Kategori arşivi: Dizi

Dil bir virüs, din bir işletim sistemi ve Televizyon’un son seçilmişi American Gods

“Ona siktiğimin gerçeğini tekrar programladığımızı söyle. Ona dilin bir virüs, dinin bir işletim sistemi ve duaların birer junk mail olduğunu söyle. Bunu ona söyle yoksa seni gebertirim.”

Pekâlâ, mesleki açıdan bakarsak ben bir ephebianım ve lanet olsun dostlarım, ne yazık ki bir paratonerim yok. O yüzden bu yazıya başıma bir şey gelmeyeceğini umduğumu söyleyerek başlamak istiyorum. Evet, yine etkileyici bir giriş yapamadım ama ben de böyleyim işte. Atsanız… Atmayın, iddialara göre kedi yerine bir muhabbet kuşu zekasına sahip olduğum için yolumu bulup geri dönemezmişim. Bunları söyleyenler halt ediyor, neyse. Beni yarın sabahın köründe kalkacak olmama rağmen bu saate kadar uyanık tutan ve deli gibi heyecanlanmamı sağlayan diziye geçmeden önce size bir soru sormak istiyorum.

“İşi düşmediği zamanlarda Tanrı’yı hatırlayanınız var mı?” ya da soruyu değiştirelim “Hangimiz inandığımızı iddia ettiğimiz şeyi gerçekten biliyoruz?” Hepimizin evinde bulunan o kocaman siyah cama çıkıp din hakkında atıp tutanların zırvalarından bahsetmiyorum, elimizin altında bulunan ama nadiren kapağını açtığımız çevirilerden de bahsetmiyorum. Açıp okuyanınız – burada çeviriyi okuyup geçenlerden bahsedilmemektedir- okuyup irdeleyeniniz var mı? Sorguluyor musunuz, yoksa sizler de tatlı su inananı ya da inanmayanı mısınız? Bilmediğiniz bir şeyi reddettiğini söylemek kolaydır ama bilmediğiniz bir şeye inanmak nasıl hissettiriyor?

Dini biliyor musunuz yoksa bildiğiniz şey, size anlatılanlar, inanmanızı istedikleri detaylar mı? Bunun üstüne bir düşünelim. Düşünelim mi? Yoksa siz yaklaşık olarak 20 gün sonra başlayacak -di’li geçmiş zaman hikayelerini dinleyip kafanızı doldurmaya hazır mısınız?

-O sırada arkadan bir ses yükselir; Üstüne vazife olmayan konularda konuşur, konuşur, konuşuuurduuu. “Dur” diyordu bilgeler “Dur, dur. Taş olursun”

Olmadı.

Her neyse, konumuz Pratchett ve Small Gods değil zaten, ben nereden ve nasıl bu konulara geldim, inanın bilmiyorum. Zihnim ilginç bir labirent, yanlış bir yere sapınca bir bakıyorsunuz ulaşmaya çalıştığınız konu yerine bambaşka bir konu çıkmış ve karşınızdaki kadın konuştukça konuşuyor.

Susmuyorum.

Konumuz, diyorduk. Konumuz birkaç hafta ya da ay önce sizlere hakketmediği bir özensizlikle duyurduğum American Gods. Merak edip kitabı okuyanlarınız var mı? O kadar tıklıyorsunuz ki hala blog okuyan insanlar olduğunu görmek mutlu ediyor beni. Bari kitabı alıp okudunuz ya da en azından Google’da arattınız mı?

American Gods’ın ilk bölümü önceki akşam malum ortamlara düştü ve sizlere diyeceğim şudur; iyi ki düştü. Elbette burada diziden bahsetmeyeceğim, önceki yazıyı okudunuz mu? Diziyi tanıtmak için başlayıp on saat kitaptan ve dünya meselelerinden bahsettim. Bu yüzden kimse benden dizi önermemi istemiyor, bu yüzden sizlere yazıyorum. Şaka bir yana, dizinin hayal kırıklığı olacağından öyle çok korkmuştum ki. Hobbit’i deliler gibi bekleyip, P. Jackson’ın sırf para için cüceler ve elflerin aşk yaşayabileceğini namüsait yerlerinden uydurması sonucu sinemada homurdanmaktan filmi izleyememiş insanım ben.

Filmleri beraber izlediğim arkadaşlarıma sorduğunuzda hatırladıkları tek şey “Olmaz ki canım, böyle olmaz” cümleleri olacaktır. Çünkü olmaz. Eskilere ve Modernlere teşekkürler, American Gods olması gerektiği gibiydi. En azından ilk bölümü değerlendirecek olursak, hiçbir şey yerinden oynamamıştı. Saçma sapan bir romantizm yoktu, belki Gölge olduğundan daha canlıydı ama olacak o kadar.Yazarın senaryo işine el atması böyle sonuçlar doğuruyor demek ki, üstat Tolkien de mezarında vantilatöre dönmüştür muhtemelen. -Bu sözü çaldım, sahibine selam olsun-

Konuyu size anlatmak yerine biraz şu dinler ve teknoloji olayından bahsedelim mi? Hani az önce üstünde birazcık konuşmuştuk. Bilmeyenler için uyarı geçmem de fayda var, okuyacaklarınız sizi rahatsız edebilir çünkü ben kameraların karşısında ya da muhtelif ortamlarda din uyduranlara karşı ezelden beri pek pozitif değilim. Olamadım ve muhtemelen asla olamayacağım.

Konu çok derin öyle derin ki nereden başlasam, diye düşündürtüyor. Önce kitaptan bir alıntı yapalım mı? Onun üstüne konuşalım.

“Ben salak kutusuyum. Ben televizyonum, ben her şeyi gören göz ve katot ışının dünyasıyım. Ben gaf tüpüyüm. Ben ailelerin tapınmak için önünde toplandıkları küçük sunağım.”

“Sen televizyon musun, yoksa televizyondaki biri mi?’

“Tv bir sunaktır. Ben insanların adına kurban verdikleri şeyim.’

