Kategori arşivi: Görsel

Kusursuza erişmek | |Bölüm III Daphne Bridgerton

Shonda Rhimes’ın, Julia Quinn’in aynı isimli serisinden uyarladığı Bridgerton gösterime girdiği andan itibaren büyük ilgi uyandırdı. Hakkında olumlu ve olumsuz binlerce yorum yapılan dizi en çok Regency dönemi ve siyahilerin aristokrasideki yeriyle alakalı eleştirilerle ön plana çıkmıştı.

Thor’u siyahi yapan Netflix’in, Regency İngiltere’sini alt-üst etmesi benim için çok büyük bir sorun değildi zira bekliyordum, hatta böyle bir hamle yapmamaları benim için ilginç olurdu fakat dönemin gündemi bilhassa günümüz İngiliz Kraliyet Ailesinin yaşadığı çalkantılar da söz konusu olunca durum bir hayli ilgi çekti ve eleştirelere sebep oldu fakat konumuz bunlar, dizi ve gerçek hayat arasındaki uçurum değil. Yaratılmak istenilen alternatif ülke ve krallığa saygı duymakla birlikte ,bunu diğer detaylar söz konusu olduğunda pek de önemsemiyorum.

Dizi Daphne Bridgerton’ın, Kraliçe’nin karşısına çıkmasıyla başlıyor. Dönem adı verilen ve genç kızların, kendilerine eş buldukları bir zaman diliminin başlangıcında yapılan bir gelenek. – Durumu yanlış anlamış/ yanlış yorumlamış olabilirim –

Dizi boyunca sizi boğan bir ayrıntı var. Bir kadın, belli bir yaşa geldiyse evlenmek zorunda. Bu sıkça dile getiriliyor, gerçi çok fazla tekrar edilmesine de gerek yok; biliyoruz, çoğumuz aynı baskıyı hala yaşıyoruz. Bu öyle kesin bir yargı ki bir süre sonra göğsünüzün ortasını mesken edinmiş filin ayaklarıyla kemiklerinizi un ufak ettiğini bile hissedebiliyorsunuz. Zaman ve mekan farketmeksizin, ataerkinin doğuşundan itibaren varlığını sürdüren bir yargı bu; kadını zaptetmek için onu evlendirmek gerekir. Başında bir erkek.

(Bu görüşü uç boyutlara taşıyan deyişler de var. “Kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin!” gibi.)

Yetişkin sayılabilecek yaşa geldikten sonra bir rolden diğerine geçiş yapmak gerekiyor; X’in kızı, Y’nin kardeşi belli bir zaman sonra Z’nin karısı olmak zorundalığı hissediyor. Hissettiriliyor, evlenmeyen – doğru kişiyle karşılaşmayan ya da basitçe evlenmek istemeyen her kadın aynı etiketi üzerinde taşıyor. “Evde Kalmış”, “Kız Kurusu” dönem romanlarında “Duvar çiçeği (Wallflower)”

Bana bunun geçmişte kaldığını, son dönemdeki kadın uyanışıyla bu gibi etiketlerin de rafa kalktığını söyleyebilirsiniz, ben de büyük ölçüde böyle düşünüyordum. En azından yeni neslin kendini böyle adlandırmadığını, adlandırmayacağını umuyordum fakat etkileşimde olduğum birkaç kişinin içine düştüğü boşluğu anlatırken evlenememekten, doğru kişiye rastlayamadıklarından yakınırken kullandıkları “Evde kaldım” cümlesi beni konu hakkında daha uzun düşünmem gerektiği yargısına itti.

Zira biz düşüncelerimizi, yaşam tarzımızı değiştirebiliyoruz fakat kültür baki kalıyor ve kültür değişmedikçe, düşünce tarzımızı değiştirmemiz yalnızca belli bir ölçüde fayda sağlıyor. Dizi bize “evlenmek zorunda” olan genç kadın profilleri sunuyor, bu yalnızca Daphne ile sınırlı değil. Kadının zaman içinde uğradığı tüm haksızlıkları aynı anda görebileceğimiz geniş bir haksızlık yelpazesine sahip diyebiliriz.

