Kategori arşivi: Kitap

Alıntı #12132 : Henry Miller – İnsomnia

“Onda beni ele geçiren şeyi saptayabilseydim bunun gözleri olduğunu söylerdim.Tek başlarına bakıldığında öyle olağanüstü değildiler; onların içine doldurduğu (ya da dışta bıraktığı) şeydi büyüleyen ve tedirgin eden.

Her zaman karanlık olmalarına karşın, bazen tutuşur gibi parlar, bazende için için yanarlardı  ya da alevler saçabilirlerdi ya da tümüyle anlamsız,varlığının girintilerine doğru ölüp gidebilirlerdi.”

“Kirpiklerini çıkarttığı zaman, geriye içine dalıp styks ırmağına bakacağın iki kara delik kalıyordu.hiçbir şey asla yüzeye çıkmıyordu.”

“Kim ne diyebilir? Daha önce de bu durumun içinden geçtim, düzinelerce defa.Yine de her seferinde, yeni, değişik, daha acılı, daha dayanılmaz oluyor.”

“Ruhuma bir kıymık battığını bilmiyorlardı. Zaten kenarlı bir boşlukta yaşadığımdan habersizdiler. Eblehleştiğimin de farkında değilmiş gibiydiler ama ben biliyordum! Diz üstü çöküp yerde konuşacak bir karınca ya da hamamböceği arıyordum. Kendi kendime konuşmaktan fenalık geçirmek üzereydim.”

“Derler ki; cennet cehennemden düşssel bir çizğiyle ayrılırmış.
mutluluk ve umutsuzluk da ‘doppelganger’ yani kan kardeşidir.”

“Aşk kapısız penceresiz bir hücre olabilir. İnsan girip çıkmakta serbesttir.
ama boşuna. Şafak özğürlük ya da dehşet getirebilir.
Aklın hiçbir yararı yoktur. Eğer insan deli gömleğinin içindeyse.”

“Beynini kemiren kurttan kurtulamadığında karanlıkta vals yapmayı dene
ya da seyyar merdiveni alıp tavana onun adını kabartma harflerle yaz.”

“Sonra yatağa yatıp ellerini kafanın altında kavuştur ve onun bütün kusurlarına karşı kör-sağır olduğuna inan ve Buda’yaiyiliği ve sevecenliği için şükret.”

“Tanrı aptalları korur ama hiç huzur vermez.”

“Tanrı mucizelerle ilgilenmez. evet bazen mucize olur ama tanrının gözlerinden uzakta.”

“Aşk, gerçek aşk tamamen teslim olmayı gerektirir mi? Hep sorulan bir soru bu. Az da olsa bir karşılık beklemek insana yaraşır bir eylem değil mi? İnsan ille insanüstü bir yaratık ya da bir tanrı mı olmalı? Vermenin sınırı var mıdır? İnsanın kanaması sonsuza dek sürer mi? Kimileri önceden tasarlanmış bir ilişki planı öneriyor, bir oyunmuş gibi söz ediyorlar bundan. Elini açık etme! Ağırdan al! Geri adım at! Numara yaparken de numara yap!Yüreğin kan ağlasa bile içinden gelen duygulara asla ihanet etme. Her zaman, hiçbir şeye aldırmıyormuş gibi davran. İşte, aşk acısı çekenlere verilen öğütler…”

 

#

İnsan nedir?

İnsan olmaya ne zaman başladı? diye soruldu mu, günümüzün düşünürleri hep bir ağızdan ve sözleşmiş gibi: İnsan başkaldıran yaratıktır derler. İnsan doğanın ya da geleneğin kurulu düzenine karşı ayaklandığı an ,insan olmuştur, insanlığını da hep yeni baştan başkaldırdıkça sürdürebilir derler. Bu görüşü biz öylesine benimsedik ki, bin yılların alacalı bulacalı pılı pırtılar gibi sırtımıza giydirdiği gelenek ve görenek süslerini atıyoruz üstümüzden, kulak vermez olduk dinlerin, inançların ister tanrıran, ister insandan gelme avutucu ninnilerine. Umuda karşı da ayaklandık: Bugün ve bu dünyada yaşamak istiyoruz. Ötelerin ve yarınların aldatıcı çekiciliğine kapılmakla nerelere sürüklenebileceğimizi denedik, biliyoruz artık. Ne pahasına olursa olsun insanlığımızı gerçekleştirelim diyoruz. Tek ülkümüz insan olmak. Bu ülkü uğruna göze alamayacağımız çaba, katlanamayacağımız cefa yoktur.

