Kategori arşivi: Görsel

Dogville | Komşunun Acısı, Merhamet ve İstismar Üzerine “I”

Lars von Trier’in Dogville’i şiddet üzerine yapılmış en vurucu yapıtlardan biridir. Dogville bir filmdir, bir hikayedir, bir tiyatro oyunudur. Dogville bizi koruyan duvarlardan sıyrıldığımızda içinde bulunduğumuz, yoldan çıkışına bahane uydurduğumuz dünyadır.

Görmediğimiz sürece sesimizi çıkarmadığımız, görünür hale geldiklerinde ise kendimizin bile zor duyduğu isyan cümlelerini tekrarlamaktan öteye geçmediğimiz bir dünyayı serer gözlerimizin önüne. Eylül ve Leyla’yı şu zamanlarda hepimiz hatırlıyoruz, peki diğerlerini? İsmini bilmediklerimiz umurumuzda mı? Geçmiş ölümler, çocuk gelinler, çocuk anneler, tecavüz kurbanları?

Oturduğumuz yerden konuşmak kolay değil mi?

Gelin biraz filmi hatırlayalım.

Dogville bize sıradan insanları gösteriyor. Kanımıza girmesinin sebebi belki de budur. Onda filmlerden alışık olduğumuz abartılı karakterler ya da sahneler yok, film alabildiğine sıkıcı. İç karartıcı, alabildiğine gerçek. Dogville Amerika’da bir yer ama her yer olabilir. Mesele de bu ya, Dogville sanki bizim sokak.

Film Thomas Edison’la başlar, kendince yazar ve gönüllü ahlak filozofu Tom, insanların onu ciddiye almaları için bir yöntem aramaktadır. Ona bir hediye lazımdır ve şansa peşindekilerden kaçan Grace’in yolu oraya düşer. Grace’in, Thomas’ın yol göstericiliğinde başladığı hikaye; Thomas’ın izleyici, kendisini kurbana dönüşmesiyle gelişir.

Dogville iyilik örtüsü üstündeyken küçük, sevimli, kendi halinde bir kasabadır. Grace kaçtığı dünyadan kurtulabilmek adına bu kasabaya ve insanlarına dört elle sarılır. Kendini sevdirmek adına didinir fakat bir süre sonra, iyilik örtüsü yavaş yavaş kalkmaya başlayıp kasaba halkı zaaflarını ona karşı kullanmaya başladığında işin rengini görürüz. Kabusu ateşleyen Chuck, Grace artık dayanamayıp kaçmak istediğinde parası olmadığı için ona kamyonunun arkasında tecavüz eden Ben ve nicesi.

Thomas, Grace yapılan her şeyi sıradanlaştırıp kaza süsü verse de Grace yapılan hiçbir şey kaza değildir. Sıradan da değildir. Kasabanın gizlenen ya da sonradan ortaya çıkan kötülüğü aklımıza “İnsan kurt mu, kuzu mu?” sorusunu getirebilir. Bunun üstüne uzun uzun tartışabiliriz, fakat bunu sonraya bırakıp; şiddetin normalleştirilmesi konusuna eğilelim.

I

“Komşunun acılarını hak ettiğini savunmak kesinlikle bütün ahlaksızlığın kaynağıdır.” diyor Emmanuel Levinas. Tam olarak bu noktada durup, bu cümlenin içimizi parçalamasını bekleyebiliriz ya da derin bir nefes alır ve yozlaşmamızı kabul ederiz. Zira hepimiz biliyoruz, okuduğumuz bu cümle bizi birkaç saniyelik bir sorgulamanın ötesine götürmeyecek. Özümüze,en içimize işlemiş olan zalimlik bizi hiçbir zaman terk etmeyecek. Belki başlangıcımızdan beri orada olan, belki de modernliğin nimetleriyle filizlenen bu tohum hepimizin içinde. Bazıları bunu eyleme dökerken, bazıları yapılanları izlemeyi seçiyor, aradaki tek fark bu.

Zygmunt Baumann bu bağlamda “Zalim eylemler gerçekleştirme yetisi ile ahlaki duyarsızlık arasındaki bağ nedensellikten öte bir bağdır.” diyor.

Ona karşı bir argüman geliştirebilir miyiz?

Her gün hatta her dakika gerçekleşen, bir şekilde karşımıza çıkan, neredeyse bizden biri olan “Kadına şiddet” konusunu ele alalım. Öldürülen, darp edilen, psikolojik şiddete maruz kalan kadınlar aklımızda kaç saniye yer ediyor? Ya da soruyu şöyle değiştirelim, katledilen bir insanın ardından “Etek giymeseymiş.”, “O saatte orada ne işi varmış?” vb. cümleler kurmak hangi yönümüzü işaret ediyor?

