İnanç ekranlarda : “Mehdi bizim tembelliğimizin adıdır”

 

“Hayret, nasıl da Tanrılardan yakınıyor

                                       bu faniler!

Yalnızca bizden gelir kötülük derler,

                                      oysa bilmezler,

Yaratırlar akılsızlıklarıyla kendi felaketlerini

                                      yazgılarına karşı.” *

Herkes bilir; İnsan tarihi boyunca gerçeği kabullenmek yerine ondan kaçmak için yollar aradı. Kendinde beğenmediği detayları yok etmek için mutlak zafer yolunda yürüdüğünü iddia etti. Hastalık sahibi olanlar, aldatılanlar, başlarına herhangi bir kötü şey gelenler kaçış yolu olarak Tanrı’yı işaret ettiler.

“Tanrı bizi sınıyor.”

“Tanrı böyle olmasını istedi.”

“Kaderim buymuş!”

Koşulsuz kabulleniş, acıyı benimseme onu bir tür kurtuluş bileti gibi görme hali fakat iş başın sıkışmasına gelince tarih bize, insanın kurtuluşu Tanrı’da aramak yerine yine insanda aradığını gösteriyor. Tarih boyunca her kültürde türeyen ruhbanlar bunun kanıtı olabilir. Kurtuluşumuz olduğuna inanıp cenneti satın almak, günahlarımızdan arınmak, hastalığımızdan kurtulmak için Tanrı’yla konuştuğunu söyleyen ya da direkt olarak Tanrı’nın yolunda yürüdüğünü iddia eden insanlara umut bağladık. Bunun başlı başına şirk olduğunu fark etmedik bile.

Kutsal metinlere uygun yaşadığını söyleyen onca insan gerçekten doğruyu söylüyor olsalardı. Kuşkusuz dünya çok daha iyi bir yer olurdu zira yazılmış tüm kanunlar/ kutsal kitaplar birbiriyle örtüşen şeyler söylemişlerdir.  Hepsi toplum düzenini ve yaşamı düzenleme amacını taşır. Bunu Hobbes’un doğa durumu kuramıyla açıklayabiliriz, insan hamurunda kötülüğe elverişlidir. Bu yüzden devlet/ yöneticiler kaos yaratabilecek durumları önlemek adına; Hırsızlık yapmamamızı, aldatmamamızı, öldürmememizi ve daha bir çok iyi şeyi öğütlerler fakat tarihe baktığımızda tam tersini görürüz.

Biz tembelliği seven bir türüz, buna itiraz edebilecek birilerinin çıkacağını sanmıyorum. Bundandır her şeyin kolay yoluna sapmayı doğru bildik. Toprağa iyilik yerine nefret ekip, gelen her nesli nefretle büyüttük. Dinsizlikle savaşma adı altında doğamıza dönüp, etrafa vahşet saçtık. Savaşta her şey mübahtır mantığıyla tüm yasakları çiğnedik ve her şey bitip eve döndüğümüzde suçu üstlenecek yegane varlık olarak Tanrı’yı gösterdik. O ve elçileri hoşgörüyü öğütlemiyormuş gibi fikrimizle çelişen her şeyi ve herkesi yok etme yolunu seçtik ve  geçmişimiz Tanrı adına yapılan savaşlarla dolup taşarken biz hala dinsizlikle savaşıyor, Tanrı’yı kan dökerek yüceltmeye çalışıyoruz.

 

A. Şeriati, Dine Karşı Din isimli kitabında şöyle diyor;

“… Bu ifade kimilerine tuhaf veya müphem gelebilir. Zira biz şimdiye kadar dinin sürekli küfrün karşısında yer aldığını ve tarih boyunca savaşın din ve dinsizlik arasında meydana geldiğini sanırdık. Bu nedenle “dine karşı din” ifadesi ilginç, müphem, şaşırtıcı ve kabul edilemez gelebilir. Oysa ben son zamanlarda şunu fark ettim (Tabi daha önce de fark etmiştim ancak şu anda hissettiğim netlikte değil) : Bu tasavvurun aksine tarih boyunca, her zaman din, dine karşı savaşmıştır ve hiçbir zaman bugün anladığımız şekliyle din, dinsizlikle savaşmamıştır.”

