Kategori arşivi: Film

IDEAL KADIN KARAKTER | Bolum II

Görsel: Daisy Oak thequietfront.com

Günaydın

Ben yine uyumadım o ayrı, depresyona meyilli olduğum tüm zamanlarda olduğu gibi yine bloglara sarmış durumdayım ama bu sefer sağlam bir geri dönüş planlıyorum. Planlıyorum planlamasına ama henüz hangi bloga dönsem karar verebilmiş değilim. Dönem ve okuduğum kitaplar, politika ve kadın hakları üzerine karaladığım bloga dönmem gerektiğini işaret ediyor ama ben burayı daha bir seviyorum. Daha rahat, daha samimi, daha risksiz. Eh yıllardır alıştınızda bana her şeyi sil baştan halletmeme gerek yok.

Buralarda olmadığım ya da buradaymış gibi gözüktüğüm zamanlarda ne yaptığımı sormayın. Ben yazmıyorken hayatımı Brezilya dizilerine çeviriyorum, çünkü bünye seviyor aksiyonu alıştım ben artık çalkantılı yaşamıma. Samimi bir arkadaşımı kendime psikolog bile tayin ettim, garibim kendi delirdi beni düzelteyim derken ama düzeltti. Geçelim.

Özel hayatımı anlatmaya gelmedim sonuçta ama gelmiş de olabilirim, sağım solum belli olmuyor. Canım sıkkın yazmak iyi geldiği için yazıyorum birazda.

Geekyapar.com’dan takip ettiğime göre Hollywood’da bir Prenses filmleri akımı başlamış. Çocukluğumda bayılarak izlediğim çizgi filmler teker teker beyaz perdeye uyarlanıyormuş. Bu konu hakkında atıp tutmamı bekleyenler varsa başta onlardan özür dilerim çünkü ben hala çizgi film izleyen bir insanım. Çizgi filmlerin sinemaya uyarlanması ihtimali beni deli gibi mutlu ediyor, hele filmler iyi olursa değmeyin keyfime. Geçelim.

Bir önceki yazımda İdeal Kadın Portresine hafifçe değinmiş fakat konuyu dallandırmamıştım. Twitter çağındayız ve ben kısacık cümleleri bile okumayı üşenen insanlara sayfalarca yazı döşeyecek kadar aptal değilim. –Öyleyim-

Türk televizyonlarını izleme şansım pek olmuyor fakat ayda yılda bir denk gelip izlediğimde her dizide rastladığım bir ortak nokta var. Kadınlar ve onların akıl almaz benzerliği.

Erkeklerin, erkeklerimizin, bizim gibi kadınların doğurduğu ve büyüttüğü erkeklerin zihnindeki ideal kadına bakalım. Güzel, alımlı, yeterince zeki, erkeği uğruna yapmayacağı fedakarlık olmayan, evinin kadını, çocuğun anası, namus denince akla ilk gelen şey vs vs. Kadın denince akla temiz kelimesi gelmek zorunda en başta, saf, ona ait. Güçsüz, kırılgan, korunmaya muhtaç. Adeta bir ceylan.

Evet, buradan ilerleyelim. İdeal kadın, tıpkı bir ceylan gibi. Güzel, narin, aslanlar karşısında savunmasız. – Ama asla bir aslan değil, her zaman av. Avcı olursa ona kadın değil başka bir şey deniyor. –

Televizyonlarımıza dönelim, evlerde sürekli açık duran izlenmese bile kulağımıza çalınan, algılarımızla oynayan o güzel aletlere. Türk televizyonları ağalı paşalı dizileri geçen sezonlarda bırakmış gibi gözüküyor, bu sezon ekranlarda –takip edebildiğim kadarıyla- gizli bir ilişkiye hayır demeyen , para karşılığı birinin duygularıyla oynamayı kabullenebilen, evli bir adamın metresi olmayı sorun etmeyen, anlaşmalı evlilik yapıp karşısındaki adamın her türlü derdini çeken kadınlar var.