Hobbesyen bir bakış açısıyla duruma bakarsak, insanın tohumunda kötülük/kaos olduğunu söyleyebiliriz ya da Baumann’ın dediği gibi “Daima her uygar insanın içinde pusuya yatmış bir yabani vardı.” cümlesini kullanabiliriz. Kötülüğe binlerce bahane üretebilir, üstüne tespitler yapabiliriz… ki yapıyoruz da, başımız her sıkıştığında beşerliğe sığınıyoruz. Din artık bir tür kaçış yolu, suç ortağı fakat birkaç adım geri gidip resmin tamamına baktığımızda tüm bu durumun Baumann’ın da işaret ettiği bambaşka bir yönü daha olduğunu görüyoruz.
Televizyonları açtığımızda karşımıza çıkan görüntülerin yarısından fazlasında şiddet bir şekilde içimize işliyor. Her gün ölüm ve zulme maruz kalıyor. Dizi ismi altında yaptıkları beyin yıkama seanslarında kadının “şeytanlaştırılmasını” izliyoruz. Yüzyıllar önce yasalar ya da uydurma dinler aracılığıyla yapılan işkencenin normalleştirilmesi süreci bugün televizyonlar aracılığıyla yapılıyor ki bu sadece kadınlar için de geçerli değil.
Kapısında her daim savaş olan bir Ortadoğu ülkesinde yaşayan vatandaşlar olarak kaçımız içinde bulunduğumuz durumun dehşetinin farkındayız? Her gün öldürülen masum insanlar ve askerler için “Ailelerinin başı sağ olsun” demek dışında herhangi bir eylemde bulunuyor muyuz yoksa tüm bu olanlar bizim için siyah camdaki görüntülerden ibaret mi?

Farkında mısınız bilmiyorum ama her gün ekranımıza ölü çocuk fotoğrafları düşüyor ve biz daha az darp edilenini şanslı sayıyoruz. Bir çocuğun ölümünde şans faktörünü gözetiyoruz.
Baumann bu durumu “duyarsızlaştırma” olarak açıklıyor. Vurdukları hedefleri küçük kırmızı noktalardan ibaret gören ve her şeyi bir tür oyun olarak algılamaya meyilli askerler gibi , ölen askerler ve öldürülen kadın ve çocuklar da bizim için solgun detaylardan ibaret çünkü her akşam karşımıza çıkan görüntüler gibi ihtişamlı, dramatik ve vurucu değiller. Devletlerin ya da belli toplulukların menfaatine olmadığı sürece makyajlanmıyor, hikayeleştirilmiyorlar. Şiddete kurban gidenlerin gerçek hikayesi hiçbir zaman anlatılmıyor. Topraklarımızda binlerce mülteci barınırken, insanların neden ülkelerini terkedip başka bir ülkeye “kaçmış” olabileceğini hayal bile etmiyor, etmeye çalıştığımızda da “Parlak Kırmızı”‘yla karşılaşıyoruz.

Binlerce insanı öldürebilen bir ülkeyi sona sürükleyebilen şey.

“Parlak Kırmızı.”

Bomba dendiğinde insanların aklına gelen ilk şeylerden biri bu. Kanın, ateşin, ölümün dehşeti unutulup yerini bir rengin canlılığı alıyor. Bir çocuğun bile aklında yer eden bu görüntüyü silmeye çalışmak yerine gülüyor, ona oyuncak silah almaya devam ediyoruz. Şiddet yıllar önce kovulduğu yerlere işte böyle sızıyor. Önce “Parlak Kırmızı”‘yla, ardından silahlar ve “Sen erkeksin/kadınsın” cümleleriyle. Her şeyin başında insan olunduğu unutturularak.
Post-modern çağ bir anlamda ilgi çağı. Herkes, hemen hemen her şekilde kamunun dikkatini üstünde istiyor. Descartes’ın ünlü sözünün “Farkediyorum, o halde varım”‘a evrildiği bir dönem bu. Odak noktasında insan olmak değil, bir şekilde görünür olmak var. İnsanlığın ve ona ait değerlerinin tümünün zeminden sarsıldığı, çoğunun kaybolduğu zamanlar. Lewis Caroll’un işaret ettiği gibi “Burada yerinizde durabilmek için var gücünüzle koşmanız gerekiyor.”

Dini motiflerin oldukça belirgin olduğu toplumumuza bakalım. Televizyonları ya da telefonlarımızdaki uygulamaları açtığımız her gün yeni bir propagandayla karşılaşıyoruz.

Kendini mehdi ilan edenler, Allah dediği için, ayet ve hadisleri ezbere okuyabildiği için, belagati kuvvetli olduğu için kendini “kutsal” ilan eden düzenbazlar hatta vücut sıvılarının kutsal olduğunu iddia edenler ve onların ismini bağıran, davalarını savunan ancak ve ancak böyle varolabilen post-modern insan.
Feda edilmeye hazır, yönlendirilmeye açık.

Kukla.

Başımızı çevirdiğimizde insanları yargılamayı kendine hak sayan, bir insanın buyruğuyla can alabilen ya da can veren insanlara rastgeliyoruz. Post-modern dönem kovduğumuzu umduğumuz şiddeti yepyeni onlarca yüzle karşımıza çıkartırken en güçlü kaleleri zamanın başından bu yana olduğu gibi din, ahlak gibi kodlarımıza işlenmiş alanlar. Post-modern insanlar olarak biz dünyada var olabilmek, varlığımızı belli edebilmek adına bu alanlarda aktif olmaya çalışırken insanlığımızın özünden uzaklaşıyor, belki de o öze daha da yaklaşıyoruz. Şiddet kulaklarda uğulduyor, caddelerde dolaşıyor, ekranlardan taşıyor.

Bizi insan yapan değerlerden her geçen gün daha çok uzaklaşıyoruz zira artık “ölüm” bir video oyunu kadar gerçek iken, öldürmek ya da ölmek bir insanın adını duyurması için yapması gereken şeylerden biri haline gelmiş durumda.

