Kategori arşivi: Film

Kusursuza Erişmek | Tabular, Seçimler ve Kısıtlama Üzerine | Héloïse

Her bayram babaannemi hatırlarım, zira bayramlar zihnimin karanlık, hiç uğramadığım bir köşesinde erkeğe ve diğerlerine hizmet etmek eylemiyle eşleşmiş durumda. Bayramları,kalabalığı, bayram koşuşturmacasını, kadınların kendilerini telef etmesini ve asla takdir görmemelerini pek sevmem. Bu kendimi bildim bileli böyle, sadece sebeplerini yeni keşfediyorum.

Babaannem her zaman “Elinizden her şey gelecek” derdi, “Yoksa büyüyüp evlendiğinde bizi ayıplarlar.” Gözümüzü açtığımız andan başlayarak bize öğretilen şey buydu, biz bir başkasına ait olacak; kendi dünyamızı kurmak yerine onun dünyasının – onun bir parçası olacaktık. Ne kadar maharetli olursak, o kadar vazgeçilmez olur, korunur ve dünyanın bizi çiğneyip tükürmesinden kurtulurduk.

Kaderim…kaderimiz baştan yazılmıştı. Büyüyecek, evlenecek ve ailemin ayıplanmaması için saçımı süpürge edecektim. Kocamın eli ayağı olacak, o daha istemeden isteyeceği – hatta aklından geçirdiği – şeyi önüne getirecek, bardağı boşaldığında daha bardağı masaya koy-a-madan hemen dolduracaktım. Onun kutsal ağzından çıkan her cümle benim hayat felsefemi oluşturacaktı. Bir kadın olarak birey olmaktan öte adeta bir kul olacaktım. Birey olmamı değil, iyi donanımlı bir tür makine olmamı istiyor gibiydi.

Kötü örnek saydığı anneme benzememem için elinden gelen her şeyi yapardı zira annem, onlara ve geleneklerine itaat etmemiş, kapının yanında elleri önde bağlı beklemek yerine masaya oturmuştu. Okumuş ve çalışmış bir kadındı.

Onu suçlayamam, sistem ona ne öğrettiyse ve o neler yaparak hayatta kaldıysa, bizlere de bunu öğretmeye – erkeklerin kurallarıyla işleyen dünyada hayatta kalmamızı sağlamaya – çalışıyordu yine de onun için büyük bir hayal kırıklığı oldum zira benim patriyarkaya duyduğum öfke çok daha küçük yaşlarda alevlendi. Diktiğim başımı indirmeye niyetli olmadığımı birçok farklı yolla göstermek için elimden geleni ardıma koymadığım yıllar geçti. Kadınların, dünyalaşamayan dünyasından, erkeklerin hüküm sürdüğü gerçek dünyaya bir gölge değil; aktif bir oyuncu olarak geçmeye ; Başkalarının benim için seçtiği değil, kendi seçtiğim yolda, kendi istediğim şekilde yaşamaya kararlıydım.

Fakat bu yazının kahramanı ben değilim, içinden sıyrılmaya çalıştığım – en azından şahsi hayatımda bunu başarabildiğim – patriyarka değişen zaman ve ilerleyen yıllarla birlikte feminizmin de etkisiyle zayıflamalıydı fakat gidişatın pek de öyle olmadığını üzülerek söylemek durumundayım. Heloise’i bunun için seçtim.

Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi filminin ana karakterlerinden biri olan Heloise’in öyküsü 18. yüzyılda kadının birey olarak tanınmadığı, kimliğinin olmadığı bir dönemde geçiyor.

Zengin bir İtalyan erkekle evlenmeye hazırlanan Heloise, izole bir yaşam sürüyor zira ablası kadınların ortak kaderinden, evlerinin yakınındaki uçurumdan düşerek – büyük ihtimalle atlayarak, kaçmış. Bu yüzden, aile isimlerini ve talihini kirletmemek adına eve kilitli durumda. Hatırlatalım, hikaye 18. yüzyılda geçiyor fakat bu bize hiç yabancı olmayan bir mesele değil mi? Günümüzde eve kilitlemek uç bir eylem olsa da çoğunluk, evleneceği erkek için kısıtlanmıyor mu? – Ve ne yazıktır ki bu, erkekler üzerinden örnekleyemeyeceğimiz kadar kadınlara özgü bir sorun, kısıtlanmak bizim gerçeğimiz. –

Heloise’in öyküsü sadece ona ait değil; zamanın başından beri var olan bir var oluş mücadelesinin iz düşümlerinden biri .Birey olma yollarımızın ısrarla tıkanmasının, kendimize ait seçimler yapamamızın, düzenin bize özgürlüğü değil, bağımlılığı aşılamasının anlatısı.

Heloise hiç tanımadığı bir adamla nişanlı ve adamın onu görebilmesi için portresinin yapılması gerekiyor – Heloise’in adamı hiç görmediğini, görmesi bile gerekmediğini belirtmeme gerek var mı ?- Aileler anlaşıyor, kadın, erkeğe veriliyor fakat bu kararda Heloise’in söz hakkını geçelim, evleneceği erkeği görmeye bile hakkı yok. Heloise bir evden diğer eve taşınan eşyayla aynı söz hakkına sahip. Karar ona ait değil, hiç olmadı.

