Silahımla Sev Beni

Fazla kelimesinin bile tam olarak anlatamayacağı kadar yoğun bir dönemden geçiyorum. Masamın üstünde okumam gereken kitaplar dağı her geçen gün büyürken; tamamlamaya çalıştığım işler, yeni gelen işler ve halimize acımayan profesörlerin verdiği ödevler etrafımda dans ediyorlar.

Kendime zaman ayırmak, zevk aldığım işlere yönelmek, bu sıkıcı tempodan biraz da olsa sıyrılmak istiyorum. Sadece istiyorum, henüz becerebildiğim söylenemez. Birkaç kez alışverişe, canlı müziğe, sinemaya ve tiyatroya gittim. Ne güzel dediğinizi duyar gibiyim, güzel evet ama tüm bunları haftalık rutini haline getirmiş, haftada mutlaka bir film izleyen, birkaç kitap bitiren, sevdiği dizileri kaçırmayan bir insanın tüm bu aktiviteleri kaçamak vakitlerde yapmaya çalışması ne kadar sıkıntı veriyor tahmin bile edemezsiniz.

Yine de mutlu sayılırım. Elimden geldiğince mutluyum, konumuz da bu değil zaten. Yazmayı özledim, uzattıkça uzatıyorum.

Kendimi akademik kitapların ağır havasından kurtarmak için bir çözüm ararken, Wattpad denilen sosyal ağ ya da telefon eklentisiyle tanıştım. Benim zamanımda forumlar vardı, hikaye yazmak isteyen insanlar orada yazardı. – Yöneticilik yapıp, terör estirdiğim dönemler bile oldu. – Şimdi bu tarz şeyler için özel siteler çıkmış hatta işi cebimize kadar taşımışlar, güzel şeyler bunlar.

Her neyse, eski eğitim alanım, daimi ilgi ve yarı zamanlı iş alanım olan edebiyat her zaman ilgimi çektiğinden Türk amatör yazarların elinden çıkma hikâyeler arasında dolanmaya başladım. Başlamasaydım daha iyi olacaktı sanki, neyse. Psikoloji – sosyal psikoloji alanında eğitim alan bir insan olarak dikkatimi çeken bir ayrıntıyı sizlerle de paylaşmak, günümüz gençliğinin fantezilerini bir de sizin eleştirel gözünüze sunmak için buradayım. Çok mu lazım? Hayır, hiç lazım değil ama canım yazmak istiyor. Bir neyse daha.

Çok tıklanan hikayelerden, hikayelerin bölüm aralarında reklamı çıkan hikayelere sektiğim birkaç akşamın ardından açık yüreklilikle söyleyebilirim ki Stockholm Sendromu adı verilen rehine-rehinci bağı ülkemiz –sadece Türk yazarları inceleyebildim– gençleri arasında fazlaca popüler.

Gezintim sırasında rast geldiğim birçok hikayede küçük yaşlardaki kadın karakterimiz, kendinden yaşça büyük ve davranışları birçoğumuz tarafından hoş karşılanmayacak kaba-saba tipler – mafya, şirket yöneticisi, müzik grubu üyesi, motorcu, serseri vs. tarafından kaçırılıp, ayartılıp, taciz edilip ardından erkek karakteri adam ediyor, onun içindeki yumuşak tarafı ortaya çıkartıyorlar.

Şimdi derin bir nefes alıp arkamıza yaslanalım ve kadın milletinin erkeği adam etme tutkusunun temeline inmeye çalışalım. Bu nasıl bir şeydir ki, yaşlarının küçük olduğunu tahmin ettiğim amatör yazarlar bunu hayal dünyalarına oradan da kalemlerine taşımışlar.

Eski çapkından iyi koca olur mantığı yüzyıllardır süregelen kısmen hatalı bir mantık, bunu çoğumuz biliyoruz. Erkeğin doymuşu iyidir, evet ama huylunun huyundan vazgeçmemesi gibi bir seçeneğini de göz ardı etmememiz lazım. Mucizelerin genellikle kitap ve film kahramanlarının başına geldiğini, onu da mutsuz yazarların yazdığını unutmasak her şey daha güzel olacak. Pembe hayallerimizin yaratıcılarının paçalarından mutsuzluk/tatminsizlik sızıyor.

Hikaye isimlerini hatırlamıyorum, hatırlasam dahi direkt hedef belirterek yazmam o ayrı. Yazmaya hevesli insanların kalemlerini eleştirmek bana düşmez, okurken bana küçük sevimli sinir krizleri geçirten imla hatalarını saymayacağım o yüzden. Takıldığım kısım konular, konuların işleniş biçimi, olay örgüsünün ilginçliği.

Tecavüzü nasıl tanımlarsınız? Tecavüzü hangi cümlelerle haklı çıkartabilirsiniz? Tecavüzün ya da birine satılmanın olumlu bir yanını bulabilir misiniz? Her kötü durumda karşımıza çıkan “Tecavüz kaçınılmızsa zevk almayı bileceksin” cümlesini geçelim. Yok öyle bir dünya dostlar. Tecavüz fantezi alanında kullanıldığında ve rıza gösterdiğiniz bir partnerle hoş olabilir ama gerçekten tecavüze uğruyorsanız, zevk alamazsınız. Eleyelim o seçeneği. Şimdi, genç kızlarımızın hikâyelerinde işlediği konulara gelelim.

Zihinler öyle bir hal almaya başlamış ki; romantizm denildiğinde aklımıza gelen ilk şey, kötü bir olay, kötü huyları olan bir karakter ve onu iyileştiren kadın kahraman olmuş. Başına gelen her şeye katlanan ve alışan bir kadın denildiğinde aklınıza gelen ilk şey ne oluyor? Kendi seçimlerini yapmak yerine yönlendirilen, her hareketinde birilerinden izin almak zorunda kalan kadınlar denildiğinde ne düşünüyoruz?

