Kategori arşivi: Anime/Manga

Neredeyse Tanrı: Kamisama Hajimemashita

Gözlerinizi kapatın ve ertesi gün hayatınızın gidişatını etkileyecek sınav/mülakat ya da buluşma olduğunu düşünün. O akşam sabaha kadar hazırlık yapmanız ve ertesi gün taş üstünde taş bırakmamanız gerekiyor fakat siz ne yapıyorsunuz? İzleyecek bir anime/dizi/film buluyorsunuz.

Şahane değil mi?

Bu yazının dizi ve kitap versiyonlarını da kısa zaman içinde bloga iliştireceğim zira arkamızda bıraktığımız birkaç hafta içinde 2-3 diziye başlayıp 2-3 tanesini bitirdim. Okuduğum çerezlik romanlarınsa haddi hesabi yok. Neden mi? Çünkü hem iş hem de eğitim alanında fena halde sıkışık bir haftadaydım ve bünyem her zamanki gibi bu sıkışık hali reddediyordu. Normalde okumaya bayıldığım makaleler yüzünden bayılma aşamasına geldiğimde sitelerde dolaşıyor kendime uğraşacak yeni şeyler arıyordum, buldum da.

Takip ettiğim anime/manga sitelerinden birinde ismine denk geldiğim Kamisama Hajimemashita’nın beni kısa sürede bunaltacağını düşünüyor, aslına bakarsak bu düşünceye sığınmaya çalışıyordum. Öyle olmalıydı ve ben en acil şekilde makalelerime geri dönmeliydim. Zira genelde shounen manga ve animeleri tercih ediyor, shoujo tarzından çabucak sıkılıyordum. Beni sıkmayan shoujoya nadiren denk gelirdim. Denk geldiklerimi de birkaç kez izlemiştim zaten.

Attack on Titan’ın ikinci sezonuyla ilgili haberi okumak için girdiğim siteden shoujo bir anime bulup çıkmayı ben de beklemiyordum aslına bakarsanız.

Konuyu uzun uzun anlatmaya kalkarsam yapacaklarımı biliyorsunuz, animeyi anlatmakla kalmam mangayı da anlatmaya başlarım ki takip eden arkadaşlardan bazıları benim bu huyuma güzel güzel sövmüşlerdi. Tam olarak bu yüzden, animenin kurgusuna bulaşmamaya çalışarak üstten bir anlatım yapmaya çalışacağım.

Anime kumarbaz babası tarafından terkedilen baş kadın karakterimizin parkta otururken köpek tarafından kovalanan bir adamı görmesiyle başlıyor. Gün içinde yaşadığımız küçücük bir olayın hayatımızın gidişatını nasıl değiştirebileceğini bilemiyoruz, bu Nanami için de geçerli.Köpekten kurtardığı adamın ona evini önermesiyle evsizlikten kurtulan ve deli cesaretiyle verilen adrese giden Nanami, gizemli adamın ev dediği yerin bir tapınak, köpekten kurtardığı zavallı adamın da bir çeşit Tanrı olduğunu öğreniyor.

İşte tam o anda , o sahnede hikayenin neden shoujo olduğunu bir kez daha anladığımız anı yaşıyoruz. Çocukluğumda TRT 1 Sailor Moon’u yayınlar ben de eve koşarak gelir, Smokinli Şövalye’yi görmek için üstümü bile çıkartmadan televizyonun karşısına geçerdim. Gerçek ve asla ulaşamayacağım bir insana değil, bir çizgi karaktere aşıktım. –Gayet ciddiyim – Kamisama Hajimemashita bu noktada yaşım biraz daha genç olsa türlü romantik hayallere kapılacağım bir erkek karaktere sahip. Bir tilki ruhu olan Tomoe, tapınağın koruyucusu ve eski Tanrı Mikage’nin hizmetçisi olarak karşımıza, daha doğrusu Nanami’nin karşısına çıkıyor ve olaylar gelişiyor.

Hikayenin akışıyla ilgili çok bilgi vermemeye çalışacağımı söylemiştim, öyle de yapacağım fakat söylemem gerekirse anime iç bayıtlmayan bir romantizme ve sizi hiç sıkmayan bir sevimliliğe sahip. Öyle ki 13 bölümden oluşan birinci sezonu bir akşam da bitirip ertesi gün, ikinci sezonu merak ede ede mülakata gittim. Kendimden o kadar emin miydim?

Belki (:

 

Kızıl Saçlı Prenses, Sadık Koruyucu ve Gizemli Kral ; Akatsuki no Yona

Taslaklarda sakladığım tüm anime yazılarını yavaş yavaş tamamlamaya ant içmiş gibiyim.