Sempatik özelliklerle bezenmiş ana karakterlerin hepsi adeta prenses, onları izlerken gülümsüyor. Başrol erkekle birlikte capslerini hazırlıyor, aşklarına gıptayla bakıyor hatta onlar gibi bir aşk yaşamayı diliyoruz? Neden çünkü onlar çocukluğumuzdan bu yana beynimize nakşedilen her şey, parıltılı bir hayata kavuşmak için kötüleri yenmek zorunda olan ve bin türlü engelle karşılaşan modern zaman prensesleri.

Ne yazıktır ki karşılarındaki kadınlar da hayattan nasibini almış, hayata tutunmaya çalışan, koşullar tarafından acımasızlaştırılmış kadınlar. Benim sorum şu; Hangisi gerçek? Hangimiz gerçek hayatımızda prensesler gibi yaşıyoruz? Hangi büyük aşk sonsuz mutlulukla devam ediyor? Ya da asıl soru, neden gerçek kadınlar olmak yerine prenses olmak istiyoruz? Teknolojinin geliştiği bu çağda ilişkiler dokunmatikleşmişken siyah erkanda gördüğümüz birkaç tatlı kareyle aklımızı kaybedecek kadar aptallaştık mı?

Karşıma çıkan her fırsatta, günümüz Türk yazarlarının sahte romantizm ve seks dışında bir şey yazamadıklarını anlatıyorum insanlara. Yaratıcılık ölmüş durumda, hangi kitabı ya da hangi diziyi açsam karşımda aynı tip insanlar; öyle ki bir süre sonra senaryo hakkında nokta atışı tahminlerde bulunabiliyorum çünkü klişe.

Senaryoyu yazan kadın veya erkekler farklı bir karakter sunma riskine girmiyorlar. Güçlü, işinde başarılı kadınların hepsi ya entrikacı ya da erkeksi. İkinci soru şu; İş alanında başarılı olmak için entrikacı ya da erkeksi mi olmamız gerekiyor? Bize dayatılan kalıbın farkında değil miyiz? Kadın gibi olursan seni yaftalarız, aramızda olacaksan bizden biri olacaksın çünkü senin ellerinin hamurun içinde olması gerekiyordu.

Türk televizyonlarında kaç başarılı ve iyi iş kadını örneği var? Yan karakter olmayacak ama, ana karakter olması lazım. Tamam, elbette bende farkındayım romantik komedi alanında fazla ciddi karakterler kullanamazsınız ama bu bize başka bir kapı açıyor, neden sadece romantik komedi ya da dram alanında çalışıyoruz? Neden komedi, polisiye ya da başka bir alanda diziler çekmiyoruz? Malzememiz mi yok?

E gazeteleri bir açalım, traji komik bir ülkeyiz zaten malzemeden bol ne var? Nedir bizi, güzel, alımlı ıvır zıvır kadınlarda tutsak eden. Neden çirkin ama sempatik kadın kullanmıyoruz? Neden güzel kadınların zehir gibi olabilecekleri ve erkeklere ihtiyaç duymadan da yaşayabileceği fikrine inanmıyoruz? Neden kadınlarımız prenses olmak zorunda? Kafamı topladığımda bence oturup asıl bunu tartışalım.

Bir rüyanın gerçekleşmesi : Warcraft

Blizzard, Warcraft’ın film olacağını yanlış hatırlamıyorsam 2006 yılında duyurmuştu. Sonra bu tür filmlerin ya da organizasyonların kaderinden midir nedir, ertelendi de ertelendi. Öyle ki ben çıkacak olursa filmi çocuklarımın göreceğinden emindim. Duncan Jones’un olaya dahil olduğu zamana kadar bu böyle devam etti.