Bekarken – evet, bu dönem romanları için belirtilmesi gereken bir ayrıntı zira bir kadın evlendiğinde diğerlerine duyurmamak kaydıyla kocası dışında erkeklerle birlikte olabiliyor. – bir erkekle cinsel ilişki yaşadığı için fahişe olarak isimlendirilen kadınlar. – İkinci kısım ülkemiz ve birçok ülke için geçerliliğini sürdürüyor. – Görünüşünü bir silah olarak kullanıp hemcinslerini ezen kadınlar. Aile baskısıyle evlenmek istemedikleri halde, eş aramak zorunda kalan kadınlar. Görünüşü yüzünden ötelenen kadınlar. Küçük yaştan itibaren evlilik fikriyle büyütülen genç kadınlar/ çocuklar.

Ve tek bir ortak amaç; Evlilik.

Kadınlar yüzyıllardır değişmez bir şekilde evlenmek zorunda hissettiriliyor. Hepimiz böyle hissediyoruz, demiyorum elbette fakat dünyanın neresinde olursa olsun, yaşayan her kadın en az bir kere evlilik hakkındaki düşünceleri yüzünden yargılanıyor. Evliliği ister desteklesin, isterse karşı çıksın bu hiç sekmiyor.

Diziye dönersek; Daphne bir şekilde Simon’la evleniyor. Bilin bakalım çevredekiler bu sefer ne sormaya başlıyorlar? Yazıyı okuyan her kadın – hatta her erkek – soruyu biliyor değil mi?

Çocuk.

Bu kısmı tamamen şahsi düşüncelerime ayıracağım zira yıllardır beni “Ne zaman evleneceksin?” sorusundan daha çok sinirlendiren tek soru budur , başı – sonu düşünülmeden, düşüncesizce hatta bencilce bir ihtirasla sorulan bu soruyu ne zaman duysam -bana yöneltilmese bile – aynı şekilde irkiliyor, aynı sertlikte tepki veriyorum.
Bu öyle bir çukur ki çocuk yapmayan çiftlerden kadın olan taraf eninde sonunda mutlaka ama bakın mutlaka “meyve vermemekle”, kusurlu olmakla suçlanıyor zira kültürde sonsuz bir döl ırmağı olarak görülen erkeğin “kusurlu” olması – ki bir sağlık sorununu kusur olarak görmek ataerkil görüşe ait bir şeydir. – mümkün değil ve yine aynı sebeplerden tüm eleştiri okları kadına çevriliyor.( Sinemamızda bu soruna yönelmiş birkaç film bulmak bile mümkün, benim aklıma ilk gelen Fatma Girik’in başrolü üstlendiği Kuma filmi. )

Bizlere romantik olarak servis edilen dizi; önümüze birkaç sorunu açık ve seçik bir şekilde koyuyor aslına bakarsak. Kadınlar yüzyıllardan beri belli birkaç görev için toplumda yaşamlarını sürdürüyorlar.

* İyi bir koca bulmak /Evlenmek.
* İyi bir kadın olmak. – Ki bunu kocasının her isteğine boyun eğen, toplum kurallarına göre yaşayan bir kadın olarak tanımlayabiliriz. Zira itaat kelimesi en eski yeminlerde bile kendine yer bulmuştur.
* Çocuk yapmak ve çocuklarına bakmak / Erkeğin soyunu yürütmesine araç olmak.

Sonuç olarak Daphne Bridgerton aşık olduğu adamla evleniyor, çocuk da yapıyor( Bu kısım hakkında uzun uzadıya konuşacağım birkaç şey var fakat bunu İdeal Erkek Karakter serisinde yapacağım) fakat hiçbir mutlu son toplumdaki çatlakları kapatamıyor.

