Kategori arşivi: Görsel

İdeal Erkek Karakter | Bölüm I

Pandeminin hepimizi evlere hapsettiği şu son dönemde, televizyonla en alakası olmayanımız bile meşhur aptal kutusuna bir selam vermek zorunda kaldı. Zira insan izlemiyor olsa bile evde ses istiyor ve hiç kuşkusuz televizyon yalnızlığın sessizliğini dağıtmak için en kullanışlı aletlerden biri. Doctor Foster isimli diziden uyarlanan Sadakatsiz ise son dönemin en çok konuşulan dizilerinden diyebiliriz. Takip edebildiğim kadarıyla – berbat bir televizyon izleyicisi olduğumu belirtmek isterim – fena da ilerlemiyor. Belli başlı sahneler bizim dizi süresi standartlarımız için gereğinden fazla uzatılsa da, kanal değiştirtmiyor. Konum bu değil, ben dizinin ana erkek karakteri olan Volkan hakkında konuşmak istiyorum zira Volkan’a her bakışımda ataerkil kültürün iyice kontrolden çıkmasıyla oluşan erkek profilini görüyorum.

Dizide anlatıldığı – ya da benim takip ettiğim- kadarıyla Volkan evlilik hayatları boyunca eşinin gölgesinde kaldığını hissetmiş, kafasında yarattığı bu gölgede gizli gizli kadından nefret eden bir adam. – ki bu hiç önemli değil – Karısını düzenli bir şekilde aldatıyor ve sevgilisinin yanından evine her dönüşünde karısını ona sonsuz bir güven ve aşkla bakar halde bulunca durumdan haz alıyor. Yarattığı diğer evrende, başka bir kadının gözünde çok daha yüce. Bir kadınla eşit olmayı, eş olmayı seçmek yerine başka bir kadının toyluğunu, ilk hevesini kullanıp bu hislerle kendini yüceltiyor.

Her neyse, sonra olaylar ortaya çıkıyor ve eşiyle ayrılıyorlar vs vs. Dizi ya da karakter yorumlama olayına girmeyeceğim. Değinmek istediğim nokta, Volkan karakterinin boşanmadan sonra takındığı tavır; Volkan, boşandığı kadını sahiplenmekte bir sakınca görmüyor ve bu da kadının yanında gördüğü herkese ölçüsüz bir öfkeyle yaklaşıp, özel alanını işgal etmesini, boşanmayı “başka bir kadınla legal olarak birlikte olabilmek fakat eski eşin hala ona -sadece ona- ait olması şeklinde anladığını gösteriyor. Ağzından “Karım” hitabını sıkça duyuyoruz, “Eski karın” diye düzelten herkese öfkeleniyor ve işleri daha da çirkinleştiriyor. Zira Asya, boşanmış olmalarına rağmen onun malı. Tekvin’de işaret ettiği gibi “… ve arzun kocana ait olacak , o da sana hakim olacaktır.” ( 3:16-17;abç) Biz son bir ekleme yapalım. Sonsuza dek.

Volkan’ın mantığı boşandıklarını kabul etmiyor gibi, kadın hala ona ait. Kadının evi, bedeni, her şey ona ait. Ondan nefret ediyor, yine de sahipleniyor zira o, adamın malı. Diziden uzaklaşalım, kanal değiştirelim ya da twitter’a girelim. Herhangi bir haber kanalına ya da kanalın/gazetenin sosyal medya sayfasına, karşınıza kaç kadın cinayeti haberi çıkıyor? En az 2-3, bazen daha fazla. Öfkeli eski sevgilileri, kıskançlığına yenik düşmüş eski kocaları okuyoruz. “Tahrik etti” diyorlar, “Kanıma dokundu“, “Aşıktım, kıskandım, kendime engel olamadım.” – Vahşetin ısrarlı bir şekilde romantize edilmesini, gazetelerde ya da televizyonda ısrarla “Kıskançlık Cinayeti” “Kıskanç Koca vs” başıklar görüp duymamız başka bir yazının konusu –