Reklamlar

Miss Violence; Görmemeye ant içtiğimiz gerçek pedofili ve hiç bitmeyen bahaneler.

 

“11 yaşında başlıyor, değil mi?”

 

Bir insanın yaşama bağlanışında dünyanın tüm düşkünlüklerinden daha güçlü bir şey vardır.” diyor Camus, Sisifos Söyleni‘nde ve devam ediyor “Bedenin yargısı, aklın yargısından hiç de aşağı değildir, beden de yok oluş karşısında geriler.”
Öyleyse bir soru soralım ve bunun üzerinden tartışalım. 11 yaşındaki bir kız çocuğunun, doğum gününde, çocukluk dönemi hatta tüm hayatımız boyunca en neşeli olduğumuz seramonilerden biri sırasında intihar etmesinin sebebi ne olabilir? Bir insan kendini öldürme sınırına nasıl gelebilir. İnsan kendini yaşam yaşanmaya değmediği için öldürür, evet ama 11 yaşındaki bir çocuğun bu ayırda varması ya da bu yolu seçmesi için ne yaşaması gerekir?
Miss Violence bir buçuk saat boyunca midenizi bulandırarak bu sorunun cevabını arıyor. 11 yaşındaki bir kız çocuğunun ölümünün ardındaki hayat gerçeğini. Her birimizin her gün karşılaşıp hasır altı ettiğimiz şu meşhur ayrıntıyı.

Filmin anahtarı sayılabilecek baba karakterinin evdeki kadınları sıkı bir şekilde kontrol altında tuttuğunu izliyoruz. Bir süre aile ilişkileri tam olarak anlaşılamıyor, karakterler sessiz, film için bile sessiz diyebiliriz fakat bizi rahatsız eden, derimizin kaşınmasını sağlayan bir şey var. Kulağımızın dibinde vızıldayan, tenimizin üstünde küçük ayaklarıyla gezinen… Ürperten. Kavramaktan kaçındığımız gerçek orada, gözümüzün önünde. Dikkatimizi ekrandan alıp, televizyon ya da herhangi bir gazeteye çevirsek bile göreceğiz onu. Ellerindeki kanı bile yıkamadı henüz.
6 yaşındaki bir çocuğun beyazını kirletti birkaç gün önce.
Yine kaçacağız ama değil mi? Böyle yapmaya programlandık çünkü, kaçacak ve her gün gözümüzün önünde gerçekleşen vahşete sessiz kalacağız. Ne eğitim sisteminde, ne de aile yaşamında önlemler alacağız. Çünkü özünde aynı bencil doğadan geliyoruz. Hobbes’un dediği gibi özlerimize bırakıldığımızda hepimiz vahşiyiz ve sadece kendimizi düşünüyoruz. Savaştan nasıl çıkacağımızı, nasıl daha az yara alacağımızı. Toplum yaşamında aykırı gözükmemek ya da ayıplanmamak için birkaç sosyal medya paylaşımı, sonra “Bu akşam hangi dizi vardı?” Aramızdan bir kişi bile gerçeği kabullenip onunla savaşmak adına bir şey yapmayacak. Çocuklar yine ayak altından çekilmeleri için sokağa ya da bilgisayar başına yollanacak- Hangisi daha tehlikeli, inanın bu sorunun cevabı zor. Çok zor.- ya da sokakta gördüğümüz bir istismara “Anne-babası var.” “Suçlu ben olurum şimdi” “Aman üstüme kalmasın” korkusuyla müdahale etmeyeceğiz.
Merhaba okuyan, belki farkında değilsindir diye belirtmek istedim. Bunları “çocuk istismarının normal sayıldığı” bir ülkeden yazıyorum. Ekranının başında devlet kötülemeye başladın mı? Güzel fakat sana söyleyeceğim birkaç şey daha var, lütfen okumaya devam et.
Bir süredir siyah camda gündüz kuşağı programlarını izliyorum.Aşağılama dolu homurtularını duyar gibiyim, haklısın fakat benim televizyon esaretimin üstünde durmadan önce başka bir konu hakkında konuşalım.
İnsanlar, televizyonda kayıp insanları bulan ve ya cinayetlerin arkasındaki sebepleri sorgulayan, belki de sorguluyormuş gibi yapan kişilerin yayınlarını arayıp çocuklarının sokakta oynarken kaybolduğunu söylüyorlar.