“Ne kurban ederler?’ diye sordu Gölge.

“Çoğunlukla zamanlarını. Bazen birbirlerini… “

Soru sormaya gerek var mı? Televizyonun varlığını unutabilen var mı? Hiç etkilenmeden izleyebilen? Çocuklarını ondan uzak tutabilen? Alanım olduğu için direkt olarak edebiyattan örnekler vereceğim ve örnekler önceki yazıları okuyanlar için sıkıcı olacaktır fakat durumu görmenizi istiyorum. Yaşı genç, çok genç yazar adaylarının/yazmaya hevesli insanların yazılarını okuyorum. Hikaye taslakları önüme düşüyor, bazen gözlerimin içine hevesle bakarak benden yorum bekliyorlar. Bazen benden onlara gidecek bir mail için günde onlarca kez mail kutularını kontrol ettiklerini itiraf ediyorlar ve ben, kapağını açtığım her hikayeye aynı umutla başlıyorum.

“Farklı bir şey olsun, lütfen farklı bir şey olsun.”

Olmuyor. İşte televizyonun ve televizyon karakterlerinin etkisi tam olarak burada devreye giriyor. Önüme gelen tüm hikayelerin ana karakterleri marketten alınmış gibi, birebir, ucuz, yavanlar. Güçlü ve belalı adamlar, korunmaya muhtaç, kendi ayakları üzerinde durmanın anlamını dahi bilmeyen ama kendi ayakları üzerinde durabileceğini iddia eden güzel ama şapşal genç kızlar. Sonrasını biliyorsunuz, sonra bu adamlar bu kızları alıyor ve sahip oluyorlar.

Ve bu güzel bir şey -miş. Mutlu son.

Kime göre?

Onu geçin, hepimizin kullandığı instagram hesabınızı açın. Keşfet kısmında Kısmetse Olur isimli kene türüne ait tek bir paylaşım yoksa lütfen beni de sosyal çevrenize alın zira ne zaman İnstagram hesabıma bakacak olsam, keşfet bölümünde televizyon karakterleri adına açılmış hayran hesaplarına rastlıyor ve gencinden-yaşlısına binlerce insanın saçma sapan sebepler yüzünden birbirleriyle tartıştığına şahit oluyorum. Zamanınızı verdiğiniz şeylere bir bakın, bakın ve mantıklı tek bir açıklamada bulunun.

“Canımız sıkılıyor” diyor bazıları sorduğumda, bazıları “Ne yapayım!” diye yakınıyor “Haberlere mi bakayım, hayat yeterince kötü değil mi? İçim daralıyor.” Bakın bu üç maymunun bir güzel harmanlanmış hali “Ne yapayım,içim daralıyor.”

Görmemek, duymamak, bilmemek işime geliyor. Böylece bana inandırılan yalanlara ve pembe bulutlarda yaşadığıma inanabilirim. Savaşın ortasında kalmış çocuklar ya da ülkenin yeni sisteminde durumumuzun ne olacağı umurumda değil, lütfen bana bir doz daha entrika verin. Lütfen, evlilik programlarını bitirmeyin. Ben günlük entrika ve saçmalık ihtiyacımı başka nasıl karşılayacağım. Oz büyücüsüne ihtiyacım yok, beynimin talaştan oluşması umurumda değil. Ne işime yarıyor ki?

Yazar tam olarak bu noktada derin bir nefes aldı ve konuyu toparlaması gerektiğini fark etti.

Ben bilge değilim, bir halt bildiğimi bile söyleyemem. Söyleyebileceğim tek şey, insanları gözlemlediğim. Fazlaca yanılıyorum ama izleme huyumdan asla vazgeçmeyeceğim sanırım. Uydurulmuş bir dine inananları görüyorum, sahte peygamberlere kapılanları, zamanının çoğunu televizyonun karşısında evlilik programları izleyerek geçirenleri, her şeyi bildiğini ya da bir şeyi anladığını sananları ve bunun üstüne ahkam kesenleri, insanlıktan çok paraya önem verenleri, hayallerini beyaz bir elbiseyle sınırlayanları, üniversiteden çıkıp direkt olarak kendi düğününe gidenleri -ve bunu marifet sayanları- ya da aynı kapıdan çıkıp sokaklara düşenleri.

Soru şu; Modernliğin bize getirisi gerçekten bu mu?

En basiti internet. Nasıl kullanıyorsunuz interneti? Size bir şey katıyor mu yoksa zamanınızı ve beyin hücrelerinizi öldüren, belki de sizi suça sevk eden şeylerle mi uğraşıyorsunuz?

En son ne zaman, neye inandığınızı sorguladınız. İnandığınız şey gerçek Tanrı mı? Misal sizin Tanrı’nız “Sizin gibi düşünmeyenlere saldırabilirsiniz/öldürebilirsiniz” diyor mu? Yoksa bunu söyleyen televizyon mu? Peygamber hikayeleri dinlemek yerine, peygamberlein nasıl yaşadığına hiç baktınız mı? Yaşamlarını şekillendiren düşünceleri ve nasıl yaşadıklarını, o dönemin zihniyle anlamaya çalıştınız mı? Yoksa peygamberin birden fazla eşi vardı, bizim de olsun kafasında mısınız?

Dini canınız nasıl isterse öyle mi algılıyorsunuz?

American Gods tam olarak bunu anlatıyor diyemem, bunları ben 03:23 sularında yarı sinirli bir ruh halinde zırvalıyorum ama Modern Tanrıların diyaloglarını okumanızı isterim. Black Mirror’u izlemenizi istediğim gibi.

americangods2

Distopya mı desek, ütopya mı? ; The Handmaid’s Tale

“İmkansız değil. İmkansız olmadığı için okurken/izlerken öfkeleniyor, belki de korkuyoruz.”