2014 sonbahar döneminin en güzel animelerinden biri kuşkusuz Akatsuki no Yona’ydı. Animasyonu, karakter şekillendirmeleri, hareketli arka plan grafikleri ve tabi ki soundtrackleriyle izleyicilerin beğenisini topladı. Hikayesi eski bir krallıkta geçen Akatsuki no Yona, prenses Yona’nın değişen hayatını ve mücadelesini konu alıyor. 16 yaşına kadar pamuklar içinde saklanmış, tabiri caizse han dediği yere hamam da kurulmuş olan Yona; 16. Yaş gününde babasının öldürülmesi ve Krallığın devrilmesiyle ortada kalıyor. Spoiler vermek istemediğimden güvendiği dağlara kar yağan demekle yetindiğim Yona, yanında sadece sadık arkadaşı ve koruması olan Hak’ı buluyor ve onunla birlikte kaçıyorlar.

Shoujo türünde olan animeyi daha fazla tanıtmaya çalışmayacağım. Kısaca içinde fantastik ögeler barındırıyor ve genç kızlar izlerken ayılıp bayılsınlar diye bolca güzel adam koymuşlar desem olur sanırım. Benim ilgilendiğim, daha doğrusu hoşuma giden taraf şu; bu hikaye kırılgan kabuğundan soyunarak gittikçe güçlenen bir kadını anlatıyor. Karakter güçlü erkekler arasında sinmek yerine mücadele ediyor, her geçen bölümde onun değiştiğini kendini geliştirdiğini ve daha da güçlendiğini görebiliyoruz.

Yaygın olanın aksine güçlü kadınlar barındıran animeleri daha bir seviyorum ben, Fairy Tail’de bunlardan biri mesela. Pes etmek yerine savaşan, düştüğünde bir kere daha kalkan insanlardan her zaman hoşlandığımdan, izlediğim animelerde de böyle tipler arıyorum sanırım.

Yona’nın ilginç bir hikayesi var. Aşkla örülmüş bir intikam hikayesi de diyebiliriz buna; bazen insan sevdiğini öldürebilir mi?, diye soruyor. Bazen “Aşk mı yoksa sevgi mi?” karşılaştırmasına sürüklüyor. Zira bir yanda Yona’nın çocukluğundan bu yana derin bir aşkla tutkun olduğu adam varken, diğer yanda uğruna canından bile vazgeçeceği başka bir adam var.

İlk sezon boyunca Yona’yı kendinden bile korumaya çalışan Hak ve hareketleri ile düşünceleri çelişen Soo Wan’ın Yona’yla olan ilişkilerinin geçmişini öğreniyoruz. Öğrendikçe şaşırıyor, kendi içimizde bile çelişkiye düşebiliyoruz. Soo Wan’ın yaptıklarına bahaneler sıralayan beynimiz bir yandan ona kızarken diğer yandan etrafına kötülük saçarken bile bir yanı merhametli kalabilen bir karakter olup olamayacağını sorguluyor. Sözün kısası Soo Wan animenin en dikkat çekici karakterlerinden biri.

Boş zamanınız varsa ve güzel bir şeyler izlemek istiyorsanız önerebileceğim animelerden biri olan Akatsuki no Yona, hali hazırda birinci sezonunu bitirmiş durumda.

İzlemek isteyenlere iyi seyirler (:

Ne yapsak da uyarlayamasak; Shingeki No Kyojin / Attack on Titan

Otaku sayılmam. Aklımı dağıtabileceğim şeylerle istediğim kadar çok ilgilenemiyorum maalesef fakat animeleri –aslına bakarsak daha çok mangaları- severim.

Yaklaşık olarak 1-1.5 yıldır taslaklarda beklettiğim bu anime hakkında şimdi yazmak kısmetmiş. –Yazar burada; film hakkında bir iki şey çiziktireyim derken taslaklarda başlığı gördüğünü itiraf etmekten kaçınıyor. Fark edeceğiniz üzere yazar hala üşengeç.

Attack on Titan, orijinal adıyla Shingeki no Kyojin tartışmasız 2013 bahar sezonunun en göz alıcı animelerinden biriydi. Hatta ben bu cümleyi 2013 bahar sezonunun en göz alıcı animesiydi şeklinde kursak dahi fazla tepki çekmeyiz, diye düşünüyorum. Hijame Isayama tarafından 2009 yılında yazılmaya başlayan manga, kısa zamanda adını duyurmuş; animesiyle de ününü pekiştirmişti.