Sözlerinin devamında tarihin dinsiz bir topluluğa tanıklık etmediğini dile getiren Şeriati birkaç sayfa sonra “… “Küfür” kavramına bugün bizim yüklediğimiz din dışılık, dinsizlik ya da din karşıtlığıgibi karışıklıklar çok yeni anlamlardır. Bu, son iki- üç asırlık bir mevzudur. Yani Orta Çağ dönemi sonrasına tekabül eder. Düşünsel bir ürün gibi Batı’dan Doğu’ya ithal edilmiş ve “küfür” sözcüğüne Allah’a inanmama, metafiziği ve ahireti reddetme manası yüklenmiştir. Ne İslam’da ne kadim metinlerde ne tarihte ne de dinlerin herhangi birinde küfre dinsizlik anlamı verilmiştir. Zira dinsizlik diye bir şey yoktur.

Bu nedenle küfrün kendisi bir din idi. Tıpkı bir dinin, diğer bir dini küfür olarak görmesi gibi; o küfür dini de kendisini küfürle itham eden dinin küfür dini olduğuna inanmaktaydı…”  diyor ve nice önemli fikirle devam ediyor. Alıntıyı burada bırakalım ve günümüze gelelim. Yaşadığımız topluma, bir çoğumuzun evinde bulunan televizyonlara, internete, yan komşumuza hatta dönüp kendi ailemize bakalım.

Din pazarlıyoruz.

Uydurulmuş bir dine inanıyoruz. Kur’an’ı Kerim daimi olarak bizleri okumamız, öğrenmeye çalışmamız, çevremize bakıp, kainatı merak etmemiz, sorgulamamız için yönlendirirken bizler kolay yola sapıyor. İnandığımızı söylediğimiz kitapta “Allah’tan başkasına kul olma” denmesine rağmen ; Hitabet açısından yetenekli, yalancılık konusunda daha da yetenekli birkaç ezberciye kul oluyoruz.  Affı Allah’tan değil, insandan umuyoruz. Her dediğini yapıp, işaret ettiği yaşam tarzını benimsiyor, bazen bu yolda başka insanlara zarar veriyoruz.

Bu hiç kuşkusuz Niccolò Machiavelli’nin destekleyeceği bir durum zira onun yaşadığı dönemde kendisi bu fikri olumlu buluyor ve insanları kolay bir şekilde yönlendirebilmek için din üretmenin en mantıklı yollardan biri olduğunu savunuyordu. Sormamız gereken ilk soru şu;

Din bunu yapabilir mi?

Hemen ardından iç sesimiz yükselsin; “Yapmıyor mu?”

Ramazan aylarında ya da benimsediğimiz din için kutsal sayılan günlerde televizyon kanallarının hali hepimizce malum ya da modernliğin bize katkısı olan, düşüncelerimizi paylaştığımız  sitelerde “küfre” karşı savaş açmış hesapların yazdıkları. Nietzsche’nin çileci rahiplerinin mantar gibi türediği bir coğrafya düşünün, biz tam olarak orada yaşıyoruz ve ne yazık ki tarihin başından beri din varsa, tarihin başından beri insanoğlunun yaptığı tek bir şey var.

Dini yaşamıyor, onu kendimize göre uyarlıyoruz. Aramızda kaç kişi inandığı dinin tüm gerekliliklerini tam olarak yaptığını iddia edebilir? Peygamberler bile hata yapabilirken, kaçımız “hatasız” olduğunu iddia edebilir. Hiç yalan söylemiyor musunuz? İçinizden kötü bir şey de mi geçmiyor? Peki, kaç kişi “hatasız” olduğuna inandığı insanlar gösterebilir?

