Kategori arşivi: Kısa Kısa

Ideal Kadın Karakter | Bölüm I

“Kadın olmak” der Kierkegaard, “öyle tuhaf, öyle karışık, öyle karmaşık bir şeydir ki, hiçbir yüklem (predicat) kadını ifade etmeye yetmez; kullanılabilecek çeşitli yüklemler de birbiriyle öyle çelişeceklerdir ki, bu çelişkileri yalnızca bir kadın taşıyabilir.” *

Tarihe uzandığımızda kadının binlerce farklı şekilde tanımlandığını görürüz. İkinci cins, kırılgan olan, şeytani, doğurgan, karmaşık, korkutucu ve daha nicesi ama bence en kötüsü, tarih boyunca kadınların zihnine hep aynı şey nakşedildi. Doğan her kız çocuğuna ayaklarının yere basması değil, kendini sakınması gerektiği öğretildi. Güçsüz olduğunu söyleyen binlerce desen oluşturuldu, doğru erkeği bulmasını söyleyen resimler yapıldı zihninde.

En acı yönlerinden biri de bunu kadınlara diğer kadınların yapmasıydı. Kadın- Kadın arasında gerçekleşen bu bitmek bilmez savaşta karartılmış hayatlarıyla diğer hayatları da karartan yine kadınlar oldu. Kah susarak, kah zorlayarak.

Kadının kendi zihnini bloke etmesi nasıl bir şey bilir misiniz? Fikrinin olmadığını savunması, fikrini yutması ya da göz ardı etmesi. Ya da nasıl gerçekleşir, fikriniz var mı? Cevap çok basit, tek bir cümle hatta.

“Ben bilmem beyim bilir.”

Cümleyi, “Ben bilmem babam bilir” “Babama sormak lazım” “Abime danışmam lazım” “Beyime bir sorayım” “Sevgilim kızar” “Nişanlımın iznini almam lazım” şekillerine uyarlayabiliriz ve fark edeceğiniz gibi tek bir versiyon bile bize yabancı gelmez. Çünkü bu topraklar bunu yetiştiriyor.

“Sen kız çocuğusun” cümlesiyle başlıyor her şey ya da daha da önce “Benim kızım büyüyünce gelin olacak”’la, ikisi de olur. İkisi de uygun, aynı karanlığa çıkıyorlar. Kadınlar çocuk yaşlarından itibaren tek hedefe kilitlenmiş olarak büyüyorlar.

“Evlenmek”

Yıllardır popülerliğini hiç kaybetmemiş “Her genç kızın rüyası” gibi bir kavram var, bilir misiniz onu? Şu beyaz, giyildiğinde doğru düzgün oturulamayan, bir kere giyileceği halde dünyanın parasını bayıldığımız zımbırtıdan bahsediyorum. Sizi hareketlerinizi açıklamak zorunda kalacağınız bir erkeğe bağlayan, buna rağmen hayalini kurduğunuz hani?
Eğri oturup doğru konuşalım; karşınıza ömrünüzü birlikte geçirebileceğiniz biri çıkarsa evlenmek isteyebilirsiniz, evet ama bir elbiseye ya da başlı başına evlilik kurumuna “her genç kızın hayali” demek niye, diye soruyor insan değil mi? Siz sormuyor musunuz?

Sorun.

Şimdi eğer siz de isterseniz bu her genç kızın rüyası kavramını alalım, sonra da biraz açalım. İstemezseniz “Bu yaşına kadar evlenememenin sebebi hep bunlar işte yazar hanım” diyebilirsiniz. Diyorlar, çünkü alışığım ben.

Hayatının başlangıcındaki genç bir kadın neden evlilik hayali kurar? Ne oldu da gelinlik kavramı/hayali lise hatta ortaokul sıralarına kadar sızdı?

Çocukluklarımıza dönelim, ellerimize tutuşturulan oyuncak bebekleri ve bize biçilen görevleri hatırlayalım. Özene bezene aldırdığımız oyuncak bebeğimizi kucağımızda sallayıp anne rolüne bürünmedik mi?