Anlatılan dünya bize pek yabancı değil. –Filmi izleyen ve filmin dokusunda bulunan bir kadının- başka bir kadına duyduğu aşktan rahatsız olanlar bu cümleden rahatsız olabilirler, farkındayım – 18. yüzyılda geçen öykünün farklı bir versiyonları ülkemizde hala yaşanıyor, görücü usulü ile evlendirilen genç kadınlar, evlendikleri güne kadar kocalarını görseler dahi tanıyamıyor, belki sesini bile doğru dürüst duymuyorlar. Birkaç gün önce Müge Anlı’nın programından bir kesit önüme düştü. Konu ve kişiler hakkında bilgi sahibi değilim. İlgimi çeken, beni ülkemin gerçekliğinin ortasına düşüren cümleler şunlardı;

Kocanı seviyor musun? Severek mi evlendin? - tam cümle bu değildi.
- Beni ona verdiler.
- Nasıl yani?
- Verdiler işte. Babası, babamla anlaştı
.

Kadının gözlerindeki o boş, boşvermiş bakış hala aklımda. Yaşadıklarını kabullenişi fakat sevgisini ne pahasına olursa olsun,geleneğe kurban etmeyen o dik duruşu; seviyor musun? sorusuna asla net bir cevap vermeyişi. Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi’nde bunu görüyoruz; iki kadının patriyarkanın ulaşamadığı, hiçbir erkeğin bulunmadığı bir yerde kendilerine ait bir zaman yaratmalarını. Yaşamdan, ensemizde nefes alan kurallardan kaçmanın kısa da olsa bir yolunu bulmalarını… Zaman onları, çok önceden çizilmiş olan yola sürükleyene kadar….




“ama yazgısını yaldızlı çokomel kağıtları gibi
tırnaklarıyla düzeltemiyor insan.”

Didem Madak

The Lighthouse | İktidar, yalnızlık ve delilik

Yazıya başlamadan önce Twilight’ta canlandırdığı karakter sebebiyle oyunculuğunu ve kendisini yerden yere vurduğum Robert Pattinson hakkında söylediğim tüm sözleri bir güzel yuttuğumu dile getirmek istiyorum.

Uzun zamandır listemde olan The Lighthouse’u izlemeyi sürekli erteliyor, zihin yapımın karanlık ve depresif bir havayı kaldıramayacağı düşüncesiyle öteledikçe öteliyordum. İyi de yapmışım. – Film depresif ve karanlık olduğundan değil, hazmedebilmek için sağlam bir kafayla izlenmesi gerektiğinden.- Film, The Witch’le sinema dünyasında adını duyurmuş olan Robert Eggers’ın korku/dram türündeki filmi olarak tanımlanıyor fakat 1 saat 50 dakikalık bu sembol anaforunu korku/dram kategorilerine hapsetmek ne derece mantıklı, karar veremiyorum.

The Lighthouse, Thomas ve Ephraim’in görevleri için ıssız ve ufak bir adada bulunan gizemli deniz fenerine gelmesiyle başlıyor. Eski bir denizci olan ve uzun yıllardır deniz feneriyle ilgilenen Thomas ve yanına yeni gelen/verilen çaylak Ephraim’in çalkantılı hikayesinin temelleri daha ilk sahnelerde atılıyor. Feneri iktidar alanı olarak gören Thomas, Ephraim’i çeşitli ayak işlerine koşarken başlarda takındığı dost canlısı tavrı yavaş yavaş kaybedip, Ephraim’in fenere olan ilgisi arttıkça gittikçe daha da saldırganlaşıyor. İlişkileri bir tür köle- efendi ilişkisine evrilirken, iktidar ögesi olan deniz feneri gizemini korumaya ve izleyicinin aklını karıştırmaya devam ediyor. Filmin içine serpiştirilen çeşitli sesler ve siren görüntüleri, tek gözlü martılar derken kendinizi görsel bir şölen içinde kaybediyor; mitolojiye az da olsa ilginiz varsa, onlarca teoriyle boğuşurken buluyorsunuz.

En büyük amaçları deniz fenerini ele geçirmek olan iki karakter bir süre sonra erk kavramının tüm zehrini filme saçıyor. Film boyunca her şeyin – güzelliğiyle çağıran sirenlerin, kuyunun, deniz fenerinin ve hatta karakterlerin- deliliğin sınırında olan Ephraim’in zihninde olup bitenlerden ibaret mi yoksa gerçek mi olduğunu çözmeye çalışıyor, mitolojiye yapılan göndermelerle keyifleniyoruz.

Eğer mitolojiye, felsefeye ve psikolojiye ilginiz varsa, içinde onlarca sembol barındıran ve harika oyunculuklarla taçlandırılmış bu film tam sizlik. Willem Dafoe’nin müthiş bedduası ve gömülme sahnesi için bile izlenmeye değer diyebilirim.

Mother! | Doğa, insanlar ve istila üzerine

Biraz mitolojiden bahsedelim. Yeraltı Kralı Hades ve Kore’nin – ya da kaçırıldıktan sonra değişen adıyla “Persephones (Yıkım Getiren)- hikayesini çoğumuz biliriz.

