Kategori arşivi: İkincil Menü

Kısa bir film ve son zamanların kısaca anlatımı

* İyiyim sevgili izleyiciler, sadece fena halde yoğunum. Attığınız maillere ve buradan yazdığınız mesajlara dönemememin sebebi de bu. Öyle yoğunum ki başımı kaşıyacak vaktim yok, hatta şöyle diyelim. Tost,çay ve kahve üçlüsünden nefret etmeye başlayabilirim. İçim kurudu, resmen içim kurudu.

* Yazmadığım zamanlarda bir düzineyi aşkın kitap okudum, bazıları sorumluluktan bazıları da meraktan. Son zamanlarda çıkan ve okuyucuların çıldırmasına sebep olan kitaplar – Gabriel’in Cehennemi ve Fifty’nin ikinci kitabı da okuduklarım içindeydi. İki Twilight hikayesinin bu kadar tutması, Twilight fanfictionlarının uğurlu olduğu fikrini bilinçaltlarımıza işliyor gibi. Ben de oturup yeni bir Twilight fanfiction’ı falan mı yazsam? Tutmaz ama benim ki, sevgilisiyle karşılıklı bilgisayar oyunu oynayan bir tipim ben.

Şaka bir yana hani şu kendini kitap karakteri yerine koyma durumu vardır ya, kitaplardaki etkileyici erkeklere karşı elimizde olmayan bir çekim duyarız vs vs. Son dönemlerde çıkan aşk romanlarına bir göz attım da – toplasan ancak 10 kitap okumuşumdur bu konuyla alakalı- hiçbirinin erkek karakterine kapılamıyorum ben. Pek bir yavan geliyorlar, illa bir kulp buluyorum. Günümüz kadın yazarlarının hayallerindeki ideal erkek biraz garip sanıyorum ya da romantik okuyucuları sorunları ola yaralı erkeklerden hoşlanıyorlar. İlginç.

*Cloud Atlas’a hala gidemedim ve bu yüzden her an depresyona girebilir, çevremde gezinip her saniye bana yeni bir iş yükleyen insanları doğramaya başlayabilirim. -Evet, benim depresyon anlayışım bu-

* Yazının üstüne yerleştirdiğim kısa filmi çok severim, ne zaman izlemiştim hatırlamıyorum ama dosyalar arasında görünce burada da paylaşayım dedim.

* Son zamanlarda deli gibi oyun oynuyorum.  Aion’u bırakmıştım, yeniden geri döndüm. Bir sürü de Türk buldum, oynamak isteyenler mail falan atarsa yardımcı olmaya çalışırım. Black Ops 2 diğer versiyonların yanında sönük kalmış ama onu da oynadım, Skyrim’i de oynayacağım bir ara ama bir türlü fırsat bulamıyorum. -Zaman ayırıp doğru düzgün bakamıyorum diye saçlarımı kestirdim ama her gece en azından 1-2 saatimi oyuna veriyorum, evet tam olarak burada benim yaşam biçimimi sorgulayabiliriz.

*Twitter’da orada burada şurada var mısın?, diye mailler geliyor. Hakkında bölümüne About Me diye bir şey koydum, sizi benim tüm bloglarımın ve üye olduğum çoğu sitenin linki bulunan bir siteye yönlendiriyor. Oradan dördüncü hesabımı açtığım ve şu anlık uzun süre onda devam edecekmiş gibi durduğum twitterıma, pinterest hesabıma vs vs. ulaşabilirsiniz. Sorduğunuz çoğu siteye üyeyimdir ama kullanıp kullanmadığım konusunda emin olamazsınız. Her sitede bir üyelik açma gibi garip bir hobim var. Duruyor orada o lazım olur mantığıyla. – Bunu kazak alırken bir beden büyük alıp, büyüyünce de giyersinci teyzelerin mantığı olarak düşünün-

Bugünlük bu kadar, kısa zamanda gelmeyi ve sizlere yeni yeni kitaplar/filmler/şarkılar tanıtmayı amaçlıyorum.

Saygılar, sevgiler.

Womb

Bir kadın, bir adamı ne zamana kadar sevebilir?

Sorunun değerini kaybettiğinin farkındayım, sevgiye verilen değer öyle azaldı ki bazen dönüştüğümüz şeye bakıp birkaç yıl sonra ne halde olacağız, diye merak etmeden duramıyorum. Bir adamı/kadını tüm ruhunla sevmek, varlığını ona adamak öyle imkânsız geliyor ki insanlara. Aşka, sevgiye ömür biçip; genellemeler üzerine kuruyoruz hayatımızı.

Nasıl seveceğimizi unuttuk belki de, sevmek eyleminin yerine ona benzer bir şey getirdik. Sıkıya gelemeyen en ufak zorlukta pes eden bir şey. Ölümün, öldürebildiği bir şey bulduk sevgi yerine ve kendimizi avutuyoruz belki de. Bilmiyorum, bilmek de istemiyorum.

Sevgi uğruna ne yapabilirsiniz? Sevdiğimiz insan için ne kadar ileri gidebiliriz? Sorusunu soran bir film var aslında karşımızda. Bunu öyle değişik bir yoldan sormuş ki ilk başta algılayamıyor insan bu soruyu.

Boş verelim, neden böyle bir başlangıç yaptım ben de bilmiyorum zaten. Filmle bağıntılı mı, evet ama benimle de bağıntılı sanırım. Sevince abartan insanlardanım ben, sevince tüm varlığını ortaya koyma cesaretini gösterebilen; sevdiği adamı, adam onda kapanmayacak yaralar bıraksa da seven mantıksızlardan. Belki de bu yüzden filmi kötüleyemeyeceğim sizlere.

Belki de bu yüzden filmdeki kadının yaptığı şeyi, hissettiklerini anlayabiliyorum. İnsan birini sevdiğinde ve onunla istediği/hayal ettiği her şeyi yaşayamadığında yarım kalıyor çünkü, asla tamamlanamıyor. Her neyse.

Burada dile getirdim mi bilmiyorum ama Avrupa Sinemasını, süslü ve etkileyici Hollywood’dan daha çok seviyorum ben. Belki yaratıcılığın, efektlerle öldürülmediğindendir.  Belki benim süslü romantizmdense, vurucu duygusallığı tercih etmemden bilemiyorum. Geçelim bunları…

Womb, ilginç bir film. İçinde geçen birçok konu var ama size net olarak şudur diyemiyorum. Filmde bir kadın var, diyebilirim sadece. Çok seven, çok çok seven bir kadın. Sevdiğine yeniden can vermek için elinden gelen her şeyi yapan bir kadın. Sevdiğini yeniden doğuran bir kadın.