Uyarlamaların en büyük avantajı ve aynı zamanda dezavantajı; çıkacak olan filmin hali hazırda bir izleyici kitlesi olmasıdır. Bu insanlar film çekilmeden önce ortamları zihinlerinde canlandırmış, karakterlere hayat vermiş, olayları belki bin farklı açıdan yaşamıştır. İnsanlar tarafından bilinen ve sevilen bir şeyi film yapmak cesaret ve hayal gücü isteyen bir iş. Efsaneleşmiş bir konuyu alır ve izleyici çeksin para getirsin diye değiştirmeye kalkarsanız (Bkz: Hobbit) işin içine evrenin kurallarına uymayan ilişkiler ve karakterler koyarsanız o konunun içine etmiş olursunuz.

Mükemmeliyetçiliğiyle bilinen Blizzard farkını burada ortaya koymuş durumda, filmde Chris Metzen’in adı var ve Jones projeye büyük önem verdiğini yaptığı konuşmalarda sıklıkla belirtiyor.  Benim en büyük tesellim ve umudum, filmin Warcraft’ı gerçekten seven bir adam tarafından çekiliyor olması. Az öncede bahsettiğim gibi, bu gibi projelerde konuya aşinalık ve hassasiyet büyük önem taşıyor.

Peter Jackson, Yüzüklerin Efendisi’nde ortaya güzel bir şey çıkartsa da Hobbit’teki erkek çoğunluğunu uyduruk bir elf kadınıyla yıkmaya çalışarak sıçtı batırdı mesela. Olmadı. Ha kim için olmadı? Tolkien’in yarattığı evreni bilen, kitapları okuyan ve hikayenin akışına saygı duyan insanlar için olmadı. Yoksa hepimiz sosyal medyada dişi elfimize yağdırılan iltifatları gördük. Muhteşemdi, çok güzeldi, uğruna dağ delinirdi. Bu iltifatlar Peter Jackson’ın uydurduğu bir karakter olduğu gerçeğini değiştiremedi.

Oyuncuların ve filmin gelişimini takip edenlerin filmden beklentisi büyük, özellikle aşırı detaylı setlerin kurulduğu ve efektlerin LOTR serisi ve Avatar’la yarışacak kadar iyi olduğu söylemleri izleyiciyi heyecanlandırmış durumda.

Umalım da biz oyunculara ve izleyenlere “Yıllardır beklediğimize değmiş” dedirtecek bir film ortaya çıkar da keyfine vara vara izleriz.

Not: Başrollerden biri Vikings’ten tanıdığımız Travis Fimmel hanımlar ve beyler, belki ilgilenen olur diye not geçeyim dedim.

Ne yapsak da uyarlayamasak; Shingeki No Kyojin / Attack on Titan

Otaku sayılmam. Aklımı dağıtabileceğim şeylerle istediğim kadar çok ilgilenemiyorum maalesef fakat animeleri –aslına bakarsak daha çok mangaları- severim.

Yaklaşık olarak 1-1.5 yıldır taslaklarda beklettiğim bu anime hakkında şimdi yazmak kısmetmiş. –Yazar burada; film hakkında bir iki şey çiziktireyim derken taslaklarda başlığı gördüğünü itiraf etmekten kaçınıyor. Fark edeceğiniz üzere yazar hala üşengeç.

Attack on Titan, orijinal adıyla Shingeki no Kyojin tartışmasız 2013 bahar sezonunun en göz alıcı animelerinden biriydi. Hatta ben bu cümleyi 2013 bahar sezonunun en göz alıcı animesiydi şeklinde kursak dahi fazla tepki çekmeyiz, diye düşünüyorum. Hijame Isayama tarafından 2009 yılında yazılmaya başlayan manga, kısa zamanda adını duyurmuş; animesiyle de ününü pekiştirmişti.

Manga ve animeden pek bahsetmeyeceğim, diğer yazılarımda da dediğim gibi beğendiğim şeyleri göklere çıkartabilmek gibi bir özellik eklenmemiş bana, neyi beğendiğimi anlatmaya çalışırken tüm konuyu özet geçiyor, insanların öğrenmek istemeyecekleri detayları sıralayıveriyorum.

