Kategori arşivi: Televizyon

Silahımla Sev Beni

Fazla kelimesinin bile tam olarak anlatamayacağı kadar yoğun bir dönemden geçiyorum. Masamın üstünde okumam gereken kitaplar dağı her geçen gün büyürken; tamamlamaya çalıştığım işler, yeni gelen işler ve halimize acımayan profesörlerin verdiği ödevler etrafımda dans ediyorlar.

Kendime zaman ayırmak, zevk aldığım işlere yönelmek, bu sıkıcı tempodan biraz da olsa sıyrılmak istiyorum. Sadece istiyorum, henüz becerebildiğim söylenemez. Birkaç kez alışverişe, canlı müziğe, sinemaya ve tiyatroya gittim. Ne güzel dediğinizi duyar gibiyim, güzel evet ama tüm bunları haftalık rutini haline getirmiş, haftada mutlaka bir film izleyen, birkaç kitap bitiren, sevdiği dizileri kaçırmayan bir insanın tüm bu aktiviteleri kaçamak vakitlerde yapmaya çalışması ne kadar sıkıntı veriyor tahmin bile edemezsiniz.

Yine de mutlu sayılırım. Elimden geldiğince mutluyum, konumuz da bu değil zaten. Yazmayı özledim, uzattıkça uzatıyorum.

Kendimi akademik kitapların ağır havasından kurtarmak için bir çözüm ararken, Wattpad denilen sosyal ağ ya da telefon eklentisiyle tanıştım. Benim zamanımda forumlar vardı, hikaye yazmak isteyen insanlar orada yazardı. – Yöneticilik yapıp, terör estirdiğim dönemler bile oldu. – Şimdi bu tarz şeyler için özel siteler çıkmış hatta işi cebimize kadar taşımışlar, güzel şeyler bunlar.

Her neyse, eski eğitim alanım, daimi ilgi ve yarı zamanlı iş alanım olan edebiyat her zaman ilgimi çektiğinden Türk amatör yazarların elinden çıkma hikâyeler arasında dolanmaya başladım. Başlamasaydım daha iyi olacaktı sanki, neyse. Psikoloji – sosyal psikoloji alanında eğitim alan bir insan olarak dikkatimi çeken bir ayrıntıyı sizlerle de paylaşmak, günümüz gençliğinin fantezilerini bir de sizin eleştirel gözünüze sunmak için buradayım. Çok mu lazım? Hayır, hiç lazım değil ama canım yazmak istiyor. Bir neyse daha.

Çok tıklanan hikayelerden, hikayelerin bölüm aralarında reklamı çıkan hikayelere sektiğim birkaç akşamın ardından açık yüreklilikle söyleyebilirim ki Stockholm Sendromu adı verilen rehine-rehinci bağı ülkemiz –sadece Türk yazarları inceleyebildim– gençleri arasında fazlaca popüler.

Gezintim sırasında rast geldiğim birçok hikayede küçük yaşlardaki kadın karakterimiz, kendinden yaşça büyük ve davranışları birçoğumuz tarafından hoş karşılanmayacak kaba-saba tipler – mafya, şirket yöneticisi, müzik grubu üyesi, motorcu, serseri vs. tarafından kaçırılıp, ayartılıp, taciz edilip ardından erkek karakteri adam ediyor, onun içindeki yumuşak tarafı ortaya çıkartıyorlar.

Şimdi derin bir nefes alıp arkamıza yaslanalım ve kadın milletinin erkeği adam etme tutkusunun temeline inmeye çalışalım. Bu nasıl bir şeydir ki, yaşlarının küçük olduğunu tahmin ettiğim amatör yazarlar bunu hayal dünyalarına oradan da kalemlerine taşımışlar.

Eski çapkından iyi koca olur mantığı yüzyıllardır süregelen kısmen hatalı bir mantık, bunu çoğumuz biliyoruz. Erkeğin doymuşu iyidir, evet ama huylunun huyundan vazgeçmemesi gibi bir seçeneğini de göz ardı etmememiz lazım. Mucizelerin genellikle kitap ve film kahramanlarının başına geldiğini, onu da mutsuz yazarların yazdığını unutmasak her şey daha güzel olacak. Pembe hayallerimizin yaratıcılarının paçalarından mutsuzluk/tatminsizlik sızıyor.