Çay takımlarımız, türlü makyaj malzemelerimiz, birbirinden tatlı kıyafetlerimiz vardı. Erkek kardeşlerimiz ya da arkadaşlarımız dışarıda oynarken biz evimizde bebeklerimizle oynamak zorunda kaldık. Onlar sokakta istedikleri kadar kalabiliyorken, biz belli bir saatten sonra eve girmek zorundaydık. Dışarıda olsak da narin bünyemiz erkeklerin sertliğini kaldıramazdı zaten. Buna inandık, çünkü kimse aksini denememişti. Hiçbir ebeveyn kızını sokağa salıp dizlerini yaralamasına, bağırarak top oynamasına ya da özgürce koşmasına imkan vermemişti. Bilmiyorduk, hiç bilmedik. Kız çocukları duvarları şefkat ve toplum kurallarından yapılma hapishanelerinde rüzgarın saçlarının arasından geçtiğinde nasıl hissettireceğini bilmeden büyüdüler nesillerce. Kimse sokağın erkek çocukları için de tehlikeli olabileceğinin farkında değildi. Kendi duygularından korkan erkekler, gölgelerinden utanan kadınlar yetiştirdik.

“Hanım kız ol” ,“Yakışıyor mu bir kıza böyle hareketler” ,“Kız gibi davran” cümleleri tekrar edildi senelerce. “Büyüyünce ne olacaksın?” sorusundan önce “Büyüyünce kiminle evleneceksin bakalım?” dedi korkutucu gün teyzeleri ve bizler de en çok neyi görüyorsak, neyi ideal biliyorsak onu söyledik. Bu çoğunlukla ailemizden biriydi, bazen ailelerimizin bizi uzak tutmayı bir türlü beceremediği hatta bazen “Aman izlesin, ayakta altında dolaşmasın da işimi yapayım” dediği zehirli kutudan bir karakterdi.

Beynimize yerleşti, içimize işledi kutunun içindeki karakterler. Zihinlerimiz, özgür bir kadının bile güçlü bir erkeğin çekimine eninde sonunda kapılacağına hükmetti. Nasıldı şu dizide? (Bkz: Asmalı Konak) Bahar güçlüydü, batılıydı, bambaşka bir kültürde büyümüştü ama aşiretin bağrından kopup gelmiş; eskiden birlikte olduğu kadını evinde yaşatan –üstelik başkasıyla evlendirip- geleneklerine körü körüne bağlı, ataerkil bir erkeğe aşık oldu. Evini, işini hatta geleceğini terk edip onunla gitti. Çünkü Seymen güçlüydü, zengindi, hükmediyordu. Dünya ve çevresindeki tüm kadınlar ona aitti.

Sevdiği kadını aldı, korudu, o arada silahlar patladı. Birkaç karakter birkaç kez vuruldu. Hiçbiri önemli değildi. Seymen’in bir silah taşıması önemli değildi. Çünkü bilirsiniz, bu kültürümüzde vardı. Hatırlar mısınız? At, avrat, silah.
İlk kurşun Asmalı Konak’la atıldı. Sonra arkası geldi, her zaman gelir bilirsiniz. Dizilerden birinde erkek karakter bin tane kadınla evlendi, diğerinde aile ilişkileri o kadar karıştı ki kim, kiminle, nerede, ne yapıyordu ve tüm bunları nasıl yapıyordu şaşırdık. Hepsinde tek bir ortak nokta vardı, kadın her zaman affetti. Kadın her zaman orada, evde, erkeğin dizinin dibindeydi. Bunun adına aşk dediler. Aşık olmaya bile korkan, duygularını özgürce hissetmenin günah olduğu yüzbinlerce kez söylenmiş akıllar da bunu kabul etti. Aşk buydu, akılsızlık. Özgürlüğün sonu.

Sene 2015. Asmalı Konak kaç yılında oynadı bilmiyorum. Sonrasında binlercesi çıktı zaten, sağ olsun erk zihniyeti ortalığı asla boş bırakmadı. Araya renk olsun diye bir güçlü kadın karakter bile atmadı.