Son sorunun cevabı açık, bir çoğumuz belli başlı birkaç insanın hiç hatası olmadığını savunacak durumda. Zira yapılan şey bu, görevden kaçmanın en temiz yolu. Açıkçası Yaratıcı’nın bizi saçımızı gösterdiğimiz, bir insanı bedenen sevdiğimiz ya da hakkımızı savunduğumuz için cezalandıracağını düşünmüyorum. Eğer bizi cezalandıracaksa, bu kafamızın içine yerleştirdiği organı  kullanmadığımız için verdiği bir ceza olur gibi geliyor. Sorgulamadığımız, tartışmadan inandığımız için cezalandırılabiliriz.

Bize bir ayrıcalık veriliyor. Düşünebiliyor, karar verebiliyor ve kendi yolumuzda yürüyebiliyoruz. Çizilen yollardan birini seçme hakkımız var. Kutsal kaynakları yorumlayabilecek kapasiteye sahibiz ve ne yapıyoruz? Aradan sıyrılmış birkaç adamın, ekranlara çıkıp bizim yerimize düşünmesine izin veriyoruz. Neyin günah olup, neyin günah olmadığını bileceklerine inanıyoruz. Bize Tanrı’nın affını vermelerini istiyoruz.

Bunun sebebinin inanma isteği, affedilmek için umut ya da cehalet olduğunu düşünmüyorum. Bu tembellik, bu o çok korkulan kötülük. Başkasını deli gibi çekiştirirken ya da kibirden gözümüz kararmışken hiç düşünmediğimiz fakat başımıza gelen en ufak kötü şeyde aklımıza gelen, sadece işimize geldiğinde, her türlü haltı yedikten sonra  ya da başımız sıkıştığında  yalvardığımız yaratıcı gibi sadece işimize geldiğinde hatırladığımız kötülük. Bizi kötü yola sürükleyen değil, düşünebildiğimizi unutturan kötülük.

 

Reklamlar

#

“I think hell is something you carry around with you. Not somewhere you go.”

Neil Gaiman

Evlilik programları ve değişen önceliklerimiz : “Ustume yapar mısın?”

 

 

Kuzenim gündemden Flash Tv ve Samanyolu Tv kanallarını izleyerek uzaklaştığından, zap yaparken –yine halay mı çekiyorlar acaba?, sorusuyla- Flash Tv’ye mutlaka uğruyorum. Bu gece, izlediğim dizinin yüklenmesini beklerken rastladım Ne Çıkarsa Bahtına isimli güzide programımıza.

“Ay ben kesinlikle izlemiyorum öyle şeyleri, zap yaparken rastlamasam haberim bile olmaz” yalanı söylemeyeceğim. Sadece belgesel izlerim geyiğine hiç bulaşmayacağım, çocukluğu ve babasıyla geçirdiği her anı belgesel izleyerek geçen bir insan olarak yalnız vakitlerimde saçma sapan şeyler izleyebiliyorum.

Türk televizyonlarının evlilik programlarını keşfetmesi Flash TV ve Esra Erol sayesinde oldu, diyebilir miyiz? İnanın bilmiyorum, konu hakkında bildiğim tek şey Esra Erol’un bir zamanlar televizyonumuzun en neşeli kanallarından biri olan Flash TV’de çalıştığı, bir de böyle saçma sapan bir formatın yalnızca Flash TV’den çıkabileceğini düşünmem.

Açık konuşmak gerekirse oturup kırk yıl düşünsem, aklıma evlilik programı yapmak gelmez.

İzdivaç programları birçoğumuzun eleştirdiği, eleştiren çoğunluğun %90’lık kısmının vakit buldukça takip ettiği yayınlar oldu, bu reddedemeyeceğimiz bir gerçek. Arkadaşlar biz neden yerimizde sayıyoruz?, sorusunun cevaplarından biri dahi olabilir.