Kaç yaşındasın bilmiyorum, ben sokakta oynama dönemlerinin son evresine denk geldim denebilir. Sokak kültürünün olduğu bir yerde büyümedim o ayrı fakat hatırlıyorum, büyük büyük teyzemin mahallesine gittiğimde oradaki bir beyden rahatsız olurdum. Bana hiç yaklaşamadı  zira annem, eleştirenler ve beni rahat bırakması gerektiğini söyleyenler olmasına rağmen sürekli etrafımdaydı. Bakkala bile tek başıma gitmişliğim yok, yaşadığım şehrin ara sokaklarını bilmem ve daha nice eksiklik. Dediğim gibi ben sokakların görece güvenli sayılabileceği, mahalle kültürünün can çekiştiği dönemlerde doğdum ve açıkça söyleyebiliyorum ki o zaman bile yeterince güvenli değildi. Şimdi ise…Eh, eğer Yeşilçam hortlarsa kötü yol metaforu için çok uğraşmalarına gerek kalmayacak, karakter ekmek almak için sokağa çıksa ve yanlış insanlarla karşılaşsa yeter ki bu da %75 gibi yüksek bir ihtimal.
İnternet çağındayız ve eminim sen de çok iyi biliyorsun ki interneti düzgün kullanabilen insanlar değiliz. Bu bloga bile cinsellikle alakalı aramalarla gelenler var, öyle düşün. Bitmek, tükenmeyen bilmeyen bir çöplük burası ve sapkınlık yüzyıllardan bu yana hasır altı ettiğimiz bir gerçek.
Bir önceki yazımda Camus’den alıntı yapmış ve kendimizi bile doğru dürüst tanımadan başkalarını tanıyabildiğimizi düşünmemizle alakalı çiziktirmiştim. Yeni bir pencereden bakalım ve arama anahtarı olarak “X iyi adamdır/kadındır, yapmaz öyle şey” yazalım.

Yazdık mı?

Güzel.

 
Miss Violence’den bahsederken yabancı olduğumuz bir konu değil, diye başlıyorum konuşmaya. Bizler en basit örnekle “Kızı bakire mi diye kontrol ederken onu hamile bırakan, üstüne üstlük kızının doğurmasını sağlayıp doğurduğu çocuğu taşla ezebilen” insanları okuduk. Bebeklerin midesinden çıkan spermlere, “Babamın sütü çok acı” cümlelerine alışığız.
Evet, doğru kelime bu alışığız. Uyuşmuşluk hali gibi bir şey. Hiçbir şey yapmıyoruz zira alışkanlık böyle bir şey, bir odaya girersiniz içerideki koku sizi öldürecek gibi gelir ama sonra alışırsınız. Filmin sonu.
Başlarken sorduğumuz soruya geri dönelim, 11 yaşındaki bir kız çocuğu neden intihar eder? Onu yaşamaya kandıracak umut da mı yoktur? Eğer tehdit evin içindeyse, hayır ne yazık ki yok ve araştırmalar bize çoğunlukla şunu söylüyor; Söz konusu çocuk istismarıysa tehdit çoğunlukla çok yakında, belki evin, belki ailenin içinde. Burnumuzun dibinde heyecanlı nefesler alıp veriyor ve biz görmezden geliyoruz. Zira kültür bunu dayatıyor, yanılma ve ötekileştirilme ihtimali ödümüzü patlatıyor. Bizler küçük hayatlar için savaşmak yerine onların rahatsızlıklarını şımarıklığa veriyoruz. Bazen abartıp rıza bile arıyoruz ki çoğu zamanda buluyoruz zaten, eh arayan neler bulmaz.

Cevaplayalım mı? Eğer tehdit evinizin içindeyse, kendinizi kurtartıp kaçtığınızda toplum sizi suçla bulabilecekse ya da size kötülük yapanlar adalet adı verilen sistem tarafından adeta takdir edileceklerse. Ne yazık ki  umut yoktur. Yüzüklerin Efendisi’nde söylendiği gibi anlatılmalı belki de “Arayın onları ama bir şey ummayın. Umut bu topraklardan gitti.”
Miss Violence hakkında ayrıntı vermek istemiyorum. Bu yazı daha çok “Ben buradayım, aptalca da olsa hala umut edebiliyorum, bir gün sizleri korumayı öğrenebileceğiz” çığlığı.
Bir gün “10 yaşındayım ve boşanmak istiyorum” kitabında – ki kitap bir tür hayat hikayesidir- küçük Nojoud’a yardım eden insanlar bizim ülkemizde de çoğalacaklar inancı.

Bir gün insan hayatının değerini anlayacağız.

Bu da benim yaşamdan vazgeçmeme bahanem.
Umudum.

Dil bir virüs, din bir işletim sistemi ve Televizyon’un son seçilmişi American Gods

“Ona siktiğimin gerçeğini tekrar programladığımızı söyle. Ona dilin bir virüs, dinin bir işletim sistemi ve duaların birer junk mail olduğunu söyle. Bunu ona söyle yoksa seni gebertirim.”

Pekâlâ, mesleki açıdan bakarsak ben bir ephebianım ve lanet olsun dostlarım, ne yazık ki bir paratonerim yok. O yüzden bu yazıya başıma bir şey gelmeyeceğini umduğumu söyleyerek başlamak istiyorum. Evet, yine etkileyici bir giriş yapamadım ama ben de böyleyim işte. Atsanız… Atmayın, iddialara göre kedi yerine bir muhabbet kuşu zekasına sahip olduğum için yolumu bulup geri dönemezmişim. Bunları söyleyenler halt ediyor, neyse. Beni yarın sabahın köründe kalkacak olmama rağmen bu saate kadar uyanık tutan ve deli gibi heyecanlanmamı sağlayan diziye geçmeden önce size bir soru sormak istiyorum.