Şimdi üniversitelerimize baktığımızda, -ki bakın üniversiteler aynı zihniyetin kınadığı ortamlardır, zira okumuş ve bilinçlenmiş kadın yatağın altındaki canavardan daha beterdir- evlenmek için mezuniyeti bekleyen hatta bazen tabir yerindeyse koca bulduğu an tüm geleceğini bir kenara atıp evlenen genç kadınlar görüyoruz. Mezuniyet günü yerine düğün günlerini hayal eden, yeni mezun değil, yeni gelin adayları.

Reklamlar

Wattpad Okumaları: Silahımla Sev Beni

Wattpad’i daimi olarak kitap satın aldığım bir sitede açılan başlık sayesnde keşfettim. Ülkemizde böyle bir oluşum olması ve insanların buradan kitap çıkartabilmeleri ilgimi çekmiş ve açıkçası beni umutlandırmıştı. Çok tıklanan hikayelerden, hikayelerin bölüm aralarında reklamı çıkan hikayelere sektiğim birkaç akşamın ardından açık yüreklilikle söyleyebilirim ki Stockholm Sendromu adı verilen rehine-rehinci bağı ülkemiz –sadece Türk yazarları inceleyebildim– gençleri arasında fazlaca popüler.

Gezintim sırasında rast geldiğim birçok hikayede küçük yaşlardaki kadın karakterimiz, kendinden yaşça büyük ve davranışları birçoğumuz tarafından hoş karşılanmayacak kaba-saba tipler – mafya, şirket yöneticisi, müzik grubu üyesi, motorcu, serseri vs. tarafından kaçırılıp, baştan çıkartılarak ya da zorla taciz edilip hırpalanıyor, ardından erkek karakteri adam ediyor ve onun içindeki yumuşak tarafı ortaya çıkartıyorlar.

Şimdi derin bir nefes alıp arkamıza yaslanalım ve kadın milletinin erkeği adam etme tutkusunun temeline inmeye çalışalım. Bu nasıl bir şeydir ki, yaşlarının küçük olduğunu tahmin ettiğim amatör yazarlar bunu hayal dünyalarına oradan da kalemlerine taşımışlar.

Eski çapkından iyi koca olur mantığı yüzyıllardır süregelen kısmen hatalı bir mantık, bunu çoğumuz biliyoruz. Erkeğin doymuşu iyidir, derler tamam ama huylunun huyundan vazgeçmemesi gibi bir seçeneğini de göz ardı etmememiz lazım. Mucizelerin genellikle kitap ve film kahramanlarının başına geldiğini, onu da mutsuz yazarların yazdığını unutmasak her şey daha güzel olacak. Pembe hayallerimizin yaratıcılarının paçalarından mutsuzluk/tatminsizlik sızıyor.

Soruyla başlayalım.

Tecavüzü nasıl tanımlarsınız? Tecavüzü hangi cümlelerle haklı çıkartabilirsiniz? Tecavüzün ya da birine satılmanın olumlu bir yanını bulabilir misiniz? Her kötü durumda karşımıza çıkan “Tecavüz kaçınılmızsa zevk almayı bileceksin” cümlesini geçelim.

Yok öyle bir dünya dostlar. Tecavüz fantazi alanında kullanıldığında ve rıza gösterdiğiniz bir partnerle hoş olabilir – ? –  ama gerçekten tecavüze uğruyorsanız, zevk alamazsınız. Eleyelim o seçeneği. Şimdi, genç kızlarımızın hikâyelerinde işlediği konulara gelelim.

Zihinler öyle bir hal almaya başlamış ki; romantizm denildiğinde aklımıza gelen ilk şey, kötü bir olay, kötü huyları olan bir karakter ve onu iyileştiren kadın kahraman olmuş. Başına gelen her şeye katlanan ve alışan bir kadın denildiğinde aklınıza gelen ilk şey ne oluyor? Kendi seçimlerini yapmak yerine yönlendirilen, her hareketinde birilerinden izin almak zorunda kalan kadınlar denildiğinde ne düşünüyoruz?