İdeal Erkek Karakter | Bölüm I

Pandeminin hepimizi evlere hapsettiği şu son dönemde, televizyonla en alakası olmayanımız bile meşhur aptal kutusuna bir selam vermek zorunda kaldı. Zira insan izlemiyor olsa bile evde ses istiyor ve hiç kuşkusuz televizyon yalnızlığın sessizliğini dağıtmak için en kullanışlı aletlerden biri. Doctor Foster isimli diziden uyarlanan Sadakatsiz ise son dönemin en çok konuşulan dizilerinden diyebiliriz. Takip edebildiğim kadarıyla – berbat bir televizyon izleyicisi olduğumu belirtmek isterim – fena da ilerlemiyor. Belli başlı sahneler bizim dizi süresi standartlarımız için gereğinden fazla uzatılsa da, kanal değiştirtmiyor. Konum bu değil, ben dizinin ana erkek karakteri olan Volkan hakkında konuşmak istiyorum zira Volkan’a her bakışımda ataerkil kültürün iyice kontrolden çıkmasıyla oluşan erkek profilini görüyorum.

Dizide anlatıldığı – ya da benim takip ettiğim- kadarıyla Volkan evlilik hayatları boyunca eşinin gölgesinde kaldığını hissetmiş, kafasında yarattığı bu gölgede gizli gizli kadından nefret eden bir adam. – ki bu hiç önemli değil – Karısını düzenli bir şekilde aldatıyor ve sevgilisinin yanından evine her dönüşünde karısını ona sonsuz bir güven ve aşkla bakar halde bulunca durumdan haz alıyor. Yarattığı diğer evrende, başka bir kadının gözünde çok daha yüce. Bir kadınla eşit olmayı, eş olmayı seçmek yerine başka bir kadının toyluğunu, ilk hevesini kullanıp bu hislerle kendini yüceltiyor.

Her neyse, sonra olaylar ortaya çıkıyor ve eşiyle ayrılıyorlar vs vs. Dizi ya da karakter yorumlama olayına girmeyeceğim. Değinmek istediğim nokta, Volkan karakterinin boşanmadan sonra takındığı tavır; Volkan, boşandığı kadını sahiplenmekte bir sakınca görmüyor ve bu da kadının yanında gördüğü herkese ölçüsüz bir öfkeyle yaklaşıp, özel alanını işgal etmesini, boşanmayı “başka bir kadınla legal olarak birlikte olabilmek fakat eski eşin hala ona -sadece ona- ait olması şeklinde anladığını gösteriyor. Ağzından “Karım” hitabını sıkça duyuyoruz, “Eski karın” diye düzelten herkese öfkeleniyor ve işleri daha da çirkinleştiriyor. Zira Asya, boşanmış olmalarına rağmen onun malı. Tekvin’de işaret ettiği gibi “… ve arzun kocana ait olacak , o da sana hakim olacaktır.” ( 3:16-17;abç) Biz son bir ekleme yapalım. Sonsuza dek.

Volkan’ın mantığı boşandıklarını kabul etmiyor gibi, kadın hala ona ait. Kadının evi, bedeni, her şey ona ait. Ondan nefret ediyor, yine de sahipleniyor zira o, adamın malı. Diziden uzaklaşalım, kanal değiştirelim ya da twitter’a girelim. Herhangi bir haber kanalına ya da kanalın/gazetenin sosyal medya sayfasına, karşınıza kaç kadın cinayeti haberi çıkıyor? En az 2-3, bazen daha fazla. Öfkeli eski sevgilileri, kıskançlığına yenik düşmüş eski kocaları okuyoruz. “Tahrik etti” diyorlar, “Kanıma dokundu“, “Aşıktım, kıskandım, kendime engel olamadım.” – Vahşetin ısrarlı bir şekilde romantize edilmesini, gazetelerde ya da televizyonda ısrarla “Kıskançlık Cinayeti” “Kıskanç Koca vs” başıklar görüp duymamız başka bir yazının konusu –

Benim takıldığım nokta, erkeklerin kent devletleri -tahmini – ortaya çıkmaya başladığından bu yana sürdükleri ısrarcı “Ben her şeyin sahibiyim, ben Tanrı’nın lütfunu taşıyanım, her şey bana hak” tavırları. Volkan’ın takındığı tavır da bu anlayışın bir türevi. Bir kadından ayrılabilirim, başka bir kadınla evlenebilirim ama ayrıldığım kadın hala benim kurallarıma göre hareket etmeli, benim canımı sıkacak hiçbir şey yapmamalı. Zira o benim hakimiyetim altına verildi, benim tohumumu doğurdu. Kendini sonsuza dek bana ait kıldı. Sadakati benim, bedeni benim, zihni benim.