Giriş için tanıtım yapmam gerektiğini biliyorum ama siz de beni biliyorsunuz. Olması gerektiği için yapanlardan olamadım hiç. O yüzden direkt konuya gireceğim, bu kanımın daha hızlı akmasını sağlayan bir konu ve itiraf etmem gerekirse aylardır kendi düşüncelerimi bir metin üzerinde sıralamıyorum. Bocalayabilir, sizlere “Yazmayı mı unutmuş bu” dedirtebilirim. Kusuruma bakmayın.

Margaret Atwood’un aynı isimli kitabından uyarlanan The Handmaid’s Tale’i dün akşam, Twitter’da adını bilmediğim fakat yüzüne aşina olduğum bir beyefendinin kadınlar hakkında adeta beyni yokmuşçasına atıp tutmasını izledikten sonra fark ettim. Diziye geçmeden önce beyefendinin zırvalarını kısaca özetleyeceğim.

İzlediğim videoda, yanılmıyorsam bir tartışma programında konuşan beyefendi kadınların fıtratında “köle olmak” olduğunu iddia ediyordu. Sorgusuz sualsiz itaat etmek zorunda olan kadınlara karşılık doğaları gereği “Sahip” olan erkekler, elbette bizden daha iyi şartlarda olacaklardı. Onlar sahiplerimizdi, haddimizi bilmeliydik.

Kitap, Dizi ve Film -evet üç hali de mevcut- tam olarak bu konuyla ilgileniyor. Özetlemeyeceğim ama kısaca bahsetmek gerekirse, feminist bir distopya bu. Lütfen, feminist sözcüğünden anladığınız “Bütün erkekleri öldüreceğiz. Kadınlar erkeklerden üstündür.”  zırvasıysa yazıyı şu an okumayı bırakın zira bir süredir kavram kargaşalarına tahammül gösteremiyorum. Çöken bir sistemin ardından yerine gelen sistemle tüm hak ve statüleri ellerinden alınan kadınların, deyim yerindeyse statüsü yüksek olan erkeklerin malı olduğu bir sistem. –Düşük statülü erkekler?, onlar da haksızlığa uğruyor. Gerçeklerden çok da uzak olmayacak bir şekilde sadece resmi bağın bir kadına statü getirebildiği, diğer tüm seçeneklerin kadını ve doğasını aşağıladığı bir sistem.

Margaret Atwood’u diğer romancılardan ayıran özelliklerinden birine tam bu noktada değinebiliriz; okurken demir bir pençenin göğsünüze bastırdığını hissediyorsunuz. Bazı okuyucular okurken korktuklarını yazmışlar, bazıları sıkılmış. Ben dişlerimi sıkmıştım, çünkü okuduklarım olmayacak şeyler değildi. Pekala olabilirdi, olabilir. Çevrenize baktığınızda beyni örümcek bağlamış insanların olduğunu göremeyecek kadar körseniz, elbette bu söylediklerim sizi güldürebilir ama bu gerçeği değiştirmez. Yerkürede böyle düşünen insanlar var. Hatırlayın, daha birkaç gün önce birileri çıkmış “Karşıt görüşe sahip olan insanların eş ya da çocuklarının, diğerlerine helal olduğunu” söylüyordu.

Detaylara dikkat edin, karşıt görüşe sahip olan kadınlar değil. Karşı görüşe sahip olan erkeklerin, eşleri ya da çocukları.  Tanrı’nın hür varlıklarından birini başkası üzerinden tanımlayanlarla çevrelenmiş durumda değil miyiz? Erkekler üzerinden tanımlanmıyor muyuz? Söyleyin bana. Özgürlük çığlıkları atarken, özgür müyüz?

İyice bakın.

Bizi içine soktukları karmaşa bulutundan başınızı çıkartın. Bir gün kendimizi bu romandaki kadınlar gibi bulabiliriz, daha kötüsüne bile maruz kalabiliriz. Kitapta tanımlanan kadınlar gibi “X’inki olabiliriz”. Ah, durun bir sanıye, zaten öyleyiz. “Hiçbir şey olmaz” dediğinizi duyar gibiyim. Evet, o durumda ne yaparsak yapalım; hiçbir şey olmaz. Dayatılanları kabul ettiğimiz sürece olan da bu değil mi zaten. Hiçbir şey. Neydi şu meşhur hikaye, kurbağayı soğuk suyun içine atıp yavaş yavaş mı haşlıyorlardı? Bir şeyleri anlayabildiniz mi? Kendinizi dışarı fırlatamayacak kadar uyuştunuz mu yoksa?

Roman distopya dendiğinde iki üç kitap karıştırmış herkesin sıralayacağı popüler distopyalardan farklı olarak bir geçiş dönemini anlatıyor. – Yine de Atwood’un eserinde ünlü distopyalardan birkaçının izini ve kitabın yazıldığı dönemde dünyayı etkiyen olayların etkisini görebiliyoruz– Her şey yeni olup bitmiş, karakterin anıları taze. Yıllar önce olmuş ve sindirilmiş bir düzenden bahsetmiyoruz. Okurken içimiz kararıyor ama kelimelerin altında yatan kızgınlığı da hissedebiliyoruz. Evet, itiraf etmem gerekirse romanı okurken bazı noktalarda sıkılmış daha çarpıcı olabilirdi ya da daha kısa tutulabilirdi, demiştim fakat belki de kitabı sarsıcı kılan budur, o sıkıcı detayların tümü. İnsanın ruhuna işleyen  karanlık, melankolik ruh hali. Anlatıcının tek düzeliği. Renkleriniz elinizden alınsa, bildiğiniz her şeyin içi bir gece de boşaltılsa ve elinizden bir şey gelmeyeceğini biliyor olsanız nasıl davranırdınız?

Üniversite koridorlarında “Erkek her türlü kadından üstündür” denilebilen hatta bununla övünülebilen bir ülkede yaşayan, erkeğin kaburga kemiğinden yaratılmış ikinci sınıf bir varlık olarak görülen biri yazıyor bunları. Bazılarının gözünde ev işlerini yapan, çocuklar doğuran ve iştahı kapatan bir varlığım. Hizmetleri karşılığı beslenmesi gereken ama asla aşırı boyutlarda değil. Yoksa şımarırım, tepeye çıkarım. Şeytanın soyundanım ben, Adem’i baştan çıkartanım. Ah ben yok mu ben.