Başlarda insanların son çare olarak gördüğü, genellikle boşanmış ya da yaşı geçmiş insanların çıktığı programlarda şimdi yaşıtlarımı hatta benden genç insanları görüyorum. 18-19 yaşlarında genç kızların ekrana çıkıp, evi geçindirebilecek, iyi bir maaşı olan, bakımlı vs. birini araması sadece bana garip geliyor olamaz, değil mi?

Önceki gün, bu tarz programlar üzerine açılan bir sohbette tartıştığım bir arkadaşım “Belki de güvenmek istiyorlardır” dedi “Sen izlemediğinden bilmiyorsun ama o programlarda karşındakini kandırma gibi bir şansın yok. Televizyonda gören biri bağlanıyor hemen yayına”

İnsan yeter ki istesin, demek yerine onayladım onu. Hala anlamış değilim. Orta yaşlı insanları geçelim, genç bir erkek ya da kadın… Durun durun değiştirelim, 18-19 yaşlarında hayatının en güzel dönemlerinde olan bir genç kız neden evlenmek ister? Her şeyden önce bunun altında yatan sebebi anlamak zorunda değil miyiz?

Çok aşıksındır, uzun bir süredir biriyle birliktesindir ve artık evlenmek gerektiğini düşünüp; bu ülkede evlenmekten başka şansımız mı var arkadaşım?, dersin. Akıl erdirememekle birlikte anlamaya çalışırım. Zira sokakta birbirine sarılmış çift görünce dellenen bir milletiz biz. Aşık olmak, sevmek- sevişmek istemek gibi insani eylemleri anlamakta güçlük çekiyoruz. Sevdiğine sarılsan gençliğin gittiği yön sorgulanıyor. Batının ahlaksızlığından dem vuruluyor. Üstüne bir de onlarca güzel sıfata sahip oluyorsun. Namus bekçisi o kadar çok ve namus anlayışının sınırları o kadar geniş ki namusun ne olduğunu unutuyor insan.

Fakat hayatının en güzel dönemlerini doya doya yaşamak varken, evlilik denilen deli saçması olaya balıklama dalanlara akıl sır erdiremiyorum. Otur anne babanın yanında ya da kendi evinde hayatın keyfini çıkart be canım, evlilik neyine? Ben 19 yaşındayken kendi kendimi zor doyuruyordum, bırakın evliligi. Çok güzel, dudak uçuklatacak bir şey sanki. Gör çevrendeki çiftlerin halini.

Şimdi eğri oturalım, doğru konuşalım programlar kurgu mu yoksa gerçek mi, bilmiyorum. Oraya çıkmayı tercih eden insanlara herhangi bir lafım yok. Cast ajansından toplama diyenler olduğu gibi, onlar normal, halktan insanlar kardeşim diyenler de var. Bilmiyorum, araştırmadım, araştırma gereği duymadım. Benim ilgilendiğim kısım programa çıkıp eş arayanlar da değil zaten.

Benim ilgilendiğim kitle, izleyiciler. Televizyonlarımızı kuşatan bu “Emeklin var mı?” programlarını 7-70’e, okuma yazma bilmeyenden-iki üniversite bitirmiş insana kadar herkes izliyor mu?

İzliyor.

Ahlak, namus, ıvır zıvır diye yırtınan teyzelerimiz ekran başına kurulup tüm değer yargılarını zigonun üstüne bırakıyorlar mı?

Bırakıyorlar.

İşte benim saplanıp kaldığım nokta tam olarak bu.

Ne demiştim yazının başında, az önce Flash Tv’de duyduğumda neredeyse boğulduğum bir diyalog yaşandı. Erkeğimiz nispeten genç, borçları var. Kendi hayatını bir şekilde kazanmaya çalışıyor. Birikimi var, sigortasını ödüyor ama çalışmaktan pek hoşlanmıyor. Bu yüzden sigortasını ödeyecek, ona bakabilecek, emeklisi, evi ve arabası olan bir hanımla evlenmek istiyor.