Duygusal bir film değil Womb, yanlış anlaşılmasın. Kadının yaşadığı karmaşa karşısında ağlamak yerine, olduğunuz yerde donakalıp filmin size ne zaman yeni bir tokat atacağını hesaplamaya çalışıyorsunuz. Womb, insanın suratına tokat atan filmlerden, tek bir kez de değil. Art arda, durmaksızın.

Sessiz bir film Womb, öyle anlar geliyor ki karakterler konuşsun diye dudaklarınızı ısırıyor, ekranın karşısında geriliyorsunuz. Onların dudaklarından dökülecek tek bir kelime sizi de rahatlatacak, onları da ama kimse konuşmuyor.  Her zaman şikayet ettiğim o gereksiz duygu yoğunluğu yok filmde, hayatta da yoktur ya. Filmlerde vıcık vıcık çiftleri görüp özenir bazıları, onlara böyle şeyler mümkünmüş gibi gelir. Koskoca dünyanın iki kişiden ibaret olabileceğini hayal ederler, aşkın her şeyi iyileştireceğini, gözün hiçbir şey görmeyeceğini… Hiçbir hissin aşkı zedeleyemeyeceğini.

Gerçek hayatta bunların hiçbiri yok.  Prens öptüğünde uyanan prensesler, patronuna aşık olup sonunda mutluluğa kavuşan alçak gönüllü sekreterler, yolda çarpışıp yıldırım aşkına tutulan insanlar. Sonsuza kadar kavga etmeden ya da birbirlerinden bir an için bile nefret etmeden yaşayan aşıklar yok. Aşk pembe bulutlar arasında, camdan bir sarayda yaşamak değil. Samanlığı muhteşem bir saray gibi görmek de değil, aşk daha çok samanlığın içindeki at dışkılarını görüp lanet ederken, bunlara maruz kalmanıza sebep olan adama öfkelenmek. O öfkenin, çabucak geçmesi aşk. Diğerleri, hani şu filmler ve masallardakiler de bizim kaçış yollarımız, umutlarımız. – Bu da benim bakış açım tabi, bayılırım tanımlama yapmaya

Film yorumu vs yapıyorum, diyorum ama bildiğiniz gevezelik ediyorum, farkındasınız değil mi? Filme geçeyim de canınızı daha fazla sıkmayayım. Dediğim gibi sessiz bir film Womb, karakterler çok az konuşuyor, çok az müzik var ama öyle oyunculuklar var ki… Tek bir bakışla binlerce şey anlatabiliyorlar size. Karakterin içinde kopan fırtınaları kısacık bir bakışla anlatıyor film, doğru soruları doğru zamanlamayla sorarak sizi olduğunuz yere mıhlıyor.

Konunun etrafında dolaşıp bir türlü anlatmadığımın farkındayım, bunun sebebi fazla detay vermeden nasıl anlatacağımı bilmemem. Başka bir şey değil. Kısaca anlatmak gerekirse –ki bunu kısa kesmeyi becerebileceğimi umuyorum.

Rebecca ölen sevgilisinin klonunu doğurup onunla yaşamaya başlıyor. Thomas büyüdükçe Rebecca sessizleşip, içine dönüyor zira Thomas her geçen gün ölen sevgilisine daha çok benziyor. Her geçen gün daha da o oluyor. Evet, sizlerin de anladığı gibi filmde ensest sayılabilecek fakat aslında sayılamayacak olan bir ilişki var.

Film bir La Luna değil, yine de Rebecca’nın içinde kopan fırtınaya, anneliğin getirdiği – taşıyıcı olsa bile- hisler ve ölen sevgisine duyduğu aşkın birbiriyle çarpışmasına şahit olup, onunla birlikte acı çekiyoruz. Bir kadının, sevdiği adamın görüntüsündeki bir adamı başka bir kadınla izleyişini ve ne hissedeceğini bilmeyişini izliyoruz. Onunla birlikte bocalıyoruz belki de.

Aslına bakarsak ensest konusunu içeren her şeye büyük tepkiler veren bir insanım ben ama bu filmde sinirlemedim bile. Belki de Thomas’ın, klonlandığı adamdan izler taşımasıydı buna sebep olan. Aralarındaki gerilim her daim oradaydı. O çocuk, Rebecca’nın çocuğu değildi. O bir klondu, geçmişte yaşamış ve çok sevilmiş bir adamın klonu.

Sonuç olarak, bir kadın, bir adamı çok sevdi filmlerinden bu. Garip bir film, sinir bozan bir film, aynı zaman da güzel bir film.  Gerçekten sevilince her türlü güdüye karşı durulabildiğini gösteren bir film. Bir kadının yıllar boyu sevdiği erkeği bekleyebileceğini gösteren bir film. Ait olmanın ne kadar güçlü bir şey olduğunu anlatan bir film.

Geniş, Geniş Bir Deniz | Deli kadının deli kızının öyküsü

Jane Eyre’yi neden bir türlü sevemediğimi bilmiyorum. Aslına bakarsak o benim severek okuduğum karakterlerin genel özelliklerini taşıyor. Hatta şöyle diyelim Jane Eyre romanı ilk feminist romanlardan biri olarak anılıyor. Acılarla dolu geçmişine rağmen, o dönemin ataerkil şartlarında kendi ayakları üstünde duran bir karakter o. Güzel değil, alımlı değil, seksi değil, sadece zeki. Şimdi içinizden diyorsunuzdur, blogger hanımcığım – rumuzuma bir türlü alışamadım- sen pasif karakterleri sevmiyordun. İşte mücadele eden bir kadın, bunu neden sevmiyorsun, diye.

Bilmiyorum işte, muhtemelen romandaki göze batan sömürüden hoşlanmayışımdandır. Üzen roman veya filmlerden hoşlanan bir yapım yok. Ee Jane Eyre’in nasıl bir kitap olduğu da ortada hani. Kızı üzüyorlar, üzüyorlar, yetmiyor bir daha üzüyorlar. O kadar üzüyorlar ki sonunda “Yeter artık be!” diyorsunuz, umursamıyor. Yine üzüyorlar.