Benim takıldığım nokta, erkeklerin kent devletleri -tahmini – ortaya çıkmaya başladığından bu yana sürdükleri ısrarcı “Ben her şeyin sahibiyim, ben Tanrı’nın lütfunu taşıyanım, her şey bana hak” tavırları. Volkan’ın takındığı tavır da bu anlayışın bir türevi. Bir kadından ayrılabilirim, başka bir kadınla evlenebilirim ama ayrıldığım kadın hala benim kurallarıma göre hareket etmeli, benim canımı sıkacak hiçbir şey yapmamalı. Zira o benim hakimiyetim altına verildi, benim tohumumu doğurdu. Kendini sonsuza dek bana ait kıldı. Sadakati benim, bedeni benim, zihni benim.

Bu sadece dizi karakterlerinde karşımıza çıkmıyor. Hayatımızın her anında böyle adamlarla karşı karşıya gelebiliyoruz. Belki de onlardan biriyle birlikteyiz ya da yan komşumuz – her gün kapıdan çıkarken selam verdiğimiz o güler yüzlü adam- onlardan biri ya da belki şu an bunu okuyan siz, siz de onlardan birisiniz. İçinize derinizin altına nakşedilen kutsal tohum taşıyıcılığı sizi gizlice zehirliyor. Siz, tarlaları sürmek için gönderilensiniz. Siz “Allah’ın Oğulları'”ndan biri, bizlerse İnsan Kızları’yız. [Tekvin] Yüzyıllardır binlerce şekil değiştirmiş efendi-köle ilişkisinin son evriminden sonra iyice içe, derine gömüşmüş ilkel yanınız ufak ufak fısıldıyor, kim bilir? Tehlikeli yan şu ki, bazen çok geç olana kadar köklerimizden getirdiklerimizin pek farkında olmuyoruz. Aniden ortaya çıkıveriyorlar. Pek tüm bunların arkasında ne var ?

Erkekler mantar gibi yerden bitmediklerine, son zamanlarda sıkça onlar tarafından zulme uğrayan kadınlar tarafından ve onlarla aynı yoldan meydana geldiklerine göre, tam olarak hangi aşamada canavar içlerine yerleşiyor?

Tekvin’in Çıkış bölümünde “Komşunun karısına, yahut kölesine, yahut cariyesine,yahut öküzüne, yahut eşeğine…tamah etmeyeceksin.” deniyor. Kutsal kitaplarda kadın çoğunlukla “Tarla” olarak adlandırılıyor. “Kadınlar sizin tarlanızdır, tarlalarınızı dilediğiniz gibi ekin.” Günlük dilde karşımıza sıkça, erkeği yücelten kadını ise “Erkek adam ağlamaz”‘lar ya da “Karı gibi ağlama”‘lar. “Uslu kız ol.” “Kız çocukları akşam ezanından sonra eve girmez.” “Göster oğlum amcalara” “”Kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin” “Kızını dövmeyen dizini döver” vd. deyişler çıkıyor. Çocuklarımızı cinsiyet kurallarına sıkı sıkıya bağlı kalarak yetiştiriyor. Hiçbir şeyden anlamadıklarını düşünerek onlar yanımızdayken içimizden geldiği gibi konuşuyoruz. Komşumuzun mahalle kurallarına uymayan hallerini eleştiriyor, falancanın kızının etek boyundan uzun uzadıya bahsediyoruz. Arka planda sessce oynayan çocuk umrumuzda değil zira bizi anlamıyor.
Hata. Ah ne büyük hata. Çocuğun zihnindeki sünger söylenen her şeyi emerken bir yandan da özenle bilinçaltına nakşediyor. Konumuzla ilintili durumlarda çocuğun zihni şöyle diyebiliyor; kadın öyle düşmüş bir varlık ki sadece erkekleri değil, kendi türdeşlerini bile utandırabiliyor. Ona sahip çıkmalı, ona hükmetmeliyim. Peki bunun bizi sürüklediği yer neresi?

Demosthenes,
“Zevklerimiz için Hetairalarımız, günlük ihtiyaçlarımız için
cariyelerimiz ve bize meşru çocuklar verip, ev işlerini yapmak için
karılarımız var,
” diyor.