Aiskhylos – Prometheus Desmotes

Çev: Azra Erhat – Sabahattin Eyüboğlu

“You raped her. You murdered her. You killed her children.” : Artistligin sırası degildi Oberyn

 

Saat 05:45

 

Uzun zamandır ilk defa erkenden yatağa girdiğim gece sonlanırken yatağımda döne döne uyuyorum. Rahat bir uyku ve güzel bir rüya, uzun zamandır görmediğim bir arkadaşımı yanımda görmek bile beni mutlu etmeye yetiyor gibi. Bir şeyler yiyoruz, o gülerek anlatırken ben dinliyorum. Rüya olduğunu biliyorum çünkü arkadaşım sıkça görüşemeyeceğimiz kadar uzakta ve ben midye yemem. Bir yerlerde Stiarway to heaven çalıyor. Parça ilerlemek yerine hep aynı yeri tekrar etmeye başladığında rüyadan kopup gözlerimi açıyorum.

Gün aydınlanmış. Hava kapalı olacak gibi. Çalan telefona uzanırken telaşlanmamaya çalışıyorum zira sevdiklerimden birinin başına bir şey gelse aranan kişi ben olmam. Yeni numaramı bilen çok az kişi var zira.

Ekranda beliren arkadaşımın yüzüne bakarken algılarımın açılmasını bekliyorum. Esra uzun zamandır arkadaşım, zevklerimin uyuştuğu nadir insanlardan olduğunu bile söyleyebilirim. Yine de kendisine bende en sevmediği özelliği sorsanız, olur olmaz yerde izlediğimiz şeyin geleceği hakkında bilgi vermem olduğunu söyleyebilir. Ben ipuçlarına bayılırken, o nefret eder. Ben konu hakkında bilgi sahibi olan herkesle hararetli bir tartışmaya başlarken o ortamdan uzaklaşır zira teorilerden nefret eder.

Şaşkınca “Esra?!” diyorum telefonu açtığımda “Kötü bir şey olmadı değil mi? İyi misin?”

“Uyuyor muydun?” diyor en az benim kadar şaşkın bir sesle “Uyuyacağın aklıma bile gelmemişti.”

Saat sabahın beşi demek istesem de susuyorum zira ikimizde uyku düzenimin müthiş bir düzensizlikle işlediğinin farkındayız. “Önemli değil” diye mırıldanıyorum merak içinde, henüz bir şey söylemedi ama sesinden telaşlı hatta sinirli olduğu anlaşılıyor. Esra durduk yere sinirlenen insanlardan değildir. Bir insanı sabahın beşinde arayıp uyandıracak insanlardan hiç değildir. “N’oldu?” diyorum yeniden.

“Ağzına ettiğimin herifinin yaptığını gördün mü?!” diyor neredeyse bağırarak. Saat sabahın beşi, uyanalı beş dakika bile olmamış. Bir süre bekleyip aklımdan herif seçeneklerini geçiriyorum. Profesyonel bir stalker olan Esra’nın eski sevgili ve sevgili adayı yelpazesi o kadar geniş ki bir süre sonra nerede kaldığımı unutup başa dönüyorum. Fakat bir saniye, Esra benim onun eski sevgilileriyle ilgilenmediğimi bilir. Ağzına edilecek herif benimle ilintili biri mi?

Aniden dağılan uykumla yatağın içinde oturur konuma gelirken “Hangi adamdan bahsediyorsun?” diye soruyorum nereden geldiğini bilmediğim bir sinirle.

“George R. R. Martin trollünden bahsediyorum ya kimden bahsedebilirim” diye karşılık veriyor. –Tabi canım, bir insanı sabahın köründe arayıp başka kimden bahsedebilirsin ki?

Söylediklerini anlamaya çalışırken içimden birkaç kez cümlesini tekrarlıyorum. Olaylar kafamda berraklaşırken GoT’un son bölümünü izlemiş olabileceği ihtimali aklıma geliyor. Yüzümdeki sırıtışı tarif etmem mümkün değil. “Eh” diyorum keyifle yastığıma geri dönerken “Öyle olacağını biliyorduk. Sen neden aradın ki beni?”

“Ya şarefsizlik yapma” diye sızlanıyor “Anlat işte ne olacağını sezon finaline bırakacaklar tüm olayları biliyorum, bekleyemem ben”

Yıllar boyunca benim spoiler alma/verme tutkumdan şikayet etmiş bir insanın telefonda bana açıkça yalvarmasının keyfini birkaç dakika daha çıkarttıktan sonra anlatmaya başlıyorum. Kitaplarda olanlar, olanlara bağlı teoriler derken telefonu kapattığımızda saatin sekize yaklaştığını görüyoruz. “Adam yeminimi bozdurdu ya!” yazıyor birkaç dakika sonra whatsapptan.

Bir şeyler yemek için mutfağa gittiğim sırada mailleri kontrol etmek amacıyla mailime giriyorum. 5 farklı kişiden 21 mail. Soru aynı, Tyrion’a ne olacak?

Bir çoğu GRRM’e sayıp sövmüş. Oberyn Martell’in ölümüne olan üzüntüsünü dile getirmiş, yazarın sevilen hiçbir karakteri yaşatmadığını söyleyip şikayet etmiş falan fişmekan.