Manga ve animeden pek bahsetmeyeceğim, diğer yazılarımda da dediğim gibi beğendiğim şeyleri göklere çıkartabilmek gibi bir özellik eklenmemiş bana, neyi beğendiğimi anlatmaya çalışırken tüm konuyu özet geçiyor, insanların öğrenmek istemeyecekleri detayları sıralayıveriyorum.

Konumuz Attack on Titan’ın filme uyarlanmış hali.

Konuyla alakası olanlar Japon – daha çok uzak doğulu diyelim- arkadaşlarımızın anime uyarlamalarını ne kadar çok sevdiğini bilir. Bugüne kadar tutan bir çok animenin dizisi, filmi, ıcığı cıcığı her şeyi yapıldı. Bunlardan bazıları çok beğenildi, bazıları Dragon Ball ve Avatar kadar kötüydü.

Attack on Titan’ın uyarlanacağını duyduğumda iç çekmiş ve “Bunu da mahvedecekler” demiştim. Anime/Manga yabancı karakterlerin bulunduğu, alternatif bir evrende geçiyor. Karakterlerin japon olmakla yakından uzaktan alakaları yok, bunları geçelim. Karakterlerin dış görünüşlerinin bir şekilde uyarlandığını varsayalım, eldeki imkanlar diyelim. Hikaye iyi yansıtılsın o bize yeter, diyerek kendimizi bir şekilde avutalım.

Ne yazık ki onu da yapamıyoruz. Hikayeyi neresinden tutmaya çalışsak oradan kopuyor. Karakterlerin değişmesi yetmiyormuş gibi, hikaye de tamamen değiştirilmiş. İzleyici çekmek için mutlaka kullanılan ilişki taktiği en olmayacak karakterler üzerinde denenmiş misal. Tamam, basit bir şekilde Yüzüklerin Efendisi serisini ele alırsak, P. Jackson’da filmlerde hikayeyle oynamış, saçma sapan bir sürü detay ekleyerek hikayenin ağzına etmişti ama en azından filmler güzeldi.

İzlerken “Ne yaptın be adam?!” diye söylensek de görselliğe kendimizi kaptırıp “Amaan, orta dünyayı bir kez daha görmüş olduk işte ne olacak” diyor, izliyorduk. Bu adamlar filmdeki tüm önemli karakterleri çıkarmış, ana karakterlerin kişilik özelliklerini değiştirmiş. Oyunculuklar iyi en azından desek, eh o da iyi değil. Ana karakter filmde oynamak için işkence görmüş gibi oynuyor, zorlama bir oyunculuk.

Ben, Avatar; TLA’yı eleştirir, animeye hakaret derdim ama Avatar bu filmin yanında öyle iyi kalıyor ki insan söylediklerine pişman olmadan edemiyor. Bunu Hollywood’un avantajı olarak da görebiliriz tabi, neyse.

Kısa kesmek gerek. Film berbat, zaman kaybı. Başından sonuna kadar kötü bir film yapmayı başarmış olan yönetmene buradan saygılarımı iletiyorum.

Anime/manga sevenler gidip mangasını okusunlar, animeyi izlesinler ama filme bulaşmasınlar. Manganın filme uyarlandığını bile unutabilirler. Unutulması daha iyi.

Paradise Kiss

Uzun süre uyumayıp akşam 00:00’da yatarak düzene girmek isimli projemin ortasından herkese merhaba!

Blog, film/dizi/albüm yorumladığım sitede yazan arkadaşlarım tarafından keşfedildiğinden – çok dertliyim bu konuda- ciddi ciddi yazayım burada da, diyordum ama bloğu açtığım anda cıvıtıyorum nedense. Bir neşe geliyor üstüme filan. Ya da uykusuzluktan iyice sapıttım.

Neyse.

Ai Yazawa’nın mangasından uyarlanan bir diğer anime Paradise Kiss’i izliyordum iki gecedir. Anime 12 bölümcük, aslında bir gecede biter ama ben izlediğim savaşçı animesine ağlarken kendi kendimi incitmeye başladığımda bu animeyi izlemeye başladığım ve ardından işlerle ilgilenmek zorunda kaldığım için ikinci geceye sarkmak zorunda kaldı.

Yanlış hatırlamıyorsam 2005 yılında yayınlanan anime josei türünde ve internette araştırdığıma göre mangasını birebir yansıtıyormuş. Çizimler vs konusunda pek bir şey diyemeyeceğim zira uzun zamandır anime izlememe rağmen hiçbir zaman teknik terimleri ezberlemedim. Hatta şöyle söyleyeyim, insan 10 yılı aşkın süredir anime vs izlerse dile aşina olur, değil mi? Ben hala ilk defa anime izleyen birinin verdiği tepkileri verip karakterlerin her bağırışında ya da –iya gibi uzatmalar yapışlarında keh keh gülüyorum.