Demosthenes M.Ö 384’de yaşamış, 2021 yılındayız. İnsanlar değişiyor, teknoloji gelişiyor fakat zihniyet, zihniyet hala aynı. Zihniyet hala “boşanmayı”, “bağları koparmayı” doğru bir şekilde algılayamıyor. Kadınlar, boşandıkları erkekler tarafından – bu bir genelleme değildir. – kısıtlanmaya, taciz edilmeye devam ediyorlar. Çünkü zihnin evrimi özgürlük konusunda takılmış kalmış.

Sadakatsiz dizisindeki Volkan karakteri bu durumun en belirgin örneklerinden biri ve ne yazık ki onu kınayan çoğu insan, dışarıda böyle bir durumla karşılaştığında “Ah” diyor “Eski karısını sevdiğini anladı.” “Ah, hala aşık” “Çocuğuna ve çocuğunun annesine sahip çıkıyor.”

Hayır. Bize sahip çıkmak zorunda değilsiniz.

Yapılan şey sevgi değil, sevgi böyle bir şey değil. Sevgi kısıtlamak, kurallar koymak, yaşam alanını işgal etmek değil. Ait olmak – Sahip olmak karmaşası değil. Sevgi şiddete meyilli değil.

Yazıyı Nazım Hikmet’ten çok sevdiğim bir alıntıyla bitireyim.

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine

Süphe, İnanmak ve Yalnızlık üzerine |Unbelievable

“Hırsızlık ya da başka bir suç ihbarı olduğunda mağdurların bizi anlattıklarının doğru olduğuna ikna etmelerini beklemiyoruz. Bu yalnızca tecavüz vakalarında böyle.”

Kuşkusuz Netflix’in en iyi dizilerinden olan Unbelievable, ülkemizde çekilseydi, adı ne olurdu?, diye düşünmeden duramıyorum.

Olağan?

Belki

Zira durumumuz öyle içler acısı bir hal almış ki, diziyi izlerken bir an bile “Böyle bir şey olamaz” diyemedim. Unbelievable, bize Marie Adler’ın – Takma isim – gerçek hikayesini anlatıyor. Marie, bir gece kendi evinde, kendi odasında uyurken tecavüze uğruyor. Bunun bir önemi var mı? Sokakta, başka bir evde ya da herhangi bir yerde tecavüze uğrayan kadınlardan bir farkı var mı? Hayır, yok. Sadece “Orada ne işi varmış?” sorusunu ekarte etmiş oluyoruz.

Devam edelim.

Olayı polise bildiren Marie, ilk ifadesi alındıktan ve genel kontrollerden geçtikten sonra ifadesi alınmak üzere merkeze çağırılıyor. Defalarca… ve ifadeler birbiriyle uyuşmayınca… o stres altında uyuşabilirmiş gibi. – Marie tecavüze uğramış biri gibi davranmadığı için – ? – en başta en yakınları tarafından yalancı ilan ediliyor, yalan söylediğine inandırılıyor, yalan söylediğini söylemek zorunda kalıyor ve olay, diğer kurbanlar ortaya çıkana ve olayı iki kadın dedektif ele alana kadar kapatılıyor. En azından, erkek adaletin gözünde bu kapanan bir dava.

Dizinin devamını detaylı olarak anlatmayacağım, benim değinmek istediğim konu diziden uzak fakat bize oldukça yakın bir konu. Dünya, kadınlar için bir cehennem. Evet, bunu her yerde görebiliriz. Çığlık atan kadınların sesinde duyabiliriz. Burası bizlerin cehennemi fakat biz, cehennem ateşine bir tık daha yakın bir kattayız. Her gün yeni bir -hatta birkaç – kadın cinayeti haberi alırken, haberini okuyamadığımız nice kadın olduğunu da biliyoruz. Tecavüzcüsüyle evlendirilen, tecavüzcüsünden korktuğu için susan ya da tecavüzü normali haline getirmiş kadınların ülkesindeyiz.

Kulaklarımız sadece cinayetleri duyabiliyor. – Zar zor

Tecavüze ise sağırız.