Bu sadece dizi karakterlerinde karşımıza çıkmıyor. Hayatımızın her anında böyle adamlarla karşı karşıya gelebiliyoruz. Belki de onlardan biriyle birlikteyiz ya da yan komşumuz – her gün kapıdan çıkarken selam verdiğimiz o güler yüzlü adam- onlardan biri ya da belki şu an bunu okuyan siz, siz de onlardan birisiniz. İçinize derinizin altına nakşedilen kutsal tohum taşıyıcılığı sizi gizlice zehirliyor. Siz, tarlaları sürmek için gönderilensiniz. Siz “Allah’ın Oğulları'”ndan biri, bizlerse İnsan Kızları’yız. [Tekvin] Yüzyıllardır binlerce şekil değiştirmiş efendi-köle ilişkisinin son evriminden sonra iyice içe, derine gömüşmüş ilkel yanınız ufak ufak fısıldıyor, kim bilir? Tehlikeli yan şu ki, bazen çok geç olana kadar köklerimizden getirdiklerimizin pek farkında olmuyoruz. Aniden ortaya çıkıveriyorlar. Pek tüm bunların arkasında ne var ?

Erkekler mantar gibi yerden bitmediklerine, son zamanlarda sıkça onlar tarafından zulme uğrayan kadınlar tarafından ve onlarla aynı yoldan meydana geldiklerine göre, tam olarak hangi aşamada canavar içlerine yerleşiyor?

Tekvin’in Çıkış bölümünde “Komşunun karısına, yahut kölesine, yahut cariyesine,yahut öküzüne, yahut eşeğine…tamah etmeyeceksin.” deniyor. Kutsal kitaplarda kadın çoğunlukla “Tarla” olarak adlandırılıyor. “Kadınlar sizin tarlanızdır, tarlalarınızı dilediğiniz gibi ekin.” Günlük dilde karşımıza sıkça, erkeği yücelten kadını ise “Erkek adam ağlamaz”‘lar ya da “Karı gibi ağlama”‘lar. “Uslu kız ol.” “Kız çocukları akşam ezanından sonra eve girmez.” “Göster oğlum amcalara” “”Kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin” “Kızını dövmeyen dizini döver” vd. deyişler çıkıyor. Çocuklarımızı cinsiyet kurallarına sıkı sıkıya bağlı kalarak yetiştiriyor. Hiçbir şeyden anlamadıklarını düşünerek onlar yanımızdayken içimizden geldiği gibi konuşuyoruz. Komşumuzun mahalle kurallarına uymayan hallerini eleştiriyor, falancanın kızının etek boyundan uzun uzadıya bahsediyoruz. Arka planda sessce oynayan çocuk umrumuzda değil zira bizi anlamıyor.
Hata. Ah ne büyük hata. Çocuğun zihnindeki sünger söylenen her şeyi emerken bir yandan da özenle bilinçaltına nakşediyor. Konumuzla ilintili durumlarda çocuğun zihni şöyle diyebiliyor; kadın öyle düşmüş bir varlık ki sadece erkekleri değil, kendi türdeşlerini bile utandırabiliyor. Ona sahip çıkmalı, ona hükmetmeliyim. Peki bunun bizi sürüklediği yer neresi?

Demosthenes,
“Zevklerimiz için Hetairalarımız, günlük ihtiyaçlarımız için
cariyelerimiz ve bize meşru çocuklar verip, ev işlerini yapmak için
karılarımız var,
” diyor.