Bunu oturup izleyen, normal karşılayan hatta ve hatta talip olan insanlar var. Eleştirmiyorum, elbette bir kadın bir erkege bakıp, ihtiyaçlarını karsılayabilir. Ülkemizde pek alısılmayan bir durum olsa da, tamamen tercih meselesi. Benim takıldığım nokta, bu tarz şeylerin alenen söylenmesi. Bir kadının kalkıp maaş sorması ya da aynı isteklerde bulunması kadar itici geliyor bana bu tarz şeyler. -O tarz programlardaki kriterlerin geneli bana itici geliyor o baska. Manavdan elma mı alıyoruz? Çürüğü olmasın, ekşi olsun, irice olsun vs vs.

Bizler televizyonlardaki güzel kızın, daha az hoş görünen kıza tercih edildiği filmler/dizilerle büyüdük. Sevdiğimizi öpmenin bile ayıplandığı bir dönemi yaşadık.

Şimdiki nesil, insanların birbirilerine maddi durumlarına bakarak yaklaştığı; erkeğin çoğunlukla dış görünüşe, kadının ise cüzdanın kabarıklığına önem verdiği gerçeğiyle büyüyor. Normalde 1-2 yıla yayılacak aileyle tanışma-nişan-düğün vs gibi etkinliklerin 15 güne sığdırılmasının oldukça olağan olduğu bir dönem yaşıyorlar.

Tüm bunlardan sonra hala evlilik kutsal, çocuklar geleceğimiz, ahlak aşırı önemli değil mi?

Oturup bir daha düsünsek iyi olur sanki, kutsal dedigimiz, ugruna sokaklarda yırtınıp, tanıdıgımız ya da hiç tanımadıgımız insanların gururunu/gelecegini paramparça ettigimiz her seyin icine ettik gibi.

Neyse.

Bir sözlük kullanıcısı, bu tarz programlardaki görüşmelerde zaman sınırlaması olsa maddi sorular yüzünden –Ne kadar maaş alıyorsun? Evin var mı? Araban var mı? Sigorta?- insanların birbirlerini adlarını dahi soramayacağını yazmıştı. Okurken siz de ona hak vermiyor musunuz?

Inanmısım kaybetmek esrarıdır olmanın

“inanmısım kaybetmek esrarıdır olmanın
çıldırmıs bir vasak gibi kaybediyorum.
ipimden kurtulmusum kaybediyorum.
birlesmiyor ellerimiz haykırıyor trapez
tanklar tank olup geçiyor üstümüzden
helvetius haklı, devlet saskın, piyanist kara
memleket sana ragmen ket vururken yarama
su çıplak çocuk su tüyük bürk sairi ben
-ve emir “kun” diyor; doguruluyorum-
“bu ülke”den daha bıçkın tamlama bilmiyorum.”

Kım korkar koca, sarısın kurttan? : Bıtten

 

Syfy’ın yeni dizisi Bitten, Kelly Armstrong’un Women of the Otherworld kitabından uyarlanan bir dizi.  Bir ısırıkla dünyası ikiye bölünen Elena, kaçıp kurtulduğunu sandığı vahşi yönünü, evinin olduğu bölgede işlenen cinayetler yüzünden yeniden ortaya çıkartmak zorunda kalıyor. Bla bla bla

Bitten, biraz da “Twilight’ın olayı bitti arkadaşlar, Teen Wolf tutuyormuş bu aralar hemen kurtlara yönelelim” düşüncesinin kurbanı olan bir dizi. Bildiğiniz gibi vampirler bir süreliğine tabutlarına kapatıldılar, yerlerine kurtlar ve uzaylılar bakıyor. Uzaylılar artık E.T ya da Çılgın Marslılar’da gördüğümüz gibi eciş bücüş değiller.