Bu tanımlar bize ne kadar yabancı?

Hiç değiller, değil mi? Kadının her geçen gün biraz daha metalaştırıldığı, kadına şiddetin normalimiz haline geldiği, tecavüzün suçtan bile sayılmadığı zamanlardayız. Karşınıza geçmiş, tecavüzcüsüne/onu kaçıran zorbaya aşık olan genç kadınları yazan genç kadınları eleştiriyorum. İçinde büyüdüğü toplumun gerçeklerini kabullenmek için fantezi haline getiren, gerçeklerden kaçmak için pembe gözlüklere sığınan zihinlere saydırıyorum.

Suçu zavallı Grinin Elli Tonu’nun yazarına –kadının adını unuttum- atmak isterdim, çünkü o kitaba – düzeltelim, o tarz kitaplara ve yazarlarına sataşmak gerçekten hoşuma gidiyor. Erotik edebiyat da gerekli evet ama – kitaplığının %80’ini akademik kitaplar, geri kalanını bilimkurgu ve fantastik kitaplarla kaplamış bir insan olarak fikrimi az çok tahmin edersiniz sanıyorum. Erotizmin fazla abartılmaması, erotik kitaplara yaş sınırı getirilmesi taraftarıyım zira bu tarz kitaplara meraklı olan kitlenin yaşı her geçen gün biraz daha düşüyor.

Geçelim.

Okuduğum üç hikâyeden ikisinin Stockholm sendromuna gönderme yapmasıyla durumun iç acıtan halini fark etmiştim. Aşık olan mafyalar, aşık olan dominant adamlar, aşık olan çete liderleri, aşık olan seks düşkünü müzik grubu üyeleri, aşık olan serseriler vs. diye uzayan listenin en masum üyeleri serseri müzik grubu üyeleri ve dominant arkadaşlarımızdı sanırım. En azından şiddeti bir tür zevk aracı olarak kullanıyor, günlük hayatlarında saygın bir yaşam sürüyorlardı.

Hikayelerin genelinde düşmanlarını vuran, işkence eden ana karakterlerin yaratılış amaçlarını anlamaya çalışıyordum, çünkü işim yoktu. Tüm final zamanlarında olduğu gibi ders çalışmak dışındaki tüm etkinliklere meraklıydım. Böylece Türk amatör yazarlarının zihnini besleyen o karanlık dünyaya ilk adımı attım.

Televizyon!

Dışarıdan baktığınızda benden iyi bir seyirci bulamazsınız, televizyonum sürekli açıktır. Evde değilken bile televizyonu açık tuttuğum oluyor ki eve girdiğimde sessizlikle karşılaşmayayım amma ve lakin konu izlemeye gelince biraz sıkıntı yaşadığım gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Ben polisiye seviyorum, Türk televizyonlarında oynayan –bildiğim- tek polisiye Arka Sokaklar. Vaziyet bu olunca insanın içinden açıp birbirinin kopyası olan dizileri izlemek gelmiyor ama ben izledim. Sırf okuduğum hikayelerin nereden türediğini görmek için yayınlanan ve izleyiciyi çeken tüm dizilerin bölüm fragmanlarını –ne sandınız canlar?- izledim.

Sonuç mu?

İnsanları gerçek dünyadan uzaklaştırmak gibi bir amacı da olan televizyonlarımızda gerçek hayat abartılarak yayınlanıyor. Sokakta başınızı çevirdiğinizde eşine zorbalık eden bir adam mı görüyorsunuz, televizyon o adama yaptığı hayvanlığı haklı çıkartacak bir hikaye uyduruyor. Öyle ki izlerken “Ayy” diyorsunuz tiz bir sesle “Yazık kız! Çok eziyet çekti bu adamda, psikolojisi bozuldu.”

Lise dönemlerime denk gelen bir dizi olduğunu anımsıyorum. Mahsun Kırmızıgül çekiyordu yanlış hatırlamıyorsam, başrollerinde Fikret Kuşkan vardı ve adam her fragmanda birilerine tokat atmasıyla zihnime kazınmıştı. Uzun lafın kısası, yazının başından beri çeşitli şekillerde dokundurduğum tatlı kızlar çevrelerinde, televizyonda ve popüler olan kitaplarda gördüklerini kurguluyorlardı.

Beni rahatsız eden kısım, okuduğum hikayelerin hiçbirinde adamın silahı bırakmamasıydı. Hikayenin başında belinde silahıyla gezen, yerli yersiz şiddet gösteren adam, hikayenin sonunda da silahlıydı. Zorbaydı, çete lideriydi, mafyaydı. Fark olarak sevmeyi öğrenmiş, kendinden bilmem kaç yaş küçük bir kıza tutulmuştu.

Öyle sevginin içine tükürelim mi sevgili okuyucu

Bence tükürmeliyiz.

Aralık ayından bu yana arşivde bekleyen yazıyı hızlıca sonlandırıp yayınlayayım, dedim. Mesaj kutuma tatlı tatlı küfreden okuyucu, kim olduğunu bilmesem de saygı ve sevgilerimle.

Buralardayım.

İstek Parca; Sıradaki gonderı aşk acısı cekenlere gelsin

“Gündüz bir şekilde hallediyorum, asıl işkence geceleri başlıyor” dedi.

Duygusal bir insan sayılmasam bile aşk acısının ne demek olduğunu bilirdim. Bundandır diğerlerinin yaptığı gibi “Aiyy canım” demek yerine daha pratik bir öneriyle arkadaşıma destek olmaya karar verdim.