Bu tanımlar bize ne kadar yabancı?

Hiç değiller, değil mi? Kadının her geçen gün biraz daha metalaştırıldığı, kadına şiddetin normalimiz haline geldiği, tecavüzün suçtan bile sayılmadığı zamanlardayız. Karşınıza geçmiş, tecavüzcüsüne/onu kaçıran zorbaya aşık olan genç kadınları yazan, genç kadınları eleştiriyorum. İçinde büyüdüğü toplumun gerçeklerini kabullenmek için fantazi haline getiren, gerçeklerden kaçmak için pembe gözlüklere sığınan zihinlere saydırıyorum.

Suçu zavallı Grinin Elli Tonu’nun yazarına atmak isterdim, çünkü o kitaba – düzeltelim-, o tarz kitaplara ve yazarlarına sataşmak gerçekten hoşuma gidiyor. Erotik edebiyat da gerekli evet ama erotizmin fazla abartılmaması, erotik kitaplara yaş sınırı getirilmesi taraftarıyım zira bu tarz kitaplara meraklı olan kitlenin yaşı her geçen gün biraz daha düşüyor.

Geçelim.

Okuduğum üç hikâyeden ikisinin Stockholm sendromuna gönderme yapmasıyla durumun iç acıtan halini fark etmiştim. Aşık olan mafyalar, aşık olan dominant adamlar, aşık olan çete liderleri, aşık olan seks bağımlısı müzik grubu üyeleri, aşık olan serseriler vs. diye uzayan listenin en masum üyeleri serseri müzik grubu üyeleri ve dominant arkadaşlarımızdı sanırım.

Hikayelerin genelinde düşmanlarını vuran, işkence eden ana karakterlerin yaratılış amaçlarını anlamaya çalışıyordum, çünkü işim yoktu. Böylece Türk amatör yazarlarının zihnini besleyen o karanlık dünyaya ilk adımı attım.

Televizyon!

Türk televizyonlarının halini biliyorsunuz, biz de acı satıyor. Ülke erkeğinin %50’sinin yansıması sayılabilecek kaba saba tiplerin evcilleşmesini izlemeye ise bayılıyoruz. İnsanları gerçek dünyadan uzaklaştırmak gibi bir amacı da olan televizyonlarımızda gerçek hayat abartılarak yayınlanıyor. Sokakta başınızı çevirdiğinizde eşine zorbalık eden bir adam mı görüyorsunuz, televizyon o adama yaptığı hayvanlığı haklı çıkartacak bir hikaye uyduruyor. Öyle ki izlerken “Ayy” diyorsunuz tiz bir sesle “Yazık kız! Çok eziyet çekti bu adam da, psikolojisi bozuldu.”

Lise dönemlerime denk gelen bir dizi olduğunu anımsıyorum. Mahsun Kırmızıgül çekiyordu yanlış hatırlamıyorsam, başrollerinde Fikret Kuşkan vardı ve adam her fragmanda birilerine tokat atmasıyla zihnime kazınmıştı. Uzun lafın kısası, yazının başından beri çeşitli şekillerde dokundurduğum tatlı kızlar çevrelerinde, televizyonda ve popüler olan kitaplarda gördüklerini kurguluyorlar.

Beni rahatsız eden kısım, okuduğum hikayelerin hiçbirinde adamın silahı bırakmamasıydı. Hikayenin başında belinde silahıyla gezen, yerli yersiz şiddet gösteren adam, hikayenin sonunda da silahlıydı. Zorbaydı, çete lideriydi, mafyaydı. Fark olarak sevmeyi öğrenmiş, kendinden bilmem kaç yaş küçük bir kıza tutulmuştu.

Öyle sevginin içine tükürelim mi sevgili okuyucu.

Bence tükürmeliyiz.

Aralık ayından bu yana arşivde bekleyen yazıyı hızlıca sonlandırıp yayınlayayım, dedim. Mesaj kutuma tatlı tatlı küfreden okuyucu, kim olduğunu bilmesem de saygı ve sevgilerimle.

Buralardayım.