Romantizm sosuna bulanmamış haliyle mit, Demeter’in kızı Kore’nin hile ve entrikayla kaçırılışını ve Hades ile evlenmek üzere yeraltına götürülüşünü anlatır. Hikayelerin anlatılandan da öte eğlenceli ve aynı zamanda tehlikeli olan kısmı budur, anlatıcıyla şekillenebilirler. Neredeyse her şey anlatıcının elindedir bile diyebiliriz. O ne anlatırsa onu görürüz ya da neyi görmek istersek onu görürüz. Rızası bile alınmadan hayatı elinden alınmış Kore , Hades’in sonsuz aşkına cevap vermeyen taş kalpli bir kadın gibi gözükebilir. Ölüm’ü simgeleyen Hades’in sevimli, kızının yasını tutan Demeter’in sevenleri ayıran bir tür canavar olarak gözükebildiği gibi.

Yorumlardan birinde Demeter, Hades’in yüce ve sonsuz aşkına karşı çıkan, ondan intikam almak için tüm dünyayı açlığa sürükleyen kötü karakter olarak karşımıza çıkar. Zira bilirsiniz, her romantik hikayenin bir kötüye ihtiyacı vardır. Kötülük olmadan hayatımız pek de eğlenceli olmayacakmış gibi. İnsan kaosa meyleder ve bilinir ki iyi karakterler kaosa pek de elverişli değildir.

Geçelim.

Başka bir yorumda ise Demeter çaresizdir, kızını kaybetmenin acısı onu kısırlaştırmıştır. Kızı elinden alınmış, sonsuz bir karanlığa hapsedilmiştir. Hades dünyadan baharı çalmış, toprağın nefesini kesmiş, renkleri soldurmuştur. Bu yorumda Yüce Anne olarak isimlendirilen Demeter kızının acısıyla resmedilir.

“Demeter, bir anne (meter) gibi yiyecek verdikten (didousa) sonra bu adı almış görünüyor.” Platon, Kratylos 404b

“Anne, besleyen yaratıktır: Anne yiyecek verir, bu yolla yaşamı gözetir ve korur. Ancak bu haliyle anne, ne yaşamın kaynağı ne de tüm canlı kozmosa “kendi takdirine göre” aktardığı bir sırrın saklayıcısıdır.” * Anne belki evrenin kalbi, belki de ciğerleridir, dünyanın başlangıcı ve sonudur. Belki de en büyük sırrıdır. Hikayesinin anlatıcısına göre şekillenirken anlatıcısının kaderinin iplerini elinde tutar.

Bir hikayeden diğerine doğru yolculuk edelim, bir anneden diğerine. Çocukları ellerinden alınmış iki hikaye kahramanından gerçekliğe bağ atmayı deneyelim.

Sonraki Durak

Mother!

Darren Aronofsky’ın filmi olan Mother! çıktığı dönemde bir çok tartışmaya konu olmuştu. Film bir çöp müydü? Kullanılan metaforlar filmin kalitesini düşürecek kadar bariz miydi?

Hayır, bunları tartışmayacağım.

Mother’ın birkaç yorumlamasından biri Tanrı – Evren düzeni üzerine ki odaklanmak istediğim konu için işime bu geldiğinden ben bu yorumlamayı baz alacak ve buradan ilerleyeceğim.

Karakterlerin hiçbir şekilde isimlendirilmediği film, alevlerin içinden bize bakan bir kadının gözleriyle başlıyor. Ve hemen sonra, güneş doğuyor, ışık yıkımın izlerini yıkıyor ve başka bir kadının – Doğa Ana- uyanışını izliyoruz. Adam – Tanrı- -kocası- kitabını yazmak için ilham bekleyen bir şair ve daha çok kendi dünyasında yaşadığını söyleyebiliriz. Fakat kadın yine de onu seviyor ve ihtiyaçlarına, seçimlerine saygı duyuyor. Bazen hoşuna gitmeyen seçimlerle karşılaşsa bile. Kadının hikayedeki rolü evle -Evren- bağlantılı olarak ilerliyor. Kadın evi toparlayan ve düzenleyen olarak çiziliyor. Uzun bir süre boyunca evin sorunlarıyla ilgelenip, gelişen her olayla zarar gören evi ayakta tutmaya çalışıyor. Evi yavaş yavaş yeniden yapıyor. Yönetmen sıkça ev ve kadın arasındaki bağa gönderme yaparken, evin içinde ilk kanın dökülmesiyle – Kabil ve Habil – etkileşim daha da görünür oluyor. Duvarların içinde atan kalbin geri dönüşsüz çürüyüşünü ve kaçınılmaz sonu net bir şekilde görmeye başlıyoruz. Hikaye dinler tarihiyle paralel olarak geliştiğinden, en sonunda şair kitabını -Kutsal kitap- çıkarıyor.

Ve olaylar gelişmeye başlıyor. Hem de ne gelişme. Kitabın çıkmasıyla birlikte Şair’in artan popülaritesi sayesinde ev hayranlarla doluyor ve gittikçe daha da yozlaşan kalabalık evi mahvetmeye başlıyor. İlk başta ufak tefek zararlardan ibaret olan tahribatlar bir süre sonra preslenmiş bir kıyamet gösterisine dönüşüyor.

Duralım.