“Supernatural filan izle, Constantine baslayacak ona da bakabilirsin”

Birkaç random gülüşün ardından ekrana “Senden de bu beklenirdi” tepkisi düştü. Arkadaşlarım beni tanımlarken genellikle “Soğuk” kelimesini kullanırlar. Aşk-meşk konularından olabildiğince uzak durur, dedikodu vakti başladığında ortalıktan yok olurum. Bir ağacın romantikliğine sahip olduğumu düşündüklerinden bu konularda bana danışmazlar zaten. Dizi film yorumladığım blogda içimde kopan fırtınalardan bahsetmeyeceğim elbette konuyu kafamı dağıtmama yardımcı olan şahane dizilere getirmeye çalışıyorum.

Blogu takip eden birkaç tanıdığım çok iyi bilir. Ben görüp görebileceğiniz en ödlek insanlardan biriyim, hayal gücüm fazla gelişmiş olduğundan- evet, böyle avunuyorum- korku filmleriyle dalga geçen komedi filmlerinden bile korkarım. – Pinokyo’dan bile korkuyordum ama mantıklı sebeplerim vardı. Korkunç Bir Film serisinin 2 veya 3. filminde sandalyeden fırlayıp koşarak odayı terketmişliğim var, size öyle söyleyeyim gerisini hayal edebilirsiniz zaten.

İşin kötü yanı şu ki, mistik, gizemli, insanı geren ve ürkmesine sebep olan şeylere karşı engel olamadığım bir ilgim var. Özellikle tinsel-dini hikayelere dayanan/bu konuları ele alan dizileri gördüğümde kendime engel olamıyorum. Bunu elektrik faturasından ve her an yanımda olan  el fenerinden anlayabilirsiniz. Yatağımın altı da sürekli temizdir mesela, arasıra eğilip kontrol ettiğimden toz püsür gördüğümde oraları da bir güzel temizlerim.

İzlediğim kocaman bir peygamber devesine dönüşen lezbiyen filminden sonra yastık kılıflarının içini de kontrol etmeye başlamıştım.

Uzun süre yazmayınca konuyu nasıl güzel uzatıyorum di’ mi?

“Supernatural’den başka dizi mi bulamadın?” dedi arkadaşlarımdan biri “Kız uyuyamıyorum diyor, iyice saptıracaksın uykusunu”

Anlatmaya çalıştığımda oydu zaten. Romantik komedi ya da komedi türünde bir dizi önersem orada ağlayacak bir şey bulacak, kendi kendini kahredecekti. Ben internette dolanan Sivaslı Esnaf- Tuvaletimizi nereye yapacağız? isyanına bile göz doldurmuştum vakti zamanında sırf adam bir gün telefonundan videoyu açıp “ehehehe” dedi diye. Aşk acısı çeken insana önerilecek son şey içinde romantik unsur barındırabilecek herhangi bir şeydir.

“İblisti, ruhtu derken adamı hatırlayacak vakit bulamaz işte” diyerek savundum kendimi. Birkaç kahkaha efektinden sonra beni haklı bulduklarını söyleyen arkadaşlarım oturup romantik öge barındırmayan, kafa meşgul edici dizi aramaya başladılar. Ben de aşk acısı çekenlerin derdine deva olacak listeler hazırlamaya karar verdim.

İlk listemiz fantastik unsur barındıran dizileri içeriyor. İkinci listede asıl favorim olan polisiyeleri ele alacagım.

Supernatural

Uzata uzata tabiri caizse don lastiğine çevirseler de her görüşümde ergenliğimin en civcivli dönemlerine döndüğüm Dean Winchester sayesinde listeye bir numaradan dahil ettim Supernatural’ı. Dizi yerine Jensen Ackles isimli aktörden bahsetmek istiyorum aslında ama… Of, Supernatural’ı bilmeyen kaldı mı arkadaşlar? Bir ara Cnbc-e’de yayınlanıyordu, hatta gecenin köründe izlediğim canavara dönüşüp analarının yataklarının hemen yanında solucan fışkıran ağızlarıyla dikilen çocukları barındıran bölümü yüzünden bir ara canıma okumuş dizidir bu. Hepimiz biliriz.

Babaannem biliyor, internette fink atıp bilmeyen varsa çok ayıp.

Özet geçersek; İki kardeş var. Canavar avlıyorlar, dizi her sezon ortasında pisleyip sonra onu sıvamaya başlıyor. En son işleri Tanrı gitti, melekler, şeytanlar, cehennem, cennet olayına çevirdiler. Sam var uzun, Dean var kısa tatlı.
Babaları da avcıydı filan. Benim gibi ottan püsürden korkuyorsanız karanlıkta izlemeyin, korkmuyorsanız korkulacak bir yanı da yok zaten. Adamlar silahsız kalıp, elleri kolları bağlandığında bile bir şekilde kurtuluyorlar.

Hemlock Grove

Kurtadam, vampir ıvır zıvır gibi fantastik kahramanları konu alan dizilerde en büyük sıkıntım hepsinin ergen kızlarımızın hormonlarını coşturmak için yakışıklı adamlarla süslenmiş, binbir tane romantik unsurla tatlandırılmış olmasıdır herhalde.
Adam vampir ama yüzük takıp gündüzleri gezinebiliyor, bir diğeri kıpkırmızı dudaklarını ve pudradan cildinin gözükmemesini umursamadan ben aslanım, sen kuzusun diyor ama gidip geyik yiyor. Sonra bu yazar arkadaşınız ekranın başından “Sen vampirsin, kendine gel!” diye diye Firdevs Yöreoğlu’na bağlanıveriyor. Yazık değil mi bana?
Bence yazık.
Neyse.

Hemlock Grove tam burada büyük bir değişiklik yarattı. Tatlış ya da aşık vampirler, ergen kurt adamlar ya da ergen olmayan ama aşık olup doğalarını unutmuş kurt adamlardan sonra bünyeme kızgın kumlardan serin sulara atlamanın o eşsiz ferahlığını getirdi. Tüylerim ürperdi, gerilimle kasılan bedenimi açmaya çalışırken, kıstığım gözlerimle ekrana bakmaya çalıştım. Bildiğin ürkütücüydü. Sinematografisi harikaydı ve şahsımın gördüğü en iyi kurt adam dönüşümüne sahipti.
Ayrıca meraklıları için dizide Skarsgard soyundan genç bir er kişi de var.