Hikaye isimlerini hatırlamıyorum, hatırlasam dahi direkt hedef belirterek yazmam o ayrı. Yazmaya hevesli insanların kalemlerini eleştirmek bana düşmez, okurken bana küçük sevimli sinir krizleri geçirten imla hatalarını saymayacağım o yüzden. Takıldığım kısım konular, konuların işleniş biçimi, olay örgüsünün ilginçliği.

Tecavüzü nasıl tanımlarsınız? Tecavüzü hangi cümlelerle haklı çıkartabilirsiniz? Tecavüzün ya da birine satılmanın olumlu bir yanını bulabilir misiniz? Her kötü durumda karşımıza çıkan “Tecavüz kaçınılmızsa zevk almayı bileceksin” cümlesini geçelim. Yok öyle bir dünya dostlar. Tecavüz fantezi alanında kullanıldığında ve rıza gösterdiğiniz bir partnerle hoş olabilir ama gerçekten tecavüze uğruyorsanız, zevk alamazsınız. Eleyelim o seçeneği. Şimdi, genç kızlarımızın hikâyelerinde işlediği konulara gelelim.

Zihinler öyle bir hal almaya başlamış ki; romantizm denildiğinde aklımıza gelen ilk şey, kötü bir olay, kötü huyları olan bir karakter ve onu iyileştiren kadın kahraman olmuş. Başına gelen her şeye katlanan ve alışan bir kadın denildiğinde aklınıza gelen ilk şey ne oluyor? Kendi seçimlerini yapmak yerine yönlendirilen, her hareketinde birilerinden izin almak zorunda kalan kadınlar denildiğinde ne düşünüyoruz?

Bu tanımlar bize ne kadar yabancı?

Hiç değiller, değil mi? Kadının her geçen gün biraz daha metalaştırıldığı, kadına şiddetin normalimiz haline geldiği, tecavüzün suçtan bile sayılmadığı zamanlardayız. Karşınıza geçmiş, tecavüzcüsüne/onu kaçıran zorbaya aşık olan genç kadınları yazan genç kadınları eleştiriyorum. İçinde büyüdüğü toplumun gerçeklerini kabullenmek için fantezi haline getiren, gerçeklerden kaçmak için pembe gözlüklere sığınan zihinlere saydırıyorum.

Suçu zavallı Grinin Elli Tonu’nun yazarına –kadının adını unuttum- atmak isterdim, çünkü o kitaba – düzeltelim, o tarz kitaplara ve yazarlarına sataşmak gerçekten hoşuma gidiyor. Erotik edebiyat da gerekli evet ama – kitaplığının %80’ini akademik kitaplar, geri kalanını bilimkurgu ve fantastik kitaplarla kaplamış bir insan olarak fikrimi az çok tahmin edersiniz sanıyorum. Erotizmin fazla abartılmaması, erotik kitaplara yaş sınırı getirilmesi taraftarıyım zira bu tarz kitaplara meraklı olan kitlenin yaşı her geçen gün biraz daha düşüyor.

Geçelim.

Okuduğum üç hikâyeden ikisinin Stockholm sendromuna gönderme yapmasıyla durumun iç acıtan halini fark etmiştim. Aşık olan mafyalar, aşık olan dominant adamlar, aşık olan çete liderleri, aşık olan seks düşkünü müzik grubu üyeleri, aşık olan serseriler vs. diye uzayan listenin en masum üyeleri serseri müzik grubu üyeleri ve dominant arkadaşlarımızdı sanırım. En azından şiddeti bir tür zevk aracı olarak kullanıyor, günlük hayatlarında saygın bir yaşam sürüyorlardı.

Hikayelerin genelinde düşmanlarını vuran, işkence eden ana karakterlerin yaratılış amaçlarını anlamaya çalışıyordum, çünkü işim yoktu. Tüm final zamanlarında olduğu gibi ders çalışmak dışındaki tüm etkinliklere meraklıydım. Böylece Türk amatör yazarlarının zihnini besleyen o karanlık dünyaya ilk adımı attım.

Televizyon!