“İşi düşmediği zamanlarda Tanrı’yı hatırlayanınız var mı?” ya da soruyu değiştirelim “Hangimiz inandığımızı iddia ettiğimiz şeyi gerçekten biliyoruz?” Hepimizin evinde bulunan o kocaman siyah cama çıkıp din hakkında atıp tutanların zırvalarından bahsetmiyorum, elimizin altında bulunan ama nadiren kapağını açtığımız çevirilerden de bahsetmiyorum. Açıp okuyanınız – burada çeviriyi okuyup geçenlerden bahsedilmemektedir- okuyup irdeleyeniniz var mı? Sorguluyor musunuz, yoksa sizler de tatlı su inananı ya da inanmayanı mısınız? Bilmediğiniz bir şeyi reddettiğini söylemek kolaydır ama bilmediğiniz bir şeye inanmak nasıl hissettiriyor?

Dini biliyor musunuz yoksa bildiğiniz şey, size anlatılanlar, inanmanızı istedikleri detaylar mı? Bunun üstüne bir düşünelim. Düşünelim mi? Yoksa siz yaklaşık olarak 20 gün sonra başlayacak -di’li geçmiş zaman hikayelerini dinleyip kafanızı doldurmaya hazır mısınız?

-O sırada arkadan bir ses yükselir; Üstüne vazife olmayan konularda konuşur, konuşur, konuşuuurduuu. “Dur” diyordu bilgeler “Dur, dur. Taş olursun”

Olmadı.

Her neyse, konumuz Pratchett ve Small Gods değil zaten, ben nereden ve nasıl bu konulara geldim, inanın bilmiyorum. Zihnim ilginç bir labirent, yanlış bir yere sapınca bir bakıyorsunuz ulaşmaya çalıştığınız konu yerine bambaşka bir konu çıkmış ve karşınızdaki kadın konuştukça konuşuyor.

Susmuyorum.

Konumuz, diyorduk. Konumuz birkaç hafta ya da ay önce sizlere hakketmediği bir özensizlikle duyurduğum American Gods. Merak edip kitabı okuyanlarınız var mı? O kadar tıklıyorsunuz ki hala blog okuyan insanlar olduğunu görmek mutlu ediyor beni. Bari kitabı alıp okudunuz ya da en azından Google’da arattınız mı?

American Gods’ın ilk bölümü önceki akşam malum ortamlara düştü ve sizlere diyeceğim şudur; iyi ki düştü. Elbette burada diziden bahsetmeyeceğim, önceki yazıyı okudunuz mu? Diziyi tanıtmak için başlayıp on saat kitaptan ve dünya meselelerinden bahsettim. Bu yüzden kimse benden dizi önermemi istemiyor, bu yüzden sizlere yazıyorum. Şaka bir yana, dizinin hayal kırıklığı olacağından öyle çok korkmuştum ki. Hobbit’i deliler gibi bekleyip, P. Jackson’ın sırf para için cüceler ve elflerin aşk yaşayabileceğini namüsait yerlerinden uydurması sonucu sinemada homurdanmaktan filmi izleyememiş insanım ben.

Filmleri beraber izlediğim arkadaşlarıma sorduğunuzda hatırladıkları tek şey “Olmaz ki canım, böyle olmaz” cümleleri olacaktır. Çünkü olmaz. Eskilere ve Modernlere teşekkürler, American Gods olması gerektiği gibiydi. En azından ilk bölümü değerlendirecek olursak, hiçbir şey yerinden oynamamıştı. Saçma sapan bir romantizm yoktu, belki Gölge olduğundan daha canlıydı ama olacak o kadar.Yazarın senaryo işine el atması böyle sonuçlar doğuruyor demek ki, üstat Tolkien de mezarında vantilatöre dönmüştür muhtemelen. -Bu sözü çaldım, sahibine selam olsun-

Konuyu size anlatmak yerine biraz şu dinler ve teknoloji olayından bahsedelim mi? Hani az önce üstünde birazcık konuşmuştuk. Bilmeyenler için uyarı geçmem de fayda var, okuyacaklarınız sizi rahatsız edebilir çünkü ben kameraların karşısında ya da muhtelif ortamlarda din uyduranlara karşı ezelden beri pek pozitif değilim. Olamadım ve muhtemelen asla olamayacağım.

Konu çok derin öyle derin ki nereden başlasam, diye düşündürtüyor. Önce kitaptan bir alıntı yapalım mı? Onun üstüne konuşalım.

“Ben salak kutusuyum. Ben televizyonum, ben her şeyi gören göz ve katot ışının dünyasıyım. Ben gaf tüpüyüm. Ben ailelerin tapınmak için önünde toplandıkları küçük sunağım.”

“Sen televizyon musun, yoksa televizyondaki biri mi?’

“Tv bir sunaktır. Ben insanların adına kurban verdikleri şeyim.’

“Ne kurban ederler?’ diye sordu Gölge.

“Çoğunlukla zamanlarını. Bazen birbirlerini… “

Soru sormaya gerek var mı? Televizyonun varlığını unutabilen var mı? Hiç etkilenmeden izleyebilen? Çocuklarını ondan uzak tutabilen? Alanım olduğu için direkt olarak edebiyattan örnekler vereceğim ve örnekler önceki yazıları okuyanlar için sıkıcı olacaktır fakat durumu görmenizi istiyorum. Yaşı genç, çok genç yazar adaylarının/yazmaya hevesli insanların yazılarını okuyorum. Hikaye taslakları önüme düşüyor, bazen gözlerimin içine hevesle bakarak benden yorum bekliyorlar. Bazen benden onlara gidecek bir mail için günde onlarca kez mail kutularını kontrol ettiklerini itiraf ediyorlar ve ben, kapağını açtığım her hikayeye aynı umutla başlıyorum.