Önemli not: Annenize anime filan izletmeyin. Hoşlarına giden kelimeleri ezberleyip, sizi canınızdan bezdirebiliyor ya da yemek yerken boğulma tehlikesi atlatmanıza neden olabiliyorlar. Kadın en son benim blogda görüp Itazura Na Kiss’i izlemiş. Arasıra  “Irıe-kun –daha doğrusu Iryeekuuu-  gibi tepkiler verip kahkahalara boğulabiliyor. Kızın adını da Tokoko olarak değiştirdi.

Nana’nın çizimleri güzeldi. Daha doğrusu karakterlerin çizimleri hoşuma gitmişti ama burada beğendiğim bir karakter olmadı. İzlerseniz siz de iki anime arasındaki farkı anlayacaksınız şu an doğru kelimeleri bulamıyorum, bulamadığım için de içten içe deliriyorum.  En iyisi ben size kısaca konuyu anlatayım.

  • İzlerken küçük notlar tutmuşum.

Yukari çalışkan, derslerinden başka bir şeyi düşünmemeye çalışan ve okulda hoşlandığı çocuğa bir türlü açılamayan kendi halinde bir genç kızdır. Bir gün yolda yürürken, kaşında çengelli iğne olan sarışın bir adam – kaşa çengelli iğne takılır mı ya? Aykırılığında sınırları var.- kızımızın peşine takılıp tabiri caizse kızın ödünü patlatıyor.

Bu arada bir kovalamaca sahnesi görüyoruz. Kız onu kovalayan çengelli arkadaştan kaçarken, lila rengi saçları olan dev gibi bir kadına çarpıyor ki çekik arkadaşlarımızın fazla uzun olmadığını düşünürsek kadın gerçekten uzun. Bu sırada benim not aldığım hoş bir iç ses varmış. Kız yakalandıktan sonra “Sevgili Tanrım, bunca sene düzgün bir şekilde yaşadım. Buna bana nasıl yaparsın!” gibi bir şeyler söyleyip beni güldürmüş.

Sık sık şu hale gelmelerinden bahsediyorum işte, bunu sevemedim hele o George. Allahım nasıl itici oluyordu bu haldeyken

Neyse, Yukari eninde sonunda onu kovalayanların amaçlarının kendisine bir teklifte bulunmak olduğunu öğrenip macerasına ya da geleceğini değiştirecek olan seçime doğru ilk adımı atıyor.  Yukari’yi kovalayanlar ünlü bir sanat okulunun moda bölümünde öğrencilik yapan gençler ve bir defileye hazırlanıyorlar. Kızımız uzun boylu ve düzgün fizikli olduğu için onu gözlerine kestirip, iş teklif ediyorlar falan fişman. Sonra da olaylar gelişiyor.

Bu animede öyle çok etkilendiğim bir karakter olmadı. Nana da Osaki Nana’ya derin bir sevgi besleyip, diğer Nana’dan nefret etmiştim. Burada kimseyi sevmedim, nefret de etmedim. Öyle nötr bir şekilde izledim animeyi.

Söylemeden geçmeyeyim, ilk bölümde Yukari’nin otobüste okuduğu J.D Salinger- The Catcher in the Rye detayı gerçekten çok hoştu.

Kötü bir anime değil ama Türkçe altyazı yerine İngilizce altyazıyla izlemenizi tavsiye ederim. Ben indirmedim, başka bir altyazı var mı bilmiyorum ama turkanime.tv’deki alt yazı pek iyi değildi. Ota püsüre takıldığım için sıkça sinirim bozuldu. Google Translate kokusu aldım nedense.

Sinir bozmak için birebir; Nana

Okuduğum tüm yorumlar ve dinlediğim tüm insanlar beni aynı kapıya sürüklemeye çalıştılar. Nana harika bir anime, öyle harika ki izledikten sonra etkisinden kurtulamayacaksın.

Tamam, diyordum. İzleyeyim madem de ben de gireyim bir etkiye, bakalım neler olacak ama bir türlü vakit yaratamıyordum Nana için. Araya filmler, kitaplar, araştırmalar, projeler hatta başka animeler giriyordu. Lafın özü, elim bir türlü gitmedi Nana’ya. Meğer bu evrenin “Yapma kızım, yapma yavrum kafadan çatlaksın sen. Sinir hastasısın, gidip anime karakterine öfkelenirsin. Manyaksın yavrum, manyak!” deme şekliymiş de ben anlamamışım.