Kulaklarımız o sessiz çığlıkları duymamak üzere kodlanmış gibi. Bundandır, bu dizi ülkemizde çekiliyor olsaydı. “İnanılmaz / Akıl Almaz” ismi, son derece saçma olurdu, gibi geliyor. Zira mağdura inanılmaması durumu, bizim normallerimizden biri. Biz daha çok mağduru suçlamak üzerine uzmanlaşmış durumdayız. Topraklarımızda besleyip büyüttüğümüz ataerkil kötülüğün ellerindeki kanı görmek yerine, çamuru kadının üstüne sürmekte hiç sıkıntı yaşamıyoruz.


Sözün özü.

Unbelievable’ı izleyin. Çevrenizdekilere izlettirin, zira dizi alıştığımız erkek bakış açısı yerine ilk defa ne polis ne de suçlu gözünden sunuluyor. Olayı, bütün çirkinliği, içinden çıkılamayan çaresizliği, yalnızlığı mağdurun gözünden izliyoruz. Mesleklerdeki kadın ve erkek yaklaşımı farkını ve bu farkın neden ortadan kalkması gerektiğini net bir şekilde görüyoruz. – Bakarsınız kendinize ders bile çıkartırsınız –

Kim bilir, belki empati yapmayı öğreniriz? Belki içimizdeki acıları sese dökme cesareti buluruz.

Bir alıntıyla – en vurucularından biriyle – kapatalım.

( Bu son sahnelerden birinde, mağdurlardan birinin sorduğu sorudur.)

“Neden beni seçtin?”


“Ne yapıyordum da benim peşime düşmek istedin? Onu yine yapmaktan çok korkuyorum. Artık çimlerimi sulamıyorum, cam kenarında kitap okumuyorum. Rutinler insanı savunmasız kılar derler, hangi rutinim varsa yapmayı bıraktım. Dünyamı çok küçük hale getirdi ve hala güvende hissetmiyorum. Yaptığım şey neydi? Bilirsem, yaptığım o tek şey neydi bilsem yapmayı bırakabilirim, diye düşünüyorum ve belki o zaman hayatımı geri alabilirim.”

The Lighthouse | İktidar, yalnızlık ve delilik

Yazıya başlamadan önce Twilight’ta canlandırdığı karakter sebebiyle oyunculuğunu ve kendisini yerden yere vurduğum Robert Pattinson hakkında söylediğim tüm sözleri bir güzel yuttuğumu dile getirmek istiyorum.

Uzun zamandır listemde olan The Lighthouse’u izlemeyi sürekli erteliyor, zihin yapımın karanlık ve depresif bir havayı kaldıramayacağı düşüncesiyle öteledikçe öteliyordum. İyi de yapmışım. – Film depresif ve karanlık olduğundan değil, hazmedebilmek için sağlam bir kafayla izlenmesi gerektiğinden.- Film, The Witch’le sinema dünyasında adını duyurmuş olan Robert Eggers’ın korku/dram türündeki filmi olarak tanımlanıyor fakat 1 saat 50 dakikalık bu sembol anaforunu korku/dram kategorilerine hapsetmek ne derece mantıklı, karar veremiyorum.

The Lighthouse, Thomas ve Ephraim’in görevleri için ıssız ve ufak bir adada bulunan gizemli deniz fenerine gelmesiyle başlıyor. Eski bir denizci olan ve uzun yıllardır deniz feneriyle ilgilenen Thomas ve yanına yeni gelen/verilen çaylak Ephraim’in çalkantılı hikayesinin temelleri daha ilk sahnelerde atılıyor. Feneri iktidar alanı olarak gören Thomas, Ephraim’i çeşitli ayak işlerine koşarken başlarda takındığı dost canlısı tavrı yavaş yavaş kaybedip, Ephraim’in fenere olan ilgisi arttıkça gittikçe daha da saldırganlaşıyor. İlişkileri bir tür köle- efendi ilişkisine evrilirken, iktidar ögesi olan deniz feneri gizemini korumaya ve izleyicinin aklını karıştırmaya devam ediyor. Filmin içine serpiştirilen çeşitli sesler ve siren görüntüleri, tek gözlü martılar derken kendinizi görsel bir şölen içinde kaybediyor; mitolojiye az da olsa ilginiz varsa, onlarca teoriyle boğuşurken buluyorsunuz.