Başarısız anlatımımı maruz görün, zira ben izlediğim şeyleri detaya girmeden anlatma konusunda pek de iyi sayılmam fakat akışı durdurmak ve incelemek istediğim sahne tam olarak bu. – kurtuldunuz

Kadın,kendini kaybeden ve evini yakıp yıkan insanlara “Bunu neden yapıyorsunuz?” diye sorduğunda, onlardan birinden “Burada olduğumuzu kanıtlamak için” cevabını alıyor.

İz bırakmak.

Buna odaklanalım.

Hayatımız boyunca bunun için çalışmıyor muyuz? Unutulmamak için. Yok olmak, sonsuza dek silinmek, hiç var olmamış gibi olmak değil mi korkumuz?
Soyumuz sonsuza kadar sürsün, ismimiz ölümsüz olsun diye erkek çocuk doğurtmaya/doğurmaya çalışmıyor muyuz? Para kazanmak için bizi besleyene zarar veriyor, ardından şanımız daha çok yürüsün diye biraz daha zarar vermiyor muyuz? Geliştirdiklerimizin sonuçlarını çok da düşünmeden yaptıklarımızla övünmüyor muyuz? Elimize fırsat geçtiğinde sırf iz bırakmak için doğrularımızı bile bir kenara atmıyor muyuz?

Susuzluğu kapıya kadar getiren, ormanları yok eden bizler değil miyiz? Her yeri kalitesiz ve güvencesiz beton yığınlarıyla doldurup, en ufak doğal olayda kendimizi yerlere atarak ağlayan biz değil miyiz? İnandığımızı söylerken, inançlarımızla övünürken yozlaşan, yoldan çıkan, kendi kendimizi putlaştıran biz değil miyiz?

İz bırakma hırsımız değil mi?

İnsan yaşadığı evrene saygı bile duyamayacak kadar düşmüş bir varlığa dönüşmedi mi?

Nedense böyle zamanlarda Nietzsche’nin “Tanrı öldü” deyişi aklıma düşüyor. Deli adamın pazarın orta yerine koşarak gelişi ve söyledikleri.


Söylüyorum. Onu öldürdük – siz ve ben. Hepimiz onun katilleriyiz. Fakat bunu nasıl yaptık? Denizi nasıl içip tüketebildik… Bu dünyayı güneşinin zincirinden kurtarınca ne yapmış olduk? Şimdi nereye doğru hareket ediyor? Ya biz şimdi nereye doğru hareket ediyoruz? Bütün güneşlerden uzağa mı? Sürekli, boş yere geriye, öne, yana, bütün yönlere atılıp durmuyor muyuz? Üst alt kaldı mı? Sanki sonsuz bir hiçte yolumuzu yitirmiyor muyuz? Boş uzayın soluğunu hissetmiyor muyuz? Hava giderek soğumuyor mu? Giderek daha çok, daha çok gece gelmiyor mu? Öğleden önce fenerleri yakmak gerekmiyor mu? Tanrıyı gömen mezar kazıcılarının yaygarasından başka bir ses duyuyor muyuz? Tanrısal çürümeden – Tanrının çürümesinden başka koku duyuyor muyuz? Tanrı çok çürüdü. Tanrı öldü! Tanrı öldü! Tanrı öldü! Tanrı öldü gitti!
Onu öldüren de biziz! Bütün, katillerin katili olan biz nasıl avunacağız? Dünyayı şimdiye dek elinde tutan, en kutsal, en güçlü olan bizim bıçaklarımızla kana bulandı. Kim temizleyecek bu kanı bizden? Hangi suyla arıtabiliriz kendimizi? Nasıl bir kefalet törenini düzenlesek, hangi kutsal oyunu oynasak?…”

Bu noktada Hades’ten ne farkımız var? Baharı kaçıran, yeşilin sonunu getiren o değil miydi? Bizim yaptığımızın kalır yanı var mı? Ormanlarımızı yakıp kül etmedik mi? Çirkin beton yığınları yapacağız diye onları kanlarını akıtmadık mı?

Filmde kadının evini istila eden insanlardan farkımız nerede?. Medeniyet kılıfının altında her gün cinayet işlemiyor muyuz? Bize verilenleri, ahlaki değerlerimizi her gün biraz daha öldürdüğümüzün farkında değil miyiz? Yoksa modern deli adamları işitmek mi istemiyoruz?
Sadece işimize gelen yönüyle mi işitiyoruz?

Hades’i sevmiyorsak mesela, sonuna kadar Demeter’in tarafını tutup onun yapıp ettiği tüm yanlış şeylere gözlerimiz kör mü oluyor? Bize dokunmayan yılanın da doğanın bir parçası olduğunun farkında mı değiliz yoksa dümdüz aptal mıyız? Bilemiyorum.
Acaba biz evrenin taraf tutmadığını, hepimize ait olduğunu ve her kim yok ederse etsin, sonunda hepimizin zararlı çıkacağını mı unutuyoruz? Bir adım geri çekilip, vaziyete dışarıdan baktığımda durum tam da böyle gözüküyor.