True Blood

Bkz: Bir kadın uğruna ya rab, ne güneşler batıyor dizisi

Aşk acısı çekene bunu tavsiye etmem aslına bakarsanız zira son sezonun 4 bölümünün son sahnesinde Eric Northman isimli canım karakter, Sookie denilen kadına – Evet, karakteri sevmiyorum. Üstüne uzun uzun da karalarım ama ne gerek var?- öyle bir bakış attı ki, durup dururken kendimi üzülmüş halde buldum. Sonrasında Buffy’nin bölümlerinden birini açıp “Ehehe ben bunlardan mı korkuyordum küçükken, ne salakmışım” saçmalığına başlamasaydım muhtemelen bana böyle bakan bir adam olacak mı acaba diye dertlenirdim.

Buffy’de de Spike var gerçi. Neyse onu da yazarım listeye.
True Blood’un ahım şahım bir yanı yok aslına bakarsanız. HBO dizilerinin görselliğini sevdiğimden izliyorum. Hikayeyi fazlaca karmaşıklaştırdılar gibi geliyor, kitap serisiyle bağlantı kuramamaya başladım ki okumayı da uzun süre önce bırakmıştım. Misal Eric ve Sookie’nin evlenmesi gerekiyordu bildiğim kadarıyla ama dizide öyle bir şey olmadı sanırım. Eric ince hastalığa tutuldu, bir aylık ömrü varmış. İntikamımı alayım da rahat öleyim diyerek dolaşıyor ortalıklarda.

Aşk acısı çekiyorsanız, dizinin görselliğine odaklanın derim. Karakterlerin çoğunun maşallahı var. Benim şahsi favorilerim Eric ve Alcide’dı. Biri öldü, biri hasta. – Ne kadar kısmetli bir insan olduğumu buradan anlayabilirsiniz, maşallah dediğim sabaha çıkamıyor. Sezon başında Alcide’ın kısacık saçları ve hafif hafif kırlaşmış sakallarını görünce “Allahım beni ergen tavırlarına sokmak için mi tüm bunlar?!” diye küçük çaplı bir isyan anı yaşamıştım. Adam 3 bölüm yaşadı.

Sookie Stackhouse adlı kadının bir erkekten diğerine koşup, hepsini kendine aşık etmesine ve o kudretli adamların tatlı köpekçikler gibi kadının etrafında gezmesine de sinir olabilirsiniz. Aşk maşk düşünmüyorsunuz öyle durumlarda.

Salem

Cadıları, teyzemi Nicholas Cage’in elleri yüzünden sürüklediğim Cadı Avı filmi sonrasında bırakmıştım aslına bakarsanız. “Ay diğer filme mi girsek bitanem?” derken yüzünü ekşiten teyzemi “Teyzecim ergen filmi bunlar, adamın elleri çok güzel n’olur buna girelim” diyerek bomboş sinema salonuna sürüklemiş filmde cadı sandığımız karakterin başka bir şey çıkmasıyla uçuklayıp teyzemin paltosuna gömülmüştüm.

Korkudan salondan çıkamadığımız için zavallı kadın tüm filmi izlemek ve arkadaki çiftten gelen sesleri dinlemek zorunda kalmış, ben de duyduğum seslerden dolayı bildiğim tüm duaları en az 100 kez okuyup sevap pointlerimi arttırmıştım. İşte o efsanevi günden beri cadı madı izlemiyordum ben.

Nedendir bilinmez Salem’in adını ilk duyduğumda çok heyecanlanmış, bir dönem zamanımın çoğunu ayırdığım Salem olaylarını anlatma olasılığı yüzünden diziyi beklerken büyük bir heyecanla dolmuştum fakat Salem ona verdiğim 3 şansı –ilk 3 bölüm ben de destekledim- akıllıca kullanamayarak dizi listemden çıkmıştı.

Bu listeye neden aldın o zaman?, diyorsanız ki deseniz yeri. Arkadaşımın diziyi öve öve yere göğe sığdıramaması derim. Ayrıca aranızda beğenen olabilir. Ben izlemediysem siz de beğenmeyip izlemeyecek değilsiniz ya.

The Strain

Posterine bakamıyorum ben bu dizinin.

Söylemeden geçseydim gerçekten içime otururdu. Dizi için iddialı deniyor, ortalığı yakıp yıkacak deniyor vs vs ama bir poster bu kadar rahatsız edici olabilirdi herhalde. Ben ki her türlü vahşet içeren görüntüyü türlü şekillere girsem de izleyebilirim ama bu dizinin posterini dizi sitelerinin o küçücük pencerelerinde gördüğümde bile ürperiyorum. Merak eden Google’a sorup bakabilir. Dizinin posterinde gözün içinden çıkan bir solucan var ve o solucan beni dizideki alışılmamış vampirlerden bile daha çok ürkütüyor.

Posteri bırakıp diziye ve konusuna geçersek, beğendim/beğenmedim yorumlarında bulunamayacağım kadar yeni bir dizi The Strain, yönetmeninin isim yapmış bir yönetmen olması, iddialı bir üçlemeden uyarlanıyor olması gibi artıları var ama ilk bölümdeki oyunculuklarda beni rahatsız eden bir şeyler olduğunu belirtmeden geçemem mesela.

Tatlış vampirlerden dert yanıyordum ya, bir de bu dizideki vampir/zombi artık her ne haltsa yaratıklara bakalım isterseniz.
the-strain-vampire“Edward” diye bağıran birilerini duyduysanız o bendim.

– Parantez açılsın.