“Farklı bir şey olsun, lütfen farklı bir şey olsun.”

Olmuyor. İşte televizyonun ve televizyon karakterlerinin etkisi tam olarak burada devreye giriyor. Önüme gelen tüm hikayelerin ana karakterleri marketten alınmış gibi, birebir, ucuz, yavanlar. Güçlü ve belalı adamlar, korunmaya muhtaç, kendi ayakları üzerinde durmanın anlamını dahi bilmeyen ama kendi ayakları üzerinde durabileceğini iddia eden güzel ama şapşal genç kızlar. Sonrasını biliyorsunuz, sonra bu adamlar bu kızları alıyor ve sahip oluyorlar.

Ve bu güzel bir şey -miş. Mutlu son.

Kime göre?

Onu geçin, hepimizin kullandığı instagram hesabınızı açın. Keşfet kısmında Kısmetse Olur isimli kene türüne ait tek bir paylaşım yoksa lütfen beni de sosyal çevrenize alın zira ne zaman İnstagram hesabıma bakacak olsam, keşfet bölümünde televizyon karakterleri adına açılmış hayran hesaplarına rastlıyor ve gencinden-yaşlısına binlerce insanın saçma sapan sebepler yüzünden birbirleriyle tartıştığına şahit oluyorum. Zamanınızı verdiğiniz şeylere bir bakın, bakın ve mantıklı tek bir açıklamada bulunun.

“Canımız sıkılıyor” diyor bazıları sorduğumda, bazıları “Ne yapayım!” diye yakınıyor “Haberlere mi bakayım, hayat yeterince kötü değil mi? İçim daralıyor.” Bakın bu üç maymunun bir güzel harmanlanmış hali “Ne yapayım,içim daralıyor.”

Görmemek, duymamak, bilmemek işime geliyor. Böylece bana inandırılan yalanlara ve pembe bulutlarda yaşadığıma inanabilirim. Savaşın ortasında kalmış çocuklar ya da ülkenin yeni sisteminde durumumuzun ne olacağı umurumda değil, lütfen bana bir doz daha entrika verin. Lütfen, evlilik programlarını bitirmeyin. Ben günlük entrika ve saçmalık ihtiyacımı başka nasıl karşılayacağım. Oz büyücüsüne ihtiyacım yok, beynimin talaştan oluşması umurumda değil. Ne işime yarıyor ki?

Yazar tam olarak bu noktada derin bir nefes aldı ve konuyu toparlaması gerektiğini fark etti.

Ben bilge değilim, bir halt bildiğimi bile söyleyemem. Söyleyebileceğim tek şey, insanları gözlemlediğim. Fazlaca yanılıyorum ama izleme huyumdan asla vazgeçmeyeceğim sanırım. Uydurulmuş bir dine inananları görüyorum, sahte peygamberlere kapılanları, zamanının çoğunu televizyonun karşısında evlilik programları izleyerek geçirenleri, her şeyi bildiğini ya da bir şeyi anladığını sananları ve bunun üstüne ahkam kesenleri, insanlıktan çok paraya önem verenleri, hayallerini beyaz bir elbiseyle sınırlayanları, üniversiteden çıkıp direkt olarak kendi düğününe gidenleri -ve bunu marifet sayanları- ya da aynı kapıdan çıkıp sokaklara düşenleri.

Soru şu; Modernliğin bize getirisi gerçekten bu mu?

En basiti internet. Nasıl kullanıyorsunuz interneti? Size bir şey katıyor mu yoksa zamanınızı ve beyin hücrelerinizi öldüren, belki de sizi suça sevk eden şeylerle mi uğraşıyorsunuz?

En son ne zaman, neye inandığınızı sorguladınız. İnandığınız şey gerçek Tanrı mı? Misal sizin Tanrı’nız “Sizin gibi düşünmeyenlere saldırabilirsiniz/öldürebilirsiniz” diyor mu? Yoksa bunu söyleyen televizyon mu? Peygamber hikayeleri dinlemek yerine, peygamberlein nasıl yaşadığına hiç baktınız mı? Yaşamlarını şekillendiren düşünceleri ve nasıl yaşadıklarını, o dönemin zihniyle anlamaya çalıştınız mı? Yoksa peygamberin birden fazla eşi vardı, bizim de olsun kafasında mısınız?

Dini canınız nasıl isterse öyle mi algılıyorsunuz?

American Gods tam olarak bunu anlatıyor diyemem, bunları ben 03:23 sularında yarı sinirli bir ruh halinde zırvalıyorum ama Modern Tanrıların diyaloglarını okumanızı isterim. Black Mirror’u izlemenizi istediğim gibi.

americangods2

Distopya mı desek, ütopya mı? ; The Handmaid’s Tale

“İmkansız değil. İmkansız olmadığı için okurken/izlerken öfkeleniyor, belki de korkuyoruz.”

Giriş için tanıtım yapmam gerektiğini biliyorum ama siz de beni biliyorsunuz. Olması gerektiği için yapanlardan olamadım hiç. O yüzden direkt konuya gireceğim, bu kanımın daha hızlı akmasını sağlayan bir konu ve itiraf etmem gerekirse aylardır kendi düşüncelerimi bir metin üzerinde sıralamıyorum. Bocalayabilir, sizlere “Yazmayı mı unutmuş bu” dedirtebilirim. Kusuruma bakmayın.