Henüz iki bölümü yayınlandığından dizi hakkında da fazla atıp tutamayacak, iyi ya da kötü diyemeyeceğim ama diziden şahane bir kurtadam efsanesi çıkacak gibi durmuyor. Kaldı ki bugüne kadar okuduğum ya da izlediğim kurtadam romanından zevk almışlığım da yok. Kimse oturup, bol kanlı, çatışmalı, kurtların doğasını ortaya koyan şeyler çekmiyor. –Hayır, şiddet bağımlısı değilim. Sadece her yerde çarpıtılmış bir romantizm görmekten bıktım.

Dizi göze hoş gelen erkek karakterleri ve uyarlama olmasının verdiği güvenceyle iyi bir çerez dizi olacak gibi duruyor.

Bildiğim kadarıyla Kelly Armstrong’un ülkemizde yayınlanan bir kitabı da yok. Artemis’in bir kitabın haklarını aldığı söyleniyordu ama onun hakkında da bir malumatım yok.

Genç fantastik olayını seviyorum ben arkadaşım, vaktim bol bir bakarım diyorsanız izleyin derim yine de.

 

 

Bir başkaldırı hikayesi; 10 Yasındayım ve Bosanmak Istıyorum

Çocuk Gelinler hakkında ne yazsam eksik kalacak sanırım. Haklarında kaç yazı yazdım, kaç farklı yerde çocuk yaşında evlendirilen kızlar için insanlara dert anlatmaya çalıştım, inanın hatırlamıyorum. Sözlükler, bloglar, konuyu işleyen forumlar bir aralar her yerde vardım. Her yerde daha hayatın ne olduğunu bile keşfedememiş çocukların evlendirilmesine olan öfkemi dile getirmeye çalışıyordum. Başarabildim mi?

Bilmiyorum.

Birçok insan bu gibi konularda konuşulmasının ya da yazılmasının bir fayda sağlamayacağını çocukların yine evlendirileceğini, tecavüzcülerin ya da pedofillerin yaptıkları şeyleri yapmaya devam edeceklerini savunuyor. Onlara göre bu konularda yazmak ya da konuşmak zaman kaybından başka bir şey değil. Neden? Çünkü dünya dönmeye devam ediyor ve biz dünya dönmesin diyerek onu durduramayız.

Doğru, dünyanın dönmesini engelleyemeyiz ama dünyanın dönmesi bizim o düşünceyi yaymamızı engellemez, engelleyemez. Yazılar ve düşüncelerle bir insanın hayatını değiştiremezsiniz ama onu bunu yapabileceğine inandırabilirsiniz. Biz insanlar düşüncenin gücünün farkında değil miyiz gerçekten?

Cevap vermenize gerek yok, farkında olmadığımızı biliyorum.

Ülkenin dört bir yanından her geçen gün patlayan tecavüz olaylarına suskun kalırsak, yargının açıkça yaptığı adaletsizlik karşısında ellerimizi bağlayıp oturursak o kız çocukları mahkemeye çıkıp konuşmaya nasıl cesaret edecek? Bunu hiç düşündünüz mü?

Yoksa sizler de sıcak yuvalarınızda birkaç kez ah vah dedikten sonra günlük yaşantınıza devam mı ettiniz? Bir çoğumuzun yaptığı gibi.

Tecavüze uğrayan insanın kendini suçlu hissettiği bir ülkede yaşıyoruz. Maalesef biz insanlar ya da şöyle diyelim bizim coğrafyamızda yaşayan insanlar tecavüze uğrayan bir çocuğu/kadını/erkeği suçlamakta hiçbir sakınca görmüyoruz. Ergenliğe adım attıktan sonra kızı boş bırakırsan, başına fahişe olur mantığı hala sağlam zira. Aranızda buna itiraz edebilecek kimse yok değil mi?

Çıkan göğüslerimizden utandığımız, sırf belli olmasın diye kambur yürüdüğümüz ya da memelerimizin çıktığı söylendiğinde dehşetle reddettiğimiz zamanlar oldu, utanıyorduk. Neden? Çünkü mememiz vardı.

