olduklarını ya da şöyle ifade edelim; Mantıklı olmaktan, mantıksızlığa yer bulamadıklarını gayet iyi biliyorum.

Kıskanmanın, başka bir insana mantıksız bir şekilde ihtiyaç duymanın ne olduğunu anlamak bazı insanlar için gerçekten zordur. Beyne bunu anlatmaya çalışırken, düşülen boşluk insanı gerçekten sarsabilir. Gel gelelim başrolümüzün düştüğü durumda tam olarak bu, kendisinden zeka olarak çok geride olan ve onun yaptığı şeylerin yarısını bile yapamayan bir kıza aşık oluyor. Size çok kolay gelen bir işi bile yapamayan bir insan düşünün, zihniniz isteminiz dışında onu küçümsemez mi? Yıllar boyu küçümsediğiniz bir insana aşık oluyor, onu kıskanıyor ve bir gün sizi sevmeyebileceği düşüncesiyle mahvoluyorsunuz. Garip, acı, çekici.

Hikaye, Kotoko’nun okula başladığı ilk günden beri aşık olduğu Naoki’ye yazdığı mektupla başlıyor. Kotoko yıllar boyu onun seviyesine ulaşmak için didinmiş, dikkatini çekmek için çabalamış ama ne fayda? Noaki zekilerin olduğu A sınıfındayken, Kotoko aptalların sınıfı olan F sınıfında, çiftin aralarında uçurumlar var fakat hiçbir engel azimli bir aşığı durduramaz, değil mi? Kotoko da böyle düşünüp sevdiği çocuğa aşkını anlatan bir mektup yazıp, binbir umutla karşısına çıkıyor. Aldığı cevap şu:

“İstemiyorum”

Naoki öyle soğuk çizilmiş ki, başta bana itici bile gelmişti.  Odun, dedim ilk gördüğümde. Şirinlik abidesi kızımıza öyle odunca bir cevap vermesi, bilgisayar başında oturmuş kraker kemiren odunsu varlık bana bile itici gelmişti.  Sizin de anladığınız gibi erkek karakterimiz ormanlarda yetişen cinsten esaslı bir ağaç. Ağacın gövdesi ne kadar duygu belirtebiliyorsa, Noaki de o kadar belli edebiliyor. Neyse.

Kader bu, isterse koskoca evi 2 şiddetinde bir depremde bile yıkıverir, öyle çok dalga geçmeyeceksin kendisiyle. Şakacı kader, Kotoko’nun haline acımış olacak ki babasının “Çok dayanıklı” olarak tanımladığı evleri 2 şiddetinde bir depremde yerle bir oluveriyor. Şükür ki kızımızın babasının yardımsever arkadaşları var ve evet, birçoğumuzun tahmin ettiği gibi bu yardımsever arkadaş Naoki’nin  babasından başka biri değil. – Bizim senaristler iyiki bu anime olayını keşfetmemiş, yoksa vay halimize–  Sonuç olarak Kotoko ve babası, Noaki’lerin evine yerleşiyor ve böyle başlıyor hikayemiz.

Sizin ne tarz animelerden hoşlandığınızı bilemeyeceğim ama eğlenceli bir şeyler izlemek istiyorsanız, Itazura Na Kiss’i tavsiye ederim. Hatta buna kız animesi bile diyemiyorum zira zorla izlettirdiğim bir erkek arkadaşım bölümün sonunda kahkaha atmaktan yorgun düşmüştü. Zamanınız varsa mutlaka izleyin, pişman olmazsınız.