Margaret Atwood’un aynı isimli kitabından uyarlanan The Handmaid’s Tale’i dün akşam, Twitter’da adını bilmediğim fakat yüzüne aşina olduğum bir beyefendinin kadınlar hakkında adeta beyni yokmuşçasına atıp tutmasını izledikten sonra fark ettim. Diziye geçmeden önce beyefendinin zırvalarını kısaca özetleyeceğim.

İzlediğim videoda, yanılmıyorsam bir tartışma programında konuşan beyefendi kadınların fıtratında “köle olmak” olduğunu iddia ediyordu. Sorgusuz sualsiz itaat etmek zorunda olan kadınlara karşılık doğaları gereği “Sahip” olan erkekler, elbette bizden daha iyi şartlarda olacaklardı. Onlar sahiplerimizdi, haddimizi bilmeliydik.

Kitap, Dizi ve Film -evet üç hali de mevcut- tam olarak bu konuyla ilgileniyor. Özetlemeyeceğim ama kısaca bahsetmek gerekirse, feminist bir distopya bu. Lütfen, feminist sözcüğünden anladığınız “Bütün erkekleri öldüreceğiz. Kadınlar erkeklerden üstündür.”  zırvasıysa yazıyı şu an okumayı bırakın zira bir süredir kavram kargaşalarına tahammül gösteremiyorum. Çöken bir sistemin ardından yerine gelen sistemle tüm hak ve statüleri ellerinden alınan kadınların, deyim yerindeyse statüsü yüksek olan erkeklerin malı olduğu bir sistem. –Düşük statülü erkekler?, onlar da haksızlığa uğruyor. Gerçeklerden çok da uzak olmayacak bir şekilde sadece resmi bağın bir kadına statü getirebildiği, diğer tüm seçeneklerin kadını ve doğasını aşağıladığı bir sistem.

Margaret Atwood’u diğer romancılardan ayıran özelliklerinden birine tam bu noktada değinebiliriz; okurken demir bir pençenin göğsünüze bastırdığını hissediyorsunuz. Bazı okuyucular okurken korktuklarını yazmışlar, bazıları sıkılmış. Ben dişlerimi sıkmıştım, çünkü okuduklarım olmayacak şeyler değildi. Pekala olabilirdi, olabilir. Çevrenize baktığınızda beyni örümcek bağlamış insanların olduğunu göremeyecek kadar körseniz, elbette bu söylediklerim sizi güldürebilir ama bu gerçeği değiştirmez. Yerkürede böyle düşünen insanlar var. Hatırlayın, daha birkaç gün önce birileri çıkmış “Karşıt görüşe sahip olan insanların eş ya da çocuklarının, diğerlerine helal olduğunu” söylüyordu.

Detaylara dikkat edin, karşıt görüşe sahip olan kadınlar değil. Karşı görüşe sahip olan erkeklerin, eşleri ya da çocukları.  Tanrı’nın hür varlıklarından birini başkası üzerinden tanımlayanlarla çevrelenmiş durumda değil miyiz? Erkekler üzerinden tanımlanmıyor muyuz? Söyleyin bana. Özgürlük çığlıkları atarken, özgür müyüz?

İyice bakın.

Bizi içine soktukları karmaşa bulutundan başınızı çıkartın. Bir gün kendimizi bu romandaki kadınlar gibi bulabiliriz, daha kötüsüne bile maruz kalabiliriz. Kitapta tanımlanan kadınlar gibi “X’inki olabiliriz”. Ah, durun bir sanıye, zaten öyleyiz. “Hiçbir şey olmaz” dediğinizi duyar gibiyim. Evet, o durumda ne yaparsak yapalım; hiçbir şey olmaz. Dayatılanları kabul ettiğimiz sürece olan da bu değil mi zaten. Hiçbir şey. Neydi şu meşhur hikaye, kurbağayı soğuk suyun içine atıp yavaş yavaş mı haşlıyorlardı? Bir şeyleri anlayabildiniz mi? Kendinizi dışarı fırlatamayacak kadar uyuştunuz mu yoksa?

Roman distopya dendiğinde iki üç kitap karıştırmış herkesin sıralayacağı popüler distopyalardan farklı olarak bir geçiş dönemini anlatıyor. – Yine de Atwood’un eserinde ünlü distopyalardan birkaçının izini ve kitabın yazıldığı dönemde dünyayı etkiyen olayların etkisini görebiliyoruz– Her şey yeni olup bitmiş, karakterin anıları taze. Yıllar önce olmuş ve sindirilmiş bir düzenden bahsetmiyoruz. Okurken içimiz kararıyor ama kelimelerin altında yatan kızgınlığı da hissedebiliyoruz. Evet, itiraf etmem gerekirse romanı okurken bazı noktalarda sıkılmış daha çarpıcı olabilirdi ya da daha kısa tutulabilirdi, demiştim fakat belki de kitabı sarsıcı kılan budur, o sıkıcı detayların tümü. İnsanın ruhuna işleyen  karanlık, melankolik ruh hali. Anlatıcının tek düzeliği. Renkleriniz elinizden alınsa, bildiğiniz her şeyin içi bir gece de boşaltılsa ve elinizden bir şey gelmeyeceğini biliyor olsanız nasıl davranırdınız?