Neyse, duygu ve düşüncelerimi az sonra fazlasıyla öğreneceksiniz zaten. O yüzden çemkirmeye başlamadan önce animeyi birazcık anlatayım da yazık olmasın zira benim sinirden delirdiğim anları çıkartırsak anime gayet güzel bir anime, sonunu izlememiş sadece okumuş olsam da. Sonunun da sevdiğim sonlardan olduğunu söyleyebilirim. Kitap dünyasındaki beyaz diziler gibi daima mutlu biten film/anime/dizilerden –sıralamaya bak- pek hoşlandığım söylenemez. Sabun köpüğü gibi olmalarındansa, insanın ağzının ortasına çakıp öylece bırakmalarından daha çok hoşlanıyorum sanırım.  – Ama beni kessen dram izletemez, okutamaz, acıklı bir şarkı vs dinletemezsin. Böyle de tezatlarla doluyum. ( Aslında çok içli insanım ben de, gösterecek ortam bulamıyorum)

Anime, gerçekçi bir şekilde işlenmiş. Bunu başta söyleyelim. Kızaran karakterler, liseliler ya da pembe kalplerle süslenmiş aşklar yok. Her şeyi bir kenara bırakır ve tarafsız bakmaya çalışırsak bu animenin gri tonlarından oluşan bir anime olduğunu söyleyebiliriz. Karakterler siyah ya da beyaz diye kutuplaştırılmamış.

Hepsinin iyi yönleri olduğu gibi, kötü yönleri de var.  Belki de bu kadar gerçekçi olmasının asıl nedeni bu. Gerçek hayatla olan tüm bağlantıları, ayrıntıları ve hikayenin gerçekliğini boşverelim. Hangimizin belirli bir rengi var şu dünyada? Tamamen iyiyim ya da kötüyüm, diyebilecek bir kul var mı?  Ben buna inanmıyorum, cidden inanmıyorum.  İnsanların iyi ya da kötü olduklarını belirleme şeklimizi de sevmiyorum açıkçası. Etiketlemeye fazla meraklıyız. “Sakın ona yaklaşma, tipine baksana. Bela açar başına” vs vs gibi.

Animenin odak noktasında iki kadın karakter var. Osaki Nana ve tam ismiyle hiç ilgilenmediğim Nana(Hachi).  Osaki Nana, tam olarak üstte örneklediğim tip insanlardan. Aykırı tarzı, elinden düşürmediği sigarası, makyajı ve piercingleriyle tamamen umursamaz bir görüntü çiziyor. İki karakter yanyana geldiğindeyse, sert, güçlü ve aldırmaz olan Osaki Nana’nın yanında düşünceli ve iyilik timsali gibi duran Hachi yüzünden Nana iyice sert bir karakter olarak algılanıyor.

Karakterler öyle güzel tasarlanmış, insanlarda oluşturulmak istenen düşünce öyle güzel verilmiş ki Osaki Nana’nın omuzlarının çöktüğü, endişelendiği, yalnızlığın dibine vurduğu anları gördüğünüzde sizde dibe çöküyorsunuz. Bilmiyorum, belki siz dibe çökmezsiniz. Aslında ben de tam olarak çökmüş sayılmam, hiçbir zaman o kadar hissedemeyeceğim sanırım. Bağlanamama ya da kendini kaptıramama sorunu var bende. Her alanda böyle, insanlarda da film/kitap vs gibi şeylerde de.  Elbet bitecek, kaptırma kendini düşüncesinden bir türlü çıkamıyorum. Mantık, kalbe ağır basıyor sanırım.

Osaki Nana’yla kendimi özdeşleştirip, onun durumu karşısında duygulanmamın sebebi ise ucundan kıyısından benzer ayrılıklar yaşamış olmamızdı. Diyorum ya, bu anime gerçekçi bir anime. Zorunlu ayrılıklar, aşk acıları, pişmanlıklar, yapılan hatalar, ısrarla yapılan hatalar, korkular, umutlar, arkadaşlık, sevgi.  Hayatımızda bunların hepsi yok mu? Hayatlarımız rengârenk değil mi?

Animeyi sevmeme nedenim olan diğer Nana, nam-ı diğer Hachi ise –hmm, sakinim,sakinim,sakinim.-… Şimdi açık konuşalım sevgili okuyucu, ben çok huysuz bir insanım. Öyle böyle değil, cidden huysuzum.  Katlanamadığım insan tipleri var mesela, çevremde asla bulundurmadığım tipler. Kader bu ya yollarımız kesişmiş olsa bile düzelttiğim, en azından düzeltmeye çalıştığım tipler. Bunlardan ilki, benim gerçek hayatta da, kurgularda da nefret ettiğim kendi ayakları üstünde duramayan tipler.