“Ben hiç üzgün değilim, neden sence?” yazdım maillerden birine cevap olarak.

Birkaç dakika sonra cevap geldi. “Kızım en az GRRM kadar psikopat olduğunu biliyorum ondan bana neden rahatım vs deyip kafamı karıştırmadan ne olacağını söyle”

Günümüz dünyasında insanların mutlu hikayeleri tercih etmesini anlayabiliyorum, kötü zamanlar geçiriyoruz. Her gün kötü insanlar görüyoruz, adaletsizlige, vicdansızlıga sahit oluyoruz. Kötülük midemizi bulandırmış durumda, biliyorum. Yine de sorunsuz ilerleyen mutlu hikayeler bir süre sonra sinirimi bozuyor benim zira biliyorum ki gerçek degiller. Gerçek hayatta her zaman iyilerin kazanması diye bir şey yok.

GRRM’in dünyasında da yok. Bu yüzden seviyorum. Bu yüzden bu adamın kalemiyle şekillenen dünya tüylerimizi ürpertiyor, sinirlerimizi bozabilecek kadar içimize işliyor. Fantastik bir evrende dünyaya eleştirel gözle bakan bir eserde her şeyin güllük gülistanlık olmasını beklemek kadar saçma bir şey var mı a dostlar?

GRRM bir karakteri seçse ve ona yüklenseydi mesela, diger karakterlerin güçlü yanlarını görebilecek miydik ? Tüm kitap boyunca Targaryen ailesine yapılan haksızlık onların gözünden anlatılsaydı ne düsünecektik? En basit örnekle çevrenize, tek bir bakış açısından anlatılan olayları dinleyen/okuyan/izleyen insanlara bakın. Onaylamak ve şiddetle savunmak dışında bir şey yapıyorlar mı? İnceliyor, sorguluyor, detayları görmeye çalışıyorlar mı?

Tyrion’un zekasının, Eddard Stark’ın adilliğinin, Robert Baratheon’un askının farkında olabilecek miydik sizce? Yoksa hepsi gözümüzde birer hain mi olacaktı?

Sevdiğimiz karakterler hiç ölmese de sadece kötüler ölüyor olsa zevk alacak mıydık diziden ya da kitaplardan?

Sanmıyorum.

Ondandır, seride birileri öldügünde üzülsem bile yazarın hikayeyi çekmeye çalıştığı bir yön olduğunu düşünüyorum ben. Tyrion’a gelecek olursak…

E-mail yoluyla takip edenler arasında ağız dolusu küfredecegini bildigim insanlar olmasa olacakları size anlatırdım ama anlatamıyorum. Yazıyı da can sıkıntısından yazdım aslına bakarsanız.

Kapanısı sevgili arkadasımın isyanıyla yapalım.

“Artistligin sırası degildi Oberyn, Drogo’m da artistlik pesindeyken gitmisti zaten 😦 “

 

Inanmısım kaybetmek esrarıdır olmanın

“inanmısım kaybetmek esrarıdır olmanın
çıldırmıs bir vasak gibi kaybediyorum.
ipimden kurtulmusum kaybediyorum.
birlesmiyor ellerimiz haykırıyor trapez
tanklar tank olup geçiyor üstümüzden
helvetius haklı, devlet saskın, piyanist kara
memleket sana ragmen ket vururken yarama
su çıplak çocuk su tüyük bürk sairi ben
-ve emir “kun” diyor; doguruluyorum-
“bu ülke”den daha bıçkın tamlama bilmiyorum.”

Ama “rockcılar” herkes bılsın yanı : Gunahkar Turnede/ Tutkulu Notalar vd

417lSrKWXFL._

Ülkemizde Elli Ton’la başlayan –günümüzde geçen- erotik roman çılgınlığı almış başını öyle bir gidiyor ki,  neresinden tutup yorum yapayım şaşırmış durumdayım. Birkaç ay önce, daha doğrusu ben yazmaya ara verip kendime biraz zaman ayırayım demeden önce bir mail almıştım. Bir okuyucu, erotik roman severleri eleştirdiğimi ve onları hor gördüğümü iddia ediyor. Herkesin kendi zevki olabileceğini söylerken, beni soğuklukla suçluyordu. – Yıpratıyorsunuz beni, yazık.

En sevmediğin özelliğin nedir?, diye soracak olsanız –ki neden sorasınız?, – ilk 10 arasına sıkıştıracağım özelliklerden biri de bana sorulan bir soruya uzun cevaplar verme özelliğim diyebilirim. “Öyle diyorsan, öyledir” de, geç değil mi? Yok, bende öyle değil işte. İlla uzun uzun açıklayacak konunun canını çıkartacağım ki içim rahat etsin. Velhasıl-ı kelam, o okuyucuya da söylediğim gibi ben erotik romanlardan pek hazzetmiyorum zira yanlış ellere geçebiliyorlar. Bunun dışında bazı romanlarda cinsel kısımlar o kadar yoğun oluyor ki kendimi “E tamam seks yaptınız, azıcık nefes alsanız da başka şeyler okusak” derken bulabiliyorum.