Örneklemek için çok uzağa gitmeme de gerek yok. Kendimden örnek verebilirim. Yazıya başladığımda bu yazı mitoljik bir hikaye ve bir film göndermesiyle bağlanacak bir Kaz Dağları çağrısı olacaktı. Bildiğiniz üzere Kaz Dağları’nda söylenenin 4 katı (195.000*) ağaç kesildi. Amacım insanın doğayı öldürüşü üzerine yazmaktı. Bu bir sır değil, her gün duyduğumuz ve yaptığımız her şeyi yapmaya devam ettiğimiz bir gerçek. Normalimiz olmuş durumda.
Ağaçları kesiyor, denizi dolduruyor, gün içinde tonlarca su kullanıyor, deodorantları içeriklerini okumadan yarınımız yokmuşçasına sıkıp duruyoruz. Üstelik tüm bu gerçekleri sadece kendi düşüncemize ait birileri dile getirdiğinde kabul ediyoruz.

Neyse, filme dönelim.

İşler çığrından çıkıp evin içindeki insanlar garip tapınma ritüelleri sırasında kadının çocuğunu öldürdüklerinde, tüm ipler kopuyor. Duvarların içinde yaşayan kalbin tamamen karardığına şahit oluyoruz. Adam, ne olursa olsun affedici olmalarını söylerken kadının çığlığı evi ikiye bölüyor ve tüm ev kadının -doğanın- öfkeli haykırışını işitiyor.

“Katiller! Artık evimden defolup gitme vaktiniz geldi.”

Kadın evi Adem’in çakmağıyla yakıyor.
.
.
.

Hem kötü, hem de aptalız.
İnsan. Anne katili.
İnsan. Belki de koca bir hayal kırıklığı.




Dogville | Komşunun Acısı, Merhamet ve İstismar Üzerine

Lars von Trier’in Dogville’i şiddet üzerine yapılmış en vurucu yapıtlardan biridir. Dogville bir filmdir, bir hikayedir, bir tiyatro oyunudur. Dogville bizi koruyan duvarlardan sıyrıldığımızda içinde bulunduğumuz, yoldan çıkışına bahane uydurduğumuz dünyadır.

Görmediğimiz sürece sesimizi çıkarmadığımız, görünür hale geldiklerinde ise kendimizin bile zor duyduğu isyan cümlelerini tekrarlamaktan öteye geçmediğimiz bir dünyayı serer gözlerimizin önüne. Eylül ve Leyla’yı şu zamanlarda hepimiz hatırlıyoruz, peki diğerlerini? İsmini bilmediklerimiz umurumuzda mı? Geçmiş ölümler, çocuk gelinler, çocuk anneler, tecavüz kurbanları?

Oturduğumuz yerden konuşmak kolay değil mi?

Gelin biraz filmi hatırlayalım.

Dogville bize sıradan insanları gösteriyor. Kanımıza girmesinin sebebi belki de budur. Onda filmlerden alışık olduğumuz abartılı karakterler ya da sahneler yok, film alabildiğine sıkıcı. İç karartıcı, alabildiğine gerçek. Dogville Amerika’da bir yer ama her yer olabilir. Mesele de bu ya, Dogville sanki bizim sokak.

Film Thomas Edison’la başlar, kendince yazar ve gönüllü ahlak filozofu Tom, insanların onu ciddiye almaları için bir yöntem aramaktadır. Ona bir hediye lazımdır ve şansa peşindekilerden kaçan Grace’in yolu oraya düşer. Grace’in, Thomas’ın yol göstericiliğinde başladığı hikaye; Thomas’ın izleyici, kendisini kurbana dönüşmesiyle gelişir.

Dogville iyilik örtüsü üstündeyken küçük, sevimli, kendi halinde bir kasabadır. Grace kaçtığı dünyadan kurtulabilmek adına bu kasabaya ve insanlarına dört elle sarılır. Kendini sevdirmek adına didinir fakat bir süre sonra, iyilik örtüsü yavaş yavaş kalkmaya başlayıp kasaba halkı zaaflarını ona karşı kullanmaya başladığında işin rengini görürüz. Kabusu ateşleyen Chuck, Grace artık dayanamayıp kaçmak istediğinde parası olmadığı için ona kamyonunun arkasında tecavüz eden Ben ve nicesi.

Thomas, Grace yapılan her şeyi sıradanlaştırıp kaza süsü verse de Grace yapılan hiçbir şey kaza değildir. Sıradan da değildir. Kasabanın gizlenen ya da sonradan ortaya çıkan kötülüğü aklımıza “İnsan kurt mu, kuzu mu?” sorusunu getirebilir. Bunun üstüne uzun uzun tartışabiliriz, fakat bunu sonraya bırakıp; şiddetin normalleştirilmesi konusuna eğilelim.

I

“Komşunun acılarını hak ettiğini savunmak kesinlikle bütün ahlaksızlığın kaynağıdır.” diyor Emmanuel Levinas. Tam olarak bu noktada durup, bu cümlenin içimizi parçalamasını bekleyebiliriz ya da derin bir nefes alır ve yozlaşmamızı kabul ederiz. Zira hepimiz biliyoruz, okuduğumuz bu cümle bizi birkaç saniyelik bir sorgulamanın ötesine götürmeyecek. Özümüze,en içimize işlemiş olan zalimlik bizi hiçbir zaman terk etmeyecek. Belki başlangıcımızdan beri orada olan, belki de modernliğin nimetleriyle filizlenen bu tohum hepimizin içinde. Bazıları bunu eyleme dökerken, bazıları yapılanları izlemeyi seçiyor, aradaki tek fark bu.