Demosthenes M.Ö 384’de yaşamış, 2021 yılındayız. İnsanlar değişiyor, teknoloji gelişiyor fakat zihniyet, zihniyet hala aynı. Zihniyet hala “boşanmayı”, “bağları koparmayı” doğru bir şekilde algılayamıyor. Kadınlar, boşandıkları erkekler tarafından – bu bir genelleme değildir. – kısıtlanmaya, taciz edilmeye devam ediyorlar. Çünkü zihnin evrimi özgürlük konusunda takılmış kalmış.

Sadakatsiz dizisindeki Volkan karakteri bu durumun en belirgin örneklerinden biri ve ne yazık ki onu kınayan çoğu insan, dışarıda böyle bir durumla karşılaştığında “Ah” diyor “Eski karısını sevdiğini anladı.” “Ah, hala aşık” “Çocuğuna ve çocuğunun annesine sahip çıkıyor.”

Hayır. Bize sahip çıkmak zorunda değilsiniz.

Yapılan şey sevgi değil, sevgi böyle bir şey değil. Sevgi kısıtlamak, kurallar koymak, yaşam alanını işgal etmek değil. Ait olmak – Sahip olmak karmaşası değil. Sevgi şiddete meyilli değil.

Yazıyı Nazım Hikmet’ten çok sevdiğim bir alıntıyla bitireyim.

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine

Süphe, İnanmak ve Yalnızlık üzerine |Unbelievable

“Hırsızlık ya da başka bir suç ihbarı olduğunda mağdurların bizi anlattıklarının doğru olduğuna ikna etmelerini beklemiyoruz. Bu yalnızca tecavüz vakalarında böyle.”

Kuşkusuz Netflix’in en iyi dizilerinden olan Unbelievable, ülkemizde çekilseydi, adı ne olurdu?, diye düşünmeden duramıyorum.

Olağan?

Belki

Zira durumumuz öyle içler acısı bir hal almış ki, diziyi izlerken bir an bile “Böyle bir şey olamaz” diyemedim. Unbelievable, bize Marie Adler’ın – Takma isim – gerçek hikayesini anlatıyor. Marie, bir gece kendi evinde, kendi odasında uyurken tecavüze uğruyor. Bunun bir önemi var mı? Sokakta, başka bir evde ya da herhangi bir yerde tecavüze uğrayan kadınlardan bir farkı var mı? Hayır, yok. Sadece “Orada ne işi varmış?” sorusunu ekarte etmiş oluyoruz.

Devam edelim.

Olayı polise bildiren Marie, ilk ifadesi alındıktan ve genel kontrollerden geçtikten sonra ifadesi alınmak üzere merkeze çağırılıyor. Defalarca… ve ifadeler birbiriyle uyuşmayınca… o stres altında uyuşabilirmiş gibi. – Marie tecavüze uğramış biri gibi davranmadığı için – ? – en başta en yakınları tarafından yalancı ilan ediliyor, yalan söylediğine inandırılıyor, yalan söylediğini söylemek zorunda kalıyor ve olay, diğer kurbanlar ortaya çıkana ve olayı iki kadın dedektif ele alana kadar kapatılıyor. En azından, erkek adaletin gözünde bu kapanan bir dava.

Dizinin devamını detaylı olarak anlatmayacağım, benim değinmek istediğim konu diziden uzak fakat bize oldukça yakın bir konu. Dünya, kadınlar için bir cehennem. Evet, bunu her yerde görebiliriz. Çığlık atan kadınların sesinde duyabiliriz. Burası bizlerin cehennemi fakat biz, cehennem ateşine bir tık daha yakın bir kattayız. Her gün yeni bir -hatta birkaç – kadın cinayeti haberi alırken, haberini okuyamadığımız nice kadın olduğunu da biliyoruz. Tecavüzcüsüyle evlendirilen, tecavüzcüsünden korktuğu için susan ya da tecavüzü normali haline getirmiş kadınların ülkesindeyiz.

Kulaklarımız sadece cinayetleri duyabiliyor. – Zar zor

Tecavüze ise sağırız.