Saat 06:39, bir yandan Youtube’dan The Best of Mozart dinliyorum ve videoda öyle bir görsel kullanmıslar ki yazıya yerlestirmek için video ararken yanlıslıkla görüp kendi kendime mavi ekran verdirttim. Sayfayı açıp açıp gülüyorum su an, muhtemelen uykusuzluktan beynim sulandı.  Önümde koca bir gün oldugunu göz önüne alırsak, sahane ruh halimle renkli bir gün gecirecegimi söyleyebiliriz.

Parantezi kapatalım.-

İzleyeceklerim arasında olan Penny Dreadful’u, izleyip bitirdigim The Fades’i,  The Walking Dead’i, izlemekte oldugum Witches of East End’i – eşek kadar Killian kısmı yapıp ergenligimi konuşturmayı düşünüyorum-  ve unuttugum diger dizileri bir sonraki yazıya bıraktım zira uykum geldi ve şu an ne yazdıgımı tam olarak bilmiyorum.

İtiraf etmem gerekirse yazıya baslarken de uykum vardı. Ergen hallerim ve hormonlarım konuştuysa kusura bakmayın.

Kısa Kısa #3 – “Onlar aslında kek hamuruymuş.”

aaaaaO kadar uzun zamandır bloga yazı girmiyorum ki yenilenen kısımlarını gördüğümde garip tepkiler verdim. Sayfanın açılmasını beklerken bana Pink Martini’nin Bitty Boppy Betty şarkısını hatırlatan bir şeyler yazıyordu misal.
Ne yazıyordu deseniz hatırlamam zira, blogu karıştırırken görseldeki ifadelerle karşılaştım.

Yukarıdaki aramaları yapan iki okuyucum için büyük bir hayal kırıklığı olduğumu tahmin ediyorum zira blogda shitting olayıyla ilgili tek bir kelime etmişliğim yoktu. BDSM vs. vs. hikayeleri yazıp aratan insanlar kaldığını da düşünmüyordum açıkçası. Hadi yazıp arattı diyelim, pek sevgili Google’ın önüne serdiği seçeneklerde beni bulacağını sanmıyordum. Daha önce BDSM konusu hakkında fazlaca atıp tutmuş olmamdan kaynaklanan bir durum olduğunu düşünüyor ve boşveriyorum.

Beni asıl üzen şey emek emek işlediğim canım bloguma gelen insanların tercih ettiği yollar, ilk iki bölümünü izleyip sonra unuttuğum Arrow’un nefis hatları olan başrol oyuncusu Stephen Amell’in fiziksel özellikleri ve bok/boklama hikayeleri yüzünden mi uğruyor onca insan bu bloga 😦

Çok üzülüyorum 😦 , diyecektim de yok ayol – Ayol?- Önümde uğraşmam gereken 350 sayfalık bir iş var ve ben onunla uğraşmamak adına elimden gelen her şeyi yapıyorum. Televizyonda izleyecek bir şey bulamayınca bloga sardım böyle. Bloguma uğrayanları hayal kırıklığına uğratmamak için suraya iki BDSM hikaye karalamayı isterdim ama…

Şöyle yapalım. Bir kitapçıya gidin, çok satan romanların olduğu bölüme gidip herhangi bir yeni çıkmış romana elinizi uzatın. Çok acayip şeyler var dostlar. Son zamanların modası olan hırpalamalı seksli kitaplar her köşede karşınıza çıkıyor. İdealleştirilmiş dominant erkeklerin evcilleşmesini büyük zevkle okuyorsunuz. Erotik kısımların haddi hesabı yok zaten.

Benim blogda ne arasın BDSM hikayesi, ben ancak laf yapıyorum buralarda. Hem canım okuyucu  onlar kek hamuruymuş, öyle demişlerdi bana.

 

“You raped her. You murdered her. You killed her children.” : Artistligin sırası degildi Oberyn

 

Saat 05:45

 

Uzun zamandır ilk defa erkenden yatağa girdiğim gece sonlanırken yatağımda döne döne uyuyorum. Rahat bir uyku ve güzel bir rüya, uzun zamandır görmediğim bir arkadaşımı yanımda görmek bile beni mutlu etmeye yetiyor gibi. Bir şeyler yiyoruz, o gülerek anlatırken ben dinliyorum. Rüya olduğunu biliyorum çünkü arkadaşım sıkça görüşemeyeceğimiz kadar uzakta ve ben midye yemem. Bir yerlerde Stiarway to heaven çalıyor. Parça ilerlemek yerine hep aynı yeri tekrar etmeye başladığında rüyadan kopup gözlerimi açıyorum.

Gün aydınlanmış. Hava kapalı olacak gibi. Çalan telefona uzanırken telaşlanmamaya çalışıyorum zira sevdiklerimden birinin başına bir şey gelse aranan kişi ben olmam. Yeni numaramı bilen çok az kişi var zira.

Ekranda beliren arkadaşımın yüzüne bakarken algılarımın açılmasını bekliyorum. Esra uzun zamandır arkadaşım, zevklerimin uyuştuğu nadir insanlardan olduğunu bile söyleyebilirim. Yine de kendisine bende en sevmediği özelliği sorsanız, olur olmaz yerde izlediğimiz şeyin geleceği hakkında bilgi vermem olduğunu söyleyebilir. Ben ipuçlarına bayılırken, o nefret eder. Ben konu hakkında bilgi sahibi olan herkesle hararetli bir tartışmaya başlarken o ortamdan uzaklaşır zira teorilerden nefret eder.

Şaşkınca “Esra?!” diyorum telefonu açtığımda “Kötü bir şey olmadı değil mi? İyi misin?”

“Uyuyor muydun?” diyor en az benim kadar şaşkın bir sesle “Uyuyacağın aklıma bile gelmemişti.”