Konumuz Attack on Titan’ın filme uyarlanmış hali.

Konuyla alakası olanlar Japon – daha çok uzak doğulu diyelim- arkadaşlarımızın anime uyarlamalarını ne kadar çok sevdiğini bilir. Bugüne kadar tutan bir çok animenin dizisi, filmi, ıcığı cıcığı her şeyi yapıldı. Bunlardan bazıları çok beğenildi, bazıları Dragon Ball ve Avatar kadar kötüydü.

Attack on Titan’ın uyarlanacağını duyduğumda iç çekmiş ve “Bunu da mahvedecekler” demiştim. Anime/Manga yabancı karakterlerin bulunduğu, alternatif bir evrende geçiyor. Karakterlerin japon olmakla yakından uzaktan alakaları yok, bunları geçelim. Karakterlerin dış görünüşlerinin bir şekilde uyarlandığını varsayalım, eldeki imkanlar diyelim. Hikaye iyi yansıtılsın o bize yeter, diyerek kendimizi bir şekilde avutalım.

Ne yazık ki onu da yapamıyoruz. Hikayeyi neresinden tutmaya çalışsak oradan kopuyor. Karakterlerin değişmesi yetmiyormuş gibi, hikaye de tamamen değiştirilmiş. İzleyici çekmek için mutlaka kullanılan ilişki taktiği en olmayacak karakterler üzerinde denenmiş misal. Tamam, basit bir şekilde Yüzüklerin Efendisi serisini ele alırsak, P. Jackson’da filmlerde hikayeyle oynamış, saçma sapan bir sürü detay ekleyerek hikayenin ağzına etmişti ama en azından filmler güzeldi.

İzlerken “Ne yaptın be adam?!” diye söylensek de görselliğe kendimizi kaptırıp “Amaan, orta dünyayı bir kez daha görmüş olduk işte ne olacak” diyor, izliyorduk. Bu adamlar filmdeki tüm önemli karakterleri çıkarmış, ana karakterlerin kişilik özelliklerini değiştirmiş. Oyunculuklar iyi en azından desek, eh o da iyi değil. Ana karakter filmde oynamak için işkence görmüş gibi oynuyor, zorlama bir oyunculuk.

Ben, Avatar; TLA’yı eleştirir, animeye hakaret derdim ama Avatar bu filmin yanında öyle iyi kalıyor ki insan söylediklerine pişman olmadan edemiyor. Bunu Hollywood’un avantajı olarak da görebiliriz tabi, neyse.

Kısa kesmek gerek. Film berbat, zaman kaybı. Başından sonuna kadar kötü bir film yapmayı başarmış olan yönetmene buradan saygılarımı iletiyorum.

Anime/manga sevenler gidip mangasını okusunlar, animeyi izlesinler ama filme bulaşmasınlar. Manganın filme uyarlandığını bile unutabilirler. Unutulması daha iyi.

Vampıre Academy: Blood Sısters ve Dıvergent

Vampire Academy – 14 Subat

Divergent

Yeni Twilight’lar geliyor diyecegim de iki seriyi de Twilight serisinden daha basarılı buluyorum. Bu yüzden umarım güzel filmler olmuslardır da keyifle izleyebiliriz.

Ayrıca eklemeden geçemeyecegim, Dimitri rolü için fanların istedigi adam yerine bu adamı secmeleri sahane olmus. Sırf o adam yüzünden kitabı okurken acı cekmistim ben.  -Oyuncunun adını hatırlayamayınca, adam yazıp geçistirmek –

Orijinal karakter posteri oldugunu sanmıyorum, kim yapmıssa güzel yapmıs.

Dawn of the Planet of the Apes Fragmanı

Taslak.