Kulaklarımız o sessiz çığlıkları duymamak üzere kodlanmış gibi. Bundandır, bu dizi ülkemizde çekiliyor olsaydı. “İnanılmaz / Akıl Almaz” ismi, son derece saçma olurdu, gibi geliyor. Zira mağdura inanılmaması durumu, bizim normallerimizden biri. Biz daha çok mağduru suçlamak üzerine uzmanlaşmış durumdayız. Topraklarımızda besleyip büyüttüğümüz ataerkil kötülüğün ellerindeki kanı görmek yerine, çamuru kadının üstüne sürmekte hiç sıkıntı yaşamıyoruz.


Sözün özü.

Unbelievable’ı izleyin. Çevrenizdekilere izlettirin, zira dizi alıştığımız erkek bakış açısı yerine ilk defa ne polis ne de suçlu gözünden sunuluyor. Olayı, bütün çirkinliği, içinden çıkılamayan çaresizliği, yalnızlığı mağdurun gözünden izliyoruz. Mesleklerdeki kadın ve erkek yaklaşımı farkını ve bu farkın neden ortadan kalkması gerektiğini net bir şekilde görüyoruz. – Bakarsınız kendinize ders bile çıkartırsınız –

Kim bilir, belki empati yapmayı öğreniriz? Belki içimizdeki acıları sese dökme cesareti buluruz.

Bir alıntıyla – en vurucularından biriyle – kapatalım.

( Bu son sahnelerden birinde, mağdurlardan birinin sorduğu sorudur.)

“Neden beni seçtin?”


“Ne yapıyordum da benim peşime düşmek istedin? Onu yine yapmaktan çok korkuyorum. Artık çimlerimi sulamıyorum, cam kenarında kitap okumuyorum. Rutinler insanı savunmasız kılar derler, hangi rutinim varsa yapmayı bıraktım. Dünyamı çok küçük hale getirdi ve hala güvende hissetmiyorum. Yaptığım şey neydi? Bilirsem, yaptığım o tek şey neydi bilsem yapmayı bırakabilirim, diye düşünüyorum ve belki o zaman hayatımı geri alabilirim.”

The Lighthouse | İktidar, yalnızlık ve delilik

Yazıya başlamadan önce Twilight’ta canlandırdığı karakter sebebiyle oyunculuğunu ve kendisini yerden yere vurduğum Robert Pattinson hakkında söylediğim tüm sözleri bir güzel yuttuğumu dile getirmek istiyorum.

Uzun zamandır listemde olan The Lighthouse’u izlemeyi sürekli erteliyor, zihin yapımın karanlık ve depresif bir havayı kaldıramayacağı düşüncesiyle öteledikçe öteliyordum. İyi de yapmışım. – Film depresif ve karanlık olduğundan değil, hazmedebilmek için sağlam bir kafayla izlenmesi gerektiğinden.- Film, The Witch’le sinema dünyasında adını duyurmuş olan Robert Eggers’ın korku/dram türündeki filmi olarak tanımlanıyor fakat 1 saat 50 dakikalık bu sembol anaforunu korku/dram kategorilerine hapsetmek ne derece mantıklı, karar veremiyorum.

The Lighthouse, Thomas ve Ephraim’in görevleri için ıssız ve ufak bir adada bulunan gizemli deniz fenerine gelmesiyle başlıyor. Eski bir denizci olan ve uzun yıllardır deniz feneriyle ilgilenen Thomas ve yanına yeni gelen/verilen çaylak Ephraim’in çalkantılı hikayesinin temelleri daha ilk sahnelerde atılıyor. Feneri iktidar alanı olarak gören Thomas, Ephraim’i çeşitli ayak işlerine koşarken başlarda takındığı dost canlısı tavrı yavaş yavaş kaybedip, Ephraim’in fenere olan ilgisi arttıkça gittikçe daha da saldırganlaşıyor. İlişkileri bir tür köle- efendi ilişkisine evrilirken, iktidar ögesi olan deniz feneri gizemini korumaya ve izleyicinin aklını karıştırmaya devam ediyor. Filmin içine serpiştirilen çeşitli sesler ve siren görüntüleri, tek gözlü martılar derken kendinizi görsel bir şölen içinde kaybediyor; mitolojiye az da olsa ilginiz varsa, onlarca teoriyle boğuşurken buluyorsunuz.