Saat sabahın beşi demek istesem de susuyorum zira ikimizde uyku düzenimin müthiş bir düzensizlikle işlediğinin farkındayız. “Önemli değil” diye mırıldanıyorum merak içinde, henüz bir şey söylemedi ama sesinden telaşlı hatta sinirli olduğu anlaşılıyor. Esra durduk yere sinirlenen insanlardan değildir. Bir insanı sabahın beşinde arayıp uyandıracak insanlardan hiç değildir. “N’oldu?” diyorum yeniden.

“Ağzına ettiğimin herifinin yaptığını gördün mü?!” diyor neredeyse bağırarak. Saat sabahın beşi, uyanalı beş dakika bile olmamış. Bir süre bekleyip aklımdan herif seçeneklerini geçiriyorum. Profesyonel bir stalker olan Esra’nın eski sevgili ve sevgili adayı yelpazesi o kadar geniş ki bir süre sonra nerede kaldığımı unutup başa dönüyorum. Fakat bir saniye, Esra benim onun eski sevgilileriyle ilgilenmediğimi bilir. Ağzına edilecek herif benimle ilintili biri mi?

Aniden dağılan uykumla yatağın içinde oturur konuma gelirken “Hangi adamdan bahsediyorsun?” diye soruyorum nereden geldiğini bilmediğim bir sinirle.

“George R. R. Martin trollünden bahsediyorum ya kimden bahsedebilirim” diye karşılık veriyor. –Tabi canım, bir insanı sabahın köründe arayıp başka kimden bahsedebilirsin ki?

Söylediklerini anlamaya çalışırken içimden birkaç kez cümlesini tekrarlıyorum. Olaylar kafamda berraklaşırken GoT’un son bölümünü izlemiş olabileceği ihtimali aklıma geliyor. Yüzümdeki sırıtışı tarif etmem mümkün değil. “Eh” diyorum keyifle yastığıma geri dönerken “Öyle olacağını biliyorduk. Sen neden aradın ki beni?”

“Ya şarefsizlik yapma” diye sızlanıyor “Anlat işte ne olacağını sezon finaline bırakacaklar tüm olayları biliyorum, bekleyemem ben”

Yıllar boyunca benim spoiler alma/verme tutkumdan şikayet etmiş bir insanın telefonda bana açıkça yalvarmasının keyfini birkaç dakika daha çıkarttıktan sonra anlatmaya başlıyorum. Kitaplarda olanlar, olanlara bağlı teoriler derken telefonu kapattığımızda saatin sekize yaklaştığını görüyoruz. “Adam yeminimi bozdurdu ya!” yazıyor birkaç dakika sonra whatsapptan.

Bir şeyler yemek için mutfağa gittiğim sırada mailleri kontrol etmek amacıyla mailime giriyorum. 5 farklı kişiden 21 mail. Soru aynı, Tyrion’a ne olacak?

Bir çoğu GRRM’e sayıp sövmüş. Oberyn Martell’in ölümüne olan üzüntüsünü dile getirmiş, yazarın sevilen hiçbir karakteri yaşatmadığını söyleyip şikayet etmiş falan fişmekan.

“Ben hiç üzgün değilim, neden sence?” yazdım maillerden birine cevap olarak.

Birkaç dakika sonra cevap geldi. “Kızım en az GRRM kadar psikopat olduğunu biliyorum ondan bana neden rahatım vs deyip kafamı karıştırmadan ne olacağını söyle”

Günümüz dünyasında insanların mutlu hikayeleri tercih etmesini anlayabiliyorum, kötü zamanlar geçiriyoruz. Her gün kötü insanlar görüyoruz, adaletsizlige, vicdansızlıga sahit oluyoruz. Kötülük midemizi bulandırmış durumda, biliyorum. Yine de sorunsuz ilerleyen mutlu hikayeler bir süre sonra sinirimi bozuyor benim zira biliyorum ki gerçek degiller. Gerçek hayatta her zaman iyilerin kazanması diye bir şey yok.

GRRM’in dünyasında da yok. Bu yüzden seviyorum. Bu yüzden bu adamın kalemiyle şekillenen dünya tüylerimizi ürpertiyor, sinirlerimizi bozabilecek kadar içimize işliyor. Fantastik bir evrende dünyaya eleştirel gözle bakan bir eserde her şeyin güllük gülistanlık olmasını beklemek kadar saçma bir şey var mı a dostlar?

GRRM bir karakteri seçse ve ona yüklenseydi mesela, diger karakterlerin güçlü yanlarını görebilecek miydik ? Tüm kitap boyunca Targaryen ailesine yapılan haksızlık onların gözünden anlatılsaydı ne düsünecektik? En basit örnekle çevrenize, tek bir bakış açısından anlatılan olayları dinleyen/okuyan/izleyen insanlara bakın. Onaylamak ve şiddetle savunmak dışında bir şey yapıyorlar mı? İnceliyor, sorguluyor, detayları görmeye çalışıyorlar mı?

Tyrion’un zekasının, Eddard Stark’ın adilliğinin, Robert Baratheon’un askının farkında olabilecek miydik sizce? Yoksa hepsi gözümüzde birer hain mi olacaktı?

Sevdiğimiz karakterler hiç ölmese de sadece kötüler ölüyor olsa zevk alacak mıydık diziden ya da kitaplardan?

Sanmıyorum.

Ondandır, seride birileri öldügünde üzülsem bile yazarın hikayeyi çekmeye çalıştığı bir yön olduğunu düşünüyorum ben. Tyrion’a gelecek olursak…

E-mail yoluyla takip edenler arasında ağız dolusu küfredecegini bildigim insanlar olmasa olacakları size anlatırdım ama anlatamıyorum. Yazıyı da can sıkıntısından yazdım aslına bakarsanız.

Kapanısı sevgili arkadasımın isyanıyla yapalım.

“Artistligin sırası degildi Oberyn, Drogo’m da artistlik pesindeyken gitmisti zaten 😦 “

 

“Ustume yapar mısın?”