Zygmunt Baumann bu bağlamda “Zalim eylemler gerçekleştirme yetisi ile ahlaki duyarsızlık arasındaki bağ nedensellikten öte bir bağdır.” diyor.

Ona karşı bir argüman geliştirebilir miyiz?

Her gün hatta her dakika gerçekleşen, bir şekilde karşımıza çıkan, neredeyse bizden biri olan “Kadına şiddet” konusunu ele alalım. Öldürülen, darp edilen, psikolojik şiddete maruz kalan kadınlar aklımızda kaç saniye yer ediyor? Ya da soruyu şöyle değiştirelim, katledilen bir insanın ardından “Etek giymeseymiş.”, “O saatte orada ne işi varmış?” vb. cümleler kurmak hangi yönümüzü işaret ediyor?

Hobbesyen bir bakış açısıyla duruma bakarsak, insanın tohumunda kötülük/kaos olduğunu söyleyebiliriz ya da Baumann’ın dediği gibi “Daima her uygar insanın içinde pusuya yatmış bir yabani vardı.” cümlesini kullanabiliriz. Kötülüğe binlerce bahane üretebilir, üstüne tespitler yapabiliriz… ki yapıyoruz da, başımız her sıkıştığında beşerliğe sığınıyoruz. Din artık bir tür kaçış yolu, suç ortağı fakat birkaç adım geri gidip resmin tamamına baktığımızda tüm bu durumun Baumann’ın da işaret ettiği bambaşka bir yönü daha olduğunu görüyoruz.
Televizyonları açtığımızda karşımıza çıkan görüntülerin yarısından fazlasında şiddet bir şekilde içimize işliyor. Her gün ölüm ve zulme maruz kalıyor. Dizi ismi altında yaptıkları beyin yıkama seanslarında kadının “şeytanlaştırılmasını” izliyoruz. Yüzyıllar önce yasalar ya da uydurma dinler aracılığıyla yapılan işkencenin normalleştirilmesi süreci bugün televizyonlar aracılığıyla yapılıyor ki bu sadece kadınlar için de geçerli değil.
Kapısında her daim savaş olan bir Ortadoğu ülkesinde yaşayan vatandaşlar olarak kaçımız içinde bulunduğumuz durumun dehşetinin farkındayız? Her gün öldürülen masum insanlar ve askerler için “Ailelerinin başı sağ olsun” demek dışında herhangi bir eylemde bulunuyor muyuz yoksa tüm bu olanlar bizim için siyah camdaki görüntülerden ibaret mi?

Farkında mısınız bilmiyorum ama her gün ekranımıza ölü çocuk fotoğrafları düşüyor ve biz daha az darp edilenini şanslı sayıyoruz. Bir çocuğun ölümünde şans faktörünü gözetiyoruz.
Baumann bu durumu “duyarsızlaştırma” olarak açıklıyor. Vurdukları hedefleri küçük kırmızı noktalardan ibaret gören ve her şeyi bir tür oyun olarak algılamaya meyilli askerler gibi , ölen askerler ve öldürülen kadın ve çocuklar da bizim için solgun detaylardan ibaret çünkü her akşam karşımıza çıkan görüntüler gibi ihtişamlı, dramatik ve vurucu değiller. Devletlerin ya da belli toplulukların menfaatine olmadığı sürece makyajlanmıyor, hikayeleştirilmiyorlar. Şiddete kurban gidenlerin gerçek hikayesi hiçbir zaman anlatılmıyor. Topraklarımızda binlerce mülteci barınırken, insanların neden ülkelerini terkedip başka bir ülkeye “kaçmış” olabileceğini hayal bile etmiyor, etmeye çalıştığımızda da “Parlak Kırmızı”‘yla karşılaşıyoruz.

Binlerce insanı öldürebilen bir ülkeyi sona sürükleyebilen şey.

“Parlak Kırmızı.”

Bomba dendiğinde insanların aklına gelen ilk şeylerden biri bu. Kanın, ateşin, ölümün dehşeti unutulup yerini bir rengin canlılığı alıyor. Bir çocuğun bile aklında yer eden bu görüntüyü silmeye çalışmak yerine gülüyor, ona oyuncak silah almaya devam ediyoruz. Şiddet yıllar önce kovulduğu yerlere işte böyle sızıyor. Önce “Parlak Kırmızı”‘yla, ardından silahlar ve “Sen erkeksin/kadınsın” cümleleriyle. Her şeyin başında insan olunduğu unutturularak.
Post-modern çağ bir anlamda ilgi çağı. Herkes, hemen hemen her şekilde kamunun dikkatini üstünde istiyor. Descartes’ın ünlü sözünün “Farkediyorum, o halde varım”‘a evrildiği bir dönem bu. Odak noktasında insan olmak değil, bir şekilde görünür olmak var. İnsanlığın ve ona ait değerlerinin tümünün zeminden sarsıldığı, çoğunun kaybolduğu zamanlar. Lewis Caroll’un işaret ettiği gibi “Burada yerinizde durabilmek için var gücünüzle koşmanız gerekiyor.”

Dini motiflerin oldukça belirgin olduğu toplumumuza bakalım. Televizyonları ya da telefonlarımızdaki uygulamaları açtığımız her gün yeni bir propagandayla karşılaşıyoruz.