Üniversite koridorlarında “Erkek her türlü kadından üstündür” denilebilen hatta bununla övünülebilen bir ülkede yaşayan, erkeğin kaburga kemiğinden yaratılmış ikinci sınıf bir varlık olarak görülen biri yazıyor bunları. Bazılarının gözünde ev işlerini yapan, çocuklar doğuran ve iştahı kapatan bir varlığım. Hizmetleri karşılığı beslenmesi gereken ama asla aşırı boyutlarda değil. Yoksa şımarırım, tepeye çıkarım. Şeytanın soyundanım ben, Adem’i baştan çıkartanım. Ah ben yok mu ben.

Kitap sarsıcı. Baştan beri distopya olarak tanımlamama rağmen belki de bazıları için ağız sulandıran bir ütopya. Gelecek hayali, doyum malzemesi. Köle olan kadınlar ve onları kabullenen eşler. Bir erkeğin karısının gözü önünde başka bir kadınla cinsel ilişkiye girmesi ve bunun son derece normal karşılanması. “Sabahlar olmasın” diyenleri de duyar gibiyim.

Ne acı.

Görmek, bilmek ama yeterince yüksek bir ses çıkartamamak. Ne acı. Bir yerlerde hatta belki de yan apartmanda bu zihniyetin yaşadığını bilmek.

Diziye geçelim yoksa ben susmayacağım.

Dediğim gibi diziyi önceki akşam keşfettim. Uzun uzadıya cümleler kuramayacağım kadar dağınık bir şekilde izlesem de, karakterlerin yansıtılış şekillerini şu an için başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Özellikle kadın karakterlerin donuklukları, donukluğun altında yatan isyan kıvılcımlarını izleyiciye sızdırabilmeleri hoş olmuş.

Sizi içine alıp ekran karşısında kasılıp kalmanızı sağlayacak kadar heyecanlı bir yapım olacağını düşünmüyorum ama bence izlenmesi gerekiyor. Hatta daha da iyisi, kitabı da alıp okumanız ki henüz bir bilgim yok ama yayınevleri diziyle birlikte yıllardır kitapçılarda bulunamayan bu kitabın üstüne atlamışlardır ya da atlayacaklardır. Kolaylıkla bulabilirsiniz.

Ergen sayılırlar ama olsun; The Shannara Chronicles

 

Shannara Chronicles’a şans eseri denk geldim. Dizi hakkında birkaç haber okumuş fakat gerek kadro, gerekse yapımcı yüzünden pek önemsememiştim.

 

Shannara fantastik bir evren, bu tarz yapımlarda fantastik izleyicilerinin ve yapımcıların en önemli önceliği izleyiciye hikayede anlatılan evreni yansıtması ve o hissi yaşatmasıdır. Zira fantastik evrenler söz konusu olduğunda kullanılacak alanları çevremizde görmemiz pek de mümkün olmuyor, eh bu tarz işlerle ilgilenenler de görsel olarak doyurulmayı bekliyorlar haliyle. Televizyon bütçesiyle iyi bir iş ortaya çıkartmak her ne kadar zor olsa da dizi bu açıdan oldukça başarılı diyebiliriz; çekimler, özel efektler ve kostümler gayet iyi durumda.

Hikayenin işlenişi hakkında pek yorum yapamıyorum zira kitaplar Türkçeye çevrilmiş olsa dahi Terry Brooks’un yazdığı Shannara serisini okumadım fakat izlediğim kadarıyla söyleyebilirim ki dizi fena gitmiyor. Yeni dönemin LOTR’u diyemem- ki bir okuyucu olarak efsaneleşmiş LOTR’da bile hikaye işlenişi olarak büyük hataların olduğunu söyleyebilirim – (Dwarf ve Elf aşkı?!)  yine de dizi izlendikçe insanı sarıyor ve bir sonraki bölüm neler olacağını merak etmenizi sağlıyor.

Başrollerin hiçbirini tanımadığımdan ve ben de isimlerini araştıracağım kadar büyük bir etki bırakmadıklarından oyunculuk üzerine uzun uzadıya konuşamayacağım fakat yan rollerin diziye büyük bir etkisi olduğunu söyleyebilirim.

Uzun lafın kısası; Fantastik edebiyatla ve sinemayla ilgileniyorsanız, Shannara Chronicles kesinlikle iyi bir tercih. Karşınızda LOTR gibi sizi alıp bambaşka bir evrene sürükleyecek bir hikaye yok, evet ama en azından görsellik iyi diyebiliriz. Tamam Game of Thrones kadar da germiyor ama araya 2-3 aksiyon katmaya, bir şeyler yapmaya çalışmışlar haklarını yemeyelim.

Shannara’nın en önemli özelliğinin fazla başarı elde edilemeyen fantastik alanda bir atılım yapma cesaretinin gösterilmesi olduğunu düşünüyorum açıkçası. Bu yüzden eğer fantastik bir şeyler izlemeyi seviyorsanız, izleyin, izlettirin. Destek verin, derim ben.

Dip not: Eski dwarfın yeni Elf Kralı olması ve alışılagelmiş büyücü görüntüsünün Manu Bennett gibi bir büyücüyle yıkılması kesinlikle hoş olmuş.