En büyük amaçları deniz fenerini ele geçirmek olan iki karakter bir süre sonra erk kavramının tüm zehrini filme saçıyor. Film boyunca her şeyin – güzelliğiyle çağıran sirenlerin, kuyunun, deniz fenerinin ve hatta karakterlerin- deliliğin sınırında olan Ephraim’in zihninde olup bitenlerden ibaret mi yoksa gerçek mi olduğunu çözmeye çalışıyor, mitolojiye yapılan göndermelerle keyifleniyoruz.

Eğer mitolojiye, felsefeye ve psikolojiye ilginiz varsa, içinde onlarca sembol barındıran ve harika oyunculuklarla taçlandırılmış bu film tam sizlik. Willem Dafoe’nin müthiş bedduası ve gömülme sahnesi için bile izlenmeye değer diyebilirim.

The Great | Hayal, Gerçek ve şiddet

The Great, Çar III. Petro’nun hükümdarlığını elinden alıp, otuz dört yıl boyunca Rusya’yı yöneten Büyük Katarina’nın hayatından esinlenilmiş bir dizi.

Çok olmadı, birkaç gün önce bir kadın parkenin üzerine kendi kanıyla anne babası için mesaj yazdı. “Kurtuldum, üzülmeyin” Bir diğeri kocasından boşanmak istediği için öldürüldü. Nicesi kocalarının canı öyle istediği için yitip gitti. Binbir umut ve aşkla kurulan nice yuva, kanla yıkandı. Kadınların içlerine gömdükleri hayaller, mezarlarının toprağında çiçek açtı. Nice kadın, ne yazıktır ki – ancak toprağın altında özgürlüğü ve huzuru bulabildi.

The Great,özgürlüğü toprağın altında değil, yaşadığı dünyada bulmak isteyen bir kadını anlatıyor. Çerezlik bir dönem dizisi gibi gözükebilir fakat yüzyıllardır süregelen toplum yapısına ve toplumsal cinsiyet rollerine acımasızca ışık tutuyor.

Dizi, Sophie’nin aşık olduğu adam için vatanını, ailesini ve hatta adını terketmesiyle başlıyor. Katarina adını alan Sophie büyük umutlarla Çar Petro’nun sarayına giriş yapıyor. Kur döneminde ona aşk dolu mektuplar yazan kocası tarafından büyük bir aşkla karşılanmayı beklerken daha ilk anda, hayallerinin tam ortasına ilk darbeyi alıyor. Onun aşk sandığı koca bir yalan. Aldatmaca, erkeksi bir kovalamaca. Yine de pes etmeyen Katarina, Petro’yu sevmek için elinden gelen her şeyi yapıyor.

Aldatılmayı, saraylı kadınlar tarafından hor görülmeyi bir süre sineye çekiyor. Burada önemli olan ve diziyi, gerçeklikten ayıran ve hatta olanı, olması gereken tarafına çeken kelime “bir süre”. Katarina, tüm eziyete sadece bir süre katlanabiliyor ve sonrasında kadının, önce insan olduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Ona dayatılan kukla rolünden sıyrılan Katarina, Petro’nun öfkesine karşılık masaya zekasını koyuyor ve biz, bir kadının ona dayatılan rollerden sıyrılırsa neler yapabileceğini izliyoruz. Bir kadının umutlarını mezarında çiçek etmek yerine, tüm ülkeye yaymasının tohumlarını atıyoruz. Şiddeti, aşağılanmayı, sistemin kadınları, kadın düşmanlarına çevirişine tanıklık ediyoruz.

Elle Fanning ve Nicholas Hoult’un başrollerini paylaştığı The Great, türdeşi sayılabilecek The Crown kadar gerçeklere bağımlı olmayan fakat kadına şiddet ve kadının duruşu hakkında önemli mesajlar verebilen bir dizi. -Tabii almak isteyene –

Mother! | Doğa, insanlar ve istila üzerine

Biraz mitolojiden bahsedelim. Yeraltı Kralı Hades ve Kore’nin – ya da kaçırıldıktan sonra değişen adıyla “Persephones (Yıkım Getiren)- hikayesini çoğumuz biliriz.