Dışarıdan baktığınızda benden iyi bir seyirci bulamazsınız, televizyonum sürekli açıktır. Evde değilken bile televizyonu açık tuttuğum oluyor ki eve girdiğimde sessizlikle karşılaşmayayım amma ve lakin konu izlemeye gelince biraz sıkıntı yaşadığım gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Ben polisiye seviyorum, Türk televizyonlarında oynayan –bildiğim- tek polisiye Arka Sokaklar. Vaziyet bu olunca insanın içinden açıp birbirinin kopyası olan dizileri izlemek gelmiyor ama ben izledim. Sırf okuduğum hikayelerin nereden türediğini görmek için yayınlanan ve izleyiciyi çeken tüm dizilerin bölüm fragmanlarını –ne sandınız canlar?- izledim.

Sonuç mu?

İnsanları gerçek dünyadan uzaklaştırmak gibi bir amacı da olan televizyonlarımızda gerçek hayat abartılarak yayınlanıyor. Sokakta başınızı çevirdiğinizde eşine zorbalık eden bir adam mı görüyorsunuz, televizyon o adama yaptığı hayvanlığı haklı çıkartacak bir hikaye uyduruyor. Öyle ki izlerken “Ayy” diyorsunuz tiz bir sesle “Yazık kız! Çok eziyet çekti bu adamda, psikolojisi bozuldu.”

Lise dönemlerime denk gelen bir dizi olduğunu anımsıyorum. Mahsun Kırmızıgül çekiyordu yanlış hatırlamıyorsam, başrollerinde Fikret Kuşkan vardı ve adam her fragmanda birilerine tokat atmasıyla zihnime kazınmıştı. Uzun lafın kısası, yazının başından beri çeşitli şekillerde dokundurduğum tatlı kızlar çevrelerinde, televizyonda ve popüler olan kitaplarda gördüklerini kurguluyorlardı.

Beni rahatsız eden kısım, okuduğum hikayelerin hiçbirinde adamın silahı bırakmamasıydı. Hikayenin başında belinde silahıyla gezen, yerli yersiz şiddet gösteren adam, hikayenin sonunda da silahlıydı. Zorbaydı, çete lideriydi, mafyaydı. Fark olarak sevmeyi öğrenmiş, kendinden bilmem kaç yaş küçük bir kıza tutulmuştu.

Öyle sevginin içine tükürelim mi sevgili okuyucu

Bence tükürmeliyiz.

Aralık ayından bu yana arşivde bekleyen yazıyı hızlıca sonlandırıp yayınlayayım, dedim. Mesaj kutuma tatlı tatlı küfreden okuyucu, kim olduğunu bilmesem de saygı ve sevgilerimle.

Buralardayım.

“Ustume yapar mısın?”

480452_575991849092835_613528062_n

Sabahın ilk saatleri, düzensiz bir uyku düzenim olduğundan apartmanın hatta mahallenin koruyuculuğunu üstlenmiş durumdayım. Dışarıda havlayan köpeği ve köpeklere şarkı söyleyen acayip kadını –ödümü patlattı- saymazsak oldukça sakin bir gece geçirdim diyebilirim.

Karanlık ve sessizlik beni korkuttuğundan odamdaki tüm elektronikler çalışır durumda. Herkes uyuduğunda iyice depreşen yalnız halime ses oluyorlar. Gürültüsüyle adeta oda arkadaşım olan televizyon kafasına göre takılırken rastladım gece gece zaten arızalı olan psikolojimi iyice bozan programa.

Çok sevdiğim kuzenim gündemden Flash Tv ve Samanyolu Tv kanallarını izleyerek uzaklaştığından, zap yaparken –yine mi halay çekiyorlar acaba?, sorusuyla- Flash Tv’ye mutlaka uğruyorum. Bu gece, izlediğim dizinin yüklenmesini beklerken rastladım Ne Çıkarsa Bahtına isimli güzide programımıza.

“Ay ben kesinlikle izlemiyorum öyle şeyleri, zap yaparken rastlamasam haberim bile olmaz” yalanı söylemeyeceğim. Sadece belgesel izlerim geyiğine hiç bulaşmayacağım, çocukluğu ve babasıyla geçirdiği her anı belgesel izleyerek geçen bir insan olarak yalnız vakitlerimde saçma sapan şeyler izleyebiliyorum. Pek fazla katlanamadığım ama katlanabildiğimce izlediğim izdivaç programları da bunlara dahil.