Kitap sarsıcı. Baştan beri distopya olarak tanımlamama rağmen belki de bazıları için ağız sulandıran bir ütopya. Gelecek hayali, doyum malzemesi. Köle olan kadınlar ve onları kabullenen eşler. Bir erkeğin karısının gözü önünde başka bir kadınla cinsel ilişkiye girmesi ve bunun son derece normal karşılanması. “Sabahlar olmasın” diyenleri de duyar gibiyim.

Ne acı.

Görmek, bilmek ama yeterince yüksek bir ses çıkartamamak. Ne acı. Bir yerlerde hatta belki de yan apartmanda bu zihniyetin yaşadığını bilmek.

Diziye geçelim yoksa ben susmayacağım.

Dediğim gibi diziyi önceki akşam keşfettim. Uzun uzadıya cümleler kuramayacağım kadar dağınık bir şekilde izlesem de, karakterlerin yansıtılış şekillerini şu an için başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Özellikle kadın karakterlerin donuklukları, donukluğun altında yatan isyan kıvılcımlarını izleyiciye sızdırabilmeleri hoş olmuş.

Sizi içine alıp ekran karşısında kasılıp kalmanızı sağlayacak kadar heyecanlı bir yapım olacağını düşünmüyorum ama bence izlenmesi gerekiyor. Hatta daha da iyisi, kitabı da alıp okumanız ki henüz bir bilgim yok ama yayınevleri diziyle birlikte yıllardır kitapçılarda bulunamayan bu kitabın üstüne atlamışlardır ya da atlayacaklardır. Kolaylıkla bulabilirsiniz.

American Gods

Uzun zamandır yazmadıgımı blogun en altındaki içerik kısmını gördüğümde farkettim. Buraya nereden baksanız 11 aydır yazmıyormuşum ve umurumda olmamıs. Sizin umurunuzda mı, sanmıyorum ama olsun, yine de bir girizgah atayım dedim.

2017 iddialı dizilerle geldi. Bunlardan biri de Neil Gaiman’ın American Gods’ın uyarlaması. Dizinin nasıl olacağını henüz kestiremesem de Gaiman ve gönlümde taht kurmuş eseri Sandman’in hatrı için bu diziye bir göz atın demek istiyorum.

 

 

Ergen sayılırlar ama olsun; The Shannara Chronicles

Bir önceki yazımda işsizliğe fena halde özendiğimden dert yanmıştım. Ne zaman bir işim olsa ve bu iş önemli olsa, zihnim hiçbir işim olmadığına ya da olan işlerin önemsiz olduğuna karar verip saçma sapan şeyler yapmaya başlıyor.

Shannara Chronicles’a da böyle bir dönemde başladım. Dizi hakkında birkaç haber okumuş fakat gerek kadro, gerekse yapımcı yüzünden pek önemsememiştim. Çünkü MTV tarafından çekilen bir diziydi, anlıyorsunuz ya. Ben ergenlik dönemini kapatıp, o heybetli kitabı yatağımın altına saklayalı yıllar olmuştu. Haberi okuduktan birkaç dakika sonra dizinin aklımdan uçup gittiğini bile söyleyebiliriz. John Rhys-Davies ve Manu Bennett bile kurtaramamıştı diziyi öyle söyleyeyim. Evet sevgili dostlar, dizi LOTR’un en sevilen karakterlerinden Gimli’yi ve gönüllerde farklı rollerle taht kurmuş olan Manu Bennett’i barındırıyor.Konumuza gelirsek;

Shannara fantastik bir evren, bu tarz yapımlarda fantastik izleyicilerinin ve yapımcıların en önemli önceliği izleyiciye hikayede anlatılan evreni yansıtması ve o hissi yaşatmasıdır. Zira fantastik evrenler söz konusu olduğunda kullanılacak alanları çevremizde görmemiz pek de mümkün olmuyor, eh bu tarz işlerle ilgilenenler de görsel olarak doyurulmayı bekliyorlar haliyle. Televizyon bütçesiyle iyi bir iş ortaya çıkartmak her ne kadar zor olsa da dizi bu açıdan oldukça başarılı diyebiliriz; çekimler, özel efektler ve kostümler gayet iyi durumda.

Hikaye, hikayenin işlenişi hakkında pek yorum yapamıyorum zira kitaplar Türkçeye çevrilmiş olsa dahi Terry Brooks’un yazdığı Shannara serisini okumadım fakat izlediğim kadarıyla söyleyebilirim ki dizi fena gitmiyor. Yeni dönemin LOTR’u diyemem- ki bir okuyucu olarak efsaneleşmiş LOTR’da bile hikaye işlenişi olarak büyük hataların olduğunu söyleyebilirim – Dwarf ve Elf aşkı nedir a dostlar? – yine de dizi izlendikçe insanı sarıyor ve bir sonraki bölüm neler olacağını merak etmenizi sağlıyor.

Başrollerin hiçbirini tanımadığımdan ve ben de isimlerini araştıracağım kadar büyük bir etki bırakmadıklarından oyunculuk üzerine uzun uzadıya konuşamayacağım fakat yan rollerin diziye büyük bir etkisi olduğunu söyleyebilirim.

Uzun lafın kısası; Fantastik edebiyatla ve sinemayla ilgileniyorsanız, Shannara Chronicles kesinlikle iyi bir tercih. Karşınızda LOTR gibi sizi alıp bambaşka bir evrene sürükleyecek bir hikaye yok, evet ama en azından görsellik iyi diyebiliriz. E, tamam Game of Thrones kadar da germiyor ama araya 2-3 aksiyon katmaya bir şeyler yapmaya çalışmışlar haklarını yemeyelim.

Shannara’nın en önemli özelliğinin fazla başarı elde edilemeyen fantastik alanda bir atılım yapma cesaretinin gösterilmesi olduğunu düşünüyorum açıkçası. Bu yüzden eğer fantastik bir şeyler izlemeyi seviyorsanız, izleyin, izlettirin. Destek verin, derim ben.