İkili ilişkilerde herkes kendine göre duygusal ama kitap seçimlerinde pek romantik/duygusal/erotik seven bir insan değilim ben. Doz kaçınca, benim de keyfim kaçıyor anlayacağınız.  –Gördüğünüz gibi çene çalmayı özlemiş durumdayım. Kısa kesiyor ve anlatmak için geldiğim kitaba geçiyorum.

Günahkarlar Turnede serisinin kitapları elime tamamen tesadüfen geçti. Arkadaşı tarafından kendisine önerilen kitapları internetten sipariş etmem için bana gelen kuzenim, kargo geldiğinde anneannesinde olunca kitaplar da benim güvenli ellerime kalmış oldular. İyi de oldu, onun yaşı İpek Ongun filan götürür.

Tutkulu Notalar’la başlayan serinin ilk kitabında-ki bu Tutkulu Notalar oluyor – romantik olarak tanımlanan –kime göre romantik?- Brian ve İnsan Cinselliği profesörü Mryna’ın hikayesi anlatılıyor. Kitabın barındırdığı cinsel sahneleri yerden yere vurmadan önce, yazarı ve kitabı okuduğum diğer örneklerden ayıran birkaç detayı vermeden geçmeyeceğim.  Elli Ton,  Sana Soyundum- serinin ismini bilmiyorum, çaktırmayın- vs gibi serilerde atlandığını düşündüğüm bir konuydu detaylar. Karakterlerin geçmiş sorunları işleniyor fakat ince detaylara asla girilmiyordu. Bir hikayeye renk katan şey detaylardır. Eğer okuyucuya yakalaması ve zevk alması için ufak detaylar vermezseniz, hikayeniz tekdüze olmaktan ileri gidemez.

Yazar Olivia Cunning tam bu noktada kendini diğerlerinden ayırarak yüzümü gülümsetmeyi başardı. Hikayenin içinde onlarca detay var ve bu detaylar öyle hoş yerlerde, öyle doğru yerleştirilmiş ki kendilerini unutturmuyorlar.

Misal grubun gitaristi olan Brian, besteleriyle ünlü olan ve hatta Mryna’nın hayranlığını tam olarak bu şekilde kazanmış bir virtüözdür. Tutkularını notalara aktarabiliyor, bunu insanları mest edebilecek kadar iyi yapıyordur. Buraya kadar her şey normal, şişirilmiş yetenekleri ve özellikleri olan karakterlere alışığız. Karaktere gerçekçilik katan,  bir yerden sonra gerçek yapan detay ise şuydu. Brian, Mryna’yla sevişirken beste yapmaya başladı. Müziği duyduğunu, müziğin zihninin içinde aktığını söyledi. Bulduğu her yere karalamaya başladı, yazdı, çizdi, kendinden geçti. Bunu bizzat Brian’ın ağzından yazılmış olarak okumak isterdim zira bu halin nasıl bir hal olduğunu biliyorum. Bazen bir bakış, bir hareket ya da duyduğum bir sesle kelimeler zihnime akmaya başlar, karakterler oluşur, hikaye şekillenir. Bana düşen sadece onu uygun bir yere not almak ve vakit bulduğum an kağıda dökmektir.

Eğer duygulara bağlı bir iş yapıyorsanız, hissettiğiniz ve çevrenizdekilerin hissettiği her şey önemlidir. Çünkü algılarınız açıkken bir nevi sünger gibi hissedersiniz, duyguları, hissedilen her şeyi çeker ve özümsersiniz. Bu kelimelere, müziğe ya da görüntülere dönüşebilir, tamamen sizinle ve yaptığınız şeyle alakalı.

Bu kısmı uzatmadan geçersek, hikayede sevdiğim diğer detay yazarın her karaktere ruh katmış olmasıydı. Hepsinin kendilerine has özellikleri olduğu belirtiliyor ve bunlar hikayeye öyle güzel bir şekilde iliştiriliyordu ki, cinsellikle dolu olmayan kısımlarda kitabın beni gülümsetme sebepleriydi, diyebilirim.

Tutkulu Notalar’la ilgili yorumları okurken takıldığım bir nokta var. Bir adamın, bir kadına acı çektirmesini kabullenebilen hatta BDSM’e övgüler yağdıran canım okuyucular –ki açık bir şekilde BDSM’in kitaplarda okudukları gibi bir şey olduğunu düşünen bu insanların Marquis de Sade’dan haberleri olmadığı gibi, Pier Paolo Pasolini’nin filmi Sodom’da 120 gün’den de haberleri yok. Olsun. – Bir erkeğin erkeklerden de hoşlanabileceğini kabul etmemiş ya da BDSM’de oldukça normal karşılanan grup ilişkilere tepki vermişler.