Annemden öğrendiğim ve asla değiştirmediğim, değiştiremeyeceğim iki sabit şey var. Küçüklüğümden beri sürekli duyduğum iki cümle, iki öğüt ne derseniz artık. “İpe gidecek olsan bile doğruyu söyle” ve “Kendi işini kendin gör”

Belki de sırf bu iki cümle yüzünden pek sevilmem ben. Zira insanlar benden daima doğruyu duyarlar ve ben çevremde başlarına iş yıkabileceğim onca insan varken kendi işimi kendim görmekte aptalca bir ısrara kapılırım. Bu sebeptendir ki kendi ayakları üstünde duramayan insanlara karşı pek hoşgörülü değilim. Engel olamadığım bir güdüyle onları kendi ayakları üstünde zorlama durumu var bende. Hatta şöyle diyelim sırf kendini toparlasın diye bir arkadaşımla oturup 6 saat telefonda konuşmuşluğum, 3-5 ay boyunca bu işkenceye devam etmişliğim var.

Sevmediğim tiplerde ikinci sırada olanlarsa kararlı olmayan, duyguları sürekli değişen insanlardır. Lisede bir arkadaşım vardı. Önüne gelene aşık olduğunu iddia eder, kendi hayal dünyasında takıldıktan sonra yapmadığını bırakmaz. Türlü dalaverelerle kafasını taktığı çocuğu tavlar, onunla görüşürken başkalarına da mavi boncuk dağıtmayı ihmal etmezdi. Hala derim, ben o kızın ağzını yüzünü dağıtmadıysam bu benim bir tür sabır küpü olduğumu gösterir. Öfke kontrol sorunun var diyenler halt etmişler.

Sevmediğim özellikler/insanlar sıralamasında üçüncülüğü ise sürekli ağlayan, umutsuzluğa kapılan, sebepsiz yere kendini harap eden tipler hakkediyor. Ben pek duygusal bir insan değilim ya da şöyle diyelim. Duygusal olsam bile, duygularımı mantık süzgecinden geçirip olaylara tarafsız bir gözle bakmayı yeğleyenlerdenim. Ota püsüre zırlayan insanları anlayamıyorum. Ağlama durumu zaten itici bir durum, zır zır hiçbir albenisi yok. Sürekli burun çeken ve ortalığa o kötü sesi yayan insanların nesini sevimli bulurlar hiç anlamam. Bu bir tür ego sorunu mu? Hani bak ben güçlüyüm, kol kanat geriyorum hesabı.  Bilemiyorum.

Yukarıda bahsettiğim şeyler var ya, hani aslında sizi hiç ilgilendirmeyen sevmediğim insan özelliklerini sıralamam. Onları alın, bir karakterde bir güzel birleştirin. Alın size Hachi, afiyet olsun.  İtazura Na Kiss’in kahramanı Kotoko’ya itici diyenler bu karakteri sevdilerse… Bakın çok ciddi söylüyorum, yuh olsun onlara.  Kaç yıldır anime izliyorum, ben bu kız kadar kimseye öfkelenmedim. Ha bi aralar Naruto’daki kıza da gıcıktım ama bu Hachi kadar değil. Öyle ki izleyemedim bile animeyi, kızın sevgili listesi öyle bir kabardı ki animede asılmadığı adam kalmadı desek yeri. Gelen, geçerken kızın yatağından geçmek zorunda kalacaktı neredeyse.

Bir insan – durun gaza geldim- bu kadar mı, düşük olur ya? – Terbiyemi koruyorum- Kız sevgilisinin derdine düşüp, ailesinin yanından ayrıldı. Tamam, çocuk şerefsiz çıktı terkedildi ama o çocukla da vakti zamanında birlikte olduğu evli adamı unutmak için görüşmeye başlamamış mıydı? Bu adamı bir türlü unutamayan kendisi değil miydi? Tüm iyi kalbine rağmen, Nobu’nun kalbini paramparça eden, Nana’ya  hainlik yapan o değil miydi? Kim ne derse desin, fena hırslıyım ben bu Hachi’ye sırf onun yüzünden izlemedim Animenin son 5-6 bölümünü.

Karakterlere çemkirme aşamasını geride bırakıp, yazıyı bir sona bağlamaya çalışırsak anime yetişkinlere hitap eden josei türünde güzel bir anime. – Sinirden masaya kafayı vurma ihtiyacınıza karşı koyabilirseniz güzel, gerçekten.- Ostlarıysa ciddi anlamda iyi, dinlediğim en iyi anime ostlarından olduğunu söyleyebilirim ki ben genelde o şarkılı türkülü giriş bölümleri çatır çatır atlarım.