Aslında konu Jane Eyre değil biliyorsunuz, değil mi? Sırf lafı uzatmaktan hoşlandığım için kırk saattir konunun etrafında dönüp dolaşıyorum yoksa size Jane Eyre kitabındaki kenara itilmiş karakterden bahsedeceğim. Hani film yorumunda da bahsetmiştim, Antoinette Mason.

Diğer kadın. Gizemli ve deli kadın.Roman boyunca çıkardığı seslerle ürküten kadın. Jane Eyre’in hayatındaki karanlık. Mr Rochester’ın ilk karısı.

Hikayeyi yanlış biliyor veya tamamen popomdan uyduruyor olabilirim. Bunu yapabileceğimin farkındayım, bu yüzden size kitabın yazılış hikayesi hakkında çok detay vermeden Jean Rhys’ın Jane Eyre romanındaki bu karakterden çok etkilenip onun hayat hikayesini yazma ihtiyacı duyduğunu söyleyeceğim. Adam yazmış, öyle bir yazmış ki bana Jane Eyre mi yoksa Antoinette Mason mı, diye sorsalar.

Antoinette Mason’ın hikayesi çok daha etkileyici derim. Eh, bu benim fikrim tabi. Jane Eyre fanatikleri bana kızmasınlar. Sezercik ve Güllüşah’ı da herkes severdi ama ben bir türlü ısınamamıştım çocuklara.

Jean Rhys, Antoinette’in hikayesini en başından anlatmış. Irkçlığın kol gezdiği adalarda, her geçen gün daha da deliren annesiyle geçiriyor Antoinette çocukluğunu ve ilk gençliğini. Deli kadının, deli kızı diyorlar onun için.

Bir yangın sonucu değişen işler sonucunda hayatına Mr. Rochester giriyor.  Çabucak halledilen nikahlarından sonra, Rochester’ın kulağına gelen sözler sonucunda karısını yalnız bırakışını izliyoruz. Kitabın en iyi yanlarından biri belki de bu, hikayeyi Rochester’ın gözünden de okuyabiliyoruz. O dönemin düzeninde toplumun dedikoduları sonucu karısından soğuyan bir adam Rochester.

Karısını yalnızlığa terkedip, onu yalnızlık ve terkedilmenin acısıyla delirten bir adam. şimdi eğri oturup doğru konuşalım. Ben genellikle okuduğum romanların erkek kahramanlarını seven bir tipim hatta insanların “Yuh arkadaşım, ne buluyorsun o odunda? bak ne güzel diğer karakter düşünceli, sevgi gösteriyor vs” şeklinde tepkiler vereceği. Düşüncesiz, sert, aldırmaz karakterlerdir.

Normal bir kadın olabilecekken, geçmişinden güç alarak çok güçlü bir kadın karakter olabilecekken. Öfke ve yalnızlığın pençeleri arasına bırakılıyor Antoinette, küçücük bir odada delirmeye mahkum ediliyor. Deli kadının deli kızının düzelebileceğine kimse inanmıyor.

Sonrası malum, hikayenin devamını Jane Eyre adlı romandan okuyoruz zaten. Jean Rhys bize bir kadının koskoca şatoyu yakma sebebini anlatıyor. Atılan çığlıkların sebebini.

Geniş, geniş bir deniz, mutluyken okunacak kitaplardan değil ya da şöyle söyleyeyim. Arkadaşım ben dramı, üzüntüyü kaldıramıyorum. İçim parçalanıyor, diyorsanız.

Aman ha, derim. Sakın okumayın bu kitabı. Zira Jean Rhys’ın kalemi çok kuvvetli, öyle kuvvetli ki bir süre sonra kendinizi hikayenin içine düşmüş gibi hissediyor. Duygularınıza hakim olmakta güçlük çekiyorsunuz.

Fifty Shades | Bir homurdanma hikayesi

Şu sıralar gündemden düşmeyen kitap dizisi hakkında yazmayı uzun zamandır erteliyorum zira okuduğum diğer yorumlar bende bir sorun olduğunu düşünmeme yol açmış durumda. Bu kitabı beğenmeyen bir ben miyim?

New York Times gazetesine haber olan, filmine Angelina Jolie’nin yönetmenlik, Ian Somerhalder’ın ise Christian rolü için talip olduğu bu kitap dizisi bir bana mı erotik Twilight gibi geliyor. Cidden bilemiyorum, zira son zamanlarda Facebook ve Twitter’da hangi sayfayı açsam karşıma bu seri çıkıyor.

Fifty Shades Of Grey’i ilk duyduğumda hikâye bir hayran hikâyesiydi ve ana karakterleri Twilight adlı seriden tanıdığımız Edward Cullen ve Bella Swan’ndı.- Hikayeyi o zamanlar takip etmedim, net üzerinden hikaye takip edebilecek kadar sabırlı bir yapım yok ya da şöyle diyelim, bölüm beklerken sıkılıyorum. Çok çok sıkılıyorum. Sonra hikâyeyi unutup, iyice sıkılıyorum. Sonuç olarak netten hikâye takip etmiyorum.-

Bunların dışında Edward Cullen benim zihnimde daima kılıbık bir adam olarak kalacaktı, bu yüzden onu dominant bir karakter olarak okumak istemedim. Hayır, buna hiç niyetim yoktu.  Kafamı karıştırmak, ikinci bir Twilight vakasıyla karşılaşmak istemiyordum. Seri hayranları bana kızabilir ama durum böyle. Katlanamadığım bir şey varsa o da romanın erkek karakterine katkısız bir hayranlık besleyen saf- duygusal anlamda dengesiz kadın karakterler. Abartısız söylüyorum, onları okurken romanın içine girebilsem kadınların parçası kalmaz. Her neyse.

Yakın arkadaşlarımdan biri hikâyeyi o kadar çok övdü ve belli başlı yerleri ustaca atlayıp, seri haline gelmiş bu hayran hikâyesini bana öyle güzel sattı ki. Bir akşam kendimi pdf’e bakarken buldum. O zamanlar kitap filan yok tabi, neyse okudum birkaç sayfa ama yok. Sinirlerim bozuluyor karakterlere, adamın tavırları yapay, kızın tepkileri abartı geliyor vs vs. Lafın özü kitabın hayran hikâyesi versiyonunu elimde olmayan sinirsel sebeplerden ötürü okuyamamıştım.