Türk televizyonlarının evlilik programlarını keşfetmesi Flash tv ve Esra Erol sayesinde oldu, diyebilir miyiz? İnanın bilmiyorum, konu hakkında bildiğim tek şey Esra Erol’un bir zamanlar televizyonumuzun en neşeli kanallarından biri olan Flash tv’de çalıştığı, bir de böyle saçma sapan bir formatın yalnızca Flash Tv’den çıkabileceğini düşünmem.

Açık konuşmak gerekirse oturup kırk yıl düşünsem, aklıma evlilik programı yapmak gelmez.

İzdivaç programları birçoğumuzun eleştirdiği, eleştiren çoğunluğun %90’lık kısmının vakit buldukça takip ettiği yayınlar oldu, bu reddedemeyeceğimiz bir gerçek. Arkadaşlar biz neden yerimizde sayıyoruz?, sorusunun cevaplarından biri dahi olabilir.

Başlarda insanların son çare olarak gördüğü, genellikle boşanmış ya da yaşı geçmiş insanların çıktığı programlarda şimdi yaşıtlarımı hatta benden genç insanları görüyorum. 18-19 yaşlarında genç kızların ekrana çıkıp, evi geçindirebilecek, iyi bir maaşı olan, bakımlı vs. birini araması sadece bana garip geliyor olamaz, değil mi?

Önceki gün, bu tarz programlar üzerine açılan bir sohbette tartıştığım bir arkadaşım “Belki de güvenmek istiyorlardır” dedi “Sen izlemediğinden bilmiyorsun ama o programlarda karşındakini kandırma gibi bir şansın yok. Televizyonda gören biri bağlanıyor hemen yayına”

İnsan yeter ki istesin, demek yerine onayladım onu. Hala anlamış değilim. Orta yaşlı insanları geçelim, genç bir erkek ya da kadın… Durun durun değiştirelim, 18-19 yaşlarında hayatının en güzel dönemlerinde olan bir genç kız neden evlenmek ister? Her şeyden önce bunun altında yatan sebebi anlamak zorunda değil miyiz?

Çok aşıksındır, uzun bir süredir biriyle birliktesindir ve artık evlenmek gerektiğini düşünüp; bu ülkede evlenmekten başka şansımız mı var arkadaşım?, dersin. Akıl erdirememekle birlikte anlamaya çalışırım. Zira sokakta birbirine sarılmış çift görünce dellenen bir milletiz biz. Aşık olmak, sevmek- sevişmek istemek gibi insani eylemleri anlamakta güçlük çekiyoruz. Sevdiğine sarılsan gençliğin gittiği yön sorgulanıyor. Batının ahlaksızlığından dem vuruluyor. Üstüne bir de onlarca güzel sıfata sahip oluyorsun. Namus bekçisi o kadar çok ve namus anlayışının sınırları o kadar geniş ki namusun ne olduğunu unutuyor insan.

Fakat hayatının en güzel dönemlerini doya doya yaşamak varken, evlilik denilen deli saçması olaya balıklama dalanlara akıl sır erdiremiyorum. Otur anne babanın yanında ya da kendi evinde hayatın keyfini çıkart be canım, evlilik neyine? Ben 19 yasındayken kendi kendimi zor doyuruyordum, bırakın evliligi. Çok güzel, dudak uçuklatacak bir şey sanki. Gör çevrendeki çiftlerin halini.

Şimdi eğri oturalım, doğru konuşalım programlar kurgu mu yoksa gerçek mi, bilmiyorum. Oraya çıkmayı tercih eden insanlara herhangi bir lafım yok. Cast ajansından toplama diyenler olduğu gibi, onlar normal, halktan insanlar kardeşim diyenler de var. Bilmiyorum, araştırmadım, araştırma gereği duymadım. Benim ilgilendiğim kısım programa çıkıp eş arayanlar da değil zaten.