 

Dip not: Eski dwarfın yeni Elf Kralı olması ve alışılagelmiş büyücü görüntüsünün Manu Bennett gibi bir büyücüyle yıkılması kesinlikle hoş olmuş.

 

IDEAL KADIN KARAKTER | Bolum II

Görsel: Daisy Oak thequietfront.com

Türk televizyonlarını izleme şansım pek olmuyor fakat ayda yılda bir denk gelip izlediğimde her dizide rastladığım bir ortak nokta var. Kadınlar ve onların akıl almaz benzerliği.

Erkeklerin, erkeklerimizin, bizim gibi kadınların doğurduğu ve büyüttüğü erkeklerin zihnindeki ideal kadına bakalım. Güzel, alımlı, yeterince zeki fakat dikkat edin buradaki önemli kısım zeka kısmı değil, erkeğinin ne söylediğini anlayacak yeterlilikte zeki olması gerekiyor- , erkeği uğruna yapmayacağı fedakarlık olmayan, evinin kadını, çocuğun anası, namus denince akla ilk gelen şey vs vs. Kadın denince akla temiz kelimesi gelmek zorunda en başta, saf, ona ait. Güçsüz, kırılgan, korunmaya muhtaç. Adeta bir ceylan.

Evet, buradan ilerleyelim. İdeal kadın, tıpkı bir ceylan gibi. Güzel, narin, aslanlar karşısında savunmasız. – Ama asla bir aslan değil, her zaman av. Avcı olursa ona kadın değil başka bir şey deniyor. –

Televizyonlarımıza dönelim, evlerde sürekli açık duran izlenmese bile kulağımıza çalınan, algılarımızla oynayan o güzel aletlere. Türk televizyonları ağalı paşalı dizileri geçen sezonlarda bırakmış gibi gözüküyor, bu sezon ekranlarda –takip edebildiğim kadarıyla- gizli bir ilişkiye hayır demeyen , para karşılığı birinin duygularıyla oynamayı kabullenebilen, evli bir adamın metresi olmayı sorun etmeyen, anlaşmalı evlilik yapıp karşısındaki adamın her türlü derdini çeken kadınlar var.

Sempatik özelliklerle bezenmiş ana karakterlerin hepsi adeta prenses, onları izlerken gülümsüyor. Başrol erkekle birlikte capslerini hazırlıyor, aşklarına gıptayla bakıyor hatta onlar gibi bir aşk yaşamayı diliyoruz? – Ben dilemiyorum ama beni ölçüt alırsanız, büyük bir sorun yaşarız- Neden, çünkü onlar çocukluğumuzdan bu yana beynimize nakşedilen her şey, parıltılı bir hayata kavuşmak için kötüleri yenmek zorunda olan ve bin türlü engelle karşılaşan modern zaman prensesleri.

Ne yazıktır ki karşılarındaki kadınlar da hayattan nasibini almış, hayata tutunmaya çalışan, koşullar tarafından acımasızlaştırılmış kadınlar. Benim sorum şu; Hangisi gerçek? Hangimiz gerçek hayatımızda prensesler gibi yaşıyoruz? Hangi büyük aşk sonsuz mutlulukla devam ediyor? Ya da asıl soru, neden gerçek kadınlar olmak yerine prenses olmak istiyoruz? Tırnaklarımızın her daim manikürlü olması yerine neden o tırnaklar hiç kırılmıyor, neden tırnaklarımızla kazıya kazıya elde etmiyoruz kendi geleceğimizi? Teknolojinin geliştiği bu çağda ilişkiler dokunmatikleşmişken siyah erkanda gördüğümüz birkaç tatlı kareyle aklımızı kaybedecek kadar aptallaştık mı?

Karşıma çıkan her fırsatta, günümüz Türk yazarlarının sahte romantizm ve seks dışında bir şey yazamadıklarını anlatıyorum insanlara. Yaratıcılık ölmüş durumda, hangi kitabı ya da hangi diziyi açsam karşımda aynı tip insanlar; öyle ki bir süre sonra senaryo hakkında nokta atışı tahminlerde bulunabiliyorum. Çünkü klişeler.

Senaryoyu yazan kadın veya erkekler farklı bir karakter sunma riskine girmiyorlar. Güçlü, işinde başarılı kadınların hepsi ya entrikacı ya da erkeksi. İkinci soru şu; İş alanında başarılı olmak için entrikacı ya da erkeksi mi olmamız gerekiyor? Bize dayatılan kalıbın farkında değil miyiz? Kadınsı olursan seni yaftalarız, aramızda olacaksan bizden biri olacaksın çünkü senin ellerinin hamurun içinde olması gerekiyordu.

Türk televizyonlarında kaç başarılı ve iyi iş kadını örneği var? Yan karakter olmayacak ama, ana karakter olması lazım. Tamam, elbette bende farkındayım romantik komedi alanında fazla ciddi karakterler kullanamazsınız ama bu bize başka bir kapı açıyor, neden sadece romantik komedi ya da dram alanında çalışıyoruz? Neden komedi, polisiye ya da başka bir alanda diziler çekmiyoruz? Malzememiz mi yok?

E gazeteleri bir açalım, trajikomik bir ülkeyiz zaten malzemeden bol ne var? Nedir bizi, güzel, alımlı ıvır zıvır kadınlara tutsak eden. Neden görselliği diğerleri kadar ihtişamlı olmayan ama sempatik kadın kullanmıyoruz? Neden güzel kadınların zehir gibi olabilecekleri ve erkeklere ihtiyaç duymadan da yaşayabileceği fikrine inanmıyoruz? Neden kadınlarımız prenses olmak zorunda?