BDSM konusunda bilgili sayılmam, yanından geçmem, alakam yoktur. Başta bunu belirtelim, ben itaatkâr karakterde bir insan değilim. Uyumluyumdur fakat itaat etmeyi sevmem. İnsanlar benden bazı şeyleri ancak doğru şekilde söylerlerse isteyebilirler. Birinin bana bir şeyler emredebileceğini sanmıyorum, dener ama başarılı olamaz. Bu sadece cinsellik alanında değil, her alanda böyle.  Ters insanım vesselam ve “Beynine hükmedeceğim, senin beynini becereceğim” zırvaları beni gülümsetiyor. Bu sebeple Christian’a karşı hiçbir zaman “Aman Allahım, benim de böyle bir erkeğim olsun” tavrıyla yaklaşmadım. Otoriter ve güçlü erkekler tamam ama geçmiş sorunlarını atlatamamış erkeklerden sakınıyorum. –Bunları size neden anlatıyorsam

Kitabın, hayran hikayesi olan versiyonunun adı “Master of  the Universe” idi. Buna verdiğim tepkiyi sizlere söylersem sanırım yazının nasıl ilerleyeceğini anlayabilirsiniz. “Evrenin Efendisi’ymiş, peh!” Bunlardan yola çıkarak şöyle diyelim; Christian Grey’i bir efendi olarak görmüyorum ve romanı okurken BDSM’i konu alan bir kitap okur gibi okumadım. Başta bunu söyleyebiliriz zira BDSM konusunun sadece görünen yüzünü araştırsanız bile karşınıza Marquis de Sade çıkar. Marquis de Sade diyorum sevgili okuyucu, birkaç kitabına ya da hayatının anlatıldığı birkaç metne göz atın. Ardından Christian Grey için dominant deyin, eline her kırbaç alan efendi oluyorsa bana da bir kırbaç verin hatta. Cinsellik alanında işime yaramasalar da evde çalıştırılacak birkaç kadın olsa fena olmaz. Temizlik yaparken anası ağlıyor insanın.

Kitap Anastasia Steele –isminin maşallahı var– adlı kızımızın, hasta olan arkadaşı yerine Bay Grey’le röportaj yapmaya gitmesiyle başlıyor. – Hasta arkadaş klişesine selamı çaktık–  Anastasia, benim en sevdiğim kadın karakterlerden. Kendinin farkında olmayan, dokunulmamış, çekingen, akıllı – edebiyat bölümünü üstün başarıyla bitirmesine rağmen kendini bir türlü anlatamayan bir insan kendisi, canım. – ve sakar, ciddiyim bayılıyorum ben şu yazarların uçsuz bucaksız(!) hayal dünyalarına. Nasıl da güzel karakterler yaratıyorlar, nasıl da farklı karakterler birbirinden.

Bay Grey’i yaşlı bir adam olarak düşünen kızımız karşısında dudak uçuklatacak kadar yakışıklı(!), atletik, zengin, kendinden emin, etkileyici bakışları olan –bu karakterin filmlerde suratı kat kat fondötenli ve dudaklarında kırmızı ruj olan bir karakterden esinlenilip yazıldığını hatırlayalım– bir adam gördüğünde afallıyor tabi. Kitabın açılış kısmı, daha doğrusu karakterlerimizin karşılaşma kısmında hoş bir ayrıntı var. Bay Grey kızımızı ilk olarak dört ayak üstünde görüyor zira Anastasia düz yolda yürüyemeyecek kadar beceriksiz ya da kader bu kadar afacan.- Tabi canım– Hangisini tercih ederseniz artık.

Yazarımızın BDSM konusunu ilgi görmek için kullandığını anlayabileceğimiz kısımlardan biri bu aslında. İtaatkar/köle vs artık her ne haltsa Anastasia başta ve kitabın ilerleyen bölümlerinde adamın otoritesinden öte görüntüsüne hayran oluyor.  “Aman Tanrım, çok yakışıklı, ay beni korumak için telefonumu takip ettirmiş. Ne tatlıı!” durumu mevcut ki bunu cümleleri karıştırmadan nasıl açıklayabileceğimi bilmiyorum fakat şöyle diyebilirim sanırım. Ana’da adamın otoritesine kapılma ya da ona ait olmak- hizmet etmek isteme gibi bir durum yok. Hikâyenin ve karakterin bana yansıttığı tek duygu “Oh! Ne etkileyici adam, beni böyle biri becermeli”

Christian Grey, tipik bir aşk romanı ya da beyaz dizi karakteri. Yakışıklı, zengin, atletik, yakışıklı, zengin… Öhö, pardon. Sanırım adamın kıza araba ve ıpad hediye etmesine fazla takıldım. Zengin diyoruz ama şöyle bir şey var. Christian bugünlere kendi emeğiyle gelmiş. Yıllardır şirketinin başında ve tabiri caizse boğazından geçen her lokma helal. – Adamın sadece 26 yaşında olmasını hesaba katarsak, yarın ilk uçakla yaban ellere gideceğimi size duyurabilirim. 2-3 yıla parayı bulacağımı umuyorum. – Fransızca biliyor –seksidir ya-, aşırı zengin – (: -, pilotluğu var, piyano çalıyor, ilgili ve yatakta muhteşem. – Erken boşalma gibi bir probleminin olmasını ya da iktidarsız olmasını beklemiyorduk, değil mi? Sonuçta kitapta işlenen şey SEKS.-

Konudan konuya atlayacağımın farkındayım ama aklıma gelmişken bahsetmeden geçemeyeceğim, takip ettiğim polisiye dizilerden birinin bir bölümünde dominant bir karakterin, kölelerini kontrol ederek tatmin oluşu / cinayet işlettirişini anlatan bir bölüm vardı. Adam kadınlara kesinlikle dokunmuyor fakat onları şahane bir şekilde kontrol ediyordu. Bölümün sonunda adamın iktidarsız olduğunu öğrendik, orası ayrı. Cinsellik yok, dokunuş yok. Bir adamın sizi kontrol ettiğini, hırpaladığını ve sizin bunu istediğinizi, o adam istedi diye cinayet işleyebileceğinizi düşünün. Bir de Christian Grey’i düşünün. Anlatmak istediğimi anlatabildim mi?