 

Planet of the Apes’in orijinali çok sevdigim ve izlemeye bir türlü doyamadıgım bilim-kurgu /distopyalardandı. Hatta bilim kurgu-distopya sinemasının en görkemli eserlerinden biri bile diyebiliriz bu seri için. Yeni filmin yolda oldugunu ilk duydugumda verdıgım tepkiyi tahmin edebilirsiniz, diye dusunuyorum.

Haberi alalı bir hayli oldu, fragmanı izleyeli bile baya oldu aslına bakarsanız ama tembellikte dünya markası oldugumdan sürekli erteliyordum iki satır not dusmeyi.

11 Temmuz 2014’te vizyona girecek filmin yönetmenligini Matt Reeves üstlenirken, basrolleri  Gary Oldman, Andy Serkis, Judy Greer paylasıyor.

Wonder Woman’a da acımadılar

Superman-Batman-and-Wonder-Woman

Aslına bakarsak bu eski bir haber, benim vakti zamanında kapalı olan blogumun taslaklarına ozenle kaydedıp ardından ozenle  unuttuklarımdan biri.

Zack Snyder’in çekecegi Man of Steel 2: Batman vs Superman filminde Batman’i Ben Affleck’in canlandıracagını biliyorsunuzdur. Bilmiyorsanız da su an ögrendiniz ve aranızdan Daredevil’i izleme gafletinde bulunanlar yüzünü eksitti. Ben daha Marvel’den çıkan en kötü filmlerden biriyle tarihe ismini altın harflerle yazdırmıs bir adamı nasıl bir ruh haliyle seçtiler anlayamazken ve anlamlandıramazken ikinci darbe Wonder Woman karakteri için secilen isimle geldi.

Burada daha once bahsettim mi hatırlamıyorum ama ben buyuk bir çizgi roman hayranıyımdır ve DC- Marvel karsılastırılmasında her zaman DC’i tutarım. Karakterlerinin yeri benim için ayrıdır. Bazen sinirlerimi zıplatsa da Amazon prensesi, Superman’e dayak atabilen, dolgun memeleri-ince beli kısacası güzel vücuduyla dikkatleri yeteneklerinden çok vucuduna çeken Diana’yı da severdim.

Gal Gadot’un rolü aldıgını ogrendigimde verdigim tepkiyi tahmin edebileceginizi dusunuyorum. Rolu kotarır mı, inanın bilmiyorum. Wonder Woman’ı filmde kostumuyle görmeyecek olsak bile, zihinlerde vucudu ve karizmatik ifadesiyle canlanan bir kahramanın Gal Gadot tarafından nasıl canlandırılacağını hayal edemiyor, açıkçası etmek de istemiyorum. Kadın fazla celimsiz :/

0 beden Wonder Woman olur mu arkadaslar? Yapılır mı bu Wonder Woman’a diyor ve kararı sizlere bırakıyorum.

 

Lobının Son Oyunu: Jamıe Dornan

Görsel

Hakkında uzun uzun yazdığım, duvardan yere sonra yeniden duvara vurduğum Elli Ton serisinin filminin çekileceğini birkaç ay önce duymuş “Hah, bir o eksikti” demiştik. Siz dememiş olabilirsiniz tabi, ben demiştim. Çünkü kitabın ve karakterlerin en büyük düşmanı olmak hoşuma gidiyordu.

Konuştum, konuştum sonra bloğu kapatıp internet âleminden uzaklaşınca kitabı da, filme alınacağını da unuttum. Dün eskiden takip ettiğim; şimdiyse yeni yeni okumaya başladığım blogları turlarken, Grey rolüne önce, ilgiyle takip etmeye çalıştığım Son of Anarchy dizisinin başrolü Charlie Hunnam’ın uygun görüldüğünü, onun bu rolü bırakması – ayrıntıları bilmiyorum- üzerine yakışıklılığıyla dikkatimi ilk önce bir markaya ait çekimlerde, sonrasında ise Once Upon A Time dizisindeki şerif rolüyle çeken Jamie Dornan’ın getirildiğini gördüm. Görmez olaydım. Sevgili okuyucularım, bunlar hep faiz lobisinin oyunları bence.