Vakit bulduğumda internette boş boş gezinmek yerine yeni keşfettiğim hikaye sitesindeki hikâyelere göz atıyorum. Yazı dilini, yazma biçimini, olay örgüsündeki sıkıntıları geçmiş durumdayım. Her gözüme çarptığında beni delirten fiziksel detaylarla ilgilenmiyorum bir süredir. Kalem de kelam da pratikle gelişen şeyler, hikayelerde incelediğim genel unsur kadın karakterlerin davranışları. Çoğunlukla genç zihinlerden çıkan öykülerde genç kadınlar genel olarak zamanın başlangıcından bu yana bize dayatılmaya çalışılan pasif bir tutum içindeler. Erkeğin gücünü takdir eden, onun fiziksel özelliklerine hayran olan, erkeğinin özellikleriyle övünen, okulunu aşkı için bırakan ya da sosyal hayatından hiç bahsedilmeyen karakterler; Güçlü erkeklerin fiziksel ve sosyal gücünün rahatını süren kadınlar okuyorum.

İlk başta direniyorlar, okuyanları gülümseten bir süründürme aşaması bile yaşatıyorlar ana erkek karaktere, sonra sert kabuğun altından iç sızlatan bir duygusallık çıkartmaya çalışma aşaması başlıyor. Sorunları psikolojik olarak temellendirme aşaması ise en sevdiğim kısım, ülkemiz gördüğü her sorunlu insana şizofreni damgasını yapıştıracak gönüllü psikologlarla dolup taşarken amatör yazar arkadaşlarımızın aileden gelen sorunların çocuk psikolojisi üzerindeki etkileri üzerine yaptıkları derin tespitler beni benden alıyor. Biliyorsunuz uzmanların çağındayız ve biz millet olarak bir şeyleri biliyormuş gibi yapmak konusunda dünya markasıyız. Kafasından hastalık uyduran ve bunu tıbbi kaynaklara dayandırmaya çalışanlar bile var. Geçelim.

Konumuz ve bundan sonraki yazıların konusu olacak olan ana unsur kadın.

Belli bir kesim sokaklara dökülüp “Kadın ve erkek sosyal olarak eşittir” diye bağırırken yaratıcı zihinler dediğimiz topluluğun kadını bile isteye ikinci sınıf bir varlıkmış gibi gösterme çabasını anlatmaya ve örneklemeye çalışacağım kendimce.

Bu giriş yazısı olsun.

 

 

Silahımla Sev Beni

Fazla kelimesinin bile tam olarak anlatamayacağı kadar yoğun bir dönemden geçiyorum. Masamın üstünde okumam gereken kitaplar dağı her geçen gün büyürken; tamamlamaya çalıştığım işler, yeni gelen işler ve halimize acımayan profesörlerin verdiği ödevler etrafımda dans ediyorlar.

Kendime zaman ayırmak, zevk aldığım işlere yönelmek, bu sıkıcı tempodan biraz da olsa sıyrılmak istiyorum. Sadece istiyorum, henüz becerebildiğim söylenemez. Birkaç kez alışverişe, canlı müziğe, sinemaya ve tiyatroya gittim. Ne güzel dediğinizi duyar gibiyim, güzel evet ama tüm bunları haftalık rutini haline getirmiş, haftada mutlaka bir film izleyen, birkaç kitap bitiren, sevdiği dizileri kaçırmayan bir insanın tüm bu aktiviteleri kaçamak vakitlerde yapmaya çalışması ne kadar sıkıntı veriyor tahmin bile edemezsiniz.

Yine de mutlu sayılırım. Elimden geldiğince mutluyum, konumuz da bu değil zaten. Yazmayı özledim, uzattıkça uzatıyorum.

Kendimi akademik kitapların ağır havasından kurtarmak için bir çözüm ararken, Wattpad denilen sosyal ağ ya da telefon eklentisiyle tanıştım. Benim zamanımda forumlar vardı, hikaye yazmak isteyen insanlar orada yazardı. – Yöneticilik yapıp, terör estirdiğim dönemler bile oldu. – Şimdi bu tarz şeyler için özel siteler çıkmış hatta işi cebimize kadar taşımışlar, güzel şeyler bunlar.

Her neyse, eski eğitim alanım, daimi ilgi ve yarı zamanlı iş alanım olan edebiyat her zaman ilgimi çektiğinden Türk amatör yazarların elinden çıkma hikâyeler arasında dolanmaya başladım. Başlamasaydım daha iyi olacaktı sanki, neyse. Psikoloji – sosyal psikoloji alanında eğitim alan bir insan olarak dikkatimi çeken bir ayrıntıyı sizlerle de paylaşmak, günümüz gençliğinin fantezilerini bir de sizin eleştirel gözünüze sunmak için buradayım. Çok mu lazım? Hayır, hiç lazım değil ama canım yazmak istiyor. Bir neyse daha.

Çok tıklanan hikayelerden, hikayelerin bölüm aralarında reklamı çıkan hikayelere sektiğim birkaç akşamın ardından açık yüreklilikle söyleyebilirim ki Stockholm Sendromu adı verilen rehine-rehinci bağı ülkemiz –sadece Türk yazarları inceleyebildim– gençleri arasında fazlaca popüler.

Gezintim sırasında rast geldiğim birçok hikayede küçük yaşlardaki kadın karakterimiz, kendinden yaşça büyük ve davranışları birçoğumuz tarafından hoş karşılanmayacak kaba-saba tipler – mafya, şirket yöneticisi, müzik grubu üyesi, motorcu, serseri vs. tarafından kaçırılıp, ayartılıp, taciz edilip ardından erkek karakteri adam ediyor, onun içindeki yumuşak tarafı ortaya çıkartıyorlar.

Şimdi derin bir nefes alıp arkamıza yaslanalım ve kadın milletinin erkeği adam etme tutkusunun temeline inmeye çalışalım. Bu nasıl bir şeydir ki, yaşlarının küçük olduğunu tahmin ettiğim amatör yazarlar bunu hayal dünyalarına oradan da kalemlerine taşımışlar.