Christian mükemmel bir adam, çok seksi, çok çekici, Aman Allahım sanırım ıslandım erkeği. Christian sırf Ana’nın tepkileri ve diğer kitaplarda yaptıkları yüzünden benim gözümde en az Edward kadar itici bir karakter.  Film hakları alınan kitabın sinema versiyonunda tutup Henry Cavill’i oynatsalar bile sevemeyeceğim karakteri size o kadar söyleyeyim zira kanım bir türlü ısınamadı efendi adam Christian’a. Bunda biraz da yazarın suçu var tabi, kadın seks sahnelerine odaklanacağına karakterlerin geçmişlerine odaklanıp özellikle hikayesi müsait olan Christian’ın altını doldurabilseymiş, Christian’ı klişe bir kitap karakteri yerine aykırı bir adam olarak yazsaymış. Yazdığı konuda birazcık bilgili olsaymış, Christian daha iyi hatta çok daha iyi olabilirmiş.

Velhasıl-ı kelam, Christian, Ana’ya onun hakkındaki karanlık düşüncelerini anlatıp üstüne bir de “Ben sevişmem, s.kerim” deyip iyi halt ediyor ve kitabımız tam olarak böyle başlıyor. Aslında buna kitap yerine Ana’nın hayranlık cümleleri, kızarmaları, sıkıntıyla dudak ısırmaları, Christian’ın konuşurken homurdanması, Ana’nın saçını kulağının arkasına sıkıştırması, parmaklarını saçlarının arasından geçirmesi ve çiftin itinayla lastik donuna çevrilmiş sevişmelerinin –pardon, sevişmiyorlardı değil mi?-  başarısız bir şekilde derlenmiş hali de diyebiliriz. Zira kitapta kötü bir dil kullanılmış. Bakın vasat filan demiyorum, gerçekten kötü. Kötünün iyisi bile değil. Edebi açıdan değerlendir derseniz, bu kitabı değerlendirmem bile ki ben bu konuda usta bile sayılmam. İşin ehli eleştirmenler de kitaba bir yıldızdan ötesini vermemişler zaten.

Hikaye etkileyici deseniz, yok o da değil. Peki bu kitabın bu kadar satmasının nedeni ne sevgili blog yazarı diyorsunuz, değil mi? Haklısınız, ben olsam ben de derdim.  Zira bir güzel saydım döktüm eteğimdeki tüm taşları buraya. Kitabın satmasının asıl nedeni, şöyle diyelim BDSM’in yanından geçmeyen bir kadının BDSM konusu üzerine yazmaya çalıştığı bu kıytırık aşk hikâyesinin bu kadar tutmasının asıl sebebi yazarın işini bilmesi ve yola onu hayran hikâyesi yazdığı dönemden bu yana takip eden ve olayların Edward’ın gözünden anlatılışını okumak için 28.000$  ödeyen insanlarla beraber çıkmasıdır.

Kitabı tavsiye eder misin?, diye soruyorsanız. Hayır, etmiyorum ama okuyacaksanız da BDSM’le filan ilişkilendirip, ardından bu yönde eğilimi olan insanları aramaya başlayıp dünyanızı başınıza yıkmayın gözünüzü seveyim. Zira kitabın ve yazarın BDSM’le alakası yok. Gençliğinize, güzelliğinize, psikolojinize yazık olur. Kimse size Audi araba veya ıpad almaz, Christian gibi mıç mıç sevmez anlatabiliyor muyum?

Neyse, kitabın Türkçe versiyonu olan Gri’nin Elli Tonu önümüzdeki ay –muhtemelen- raflardaki yerini alacak. Başarılı bir çevirmenin elinden çıktığından gidip alacak ve Türkçe hali nasıl olmuş, diye bakacağım.

Film versiyonunun senaristliğini de Bret Easton Ellis üstlenmiş. Twitter’dan şu karakter kim olsa bu karakter kim olsa diye tivitler atıyormuş. Kitabın Türkçe hali ve serinin diğer kitapları hakkında yorum yapar mıyım, bilmiyorum ama filmde kimlerin oynayacağını ve seks sahnelerinin ne derece kesilip biçileceğini –Elbette kırpacaklar– merak etmiyorum desem yalan olur.

Hızlı bir şekilde yazılmış bir yazı olduğundan herhangi bir hata yaptıysam, affedin.

*Başlık hikayede ısrarla homurdanan karakterlere yapılan bir göndermedir efendim, okumayanlar ne demiş bu blog yazarı böyle demesinler.

Yapılır mı bu? – Bel Ami

Fransızca dudaklarınızdan akıp, sözcükler zihninizin içinde yankılanırken okuduğunuz şeyden ürkebilir fakat kitabı elinizden bir türlü bırakamazsınız. Saçma gelebilir, bunalabilirsiniz ama gözleriniz sözcüklerden ayrılmaz. Bunun sebebi merak mıdır? Yoksa öykücünün büyüsü mü, kimse bilemez.

Guy de Maupassant çoğumuzun aklına lise yıllarında gördüğümüz edebiyat dersinde “Olay Öyküsü” işlenirken girdi. Sistemin kurbanı olan zihinlerimiz onun ismini hikâyeleriyle değil de nasıl yazdığıyla ilişkilendirdi.

“Maupassant öykülerinden birkaç örnek verir misin?” dediğimizde, hiçbir kaynaktan yararlanmadan iki-üç hatta bir örnek verebilecek “normal” bir öğrenci tanımıyorum. Okumadık çünkü. Fransızca ’ya ilgi duyana kadar ben de okumamıştım. Olay öyküsünün diğer adı Maupassant tarzı öyküydü zira dünyadaki temsilcisi bu adamdı. Bitti, bu kadar.

Sinema dünyasının edebiyat eserlerine yoğunlaşması beni mutlu eden bir gelişme zira romantik-komedilerden ve kendini tekrarlamaya başlayan korku filmlerinden sıkılmış durumdayız artık. Gelişen teknoloji bizi ve hayal gücümüzü tembelleştirirken, eskileri hatırlamak kesinlikle iyi bir çözüm.

2012’nin uyarlama filmlerinden biri olan Bel Ami, üstte bahsettiğim usta öykücü Maupassant’ın ünlü romanlarından biri. Romanın sinemaya uyarlanacağını ilk duyduğumda Georges rolüne yakıştırdığım adamları saymaya kalksam hepinizi depresyona sokar; Pattinson hayranı genç kızlarımızın eleştiri oklarını üstüme çekerim.