Benim gibi kitabı/hikayeyi sevmeyenler bile sırf adamı izlemek için sinemaya gitsin, o kötü hikayenin uyarlamasına paracıklarını bayılsınlar diye yapılan şeyler.  Ayrıca söylemeden geçemeyeceğim, her ne kadar bazı fotoğraflarda  -tabi ki burada örneklemeyeceğim- J. Dornan bu rol için biçilmiş kaftanmışçasına dominant çıkmış olursa olsun, benim gözümde kendisi hep OUAT’daki kibar şerif olarak kalacaktır.  Karanlık yönünü nasıl yansıtacak, kötü çocuğu nasıl oynayacak merakla bekliyoruz. Evet, olaya bakış açım tamamen edebi. Edebi kaygılarla sinemaya gidip kendilerinin güzelliğini içeceğim.

Merida: Cesur değil ama bencil, olur mu?

 

Animasyonlar sadece çocukların izlediği ya da çocuklarla birlikte gidildiğinde izlenen filmler olmaktan çıkalı çok oldu, siz de farkındasınızdır. Bu yüzden artık filmler yapılırken yetişkinler de düşünülüyor, onların da zevk alabileceği görece güzel projeler ortaya çıkıyor.

Pixar’ın Brave’in tanıtımını yayınladığı ilk günü hatırlıyorum da, kendi kendime çıldırmış. Sonunda farklı bir şeyler izleyecek olmanın keyfiyle haberi önüme gelenle paylaşmıştım. Düşünsenize, ana karakter kadın ve kahrolası masalsı mükemmellikten tamamen uzak. Eminim siz de güzeller güzeli, saf, itaatkar, fedakar,  bencillikten uzak ve her şeyden öte uysal  kadın modellerinden sıkılmışsınızdır.

Neden bilmiyorum fakat kalıplar beni her zaman sıkmıştır. Olmak zorunda olduğumuz şeyler, bizden beklenen hareketler, planlanmış ve topluma uygun olan geleceğimiz. Cinsiyetlerimizin belirlediği davranış şekilleri vd. Erkek adam dediğin ağlamaz, kız kısmı her konu hakkında konuşmaz. Gerçekten mi?

Farklı bir soluk arıyordum, şu kahrolası boğuculukta bana ışığın hala var olduğunu gösterebilecek bir işaret belki de, bilmiyorum. Binbir umutla izlediğim filmden çıktığımda hayata gülen gözlerle baktığım söylenemez, bunu baştan söyleyeyim.

Gecikmiş bir yazı olduğu için filmin ödülleri topladığını biliyorsunuzdur, rakiplerini geçti ve ödülleri aldı. Peki ödül alacak kadar iyi bir film miydi? Hayır değildi.

Tamam, bu konuda not verecek ya da hakketmedi diyecek kadar bilgi sahibi değilim. Genelde izlediğim şeylerde mantık hatalarının peşine düşmem ama bu film nasıl bir filmdi böyle. Bir sürü açık, bir sürü saçmalık.

Bir kere filmimizin adı Brave (Cesur)  ama kızımız cesur filan değil, başta onu bir kabul edelim. İşlerin içine bir güzel ettikten sonra sıvamaya çalışıyor ki yine annesi olmasa bir halt yapabileceği yok. Cesaretin tanımını vahşi doğaya uyum sağlayabilmek olarak alıyorsak, orası ayrı tabi. Beni de İskoçya’nın güzel yeşilliklerine salsalar ben de harika bir Brave olurum.  –Yazar burada kendine “Ufak ufak salla” diyor

Ana karakterimiz Merida, bir prenses fakat prensesliğin getirdiği sorumluluklardan pek hazzettiği söylenemez. O dağlarda gezmeyi, kayalara tırmanmayı ve okçuluğu seviyor ve bu özellikleri mükemmel bir Kraliçe olan annesini deli ediyor.