 Tamam, benim de kişisel hayatımda tercih edeceğim şeyler değil. Yetiştiriliş tarzımıza hiç uygun değil ama Elli Ton okuduktan sonra BDSM’e ilgi duyan, araştırmalar yapan BDSM hakkında yazan erkek bloggerlara köle olmak için yalvaran –evet, biliyorum-  o güzel insanlar neden bu kitaptaki sahnelere sert tepkiler verdiler, burun kıvırdılar, ben o kısmı anlayamamış durumdayım. Birkaç yorumcu rock grupları çılgındır vs demiş, bu konuları böyle mi ele alacağız? Rock grupları çılgındır, bunlar hep çılgınlık yoksa normalde asla olmaz öyle şeyler, e peki.

Eric’in başkalarını izlemeye olan tutkusu az rastlanır bir özellik mesela değil mi? Trey’in biseksüel olması son derece sıradışı, Jace’in BDSM’le olan alakası… A-aa şimdi farkettim, arkadaşlar Jace’i kimse eleştirmemişti yahu –yazar sırıtır-. E alıştık değil mi, kadınların tavana asılmasına, çat pat şaplaklara artık umursamıyoruz. Tamam, tamam. Lafın özü, karakterlerin her birine kendilerine has özellikler verilmiş ve bunlar hikayenin içine uygun şekillerde iliştirilmişti.

Cinsellik fazla mıydı? Çok

Hoşuma gitti mi? Hayır, benim tekrar tekrar okuyacağım, delice zevk aldığım ya da bana ilham verecek nitelikte bir kitap değildi ama yazara ve kitaba hakkını vermemiz gerekirse bugüne kadar okuduğum erotik romanlar arasında öne çıktı. Yoğun cinsel sahnelerin arasından başarıyla sıyrılan, komik bölümleri ve neredeyse gerçek karakterleriyle iyiydi bile diyebilirim.

-Karakterlerin hepsinin inanılmaz yakışıklı olarak anlatılmaması ve bu kitaptaki Mryna karakterinin aşktan gözünün kör olmamasıysa ayrı bir güzellikti.

Bitirdim.

Sevgiler.

* Rockcı Serpil’i hatırlayan kaç kişi var acaba? (:

*Grey’e olan gıcıgımın sebebını ben de bılmıyorum, yıne yuklenmısım adama. Yazık.

Lobının Son Oyunu: Jamıe Dornan

Görsel

Hakkında uzun uzun yazdığım, duvardan yere sonra yeniden duvara vurduğum Elli Ton serisinin filminin çekileceğini birkaç ay önce duymuş “Hah, bir o eksikti” demiştik. Siz dememiş olabilirsiniz tabi, ben demiştim. Çünkü kitabın ve karakterlerin en büyük düşmanı olmak hoşuma gidiyordu.

Konuştum, konuştum sonra bloğu kapatıp internet âleminden uzaklaşınca kitabı da, filme alınacağını da unuttum. Dün eskiden takip ettiğim; şimdiyse yeni yeni okumaya başladığım blogları turlarken, Grey rolüne önce, ilgiyle takip etmeye çalıştığım Son of Anarchy dizisinin başrolü Charlie Hunnam’ın uygun görüldüğünü, onun bu rolü bırakması – ayrıntıları bilmiyorum- üzerine yakışıklılığıyla dikkatimi ilk önce bir markaya ait çekimlerde, sonrasında ise Once Upon A Time dizisindeki şerif rolüyle çeken Jamie Dornan’ın getirildiğini gördüm. Görmez olaydım. Sevgili okuyucularım, bunlar hep faiz lobisinin oyunları bence.

Benim gibi kitabı/hikayeyi sevmeyenler bile sırf adamı izlemek için sinemaya gitsin, o kötü hikayenin uyarlamasına paracıklarını bayılsınlar diye yapılan şeyler.  Ayrıca söylemeden geçemeyeceğim, her ne kadar bazı fotoğraflarda  -tabi ki burada örneklemeyeceğim- J. Dornan bu rol için biçilmiş kaftanmışçasına dominant çıkmış olursa olsun, benim gözümde kendisi hep OUAT’daki kibar şerif olarak kalacaktır.  Karanlık yönünü nasıl yansıtacak, kötü çocuğu nasıl oynayacak merakla bekliyoruz. Evet, olaya bakış açım tamamen edebi. Edebi kaygılarla sinemaya gidip kendilerinin güzelliğini içeceğim.