Gerçekten güçlü bir kadrosu olan filme -Kristin Scott Thomas, Uma Thurman, Christina Ricci-, Robert Pattinson gibi yetenek fakiri bir adamı almak Twilight rüzgârından etkilenmekten başka bir şey değil benim gözümde. Zira emekli vampir Robert, rol yapmayı kazık gibi durup abuk subuk bakışlar atmak olarak tanımlayan bir kardeşimiz. Vampirken bu hallerini “Abaza Bella’nın karşısında ne yapsın çocukcağız, nefsine hâkim olmaya çalışıyor. Kasıyor kendini…” diyor, kabulleniyorduk ama bu filmde bu karaktere gitmemiş o haller. Olmamış.

Başrol oyuncusunda yapılan hatalı seçimin üstüne, yönetmen ve senaristin de filmle hiç ilgilenmemiş olması, filmde kıyafetleri ve müzikleriyle gerçekten güzel bir şekilde işlenmiş olan 1890 Fransa’sını da kapatmış. Filmin konusuna gelirsek;

Kuzey Afrika’daki askerliğini geride bırakarak Paris’e gelen Georges Duroy, beş parasız bir hayat sürerken tesadüf eseri askerlik arkadaşlarından biriyle karşılaşır ve hayatı değişir. Çulsuz fakat yakışıklı bir genç adam olan karakterimiz; sosyete kadınlarının aklını başından alacak ve hırsları konusunda sınır tanımayacağını herkese gösterecektir.

* Pek sevgili Pattinson’a haksızlık etmek istemem zira bazı fotoğraflarında kendisini fazlaca yakışıklı buluyorum ama bu filmde kendileri “Bel Ami” olamamış :/ Keşke onun yerine Henry Cavill, Jamie Dornan tarzı adamlar koysalarmış.

Velsahıl-ı kelam filme notum 3/10

Anna Karenina’nın fragmanı yayınlandı

“Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz ailenin mutsuzluğu kendine göredir.”

Lev Tolstoy’un aynı ismi taşıyan klasik romanından uyarlanan Anna Karenina’nın başrollerinde Keira Knightley ve Jude Law’ı görüyoruz. Senaryosu Tom Stoppard tarafından yazılan filmi hayata geçiren kişi Knightley’le 3. defa çalışan (Atonement ve Pride and Prejudice) Joe Wright.

Knightley’in, Anna gibi tutkulu bir karakteri nasıl canlandıracağı hakkında şüphelerim olsa da fragman bize gerçekten “iyi” bir dönem filmiyle karşılaşacağımızı işaret ediyor.

Mirror Mirror

The Cell ve The Fall gibi iki güçlü film yaparak sinema çevrelerine günün birinde çok büyük bir yönetmen olacağını vaat eden Tarsem Singh, İmmortals isimli filmle belki de The Fall’dan sonra yükselen beklentileri karşılayamamıştı. 26 mayıs 1961 Hindistan doğumlu yönetmenin elinden çıkan Pamuk Prenses uyarlaması, kendi türünün içinde  başarılı bir film bence.

Ya da ben yine duygusal olarak bakıp The Cell’le takip listeme alıp, The Fall’la birlikte “Budur” dediğim yönetmenin yaptığı işe olumlu bakıyorum. Bilemiyorum, pek objektif olabileceğimi de sanmıyorum hani. Her neyse, biz filme geçelim.

2012 yılında iki Pamuk Prenses uyarlaması çıktı biliyorsunuzdur. Birinde Pamuk Prensesi göreceli bir şekilde şirin olan Lily Collins canlandırırken, diğer versiyonda karşımıza Pamuk Prenses olarak donuk bakışlarıyla beni kahreden Kristin Stewart çıkıyor.

Kraliçe rollerinde ise gönüllerimize Özel bir kadın* ve Kasımda Aşk Başkadır** gibi filmlerle taht kurmuş. Julia Robert ve Charlize Theron var. Açık bir şekilde adaletsizlik olan bu seçimler sonucunda ayna ben olsam “Bırak bu işleri Kraliçem, göz var izan var” der otururum köşemde, neyse artık. Benim ele alacağım filmdeki oyuncular Julia Roberts ve Lily Collins.

Mirror Mirror’un senaryosu, Melisa Wallack’in Jacob ve Wilhelm Grimm’in masalını temel alan hikayesinden yola çıkılarak Marc Klein ve Jason Keller tarafından yazılmış. Film için “Beni masal alemine sürükleyen muhteşem bir filmdi”  ya da “Ders veren bir filmdi” diyemem.

Marc Klein ve Jason Keller ikilisi daha çok eğlenceli bir senaryo yazmışlar. Film kahkahalar attırmasa da insanın yüzünde hafif bir tebessüm oluşturup; karakterlere sempati duyulmasını sağlıyor. Görsel olarak Tarsem Singh filmlerinden bekleneni veren Mirror Mirror, kullanılan canlı renklerle içimizi açarken başarılı efektleriyle beğeni topluyor.

Hikayeyi kısaca özetlemek gerekirse; Karısını kaybettikten sonra kızına iyice bağlanan Kralımız, kızını yeterince iyi yetiştiremediğini düşünüp dünyalar güzeli bir kadınla evleniyor. – İçi kötü içi– Gel gelelim, Kraliçe ülkeye geldikten sonra etrafı saran karanlık başlarına dert oluyor ve yiğit Kralımız, karanlığı yenmek için bir sefere çıkıyor.- Şu an net olarak hatırlamıyorum da tek başına gitti, değil mi o sefere? Neyse, birşey demeyeyim– Çıkış o çıkış, o günden sonra Kral’ı bir daha ne gören oluyor, ne de hakkında bir söylenti duyuluyor.

Geçen 10 yıl içinde ülkeyi iyice kuşatan karanlık ve Kraliçe’nin umursamaz neşesi halkı yavaş yavaş yok ederken, şehirler sessizleşip karanlığa bürünüyor. Halk artık ne şarkı söylüyor, ne de içten bir şekilde gülebiliyorlar. Ağır vergiler altında ezilen bu insanlar gittikçe fakirleşirken umutları da kayıyor ellerinden.

Bu sırada kulesinde kapalı olan ve tamamen beceriksiz biri olduğuna inanan Snow, onu çok seven hizmetçiler tarafından yüreklendirilip halkı görmek için köylere yollanıyor. Hikayenin insanların – kadınların- yüzünde gülümseme uyandıran anlarından birine sahip bir kısım bu. Prens ve Prenses ilk karşılaşmalarını, Prens 7 dev?! tarafından ağaca asılmışken yaşıyorlar. Bu sahnede Pamuk Prensesin meraklı haline ve Prens ve Yaverinin şirinliklerine uzun uzun sırıttığımı söyleyebilirim.