Bitirirken Ai Yawaza’nın hastalığı yüzünden manga ve Animenin yarım kaldığını söylemek isterim. Ben sonunu izlemedim, okudum ama hevesiniz kursağınızda kalsın istemem. Yarım kalıyormuş anime.

İzleyelim mi, derseniz… İzleyin siz de bir sinirlenin derim ama öyle çok duygusalken izlemeyin. Ben de olmadı ama göz attığım diğer yorumlarda herkes pek bir duygusaldı.

* Draması da varmış, film mi yoksa? Bilen biri söylesin bana da, izleyeceğimden değil de merak ettim.

Sabreden derviş : Itazura Na Kiss

*Dikkat! Ciddi anlamda uykusuzken yazılmış bir yazıdır.

Çekik gözlü efendilerden hoşlanmamam, anime izlemeyeceğim anlamına gelmez.

Messenger’da ne yaptığımı sorduğunda “Anime izliyorum” cevabını alan ve aldığı cevap karşısında düş kırıklığına uğrayan arkadaşıma verdiğim cevap yaklaşık olarak buydu. Beni tanıyanlar bilir fakat tanımayanlar için açıklama yapmam gerekirse, uzakdoğululardan pek hoşlanmıyorum. Daha doğrusu son zamanlarda patlak veren kore hayranları sayesinde tüm çekik efendilerden soğudum. Bir dönem herkesin converse giymesinden dolayı, dolabındaki tüm converseleri arka raflara kaldıran biri olduğumu söylersem, ne demek istediğimi anlarsınız sanırım. İnsan tipi olarak uzak doğululardan hoşlanmamamdan öte, hayranların azgınlığı yüzünden gelen bir önyargım da var.  Oysa ne severdim Jackie Chan’ı ben. Neyse

Şaka yapamamaktan vazgeçersem, bu yazıda hakkında zırvalayacağım şey bir anime.

Başlayalım.

Romantizm hiçbir zaman bana hitap eden bir tarz olmadı. Sanıyorum hayata fazla düz baktığımdan romantik filmlerin, kitapların ya da animelerin anlatmaya çalıştığı şeyi tam olarak kavrayamıyordum. Bir insana kayıtsız şartsız güvenmek ya da tüm varlığını ona adamak bana her zaman garip, hatta itici gelmişti. Aşk şarkılarını hiç söylemedim, aşk filmlerinde uyudum, aşkı konu alan animeleri ise hakaret kabul ettim. Bana göre romantizm/aşk, ana konuyu süsleyecek olan detaylardı. Bir kızın, bir adama aşık olup onun aşkı için didindiği bir animeden hoşlanacağımı bana daha önceleri söyleseler gülebildiğim tüm organlarımla gülüp; söyleyen kişinin sonsuz bir hayal gücü olduğunu iddia edebilirdim.

Şimdi, sadece başımı eğip hafifçe gülümsemekle yetinirim. Zira birkaç gün önce tam olarak öyle bir animeye rastladım. Dediğim gibi kore hayranları sayesinde sosyal ağlardan da, animelerden de soğumuş durumdaydım.  Uzun süredir anime izlemiyor, açık söylemek gerekirse animeleri aklıma bile getirmiyordum. İzleyebileceğim tüm animeleri izlemiş sayılırdım ve Tanrı aşkına benim izlediklerim zaten türlerinin en iyi örnekleriydi. Daha fazla izlemeye gerek olmadığı düşüncesine dört elle sarılmış, anime izlemek yerine beni bekleyen işlere odaklanmaya çalışırken takip ettiğim bloggerlardan birinin attığı tivit sayesinde rastladım Itazura Na Kiss’e.

Anime tipik romantik-komedi konulu animelere benziyor hatta afişini gördüğüm an bunun bir okul animesi olduğunu düşünmüş, iç geçirmiştim. Önyargılarla sevişen bir insan olduğumdan, animeden sıkılacağımı düşünüp izlediğim eski animelerden birinin klasörünü bile açmıştım altta. Sıkıldığım an ona geçeceğimi düşünüyor, kendi kendimi avutuyordum. Itazura Na Kiss’e gece yarısında başladım ve izlemeyi kestiğimde gün ışımıştı. Biri benim romantik bir anime için neredeyse hiç kımıldamadan oturduğumu ve gülmekten kıpkırmızı olduğumu görse eminim çok şaşırırdı.

Beni bu animeye çeken neydi hala bilmiyorum. Ana karakter Kotoko’nun katıksız salaklığı ve azmi olabilir.