10 Yasındayım ve Bosanmak Istıyorum

Kapalı bir bloga neden yazı yazıyorum? Cevabı bende yok. Buralarda olmadığım zamanın bir kısmında duygulara olan aclıgımdan önümü göremeyecek haldeydim. Patates çuvalından bir farkım olduğunu bile sanmıyorum hani. Başka olaylarda vardı tabi, olmamış; hiç yaşanmamış gibi yapamam, insanları kandırabilirim ama kendimi kandırmak adetim değildir.

Onlarca kitap okudum. İnsan bir yandan fazlasıyla kör, diğer yandan depresyondayken yapacak fazla şey olmuyor bilirsiniz. Bilir misiniz? Bilmelisiniz, güzel bir şey bu farkındalığı arttırıyor. Neyse, boş zamanımda okuduğum kitaplardan biri 10 Yaşındayım ve Boşanmak İstiyorum’du.

Çocuk Gelinler hakkında ne yazsam eksik kalacak sanırım. Haklarında kaç yazı yazdım, kaç farklı yerde çocuk yaşında evlendirilen kızlar için insanlara dert anlatmaya çalıştım, inanın hatırlamıyorum. Sözlükler, bloglar, konuyu işleyen forumlar bir aralar her yerde vardım. Her yerde daha hayatın ne olduğunu bile keşfedememiş çocukların evlendirilmesine olan öfkemi dile getirmeye çalışıyordum. Başarabildim mi? Bilmiyorum.

Birçok insan bu gibi konularda konuşulmasının ya da yazılmasının bir fayda sağlamayacağını çocukların yine evlendirileceğini, tecavüzcülerin ya da pedofillerin yaptıkları şeyleri yapmaya devam edeceklerini savunuyor. Onlara göre bu konularda yazmak ya da konuşmak zaman kaybından başka bir şey değil. Neden? Çünkü dünya dönmeye devam ediyor ve biz dünya dönmesin diyerek onu durduramayız.

Doğru, dünyanın dönmesini engelleyemeyiz ama dünyanın dönmesi bizim o düşünceyi yaymamızı engellemez, engelleyemez. Yazılar ve düşüncelerle bir insanın hayatını değiştiremezsiniz ama onu bunu yapabileceğine inandırabilirsiniz. Biz insanlar düşüncenin gücünün farkında değil miyiz gerçekten?

Ülkenin dört bir yanından her geçen gün patlayan tecavüz olaylarına suskun kalırsak, yargının açıkça yaptığı adaletsizlik karşısında ellerimizi bağlayıp oturursak o kız çocukları mahkemeye çıkıp konuşmaya nasıl cesaret edecek?

Tecavüze uğrayan insanın kendini suçlu hissettiği bir ülkede yaşıyoruz. Maalesef biz insanlar ya da şöyle diyelim bizim coğrafyamızda yaşayan insanlar tecavüze uğrayan bir çocuğu/kadını/erkeği suçlamakta hiçbir sakınca görmüyorlar. Ergenliğe adım attıktan sonra kızı boş bırakırsan, başına fahişe olur mantığı hala sağlam zira. Aranızda buna itiraz edebilecek kimse yok değil mi? Çıkan göğüslerimizden utandığımız zamanlar oldu, utanıyorduk. Neden? Çünkü mememiz vardı.

Meme. İki heceden oluşan bir kelime, kadın cinselliğinin en büyük sembollerinden biri.  Meme. Bir zamanlar utanç kaynağımız, belli bir yaştan sonra kısıtlanmamızın altında yatan sebep.

Ben şanslı olan kesimdendim. Oyuncak bebeklerimle oynayabildiğim, istediğim şeyi giyebildiğim, istediğim yere gidebildiğim, istediğimle konuşabildiğim bir çocukluk yaşadım. Çocukluğumu doya doya yaşadım. Her anından zevk almaya çalıştım ama ne yazık ki bu tüm kız çocukları için geçerli değil. Ülkemizde ve dünyada çocuk yaşında, kendilerinden onlarca yaş büyük adamların altına yatmak zorunda olan çocuklar var. Hayatlarını yaşayamadan çöpe atan, belki ileride zevk alabilecekleri her şeyden tiksinen ve bir eşyaymışçasına değer biçilen çocuklar.

Nojoud Ali bunlardan biri. Yaşından beklenmeyen bir cesarete ve inanca sahip bir çocuk. Ona zorla sahip olan adamın altında renkleri unutmamış bir çocuk, kadının anlamını bilmeden kadın olmuş bir çocuk.

Martı yayınlarından çıkan kitabın dilinin çok etkileyici olduğunu söyleyemem fakat sizde anlarsınız, böyle bir kitapta edebi bir dil kullanmak son derece gereksiz olurdu. Henüz 10 yaşında olan ve eğitimini yarıda kesmiş bir çocuğun ağzından ağdalı cümleler dökülmesini bekleyemeyiz değil mi?