En büyük amaçları deniz fenerini ele geçirmek olan iki karakter bir süre sonra erk kavramının tüm zehrini filme saçıyor. Film boyunca her şeyin – güzelliğiyle çağıran sirenlerin, kuyunun, deniz fenerinin ve hatta karakterlerin- deliliğin sınırında olan Ephraim’in zihninde olup bitenlerden ibaret mi yoksa gerçek mi olduğunu çözmeye çalışıyor, mitolojiye yapılan göndermelerle keyifleniyoruz.

Eğer mitolojiye, felsefeye ve psikolojiye ilginiz varsa, içinde onlarca sembol barındıran ve harika oyunculuklarla taçlandırılmış bu film tam sizlik. Willem Dafoe’nin müthiş bedduası ve gömülme sahnesi için bile izlenmeye değer diyebilirim.

The Great | Hayal, Gerçek ve şiddet

The Great, Çar III. Petro’nun hükümdarlığını elinden alıp, otuz dört yıl boyunca Rusya’yı yöneten Büyük Katarina’nın hayatından esinlenilmiş bir dizi.

Çok olmadı, birkaç gün önce bir kadın parkenin üzerine kendi kanıyla anne babası için mesaj yazdı. “Kurtuldum, üzülmeyin” Bir diğeri kocasından boşanmak istediği için öldürüldü. Nicesi kocalarının canı öyle istediği için yitip gitti. Binbir umut ve aşkla kurulan nice yuva, kanla yıkandı. Kadınların içlerine gömdükleri hayaller, mezarlarının toprağında çiçek açtı. Nice kadın, ne yazıktır ki – ancak toprağın altında özgürlüğü ve huzuru bulabildi.

The Great,özgürlüğü toprağın altında değil, yaşadığı dünyada bulmak isteyen bir kadını anlatıyor. Çerezlik bir dönem dizisi gibi gözükebilir fakat yüzyıllardır süregelen toplum yapısına ve toplumsal cinsiyet rollerine acımasızca ışık tutuyor.

Dizi, Sophie’nin aşık olduğu adam için vatanını, ailesini ve hatta adını terketmesiyle başlıyor. Katarina adını alan Sophie büyük umutlarla Çar Petro’nun sarayına giriş yapıyor. Kur döneminde ona aşk dolu mektuplar yazan kocası tarafından büyük bir aşkla karşılanmayı beklerken daha ilk anda, hayallerinin tam ortasına ilk darbeyi alıyor. Onun aşk sandığı koca bir yalan. Aldatmaca, erkeksi bir kovalamaca. Yine de pes etmeyen Katarina, Petro’yu sevmek için elinden gelen her şeyi yapıyor.

Aldatılmayı, saraylı kadınlar tarafından hor görülmeyi bir süre sineye çekiyor. Burada önemli olan ve diziyi, gerçeklikten ayıran ve hatta olanı, olması gereken tarafına çeken kelime “bir süre”. Katarina, tüm eziyete sadece bir süre katlanabiliyor ve sonrasında kadının, önce insan olduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Ona dayatılan kukla rolünden sıyrılan Katarina, Petro’nun öfkesine karşılık masaya zekasını koyuyor ve biz, bir kadının ona dayatılan rollerden sıyrılırsa neler yapabileceğini izliyoruz. Bir kadının umutlarını mezarında çiçek etmek yerine, tüm ülkeye yaymasının tohumlarını atıyoruz. Şiddeti, aşağılanmayı, sistemin kadınları, kadın düşmanlarına çevirişine tanıklık ediyoruz.

Elle Fanning ve Nicholas Hoult’un başrollerini paylaştığı The Great, türdeşi sayılabilecek The Crown kadar gerçeklere bağımlı olmayan fakat kadına şiddet ve kadının duruşu hakkında önemli mesajlar verebilen bir dizi. -Tabii almak isteyene –