İddialı bir biçimde söylüyorum ki bu karakter kadar salağına az rastlanır. Kotoko garip bir karakterdi, Pollyanna’nın evrim geçirmiş hali gibi demek istiyorum ama bunun ne derece doğru olacağından emin değilim. Zira o her şeye olumlu gözle bakmıyor, sadece istediği bir şey var. Kotoko aşkın beden bulmuş hali gibi, mantıksız. Evet, kızımız kelimenin tam anlamıyla mantıksız. Bir adamı tüm kusurlarıyla kabul edip, delice sevecek kadar. Hakaretlere katlanacak, yok sayılmayı sineye çekecek kadar mantıksız. Hikayenin ilerlediği ve evlendikleri bölümlerde bile süregelen kötü davranışlara “O beni seviyor” diyerek göğüs gerebiliyor.

Normalde bu tavırlar karşısında çileden çıkmam gerekiyordu ama yapamadım. Nedenini gerçekten bilmiyorum, bunda kızın aşırı derecede şirin olmasının ve erkek karakterin kusurlarının iyi bir biçimde yansıtılmış olmasının etkisi büyük sanırım. IQ’su yüksek insanların, bazı hislerden yoksun olduklarını ya da şöyle ifade edelim; Mantıklı olmaktan, mantıksızlığa yer bulamadıklarını gayet iyi biliyorum.

Kıskanmanın, başka bir insana mantıksız bir şekilde ihtiyaç duymanın ne olduğunu anlamak bazı insanlar için gerçekten zordur. Beyne bunu anlatmaya çalışırken, düşülen boşluk insnaı gerçekten sarsabilir. Gel gelelim başrolümüzün düştüğü durumda tam olarak bu, kendisinden zeka olarak çok geride olan ve onun yaptığı şeylerin yarısını bile yapamayan bir kıza aşık oluyor. Size çok kolay gelen bir işi bile yapamayan bir insan düşünün, zihniniz isteminiz dışında onu küçümsemez mi? Yıllar boyu küçümsediğiniz bir insana aşık oluyor, onu kıskanıyor ve bir gün sizi sevmeyebileceği düşüncesiyle mahvoluyorsunuz. Garip, acı, çekici.

Hikaye, Kotoko’nun okula başladığı ilk günden beri aşık olduğu Naoki’ye yazdığı mektupla başlıyor. Kotoko yıllar boyu onun seviyesine ulaşmak için didinmiş, dikkatini çekmek için çabalamış ama ne fayda? Noaki zekilerin olduğu A sınıfındayken, Kotoko aptalların sınıfı olan F sınıfında, çiftin aralarında uçurumlar var fakat hiçbir engel azimli bir aşığı durduramaz, değil mi? Kotoko da böyle düşünüp sevdiği çocuğa aşkını anlatan bir mektup yazıp, binbir umutla karşısına çıkıyor. Aldığı cevap şu:

“İstemiyorum”

Naoki öyle soğuk çizilmiş ki, başta bana itici bile gelmişti. Oeh odun, dedim ilk gördüğümde. Şirinlik abidesi kızımıza öyle odunca bir cevap vermesi, bilgisayar başında oturmuş kraker kemiren odunsu varlık bana bile itici gelmişti.  Sizin de anladığınız gibi erkek karakterimiz ormanlarda yetişen cinsten esaslı bir ağaç. Ağacın gövdesi ne kadar duygu belirtebiliyorsa, Noaki de o kadar belli edebiliyor. Neyse.

Kader bu, isterse koskoca evi 2 şiddetinde bir depremde bile yıkıverir, öyle çok dalga geçmeyeceksin kendisiyle. Şakacı kader, Kotoko’nun haline acımış olacak ki babasının “Çok dayanıklı” olarak tanımladığı evleri 2 şiddetinde bir depremde yerle bir oluveriyor. Şükür ki kızımızın babasının yardımsever arkadaşları var ve evet, birçoğumuzun tahmin ettiği gibi bu yardımsever arkadaş Naoki’nin  babasından başka biri değil. Sonuç olarak Kotoko ve babası, Noaki’lerin evine yerleşiyor ve böyle başlıyor hikayemiz.

Sizin ne tarz animelerden hoşlandığınızı bilemeyeceğim ama eğlenceli bir şeyler izlemek istiyorsanız, Itazura Na Kiss’i tavsiye ederim. Hatta buna kız animesi bile diyemiyorum zira zorla izlettirdiğim erkek arkadaşım bölümün sonunda kahkaha atmaktan yorgun düşmüştü. Zamanınız varsa mutlaka izleyin, pişman olmazsınız.