Prens ve yaverinin yanından ayrılıp köye giden ve halkının halini gören Prenses’in, Cadı Kraliçe’nin karşısına dikilip hesap sorması hangi akla hizmet pek bilemesem de işin sonucu Prenses’in öldürülmesi kararına güzelce bağlanıp Kraliçe’nin sadık? hizmetkarı Brighton(Nathan Lane) kızımızı öldürmek için görevlendiriliyor. İşi uzatmayacağım avcının Prenses’i öldüremediğini bilmeyen varsa yazık ona, geçelim filmin kısmen başladığı noktaya.

Ormanda canavardan kaçarken düşüp bayılan Snow’u bulan 7 cüceler, onu bir özgürlük savaşçısına dönüştürmeye karar verip çalışmalarına başlıyorlar. Aslında filmin bir sonuca bağlanmaya başladığı ve eğlenceli sahnelerin yoğunlukta olduğu anlarda tam olarak bu karardan sonra başlıyor. Gittikçe güçlenen Snow karşısında yenilmemeye kararlı olan Kraliçe adımlarını uygun bir şekilde atarken, bizlere eğlenceli bir film sunuyorlar.

Filmde en çok hoşuma giden sahneler cücelerin ve Brighton’un sahneleriydi diyebilirim. Snow’un canavarla dövüştüğü sırada içeride kilitli kalan Prens ve cücelerin boşa çabaları beni uzun uzun gülümsetmişti. Çerez bir film olduğunu unutmadan izlenirse, gayet hoş vakit geçirtecek bir film olan Mirror Mirror’u ben tavsiye ederim. Siz izler misiniz, bilemiyorum.

 

*Sean Bean özel notu: E be canım adam, güzel adam. Her halinin hastasıyız adam, sen bu iktidar mevzuularına girdiğin an öldüğünü bilmiyor musun? Bak LOTR’un ilk filmi Yüzük Kardeşliği’nde diktin gözünü yüzüğe dakikasında biçtiler seni.. Hadi tamam, dedik. LOTR’un en insan karakteri Boromir’dir, dedik sustuk. E sen gittin Game of Thrones’da Eddard oldun. Karın kendini yırttı “Yapma kocam, etme kocam, gitme kocam”  Dostluk dedin, hak dedin, adalet dedin… Dedin dedin, astılar kafanı kazığa sergilediler seni, çocukların dört bir yana dağıldı sefil oldu hepsi.

Burada da Kral olmuşsun, karanlığa karşı durmaya gittin köpeğe benzer birşey oldun çıktın be adam! Uslan artık, git seni hükümdar yapmasına rağmen başına iş açmayacak bir yönetmen, bir senaryo bul.

Alışılmadık Bir Aşk : Sekreter

Bu çok geç kalmış bir yazı  (:

Psikolojiye olan ilgim lisede başladı. Bölümümle alakası olmamasına rağmen psikolojik kitapları okumayı seviyor, felsefe ve ilgili dallarla ciddi olarak ilgileniyordum. “Bilmek” en büyük tutkum, bana en çok zarar veren zayıflığımdı. Bu hep böyle oldu. Duyduğum ya da gördüğüm birşey hakkında ulaşabildiğim tüm bilgileri aklıma kazımadan rahat edemedim hiç. Bazen derin nefesler alıp, bazı bilgilerin bana zarar verebileceğini kabul etmeye çalışsam da çoğu zaman bunu beceremedim.

Üniversite dönemine girdiğimde psikolojiye eskisi kadar ilgi gösteremesem de önceki günlerde blogumu takibe alan bir blog sayesinde meraklanıp- merak bir gün başıma iş açacak- felsefenin içine yeniden daldım. Okuyor, izliyor, orijinal dilinde metinleri bulup, bilgiyi öz halinden almaya çalışıyordum. Amacım, aklımın bir türlü alamadığı bloggerın davranışlarını bir kalıba sığdırabilmek, yaptığı zorbalıkları anlatışına bir kılıf uydurabilmekti. Daha önce BDSM’le ilgilenmemiştim. Acı eşiğimin ve acıya olan temkinli yaklaşımımın bilincindeydim. Marquis de Sade’i birçok kez okumuş bir insan olarak bakış açısını aşırı buluyor, bu yüzden BDSM’in B’sine yaklaşmıyordum ama merak…

Merak kediyi öldürüp, ölüsünü benim görebileceğim bir yere bıraktı. O tarafa doğru gideceğimi biliyordu. En ince ayrıntısına kadar araştırmak isteyeceğimi biliyordu. Güçlü yanlarımı bildiği gibi, zayıflıklarımı da biliyordu.

Pek uzun sürmeyen araştırmalarım sonucunda, yakın arkadaşlarımdan biri olan Mete, bana birkaç filmle beraber bu filmi önerdi. Diğerlerini izlediğimden, izlemeye bir türlü fırsat bulamadığım Sekreter’i seçip, ekranın karşısına kuruldum. Önyargıma doladığım kollarımla, olabildiğince sakindim. Daha önce izlediğim filmlerden biliyordum ki bu tarz filmlerde beni tahrik edebilen herhangi bir unsur yoktu.

Başladı, devam etti. Kaşlarımı çatmış, bir olay olmasını bekliyordum. Tanrım, biraz aksiyon. Ben ekran karşısında tüm ruhumla olabilecek herhangi bir hareketi beklerken film pssikolojiye ve eğilimlerin sebeplerine odaklanmaya başladı. Şimdi söyleyeceklerim ne derece doğru olacak inanın bilmiyorum ama sanki… Sanki eğilimlere bir kulp bulunmaya çalışılmıştı. Sadist ve mazoşist insanların mutlaka belli başlı -aşırı boyutlarda- problemleri olması gibi bir izlenim uyandırılıyordu.

Eğri oturalım, doğru konuşalım. Her insanın psikolojik problemleri olduğunu düşünen bir insanım. Karşıma geçip “Ben tamamen “sağlıklı” bir zihne sahibim” diyebilecek olan var mı? Varsa, kendine karşı ne kadar dürüst? Ya da sağlıklı zihin nedir, onu tartışmalıyız öncelikle. Zira her insanın belli başlı bugları var. Neyse.