Kendini mehdi ilan edenler, Allah dediği için, ayet ve hadisleri ezbere okuyabildiği için, belagati kuvvetli olduğu için kendini “kutsal” ilan eden düzenbazlar hatta vücut sıvılarının kutsal olduğunu iddia edenler ve onların ismini bağıran, davalarını savunan ancak ve ancak böyle varolabilen post-modern insan.
Feda edilmeye hazır, yönlendirilmeye açık.

Kukla.

Başımızı çevirdiğimizde insanları yargılamayı kendine hak sayan, bir insanın buyruğuyla can alabilen ya da can veren insanlara rastgeliyoruz. Post-modern dönem kovduğumuzu umduğumuz şiddeti yepyeni onlarca yüzle karşımıza çıkartırken en güçlü kaleleri zamanın başından bu yana olduğu gibi din, ahlak gibi kodlarımıza işlenmiş alanlar. Post-modern insanlar olarak biz dünyada var olabilmek, varlığımızı belli edebilmek adına bu alanlarda aktif olmaya çalışırken insanlığımızın özünden uzaklaşıyor, belki de o öze daha da yaklaşıyoruz. Şiddet kulaklarda uğulduyor, caddelerde dolaşıyor, ekranlardan taşıyor.

Bizi insan yapan değerlerden her geçen gün daha çok uzaklaşıyoruz zira artık “ölüm” bir video oyunu kadar gerçek iken, öldürmek ya da ölmek bir insanın adını duyurması için yapması gereken şeylerden biri haline gelmiş durumda.

Miss Violence | Görmemeye ant içtiğimiz gerçek pedofili ve hiç bitmeyen bahaneler

“11 yaşında başlıyor, değil mi?”

“Bir insanın yaşama bağlanışında dünyanın tüm düşkünlüklerinden daha güçlü bir şey vardır.” diyor Camus, Sisifos Söyleni‘nde ve devam ediyor “Bedenin yargısı, aklın yargısından hiç de aşağı değildir, beden de yok oluş karşısında geriler.”
Öyleyse bir soru soralım ve bunun üzerinden tartışalım. 11 yaşındaki bir kız çocuğunun, doğum gününde, çocukluk dönemi hatta tüm hayatımız boyunca en neşeli olduğumuz seramonilerden biri sırasında intihar etmesinin sebebi ne olabilir? Bir insan kendini öldürme sınırına nasıl gelebilir. İnsan kendini yaşam yaşanmaya değmediği için öldürür, evet ama 11 yaşındaki bir çocuğun bu ayırda varması ya da bu yolu seçmesi için ne yaşaması gerekir?
Miss Violence bir buçuk saat boyunca midenizi bulandırarak bu sorunun cevabını arıyor. 11 yaşındaki bir kız çocuğunun ölümünün ardındaki hayat gerçeğini. Her birimizin her gün karşılaşıp hasır altı ettiğimiz şu meşhur ayrıntıyı.

Filmin anahtarı sayılabilecek baba karakterinin evdeki kadınları sıkı bir şekilde kontrol altında tuttuğunu izliyoruz. Bir süre aile ilişkileri tam olarak anlaşılamıyor, karakterler sessiz, film için bile sessiz diyebiliriz fakat bizi rahatsız eden, derimizin kaşınmasını sağlayan bir şey var. Kulağımızın dibinde vızıldayan, tenimizin üstünde küçük ayaklarıyla gezinen… Ürperten. Kavramaktan kaçındığımız gerçek orada, gözümüzün önünde. Dikkatimizi ekrandan alıp, televizyon ya da herhangi bir gazeteye çevirsek bile göreceğiz onu. Ellerindeki kanı bile yıkamadı henüz.
6 yaşındaki bir çocuğun beyazını kirletti birkaç gün önce.
Yine kaçacağız ama değil mi? Böyle yapmaya programlandık çünkü, kaçacak ve her gün gözümüzün önünde gerçekleşen vahşete sessiz kalacağız. Ne eğitim sisteminde, ne de aile yaşamında önlemler alacağız. Çünkü özünde aynı bencil doğadan geliyoruz. Hobbes’un dediği gibi özlerimize bırakıldığımızda hepimiz vahşiyiz ve sadece kendimizi düşünüyoruz. Savaştan nasıl çıkacağımızı, nasıl daha az yara alacağımızı. Toplum yaşamında aykırı gözükmemek ya da ayıplanmamak için birkaç sosyal medya paylaşımı, sonra “Bu akşam hangi dizi vardı?” Aramızdan bir kişi bile gerçeği kabullenip onunla savaşmak adına bir şey yapmayacak. Çocuklar yine ayak altından çekilmeleri için sokağa ya da bilgisayar başına yollanacak- Hangisi daha tehlikeli, inanın bu sorunun cevabı zor. Çok zor.- ya da sokakta gördüğümüz bir istismara “Anne-babası var.” “Suçlu ben olurum şimdi” “Aman üstüme kalmasın” korkusuyla müdahale etmeyeceğiz.
Merhaba okuyan, belki farkında değilsindir diye belirtmek istedim. Bunları “çocuk istismarının normal sayıldığı” bir ülkeden yazıyorum. Ekranının başında devlet kötülemeye başladın mı? Güzel fakat sana söyleyeceğim birkaç şey daha var, lütfen okumaya devam et.
Bir süredir siyah camda gündüz kuşağı programlarını izliyorum.Aşağılama dolu homurtularını duyar gibiyim, haklısın fakat benim televizyon esaretimin üstünde durmadan önce başka bir konu hakkında konuşalım.
İnsanlar, televizyonda kayıp insanları bulan ve ya cinayetlerin arkasındaki sebepleri sorgulayan, belki de sorguluyormuş gibi yapan kişilerin yayınlarını arayıp çocuklarının sokakta oynarken kaybolduğunu söylüyorlar.