Filme dair en sevdiğim şey güçlü kadınlar barındırıyor oluşuydu

Aslında film hepimizin empati kurabileceği bir olayla başlıyor. Söyleyin bana anneniz sizi kararlarınızda tamamen özgür bıraktı mı? Elbette istisnalar vardır ve olacaktır fakat anneliğin temel özelliklerinden biri ; evlat için en iyiyi düşünmek ve istemek değil midir?

Ve bu en iyi şey genelde bizim düşüncelerimizle örtüşmeyen bir şey olur. Merida’nın annesinin isteği de öyleydi. Göreceli bir şekilde kusursuz bir kadın olan Kraliçe, kızının da kendisi gibi olmasını istiyordu. Merida’nın ahırda, atıyla gerçekleştirdiği monolog gençlerin bu konuya bakış açısını net bir şekilde anlatıyor; bu yüzden detaylara girmekle uğraşmayacağım.

Merida’nın asiliği sonucunda yaşanan büyük kavgada annesinin yayını yakmasıyla çileden çıkan Merida atının sırtına atlayıp kendini yeşilliğin içine salıyor. Bu sırada filmin başında gördüğümüz mavi ışıkları yeniden görüyoruz. Wispler. Filmin başında söylenen bir sözü hatırlamamızda fayda var; Wispler kişiyi kaderine yönlendiriyorlar.

Wisplerin baştan çıkaran ışığını takip eden Merida sonunda ormanın ortasına kurulmuş kulübeye vardığında korkutucu bir şeyler çıkacak beklentisiyle olduğum yerde kıpırdanmış, hafifçe yanımdakine doğru sokulmuştum. Net olarak hatırlıyorum. İçimdeki hevesli ses, aksiyonun asıl şimdi başladığıyla ilgili bir şeyler mırıldanıyor. Hop oturup hop kalkıyordu. Elalemin içinde Tanrıça olur, benimkinde 10 yaş olgunluğunda bir erkek çocuğu var, evet.  Kızımız kulübenin içinde korkutucu olmaktan öte sevimli olan cadıyla karşılaşıp bir de annesine büyü yaptırmaya kalkışınca –Anneye büyü yaptırmak nedir arkadaşım?-  bende film koptu tabi.

Bundan sonra olan olaylar tamamen saçmaydı. Tamam, bu tarz filmlerde belli başlı mesajlar verildiğinin farkındayım fakat bunu birazcık daha iyi bir şekilde yapabilir. Filme en azından birazcık aksiyon ya da olay katabilirdiniz, değil mi? Annelerin çocukları için her şeyi yapabileceğini;  belli bir iletişimin ya da sürenin sonucunda anne-çocuk ilişkilerinin çok farklı boyutlar kazanabileceğini ve ani verilen kararların bize zarar verebileceğini bundan pişmanlık duyabileceğimizi zaten biliyoruz.  Bu daha az göze sokulsaydı daha iyi olmaz mıydı?

Ayrıca wisplerin Merida’yı önce cadıya ardından mor’du’nun saklandığı yere götürmesinin sebebi neydi? Mor’du’nun meydana geldiğinde intihara meyilli hareketler içinde olmasının sebebi aslında wisplerin Mor’du’yu çektiği acılardan kurtarmak istemesi miydi? Merida’nın kaderi,  özgürlüğüne kavuşmak değil de Mor’du’yu çektiği acılardan ve lanetinden kurtarmak mıydı? Bu asla açıklanmıyor ve insanı merak da bırakıyor. –En azından beni bırakmıştı-

Lafın özü, mutlaka izleyin; izlemezseniz çok şey kaybedersiniz diyeceğim bir film değil bu ama dünya tatlısı üç çocuk ve manyak bir baba izlemek istiyor. İskoçların kavgacılığından zevk alıyorsanız, izleyebilirsiniz de.
Fazla beklenti için de olmayın yeter.