Eski çapkından iyi koca olur mantığı yüzyıllardır süregelen kısmen hatalı bir mantık, bunu çoğumuz biliyoruz. Erkeğin doymuşu iyidir, evet ama huylunun huyundan vazgeçmemesi gibi bir seçeneğini de göz ardı etmememiz lazım. Mucizelerin genellikle kitap ve film kahramanlarının başına geldiğini, onu da mutsuz yazarların yazdığını unutmasak her şey daha güzel olacak. Pembe hayallerimizin yaratıcılarının paçalarından mutsuzluk/tatminsizlik sızıyor.

Hikaye isimlerini hatırlamıyorum, hatırlasam dahi direkt hedef belirterek yazmam o ayrı. Yazmaya hevesli insanların kalemlerini eleştirmek bana düşmez, okurken bana küçük sevimli sinir krizleri geçirten imla hatalarını saymayacağım o yüzden. Takıldığım kısım konular, konuların işleniş biçimi, olay örgüsünün ilginçliği.

Tecavüzü nasıl tanımlarsınız? Tecavüzü hangi cümlelerle haklı çıkartabilirsiniz? Tecavüzün ya da birine satılmanın olumlu bir yanını bulabilir misiniz? Her kötü durumda karşımıza çıkan “Tecavüz kaçınılmızsa zevk almayı bileceksin” cümlesini geçelim. Yok öyle bir dünya dostlar. Tecavüz fantezi alanında kullanıldığında ve rıza gösterdiğiniz bir partnerle hoş olabilir ama gerçekten tecavüze uğruyorsanız, zevk alamazsınız. Eleyelim o seçeneği. Şimdi, genç kızlarımızın hikâyelerinde işlediği konulara gelelim.

Zihinler öyle bir hal almaya başlamış ki; romantizm denildiğinde aklımıza gelen ilk şey, kötü bir olay, kötü huyları olan bir karakter ve onu iyileştiren kadın kahraman olmuş. Başına gelen her şeye katlanan ve alışan bir kadın denildiğinde aklınıza gelen ilk şey ne oluyor? Kendi seçimlerini yapmak yerine yönlendirilen, her hareketinde birilerinden izin almak zorunda kalan kadınlar denildiğinde ne düşünüyoruz?

Bu tanımlar bize ne kadar yabancı?

Hiç değiller, değil mi? Kadının her geçen gün biraz daha metalaştırıldığı, kadına şiddetin normalimiz haline geldiği, tecavüzün suçtan bile sayılmadığı zamanlardayız. Karşınıza geçmiş, tecavüzcüsüne/onu kaçıran zorbaya aşık olan genç kadınları yazan genç kadınları eleştiriyorum. İçinde büyüdüğü toplumun gerçeklerini kabullenmek için fantezi haline getiren, gerçeklerden kaçmak için pembe gözlüklere sığınan zihinlere saydırıyorum.

Suçu zavallı Grinin Elli Tonu’nun yazarına –kadının adını unuttum- atmak isterdim, çünkü o kitaba – düzeltelim, o tarz kitaplara ve yazarlarına sataşmak gerçekten hoşuma gidiyor. Erotik edebiyat da gerekli evet ama – kitaplığının %80’ini akademik kitaplar, geri kalanını bilimkurgu ve fantastik kitaplarla kaplamış bir insan olarak fikrimi az çok tahmin edersiniz sanıyorum. Erotizmin fazla abartılmaması, erotik kitaplara yaş sınırı getirilmesi taraftarıyım zira bu tarz kitaplara meraklı olan kitlenin yaşı her geçen gün biraz daha düşüyor.

Geçelim.

Okuduğum üç hikâyeden ikisinin Stockholm sendromuna gönderme yapmasıyla durumun iç acıtan halini fark etmiştim. Aşık olan mafyalar, aşık olan dominant adamlar, aşık olan çete liderleri, aşık olan seks düşkünü müzik grubu üyeleri, aşık olan serseriler vs. diye uzayan listenin en masum üyeleri serseri müzik grubu üyeleri ve dominant arkadaşlarımızdı sanırım. En azından şiddeti bir tür zevk aracı olarak kullanıyor, günlük hayatlarında saygın bir yaşam sürüyorlardı.

Hikayelerin genelinde düşmanlarını vuran, işkence eden ana karakterlerin yaratılış amaçlarını anlamaya çalışıyordum, çünkü işim yoktu. Tüm final zamanlarında olduğu gibi ders çalışmak dışındaki tüm etkinliklere meraklıydım. Böylece Türk amatör yazarlarının zihnini besleyen o karanlık dünyaya ilk adımı attım.

Televizyon!

Dışarıdan baktığınızda benden iyi bir seyirci bulamazsınız, televizyonum sürekli açıktır. Evde değilken bile televizyonu açık tuttuğum oluyor ki eve girdiğimde sessizlikle karşılaşmayayım amma ve lakin konu izlemeye gelince biraz sıkıntı yaşadığım gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Ben polisiye seviyorum, Türk televizyonlarında oynayan –bildiğim- tek polisiye Arka Sokaklar. Vaziyet bu olunca insanın içinden açıp birbirinin kopyası olan dizileri izlemek gelmiyor ama ben izledim. Sırf okuduğum hikayelerin nereden türediğini görmek için yayınlanan ve izleyiciyi çeken tüm dizilerin bölüm fragmanlarını –ne sandınız canlar?- izledim.

Sonuç mu?

İnsanları gerçek dünyadan uzaklaştırmak gibi bir amacı da olan televizyonlarımızda gerçek hayat abartılarak yayınlanıyor. Sokakta başınızı çevirdiğinizde eşine zorbalık eden bir adam mı görüyorsunuz, televizyon o adama yaptığı hayvanlığı haklı çıkartacak bir hikaye uyduruyor. Öyle ki izlerken “Ayy” diyorsunuz tiz bir sesle “Yazık kız! Çok eziyet çekti bu adamda, psikolojisi bozuldu.”

Lise dönemlerime denk gelen bir dizi olduğunu anımsıyorum. Mahsun Kırmızıgül çekiyordu yanlış hatırlamıyorsam, başrollerinde Fikret Kuşkan vardı ve adam her fragmanda birilerine tokat atmasıyla zihnime kazınmıştı. Uzun lafın kısası, yazının başından beri çeşitli şekillerde dokundurduğum tatlı kızlar çevrelerinde, televizyonda ve popüler olan kitaplarda gördüklerini kurguluyorlardı.