480452_575991849092835_613528062_n

Sabahın ilk saatleri, düzensiz bir uyku düzenim olduğundan apartmanın hatta mahallenin koruyuculuğunu üstlenmiş durumdayım. Dışarıda havlayan köpeği ve köpeklere şarkı söyleyen acayip kadını –ödümü patlattı- saymazsak oldukça sakin bir gece geçirdim diyebilirim.

Karanlık ve sessizlik beni korkuttuğundan odamdaki tüm elektronikler çalışır durumda. Herkes uyuduğunda iyice depreşen yalnız halime ses oluyorlar. Gürültüsüyle adeta oda arkadaşım olan televizyon kafasına göre takılırken rastladım gece gece zaten arızalı olan psikolojimi iyice bozan programa.

Çok sevdiğim kuzenim gündemden Flash Tv ve Samanyolu Tv kanallarını izleyerek uzaklaştığından, zap yaparken –yine mi halay çekiyorlar acaba?, sorusuyla- Flash Tv’ye mutlaka uğruyorum. Bu gece, izlediğim dizinin yüklenmesini beklerken rastladım Ne Çıkarsa Bahtına isimli güzide programımıza.

“Ay ben kesinlikle izlemiyorum öyle şeyleri, zap yaparken rastlamasam haberim bile olmaz” yalanı söylemeyeceğim. Sadece belgesel izlerim geyiğine hiç bulaşmayacağım, çocukluğu ve babasıyla geçirdiği her anı belgesel izleyerek geçen bir insan olarak yalnız vakitlerimde saçma sapan şeyler izleyebiliyorum. Pek fazla katlanamadığım ama katlanabildiğimce izlediğim izdivaç programları da bunlara dahil.

Türk televizyonlarının evlilik programlarını keşfetmesi Flash tv ve Esra Erol sayesinde oldu, diyebilir miyiz? İnanın bilmiyorum, konu hakkında bildiğim tek şey Esra Erol’un bir zamanlar televizyonumuzun en neşeli kanallarından biri olan Flash tv’de çalıştığı, bir de böyle saçma sapan bir formatın yalnızca Flash Tv’den çıkabileceğini düşünmem.

Açık konuşmak gerekirse oturup kırk yıl düşünsem, aklıma evlilik programı yapmak gelmez.

İzdivaç programları birçoğumuzun eleştirdiği, eleştiren çoğunluğun %90’lık kısmının vakit buldukça takip ettiği yayınlar oldu, bu reddedemeyeceğimiz bir gerçek. Arkadaşlar biz neden yerimizde sayıyoruz?, sorusunun cevaplarından biri dahi olabilir.

Başlarda insanların son çare olarak gördüğü, genellikle boşanmış ya da yaşı geçmiş insanların çıktığı programlarda şimdi yaşıtlarımı hatta benden genç insanları görüyorum. 18-19 yaşlarında genç kızların ekrana çıkıp, evi geçindirebilecek, iyi bir maaşı olan, bakımlı vs. birini araması sadece bana garip geliyor olamaz, değil mi?

Önceki gün, bu tarz programlar üzerine açılan bir sohbette tartıştığım bir arkadaşım “Belki de güvenmek istiyorlardır” dedi “Sen izlemediğinden bilmiyorsun ama o programlarda karşındakini kandırma gibi bir şansın yok. Televizyonda gören biri bağlanıyor hemen yayına”

İnsan yeter ki istesin, demek yerine onayladım onu. Hala anlamış değilim. Orta yaşlı insanları geçelim, genç bir erkek ya da kadın… Durun durun değiştirelim, 18-19 yaşlarında hayatının en güzel dönemlerinde olan bir genç kız neden evlenmek ister? Her şeyden önce bunun altında yatan sebebi anlamak zorunda değil miyiz?

Çok aşıksındır, uzun bir süredir biriyle birliktesindir ve artık evlenmek gerektiğini düşünüp; bu ülkede evlenmekten başka şansımız mı var arkadaşım?, dersin. Akıl erdirememekle birlikte anlamaya çalışırım. Zira sokakta birbirine sarılmış çift görünce dellenen bir milletiz biz. Aşık olmak, sevmek- sevişmek istemek gibi insani eylemleri anlamakta güçlük çekiyoruz. Sevdiğine sarılsan gençliğin gittiği yön sorgulanıyor. Batının ahlaksızlığından dem vuruluyor. Üstüne bir de onlarca güzel sıfata sahip oluyorsun. Namus bekçisi o kadar çok ve namus anlayışının sınırları o kadar geniş ki namusun ne olduğunu unutuyor insan.

Fakat hayatının en güzel dönemlerini doya doya yaşamak varken, evlilik denilen deli saçması olaya balıklama dalanlara akıl sır erdiremiyorum. Otur anne babanın yanında ya da kendi evinde hayatın keyfini çıkart be canım, evlilik neyine? Ben 19 yasındayken kendi kendimi zor doyuruyordum, bırakın evliligi. Çok güzel, dudak uçuklatacak bir şey sanki. Gör çevrendeki çiftlerin halini.

Şimdi eğri oturalım, doğru konuşalım programlar kurgu mu yoksa gerçek mi, bilmiyorum. Oraya çıkmayı tercih eden insanlara herhangi bir lafım yok. Cast ajansından toplama diyenler olduğu gibi, onlar normal, halktan insanlar kardeşim diyenler de var. Bilmiyorum, araştırmadım, araştırma gereği duymadım. Benim ilgilendiğim kısım programa çıkıp eş arayanlar da değil zaten.

Benim ilgilendiğim kitle, izleyiciler. Televizyonlarımızı kuşatan bu “Emeklin var mı?” programlarını 7-70’e, okuma yazma bilmeyenden-iki üniversite bitirmiş insana kadar herkes izliyor mu? İzliyor. Ahlak, namus, ıvır zıvır diye yırtınan teyzelerimiz ekran başına kurulup tüm değer yargılarını zigonun üstüne bırakıyorlar mı? Bırakıyorlar.