Meme. İki heceden oluşan bir kelime, kadın cinselliğinin en büyük sembollerinden biri.  Meme. Bir zamanlar utanç kaynağımız, belli bir yaştan sonra kısıtlanmamızın altında yatan sebep ve meme, başımızın belası. Başımıza türlü türlü iş açan.

Meme, Tanrının bize armağan ettiği. Yeni nesilleri doyurduğumuz kutsal kaynak.

Ben şanslı olan kesimdendim. Oyuncak bebeklerimle oynayabildiğim, istediğim şeyi giyebildiğim, istediğim yere gidebildiğim, istediğimle konuşabildiğim bir çocukluk yaşadım. Çocukluğumu doya doya yaşadım ama ne yazık ki bu tüm kız çocukları için geçerli değil. Ülkemizde ve dünyada çocuk yaşında, kendilerinden onlarca yaş büyük adamların altına yatmak zorunda olan çocuklar var. Hayatlarını yaşayamadan çöpe atan, belki ileride zevk alabilecekleri her şeyden tiksinen ve bir eşyaymışçasına değer biçilen çocuklar.

Nojoud Ali bunlardan biri. Yaşından beklenmeyen bir cesarete ve inanca sahip bir çocuk. Ona zorla sahip olan adamın altında renkleri unutmamış bir çocuk, kadının anlamını bilmeden kadın olmuş bir çocuk.

Martı yayınlarından çıkan kitabın dilinin çok etkileyici olduğunu söyleyemem fakat siz de anlarsınız, böyle bir kitapta edebi bir dil kullanmak son derece gereksiz olurdu. Henüz 10 yaşında olan ve eğitimini yarıda kesmiş bir çocuğun ağzından ağdalı cümleler dökülmesini bekleyemeyiz değil mi?

Yazılacak ne var diye düşünüyorum, kitap hakkında birkaç yorum yapmayı istiyorum ama elimden bundan ötesi gelmez sanırım. Bir hayat hikâyesinden bahsediyoruz; meydana geldiği toprakları aşıp tüm dünyaya yayılan, başka çocuklara da umut olan bir hikayeden. Cesaret veren, hala iyi insanlar olduğunu haykıran bir kitaptan. Daha ne yazılabilir ki?

Bu ağlanacak bir hikaye değil. Bu çocukların kaderine ağlamak son derece gereksiz bir eylem zaten, ağlayacaksak bu durumda olan çocuklar için bir şey yapamıyor oluşumuza ağlayalım. Onların hikayelerine değil. Zira çocuk gelinlerin gözyaşlarımıza değil, desteğimize ihtiyacı var.

Dünyada iyi insanlar olduğunu bilmeye ihtiyaçları var.

❝İnsanı mutlu kılabilecek tek bir şey düşünebiliyorum;
yeni başlayan biri olmak.
Yüzyıllar uzunluğundaki trenin ardından ilk sözcüğü yazan biri.❞

Rainer Maria Rilke

Sinir bozmak için birebir; Nana

Okuduğum tüm yorumlar ve dinlediğim tüm insanlar beni aynı kapıya sürüklemeye çalıştılar. Nana harika bir anime, öyle harika ki izledikten sonra etkisinden kurtulamayacaksın.

Tamam, diyordum. İzleyeyim madem de ben de gireyim bir etkiye, bakalım neler olacak ama bir türlü vakit yaratamıyordum Nana için. Araya filmler, kitaplar, araştırmalar, projeler hatta başka animeler giriyordu. Lafın özü, elim bir türlü gitmedi Nana’ya. Meğer bu evrenin “Yapma kızım, yapma yavrum kafadan çatlaksın sen. Sinir hastasısın, gidip anime karakterine öfkelenirsin. ” deme şekliymiş de ben anlamamışım.