Beni rahatsız eden kısım, okuduğum hikayelerin hiçbirinde adamın silahı bırakmamasıydı. Hikayenin başında belinde silahıyla gezen, yerli yersiz şiddet gösteren adam, hikayenin sonunda da silahlıydı. Zorbaydı, çete lideriydi, mafyaydı. Fark olarak sevmeyi öğrenmiş, kendinden bilmem kaç yaş küçük bir kıza tutulmuştu.

Öyle sevginin içine tükürelim mi sevgili okuyucu

Bence tükürmeliyiz.

Aralık ayından bu yana arşivde bekleyen yazıyı hızlıca sonlandırıp yayınlayayım, dedim. Mesaj kutuma tatlı tatlı küfreden okuyucu, kim olduğunu bilmesem de saygı ve sevgilerimle.

Buralardayım.

Kım korkar koca, sarısın kurttan? : Bıtten

MV5BMTY2MjE0NDgwN15BMl5BanBnXkFtZTgwMDUyNjc4MDE@._V1_SX640_SY720_

Syfy’ın yeni dizisi Bitten, Kelly Armstrong’un Women of the Otherworld kitabından uyarlanan bir dizi.  Bir ısırıkla dünyası ikiye bölünen Elena, kaçıp kurtulduğunu sandığı vahşi yönünü, evinin olduğu bölgede işlenen cinayetler yüzünden yeniden ortaya çıkartmak zorunda kalıyor. Bla bla bla

Gördüğünüz üzere dizi/kitap/film tanıtımı yapmak gibi bir yeteneğim yok. Bunun yerine bolca devrik cümle kuruyor ve bu cümlelerin neredeyse hepsinde saçmalıyorum. Yoksa bende isterdim burada size diziden ve oyunculardan kısaca bahsetmeyi, özet geçerek hiçbirinizi sıkmayacak bir şekilde işimi bitirmeyi ama yok, o yeteneği koymamışlar benim yetenek paketinin içine.

Bitten, biraz da “Twilight’ın olayı bitti arkadaşlar, Teen Wolf tutuyormuş bu aralar hemen kurtlara yönelelim” düşüncesinin kurbanı olan bir dizi. Bildiğiniz gibi vampirler bir süreliğine tabutlarına kapatıldılar, yerlerine kurtlar ve uzaylılar bakıyor. Uzaylılar artık E.T ya da Çılgın Marslılar’da gördüğümüz gibi eciş bücüş değiller. Hepsi yakışıklı, hepsi çekici, hepsi için kahrolup yerlerde yuvarlanıyoruz. – Uzaylılar popülerdi, değil mi? Yanlış bilgi kurbanı olmayayım da -Aslına bakarsak son zamanlarda genç yetişkin türde neler olup bittiğinden pek emin değilim, daha çok alanımı ilgilendiren kitaplara yöneldim ki bunun sinirlerim açısından hayırlı olduğunu da söyleyebiliriz. – Evet, kitaplara sinirlenebilecek kadar kafadan çatlak bir insanım.

Henüz iki bölümü yayınlandığından dizi hakkında da fazla atıp tutamayacak, iyi ya da kötü diyemeyeceğim ama diziden şahane bir kurtadam efsanesi çıkacak gibi durmuyor. Kaldı ki bugüne kadar okuduğum ya da izlediğim kurtadam romanından zevk almışlığım da yok. Kimse oturup, bol kanlı, çatışmalı, kurtların doğasını ortaya koyan şeyler çekmiyor. –Hayır, şiddet bağımlısı değilim. Sadece her yerde çarpıtılmış bir romantizm görmekten bıktım.

Dizi göze hoş gelen erkek karakterleri ve uyarlama olmasının verdiği güvenceyle iyi bir çerez dizi olacak gibi duruyor. Fiziği düzgün erkek karakterlerimizin popolarının bolca gözüktüğünü meraklısı olan arkadaşlara duyurmayı borç bilirim, o yüzden benim gibi açıp eşek kadar televizyonda izlemeyin. Odaya birileri girince ekrandaki çıplak insanlar ve battaniyelerin altına girmiş –Grip oldum a dostlar 😦 – yarı kapalı gözlerle ekrana bakan siz iyi bir ikili olmuyorsunuz.

“Ya bu fantastik dizi ehehe” açıklaması da “Hıı, anladım ben fantastiği” cevabıyla kendi kalenize geri yollanınca ortada kalıveriyorsunuz.

Kısa kesersek, diziyi önerir miyim? Bilmiyorum, takip edeceğimi düşündüğüm bir dizi değil açıkçası. Kitabı okudum gibi hatırlıyorum ama sorsanız konusunu da anlatamam sizlere. Bildiğim kadarıyla Kelly Armstrong’un ülkemizde yayınlanan bir kitabı da yok. Artemis’in bir kitabın haklarını aldığı söyleniyordu ama onun hakkında da bir malumatım yok.- Bunları neden anlatıyorum o konuda da bir fikrim yok.

Genç fantastik olayını seviyorum ben arkadaşım, vaktim bol bir bakarım diyorsanız izleyin derim yine de. Kurtlar filan var, dolaşıyorlar, boğuşuyorlar, kadın olan insan sevgilisiyle sevişiyor , rüyasında kurt olan eski sevgilisini görüyor filan. Bolca kaslı çıplak adam görüyorsunuz ki başroldeki arkadaşlardan birinin yüz kemik yapısını hafiften kurda benzettim ben. –İlaçlardan kafam güzelleşmiş de olabilir, bilemiyorum-

İyi bir şeyler izlemek istiyorum ben!, diyenlerdenseniz sizi The Americans, Orphan Black,  Da Vinci’s Demons, Vikings, Orange is the New Black, Master of Sex, Hannibal, Blacklist gibi güzel dizilere bekliyorum.