Romantizm sosuna bulanmamış haliyle mit, Demeter’in kızı Kore’nin hile ve entrikayla kaçırılışını ve Hades ile evlenmek üzere yeraltına götürülüşünü anlatır. Hikayelerin anlatılandan da öte eğlenceli ve aynı zamanda tehlikeli olan kısmı budur, anlatıcıyla şekillenebilirler. Neredeyse her şey anlatıcının elindedir bile diyebiliriz. O ne anlatırsa onu görürüz ya da neyi görmek istersek onu görürüz. Rızası bile alınmadan hayatı elinden alınmış Kore , Hades’in sonsuz aşkına cevap vermeyen taş kalpli bir kadın gibi gözükebilir. Ölüm’ü simgeleyen Hades’in sevimli, kızının yasını tutan Demeter’in sevenleri ayıran bir tür canavar olarak gözükebildiği gibi.

Yorumlardan birinde Demeter, Hades’in yüce ve sonsuz aşkına karşı çıkan, ondan intikam almak için tüm dünyayı açlığa sürükleyen kötü karakter olarak karşımıza çıkar. Zira bilirsiniz, her romantik hikayenin bir kötüye ihtiyacı vardır. Kötülük olmadan hayatımız pek de eğlenceli olmayacakmış gibi. İnsan kaosa meyleder ve bilinir ki iyi karakterler kaosa pek de elverişli değildir.

Geçelim.

Başka bir yorumda ise Demeter çaresizdir, kızını kaybetmenin acısı onu kısırlaştırmıştır. Kızı elinden alınmış, sonsuz bir karanlığa hapsedilmiştir. Hades dünyadan baharı çalmış, toprağın nefesini kesmiş, renkleri soldurmuştur. Bu yorumda Yüce Anne olarak isimlendirilen Demeter kızının acısıyla resmedilir.

“Demeter, bir anne (meter) gibi yiyecek verdikten (didousa) sonra bu adı almış görünüyor.” Platon, Kratylos 404b

“Anne, besleyen yaratıktır: Anne yiyecek verir, bu yolla yaşamı gözetir ve korur. Ancak bu haliyle anne, ne yaşamın kaynağı ne de tüm canlı kozmosa “kendi takdirine göre” aktardığı bir sırrın saklayıcısıdır.” * Anne belki evrenin kalbi, belki de ciğerleridir, dünyanın başlangıcı ve sonudur. Belki de en büyük sırrıdır. Hikayesinin anlatıcısına göre şekillenirken anlatıcısının kaderinin iplerini elinde tutar.

Bir hikayeden diğerine doğru yolculuk edelim, bir anneden diğerine. Çocukları ellerinden alınmış iki hikaye kahramanından gerçekliğe bağ atmayı deneyelim.

Sonraki Durak

Mother!

Darren Aronofsky’ın filmi olan Mother! çıktığı dönemde bir çok tartışmaya konu olmuştu. Film bir çöp müydü? Kullanılan metaforlar filmin kalitesini düşürecek kadar bariz miydi?

Hayır, bunları tartışmayacağım.

Mother’ın birkaç yorumlamasından biri Tanrı – Evren düzeni üzerine ki odaklanmak istediğim konu için işime bu geldiğinden ben bu yorumlamayı baz alacak ve buradan ilerleyeceğim.