Kaç yaşındasın bilmiyorum, ben sokakta oynama dönemlerinin son evresine denk geldim denebilir. Sokak kültürünün olduğu bir yerde büyümedim o ayrı fakat hatırlıyorum, büyük büyük teyzemin mahallesine gittiğimde oradaki bir beyden rahatsız olurdum. Bana hiç yaklaşamadı  zira annem, eleştirenler ve beni rahat bırakması gerektiğini söyleyenler olmasına rağmen sürekli etrafımdaydı. Bakkala bile tek başıma gitmişliğim yok, yaşadığım şehrin ara sokaklarını bilmem ve daha nice eksiklik. Dediğim gibi ben sokakların görece güvenli sayılabileceği, mahalle kültürünün can çekiştiği dönemlerde doğdum ve açıkça söyleyebiliyorum ki o zaman bile yeterince güvenli değildi. Şimdi ise…Eh, eğer Yeşilçam hortlarsa kötü yol metaforu için çok uğraşmalarına gerek kalmayacak, karakter ekmek almak için sokağa çıksa ve yanlış insanlarla karşılaşsa yeter ki bu da %75 gibi yüksek bir ihtimal.
İnternet çağındayız ve eminim sen de çok iyi biliyorsun ki interneti düzgün kullanabilen insanlar değiliz. Bu bloga bile cinsellikle alakalı aramalarla gelenler var, öyle düşün. Bitmek, tükenmeyen bilmeyen bir çöplük burası ve sapkınlık yüzyıllardan bu yana hasır altı ettiğimiz bir gerçek.
Bir önceki yazımda Camus’den alıntı yapmış ve kendimizi bile doğru dürüst tanımadan başkalarını tanıyabildiğimizi düşünmemizle alakalı çiziktirmiştim. Yeni bir pencereden bakalım ve arama anahtarı olarak “X iyi adamdır/kadındır, yapmaz öyle şey” yazalım.

Yazdık mı?

Güzel.

Miss Violence’den bahsederken yabancı olduğumuz bir konu değil, diye başlıyorum konuşmaya. Bizler en basit örnekle “Kızı bakire mi diye kontrol ederken onu hamile bırakan, üstüne üstlük kızının doğurmasını sağlayıp doğurduğu çocuğu taşla ezebilen” insanları okuduk. Bebeklerin midesinden çıkan spermlere, “Babamın sütü çok acı” cümlelerine alışığız.
Evet, doğru kelime bu alışığız. Uyuşmuşluk hali gibi bir şey. Hiçbir şey yapmıyoruz zira alışkanlık böyle bir şey, bir odaya girersiniz içerideki koku sizi öldürecek gibi gelir ama sonra alışırsınız. Filmin sonu.
Başlarken sorduğumuz soruya geri dönelim, 11 yaşındaki bir kız çocuğu neden intihar eder? Onu yaşamaya kandıracak umut da mı yoktur? Eğer tehdit evin içindeyse, hayır ne yazık ki yok ve araştırmalar bize çoğunlukla şunu söylüyor; Söz konusu çocuk istismarıysa tehdit çoğunlukla çok yakında, belki evin, belki ailenin içinde. Burnumuzun dibinde heyecanlı nefesler alıp veriyor ve biz görmezden geliyoruz. Zira kültür bunu dayatıyor, yanılma ve ötekileştirilme ihtimali ödümüzü patlatıyor. Bizler küçük hayatlar için savaşmak yerine onların rahatsızlıklarını şımarıklığa veriyoruz. Bazen abartıp rıza bile arıyoruz ki çoğu zamanda buluyoruz zaten, eh arayan neler bulmaz.

Cevaplayalım mı? Eğer tehdit evinizin içindeyse, kendinizi kurtartıp kaçtığınızda toplum sizi suçla bulabilecekse ya da size kötülük yapanlar adalet adı verilen sistem tarafından adeta takdir edileceklerse. Ne yazık ki  umut yoktur. Yüzüklerin Efendisi’nde söylendiği gibi anlatılmalı belki de “Arayın onları ama bir şey ummayın. Umut bu topraklardan gitti.”
Miss Violence hakkında ayrıntı vermek istemiyorum. Bu yazı daha çok “Ben buradayım, aptalca da olsa hala umut edebiliyorum, bir gün sizleri korumayı öğrenebileceğiz” çığlığı.
Bir gün “10 yaşındayım ve boşanmak istiyorum” kitabında – ki kitap bir tür hayat hikayesidir- küçük Nojoud’a yardım eden insanlar bizim ülkemizde de çoğalacaklar inancı.

Bir gün insan hayatının değerini anlayacağız.

Bu da benim yaşamdan vazgeçmeme bahanem.
Umudum.