Yazılacak ne var diye düşünüyorum, kitap hakkında birkaç yorum yapmayı istiyorum ama elimden bundan ötesi gelmez sanırım. Bir hayat hikâyesinden bahsediyoruz; meydana geldiği toprakları aşıp tüm dünyaya yayılan, başka çocuklara da umut olan bir hikayeden. Cesaret veren, hala iyi insanlar olduğunu haykıran bir kitaptan. Daha ne yazılabilir ki?

Bu ağlanacak bir hikaye değil. Bu çocukların kaderine ağlamak son derece gereksiz bir eylem zaten, ağlayacaksak bu durumda olan çocuklar için bir şey yapamıyor oluşumuza ağlayalım. Onların hikayelerine değil. Zira çocuk gelinlerin gözyaşlarımıza değil, desteğimize ihtiyacı var. Onların dünyada iyi insanlar olduğunu bilmeye ihtiyaçları var

Beni al, beni al onu alma!

“Muhteşem bir distopya örneği” dedi satıcı kız, dışarıdaki sıcağa tezat neşeli tavrıyla. Bir kapağa bir de kızın yüzündeki canlı gülümsemeye baktım. Muhteşem bir distopya insanlarda 32 diş sendromu yaratmazdı. Muhteşem distopyaların süslü kapakları –en azından böyle- olmazdı. Ben mi yanılıyordum?

İç çekip, kitabı alacaklarım arasına yerleştirdim. Uzun zamandır okumadığım muhteşem distopyalara bir yenisini eklemeye hazırdım.

Hazır mıydım?

Distopya dendiğinde benim aklıma gelen örneklerle yaşıtlarımın ya da benden birkaç yaş küçük tanıdıklarımın aklına gelen örnekler maalesef birbirini tutmuyor. Bu bir tür eleştiri değil, yanlış anlaşılmasın ya da isteyen yanlış anlayabilir, sorun değil. Çağa uyum sağlayamamak gibi bir sorunum olduğunu uzun zamandır reddetmiyorum.

Ben oturup Fahrenheit 451, 1984, Gün ortası Karanlık vs. gibi kitaplar sayacakken şimdi büyük kitapçılarda bile distopya dendiğinde karşımıza Açlık Oyunları, Beni Seç tarzında kitaplar çıkıyor. İtirazım var mı? Hayır, nasıl itiraz edebilirim ki? O kitapların da okuyucusu vardır hatta oturup ben bile okudum ama… ama gönül distopya dendiğinde daha dişli kitapların da okuyucunun beğenisine sunulmasını istemiyor değil. Her neyse. Bunları boş verelim de ben kitap hakkında vızıldamaya başlayayım.

Dex’ten çıkmış kitaplara önyargıyla yaklaşmamı sağlayan Beyaz Kedi serisinden sonra okuduğum Safkan ve Beni Seç serileri – seri isimlerini bilmiyorum, kusuruma bakmayın– beni çeviri konusunda tatmin etti. En azından Beyaz Kedi kadar kötü değillerdi hatta –sebebi kafamın fazla dolu olması da olabilir– Beni Seç adlı kitapta herhangi bir soruna rastladığımı hatırlamıyorum bile. Akıcı bir dili vardı ve içinde hatalar barındırıyorsa bile bunlar göze çarpmayacak kadar azdı.

Kitap Genç yetişkin olarak adlandırılan türün içinde barındırması gereken her şeyi içine alıyor, bunu söyleyebilirim. Aşk üçgenleri, rekabet, genç kızları gülümsetecek tatlı espriler, erkek karakterlerin kahraman yanlarının altını gözümüze sokmadan çizecek ince noktalar, yakışıklılar, güzeller ve daha neler neler.

Güzel miydi? Kötü değildi.

Aşka, aşkın kutsallığına ve varlığının reddedilemeyecek olmasına inanan bir insan olarak kitap kahramanlarının duygu karmaşalarından pek hazzetmiyorum. “Bu nereden çıktı şimdi?” dediğinizi duyar gibiyim.

Anlatayım.

Hikaye Illea adında bir ülkede geçiyor. Illea 3. Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika’nın yerine kurulmuş olan bir devlet ve çokta yabancısı olmadığımız –bizde sadece altı çizilmeyen- sınıf sistemiyle yönetiliyor. Okuduğum birkaç yorumda kitaptaki 6-7 ve 8 sınıflara üzülen okuyucuların ülkemizin halini görüp görmediklerini merak etmedim değil. Düşüncenin bile yemek ya da farklı ihtiyaçlar karşılığında değiştirildiği bir dönemden geçiyor, sonra gidip kitaptaki karakterlerin çektiklerine üzülüyoruz. Yiyecek çaldı diye kırbaçlanan karaktere duyulan üzüntüyü, sokakta üstü başı pislik içinde yanımıza yaklaşan ve bir umut gözlerimize bakan çocuğa da yansıtabiliyor muyuz? Onun için bir şeyler yapabiliyor muyuz?

E neden yapalım?