Karakterlerin hiçbir şekilde isimlendirilmediği film, alevlerin içinden bize bakan bir kadının gözleriyle başlıyor. Ve hemen sonra, güneş doğuyor, ışık yıkımın izlerini yıkıyor ve başka bir kadının – Doğa Ana- uyanışını izliyoruz. Adam – Tanrı- -kocası- kitabını yazmak için ilham bekleyen bir şair ve daha çok kendi dünyasında yaşadığını söyleyebiliriz. Fakat kadın yine de onu seviyor ve ihtiyaçlarına, seçimlerine saygı duyuyor. Bazen hoşuna gitmeyen seçimlerle karşılaşsa bile. Kadının hikayedeki rolü evle -Evren- bağlantılı olarak ilerliyor. Kadın evi toparlayan ve düzenleyen olarak çiziliyor. Uzun bir süre boyunca evin sorunlarıyla ilgelenip, gelişen her olayla zarar gören evi ayakta tutmaya çalışıyor. Evi yavaş yavaş yeniden yapıyor. Yönetmen sıkça ev ve kadın arasındaki bağa gönderme yaparken, evin içinde ilk kanın dökülmesiyle – Kabil ve Habil – etkileşim daha da görünür oluyor. Duvarların içinde atan kalbin geri dönüşsüz çürüyüşünü ve kaçınılmaz sonu net bir şekilde görmeye başlıyoruz. Hikaye dinler tarihiyle paralel olarak geliştiğinden, en sonunda şair kitabını -Kutsal kitap- çıkarıyor.

Ve olaylar gelişmeye başlıyor. Hem de ne gelişme. Kitabın çıkmasıyla birlikte Şair’in artan popülaritesi sayesinde ev hayranlarla doluyor ve gittikçe daha da yozlaşan kalabalık evi mahvetmeye başlıyor. İlk başta ufak tefek zararlardan ibaret olan tahribatlar bir süre sonra preslenmiş bir kıyamet gösterisine dönüşüyor.

Duralım.

Başarısız anlatımımı maruz görün, zira ben izlediğim şeyleri detaya girmeden anlatma konusunda pek de iyi sayılmam fakat akışı durdurmak ve incelemek istediğim sahne tam olarak bu. – kurtuldunuz

Kadın,kendini kaybeden ve evini yakıp yıkan insanlara “Bunu neden yapıyorsunuz?” diye sorduğunda, onlardan birinden “Burada olduğumuzu kanıtlamak için” cevabını alıyor.

İz bırakmak.

Buna odaklanalım.

Hayatımız boyunca bunun için çalışmıyor muyuz? Unutulmamak için. Yok olmak, sonsuza dek silinmek, hiç var olmamış gibi olmak değil mi korkumuz?
Soyumuz sonsuza kadar sürsün, ismimiz ölümsüz olsun diye erkek çocuk doğurtmaya/doğurmaya çalışmıyor muyuz? Para kazanmak için bizi besleyene zarar veriyor, ardından şanımız daha çok yürüsün diye biraz daha zarar vermiyor muyuz? Geliştirdiklerimizin sonuçlarını çok da düşünmeden yaptıklarımızla övünmüyor muyuz? Elimize fırsat geçtiğinde sırf iz bırakmak için doğrularımızı bile bir kenara atmıyor muyuz?

Susuzluğu kapıya kadar getiren, ormanları yok eden bizler değil miyiz? Her yeri kalitesiz ve güvencesiz beton yığınlarıyla doldurup, en ufak doğal olayda kendimizi yerlere atarak ağlayan biz değil miyiz? İnandığımızı söylerken, inançlarımızla övünürken yozlaşan, yoldan çıkan, kendi kendimizi putlaştıran biz değil miyiz?

İz bırakma hırsımız değil mi?

İnsan yaşadığı evrene saygı bile duyamayacak kadar düşmüş bir varlığa dönüşmedi mi?

Nedense böyle zamanlarda Nietzsche’nin “Tanrı öldü” deyişi aklıma düşüyor. Deli adamın pazarın orta yerine koşarak gelişi ve söyledikleri.