Açık söylemek gerekirse başlarda kızımızın şu kendini çiziktirdiği sahnelerde fazlaca rahatsız oldum. Vurdulu-kırdılı-parçamalı filmleri rahatlıkla izlesem de insanların kendilerine zarar vermelerini özellikle kesik gibi yaralanmaları izleyemiyorum, garip bir durum. Lise yıllarında “Koluma sigara bastıramazsınız”  tarzında nidalar atan arkadaşımın sigarasını elinden alıp kolunu ciddi bir şekilde tutmuşluğum var. Bastırmak kısmet olmadı, nasıl gözüm dönmüşse o an arkadaş korktu. “Şaka yaptım” gibi bir tepki verdi, vermese bastırırdım  o sigarayı koluna herhalde. Fazla bıdı bıdıya gelemiyorum ben, tepem atıveriyor ama o orada kendi koluna sigara bastırmaya kalksa, muhtemelen izleyemezdim.

Baştan alalım da ben size biraz kızı anlatayım.  Soyadlarını bir türlü söyleyemediğim kardeşlerin kız olanı Maggie Gyllenhaal’ın canlandırdığı Lee karakteri filmin başlangıcında bize elleri kelepçeli – aslında boynuyla bağlantılı olan bir alet var orada ama onun ne olduğunu bilmiyorum, işin terminolojisine dalıp suyunu çıkartmayayım dedim- olarak gözüküyor; ağzında faksı, elinde kahvesi tin tin yürüyor bir kapıya doğru, içeri giriyor-kapı kapanıyor  ve hemen ardından bu tarz filmlerin rutini olan bilmemkaç ay önce yazısıyla karşılaşıyoruz.

6 ay önce Lee içe kapanık, çekingen ve sorunları olan bir karakter, bunu anlamanız için filmi izlemeniz bile gerekmez. Bir fotoğrafına bakın ve belli başlı sorunları olduğunu keşfedin, öyle anlatayım size. Sürekli kavga eden bir anne-babayı, evliliğinde mutlu taklidi yapan bir ablayı barındıran ailesiyle oldukça mutsuz. Çareyi acı çekmekte bulan karakterimiz, iş ararken “Be A Leader” ilanıyla karşılaşıyor ve ta taa karşınızda sorunları ve sadizme yatkınlığı olan; bilgisayar yerine daktilo kullanan, kahvesine atılacak şeker sayısını her gün değiştiren, çiçeklere kendi renk veren avukatımız Edward.

İkili arasındaki garip ilişkinin dönüşümü izlenmeye değer, evet bunu söyleyebilirim. Bu filmi cinsel  dürtülerinizden sıyrılarak izlerseniz, film kötü bir film değil. Çok iyi bir film de değil, hatta iyi bir film bile olmayabilir aslında. Filmi sadece oyunculuklara bakarak izlerseniz, izlenilebilir film olur.

Edward -Edmund’da olabilir, hatırlamıyorum- Lee’nin içindeki mazoşisti keşfediyor ve kendi içinde sakladığı sadisti dışarı salıyor. Marquis de Sade okuyanlar, Sodom’un 120 günü, Quills filmlerini izleyenler oturup “Oh abi, sadizm içeren film izleyeceğiz sonunda” deyip izlemesinler boşuna – Film çıkalı 10 yıl olmuş ne anlatıyorsun yavrum sen?, dedim kendi kendime. – zira filmde belli bir felsefe yok, “meraklıların” BDSM dendiğinde beklediği “ağır” görüntüler de yok. Sadece avukatımızın sekreterini masaya yaslayıp kalçalarını tokatladığı sahneyi görebiliyoruz. Başka bir halt yok.

Söyleyebileceğim bir şey varsa o da şu afişin saf abartı olduğu. Erkeklerin ofis ve sekreter fantazisi bu kadar kullanılmaz, yazıktır günahtır.

-Ayrıca öyle avukat ofisi de olmaz.-

Filmde bana çok garip gelen sahneler yok değil, bu muhtemelen mazoşizmin bana uymamasından kaynaklanan bir durum. Filmin sonlarına doğru, Edward kızımıza “Ben gelene kadar buradan kıpırdamayacaksın” deyip çıktığında ve Lee orada 3 gün boyunca oturduğunda – oturduğu yerde işedi- “Yok artık” demeden duramadım. O nasıl bir itaat, nasıl bir bağlılıktır ya da nasıl bir sevgidir diyeyim. Yeme, içme, otur öyle orada. Olur mu öyle şey? Uyuşur insan, tutulur her yanı emboli denen bir şey var. Hem açlıktan anası ağlar insanın.

Sen orada öyle günlerce dur, ardından git adamla seviş. Kusura bakmayın ama hadi oradan. Yok, aklıma yatamıyor bir türlü, yerinde rahat değil.Beni saçma sapan düşüncelere gark  eden bu sahne filmin genelini yansıtan sahnelerden biriydi aslında. Yani kızımızın itaatkarlığını ve erkeğin otoritesini net olarak gördük. Efendi-köle ilişkisinden az biraz nasiplendik. Öyle eğilmekle, kelepçeyle olmuyor tamam da akıl var, mantık da var. Olmaz, cidden olmaz.

Vasat olarak niteleyebileceğim bu filmde beni benden alan tek şey müzikleriydi. Hani soundtrackleriyle hatırlanan filmler vardır ya, Sekreter benim için bunlardan biri. Leonard Cohen, Cake gibi değerler taşıyan film müzikleri beni benden aldı. Kısaca söylemek gerekirse – kısa söylemezsem şu uykusuz halimle tüm filmi anlatacağımı farkettim- film toplumun ahlak kuralları yüzünden kendini kısıtlamış iki karakterin karşılaşmalarını ve mutlu olabileceklerini farketmelerini anlatan bir film bu. Oyuncuların başarısını söylemeye bile gerek duymuyorum, şu uykusuz halimle unutmadan birkaç şey çiziktireyim dediysem bu Maggie  Gyllenhaal ve James Spader’ın üstün performansları yüzündendir.

Keşke Edward karakteri biraz daha…ımm normal? yazılsaymış ya da kafamızda oluşan “efendi” gibi yazılsa yetermiş. Bir de filmi BDSM olayını daha iyi yansıtabilecek bir adam çekseymiş ne güzel olurmuş. (bkz: yüz verince astarını da istemek)

Son paragrafı yazsam bile yetermiş aslında. Neden uğraştıysam…