Neyse, duygu ve düşüncelerimi az sonra fazlasıyla öğreneceksiniz zaten. O yüzden çemkirmeye başlamadan önce animeyi birazcık anlatayım da yazık olmasın zira benim sinirden delirdiğim anları çıkartırsak anime gayet güzel bir anime, sonunu izlememiş sadece okumuş olsam da. Sonunun da sevdiğim sonlardan olduğunu söyleyebilirim. Kitap dünyasındaki beyaz diziler gibi daima mutlu biten kurgulardan pek hoşlandığım söylenemez. Sabun köpüğü gibi olmalarındansa, insanın ağzının ortasına çakıp öylece bırakmalarından daha çok hoşlanıyorum sanırım.

Anime, gerçekçi bir şekilde işlenmiş. Bunu başta söyleyelim. Kızaran karakterler, liseliler ya da pembe kalplerle süslenmiş aşklar yok. Her şeyi bir kenara bırakır ve tarafsız bakmaya çalışırsak bu animenin gri tonlarından oluşan bir anime olduğunu söyleyebiliriz. Karakterler siyah ya da beyaz diye kutuplaştırılmamış.

Hepsinin iyi yönleri olduğu gibi, kötü yönleri de var.  Belki de bu kadar gerçekçi olmasının asıl nedeni bu. Gerçek hayatla olan tüm bağlantıları, ayrıntıları ve hikayenin gerçekliğini boşverelim. Hangimizin belirli bir rengi var şu dünyada? Tamamen iyiyim ya da kötüyüm, diyebilecek bir insan var mı?

Ben buna inanmıyorum, cidden inanmıyorum.  İnsanların iyi ya da kötü olduklarını belirleme şeklimizi de sevmiyorum açıkçası. Etiketlemeye fazla meraklıyız. Değer atfedip ardından hayal kırıklığına uğramaktan ya da her şeye önyargıyla yaklaşıp önümüzdeki fırsatları kaçırmaktan zevk alıyoruz sanki.

Anime iki farklı kadını odak alıyor. Osaki Nana ve Nana(Hachi).  Osaki Nana, aykırı tarzı, elinden düşürmediği sigarası, makyajı ve piercingleriyle tamamen umursamaz bir görüntü çizerken; Hachi’yle yanyana geldiklerinde sert, güçlü ve aldırmaz olan Osaki Nana’nın yanında düşünceli ve iyilik timsali gibi duran Hachi yüzünden Nana iyice sert bir karakter olarak algılanıyor.

Karakterler öyle güzel tasarlanmış, insanlarda oluşturulmak istenen düşünce öyle güzel verilmiş ki Osaki Nana’nın omuzlarının çöktüğü, endişelendiği, yalnızlığın dibine vurduğu anları gördüğünüzde siz de dibe çöküyorsunuz.

Bu gerçekçi bir anime. Zorunlu ayrılıklar, aşk acıları, pişmanlıklar, yapılan hatalar, ısrarla yapılan hatalar, korkular, umutlar, arkadaşlık, sevgi.  Hayatımızda bunların hepsi yok mu? Hayatlarımız rengârenk değil mi?

Animeyi sevmeme nedenim olan diğer Nana, nam-ı diğer Hachi ise tipik bir ilgi manyağı. Animenin başından sonuna sizi sinirlendirebilecek bir şeyler yapmayı beceren karakter hakkında detaya giremeyeceğim zira bu oturup size tüm bölümleri anlatmamı sağlar.

Josei başlığı altında kategorilenen ve ostlarıyla dikkat çeken anime hakkında söylememiz gereken son şey ise manganın yaratıcısı olan Ai Yawaza’nın hastalığı yüzünden manga ve snimenin yarım kaldığıdır.

 

#9

“Sizin dinlemek isteyip istemediğinize bakmaksızın, neden bir böcek bile olamadığımı anlatmak geliyor içimden. Şunu bütün ciddiyetimle söylüyorum ki, birçok kez böcek olmak istedim. Ancak bana bu onur bile bahşedilmedi. Yemin ederim ki, gereğinden fazla bilinçli olmak hastalıktır, gerçek ve tam bir hastalık. Gündelik yaşantımız için sıradan bir insanın bilinci yeter de artar bile.”

 

Dostoyevski