Söylüyorum. Onu öldürdük – siz ve ben. Hepimiz onun katilleriyiz. Fakat bunu nasıl yaptık? Denizi nasıl içip tüketebildik… Bu dünyayı güneşinin zincirinden kurtarınca ne yapmış olduk? Şimdi nereye doğru hareket ediyor? Ya biz şimdi nereye doğru hareket ediyoruz? Bütün güneşlerden uzağa mı? Sürekli, boş yere geriye, öne, yana, bütün yönlere atılıp durmuyor muyuz? Üst alt kaldı mı? Sanki sonsuz bir hiçte yolumuzu yitirmiyor muyuz? Boş uzayın soluğunu hissetmiyor muyuz? Hava giderek soğumuyor mu? Giderek daha çok, daha çok gece gelmiyor mu? Öğleden önce fenerleri yakmak gerekmiyor mu? Tanrıyı gömen mezar kazıcılarının yaygarasından başka bir ses duyuyor muyuz? Tanrısal çürümeden – Tanrının çürümesinden başka koku duyuyor muyuz? Tanrı çok çürüdü. Tanrı öldü! Tanrı öldü! Tanrı öldü! Tanrı öldü gitti!
Onu öldüren de biziz! Bütün, katillerin katili olan biz nasıl avunacağız? Dünyayı şimdiye dek elinde tutan, en kutsal, en güçlü olan bizim bıçaklarımızla kana bulandı. Kim temizleyecek bu kanı bizden? Hangi suyla arıtabiliriz kendimizi? Nasıl bir kefalet törenini düzenlesek, hangi kutsal oyunu oynasak?…”

Bu noktada Hades’ten ne farkımız var? Baharı kaçıran, yeşilin sonunu getiren o değil miydi? Bizim yaptığımızın kalır yanı var mı? Ormanlarımızı yakıp kül etmedik mi? Çirkin beton yığınları yapacağız diye onları kanlarını akıtmadık mı?

Filmde kadının evini istila eden insanlardan farkımız nerede?. Medeniyet kılıfının altında her gün cinayet işlemiyor muyuz? Bize verilenleri, ahlaki değerlerimizi her gün biraz daha öldürdüğümüzün farkında değil miyiz? Yoksa modern deli adamları işitmek mi istemiyoruz?
Sadece işimize gelen yönüyle mi işitiyoruz?

Hades’i sevmiyorsak mesela, sonuna kadar Demeter’in tarafını tutup onun yapıp ettiği tüm yanlış şeylere gözlerimiz kör mü oluyor? Bize dokunmayan yılanın da doğanın bir parçası olduğunun farkında mı değiliz yoksa dümdüz aptal mıyız? Bilemiyorum.
Acaba biz evrenin taraf tutmadığını, hepimize ait olduğunu ve her kim yok ederse etsin, sonunda hepimizin zararlı çıkacağını mı unutuyoruz? Bir adım geri çekilip, vaziyete dışarıdan baktığımda durum tam da böyle gözüküyor.

Örneklemek için çok uzağa gitmeme de gerek yok. Kendimden örnek verebilirim. Yazıya başladığımda bu yazı mitoljik bir hikaye ve bir film göndermesiyle bağlanacak bir Kaz Dağları çağrısı olacaktı. Bildiğiniz üzere Kaz Dağları’nda söylenenin 4 katı (195.000*) ağaç kesildi. Amacım insanın doğayı öldürüşü üzerine yazmaktı. Bu bir sır değil, her gün duyduğumuz ve yaptığımız her şeyi yapmaya devam ettiğimiz bir gerçek. Normalimiz olmuş durumda.
Ağaçları kesiyor, denizi dolduruyor, gün içinde tonlarca su kullanıyor, deodorantları içeriklerini okumadan yarınımız yokmuşçasına sıkıp duruyoruz. Üstelik tüm bu gerçekleri sadece kendi düşüncemize ait birileri dile getirdiğinde kabul ediyoruz.

Neyse, filme dönelim.

İşler çığrından çıkıp evin içindeki insanlar garip tapınma ritüelleri sırasında kadının çocuğunu öldürdüklerinde, tüm ipler kopuyor. Duvarların içinde yaşayan kalbin tamamen karardığına şahit oluyoruz. Adam, ne olursa olsun affedici olmalarını söylerken kadının çığlığı evi ikiye bölüyor ve tüm ev kadının -doğanın- öfkeli haykırışını işitiyor.

“Katiller! Artık evimden defolup gitme vaktiniz geldi.”

Kadın evi Adem’in çakmağıyla yakıyor.
.
.
.

Hem kötü, hem de aptalız.
İnsan. Anne katili.
İnsan. Belki de koca bir hayal kırıklığı.