Benim ilgilendiğim kitle, izleyiciler. Televizyonlarımızı kuşatan bu “Emeklin var mı?” programlarını 7-70’e, okuma yazma bilmeyenden-iki üniversite bitirmiş insana kadar herkes izliyor mu? İzliyor. Ahlak, namus, ıvır zıvır diye yırtınan teyzelerimiz ekran başına kurulup tüm değer yargılarını zigonun üstüne bırakıyorlar mı? Bırakıyorlar.

Hah, işte benim takıldığım nokta tam olarak orası.

Ne demiştim yazının başında, az önce Flash Tv’de duyduğumda neredeyse boğulduğum bir diyalog yaşandı. Erkeğimiz nispeten genç, borçları var. Kendi hayatını bir şekilde kazanmaya çalışıyor. Birikimi var, sigortasını ödüyor ama çalışmaktan pek hoşlanmıyor. Bu yüzden sigortasını ödeyecek, ona bakabilecek, emeklisi, evi ve arabası olan bir hanımla evlenmek istiyor.

Bunu oturup izleyen, normal karşılayan hatta ve hatta talip olan insanlar var. Eleştirmiyorum, elbette bir kadın bir erkege bakıp, ihtiyaçlarını karsılayabilir. Ülkemizde pek alısılmayan bir durum olsa da, tamamen tercih meselesi. Benim takıldığım nokta, bu tarz şeylerin alenen söylenmesi. Bir kadının kalkıp maaş sorması kadar itici geliyor bana bu tarz istekler. -O tarz programlardaki kriterlerin geneli bana itici geliyor o baska. Manavdan elma mı alıyoruz? Çürüğü olmasın, ekşi olsun, irice olsun vs vs.

Bizler televizyonlardaki güzel kızın, daha az hoş görünen kıza tercih edildiği filmler/dizilerle büyüdük. Sevdiğimizi öpmenin bile ayıplandığı bir dönemi yaşadık.

Şimdiki nesil, insanların birbirilerine maddi durumlarına bakarak yaklaştığı; erkeğin çoğunlukla dış görünüşe, kadının ise cüzdanın kabarıklığına önem verdiği gerçeğiyle büyüyor. Normalde 1-2 yıla yayılacak aileyle tanışma-nişan-düğün vs gibi etkinliklerin 15 güne sığdırılmasının oldukça olağan olduğu bir dönem yaşıyorlar.

Tüm bunlardan sonra hala evlilik kutsal, çocuklar geleceğimiz, ahlak aşırı önemli değil mi?

Oturup bir daha düsünsek iyi olur sanki, kutsal dedigimiz, ugruna sokaklarda yırtınıp, tanıdıgımız ya da hiç tanımadıgımız insanların gururunu/gelecegini paramparça ettigimiz her seyin icine ettik gibi.

Neyse.

Bir sözlük kullanıcısı, bu tarz programlardaki görüşmelerde zaman sınırlaması olsa maddi sorular yüzünden –Ne kadar maaş alıyorsun? Evin var mı? Araban var mı? Sigorta?- insanların birbirlerini adlarını dahi soramayacağını yazmıştı. Okurken siz de ona hak vermiyor musunuz?

Puppy Love

Bu reklamı gordugunde ekrana bakarak hoplayıp zıplayan, görüntüye burnunu dayayıp koklamaya calısan bir sapsal sahibiyim. Bacaklarım mindere donmus ve saglam bir tane terligim kalmamıs olsa da herkese hayvan sevgisini bir sekilde tatmasını öneriyorum.

Bizimkisi peşinden kosacak bir at bulamasa da kedilerle cimlerde yuvarlanmak ve bahcedeki rotweiler’a satasıp benim arkama saklanmakla zamanını geciriyor.Her gördugu insana cilve yapması ve gel diyene hoplaya zıplaya gitmesiyle pek güvenilir degil. – Evet, reklamdaki yavru kadar sadık degil kendileri,  yuruyuslerde kuyruk sallayıp, yaklasıldıgında yalamadıgı insan yok :/

Bu gönderiyi size en sevdigimiz yer olan balkondaki terlik mezarlıgından, çok zor sartlar altında -üstümde 9 aylık bir köpek var a dostlar- yazıyorum. Umarım reklam beni gülümsettigi gibi sizleri de gülümsetir.

Sevgiyle kalın