Neyse. Kitap karakterlerine üzülmeye devam edip, kitabımız hakkında vızıldayalım biz. Ana karakterimiz ve aykırılığıyla gözlerimizi kamaştıran America Singer kast sisteminin 5 sırasında yer alıyor. Beşler olarak anılan bu insan topluluğu sanatla uğraşarak geçiniyorlar. Hayır, hayır roman benzetmesini yapmayacağım. Yapmayacağım! Bana bu saçma sapan benzetmeyi yaptıramayacaksın beyin!

Aklınıza gelebilecek her şeye önyargıyla yaklaşan bir insan olduğumdan bu kitaptaki karakterlere de önyargıyla yaklaştım. Genç yetişkin kitaplarda sevmediğim bir özellik var. Kararsızlık. Karakterler kararsızlar ve ben bunu genç yetişkin denebilecek neslin inanılmaz bir kararsızlıkla donatılmış olmasına bağlıyorum. Pek seviyorlar iki erkek arasında kalıp karın ağrısı çekmeyi, bunun başka açıklaması olamaz.

America yukarıda yazdığım özelliğe uymamasıyla ilgimi çekmişti. Kararlıydı. Bir adamı seviyor ve hayatını ona adamak istiyordu. Başkalarının koyduğu kuralları, yasakları ya da geleceğinin mahvolacak olmasını önemsemiyordu. Seviyordu ve hepsi bu kadardı. Uğraştığı tek şey sevgisiydi. Kendine zor yeten -hatta yetmeyen yemeğini sevdiği adamla paylaşabilecek kadar kocaman yürekli bir kızdı ve ben yine aceleci davranarak “Pekala, bazı şeyler şu an kahrolabilir. Sanırım ilk defa doğru düzgün bir kadın karakter bulduk” dedim.

Başkaldıranları, zamanın şartlarına ve başkalarının keyiflerine göre koyduğu kurallara uymayanları kendi hayatları için mücadele eden insanları her zaman sevmişimdir. America/Fakir Kız, Aspen’e /Fakir Oğlan aşıktı. Onun için her şeyi ama her şeyi yapabilirdi. Bunu okurken anlayabiliyordunuz. Kendi küçük ağaç evlerinde yaptıkları kısacık kaçamaklarda mutluydular fakat mutluluk daima süren bir şey değildir. Daima sürseydi mutlu olduğumuzun farkında bile olmazdık muhtemelen.

Mutlulukları ülkenin genç prensi Maxon’a/Fabrikatörün Oğlu  eş aranmaya başlamasıyla çatırdamaya başlıyor. Maxon normal bir adam olmadığı, dünya üçüncü dünya savaşıyla masal çağlarına geri döndüğü için Prens’e eş bulmak için bir tür yarışma düzenleniyor.  Seçim adı verilen bu yarışmanın belirli bir süresi yok, başvuranlar arasından seçilen 35 kız süresiz bir şekilde saraya yerleşip Prens hazretlerine kendilerini beğendirmeye çalışacaklar. Tam olarak burada eşeğimize doğru eğilip, ölmemesini öğütlüyoruz.

Prens Maxon’un işi benim gibi yüzeysel bünyeler için son derece basit ve güzel, oh bir sürü kız etrafında, seni reddedemezler. Başkasıyla görüşüyorsun diye tavır yapamazlar. İstediğin zaman istediğini yollayabilirsin, yine ses çıkaramazlar. Bir erkek daha ne ister?

Bunun cevabını ben veremem ama Maxon’un bu durumdan hoşlandığını da söyleyemem. Kendisi o yaşına kadar eli kimsenin eline değmeden gelmiş, son derece romantik ve temiz yürekli bir arkadaşımız. Yere batsın erkek sevimliliği.

America, Seçim’e katılmayı aklından bile geçirmese de bunu onun yerine düşünen bir çok insan var. Kızının iyi bir geleceği olmasını isteyen ve bunu isterken kendilerini de düşünen annesi ve canımız fakir oğlanımız Aspen bunların başında geliyor. Gözleriniz yuvalarından fırladı mı? Fırlamamıştır tabi, onların aşkıyla şahlanan ben bile okkalı bir şekilde “Salak herif” demekten öteye geçemedim. Her neyse.

America güzelliği ve talihi sayesinde 35 kızın arasına seçiliyor ve asıl hikaye o zaman başlıyor. Benim sinirlenme sürecim de… Kitabı daha fazla anlatmayacak fakat boş vaktiniz varsa ve romantik bir şeyler okumak istiyorsanız iyi gideceğini söyleyeceğim.

Hani distopya diyorsunuz, değil mi? Sınıf ayrımı, arasıra ortaya çıkan ve etrafı kırıp döken ergen asileri distopyadan sayabilirsiniz sevgili okuyucularım. İkinci kitap olan Elit’i bitirir bitirmez gelip vızıldarım.