Hah, işte benim takıldığım nokta tam olarak orası.

Ne demiştim yazının başında, az önce Flash Tv’de duyduğumda neredeyse boğulduğum bir diyalog yaşandı. Erkeğimiz nispeten genç, borçları var. Kendi hayatını bir şekilde kazanmaya çalışıyor. Birikimi var, sigortasını ödüyor ama çalışmaktan pek hoşlanmıyor. Bu yüzden sigortasını ödeyecek, ona bakabilecek, emeklisi, evi ve arabası olan bir hanımla evlenmek istiyor.

Bunu oturup izleyen, normal karşılayan hatta ve hatta talip olan insanlar var. Eleştirmiyorum, elbette bir kadın bir erkege bakıp, ihtiyaçlarını karsılayabilir. Ülkemizde pek alısılmayan bir durum olsa da, tamamen tercih meselesi. Benim takıldığım nokta, bu tarz şeylerin alenen söylenmesi. Bir kadının kalkıp maaş sorması kadar itici geliyor bana bu tarz istekler. -O tarz programlardaki kriterlerin geneli bana itici geliyor o baska. Manavdan elma mı alıyoruz? Çürüğü olmasın, ekşi olsun, irice olsun vs vs.

Bizler televizyonlardaki güzel kızın, daha az hoş görünen kıza tercih edildiği filmler/dizilerle büyüdük. Sevdiğimizi öpmenin bile ayıplandığı bir dönemi yaşadık.

Şimdiki nesil, insanların birbirilerine maddi durumlarına bakarak yaklaştığı; erkeğin çoğunlukla dış görünüşe, kadının ise cüzdanın kabarıklığına önem verdiği gerçeğiyle büyüyor. Normalde 1-2 yıla yayılacak aileyle tanışma-nişan-düğün vs gibi etkinliklerin 15 güne sığdırılmasının oldukça olağan olduğu bir dönem yaşıyorlar.

Tüm bunlardan sonra hala evlilik kutsal, çocuklar geleceğimiz, ahlak aşırı önemli değil mi?

Oturup bir daha düsünsek iyi olur sanki, kutsal dedigimiz, ugruna sokaklarda yırtınıp, tanıdıgımız ya da hiç tanımadıgımız insanların gururunu/gelecegini paramparça ettigimiz her seyin icine ettik gibi.

Neyse.

Bir sözlük kullanıcısı, bu tarz programlardaki görüşmelerde zaman sınırlaması olsa maddi sorular yüzünden –Ne kadar maaş alıyorsun? Evin var mı? Araban var mı? Sigorta?- insanların birbirlerini adlarını dahi soramayacağını yazmıştı. Okurken siz de ona hak vermiyor musunuz?

“Hayır”

Haber sitelerinde gezinip, daha fazla nasıl delirebilirim diye düsünürken rastladım bu esege.

Ülkece kafayı kırmıs durumdayız ama dunyada böyle guzellikler de var.

Belki birilerinin bize de “Hayır” demeyi ögretmesi gerekiyordur?

Ögrenmemiz umuduyla.

*

Khal Drogo is back : Saçlı, sakallı olsa ne güzel olurdu.

Bundan 6 yıl kadar önce ömrümün sonuna kadar blog yazabilirmişim gibi hissediyordum. Gençtim –bakış açılarından birkaçında hala gencim-, bolca vaktim, sorunlarla bu kadar dolu olmayan kendinden güzel bir kafam vardı.

Yaşı küçük olup beni okuyan varsa söyleyebileceğim ilk şey budur, sanıyorum.

Büyümek öyle bize anlatıldığı gibi acayip güzel bir şey değil. Siyaset hakkında konuşurken ciddiye alınınca, büyüklerin arasında rahatça oturunca, kupa kupa kahve içebilince veya bir mekâna kimlik sorgusuna ihtiyaç duymadan girince başlar göge ermiyor anlayacağınız. Beni aile büyükleri kahkahalarla sessiz sinema oynarken, kimse tarafından umursanmamam ve dolayısıyla oyuna alınmamam yüzünden köşede depresyona girdiğim döneme geri gönderseniz hiç itiraz etmem mesela. Hayat bana güzelmiş ama ben farkında degilmisim.

Gördügünüz gibi büyümekten ziyadesiyle sıkılmıs durumdayım. Sorun üstüne sorun ekleyerek kendime güzel bir ev insa etmeye çalıştıgım günleri geride bırakalı çok olmadı. Bir ara dizilerdeki güzelim kızlara özenip depresyona gireyim dedim ama arızalı bir bünyeye sahip olduğum için onu da beceremedim. Depresyona bile dogru dürüst giremeyen bir insan sebepsiz mutsuzlugu hakketmiyor, kahrolsun böyle işler diyerek bıraktım o isin ucunu.

Depresyonda olmadıgım ama tam olarak mutlu da olmadığım, sıradan zamanlarımda bolca dizi, birkaç film, sürüyle kitap ve birkaç şarkı ekledim koleksiyonuma.

İlk olarak en son izlediğimden ve en yeni olandan bahsedeyim ki yazının ilerleyen kısımlarında sıkılırsam –biliyorsunuz öyle huylarım var- henüz dumanı tüten dizi hakkında izlemeyenlerin bir fikri olsun.

Jason Momoa denen er kişiye olan sempatimi bilmeyen kaldı mı, inanın bilmiyorum. Mart ayı geldi, senin gönül yayların gevşemiş – mart ayı kısmını yumuşatayım derken, kalıplasmıs cümlelerin içine ettim farkındayım- , demeyeceğiniz şekilde nasıl ifade ederim diye düşünüyorum da… Düşünüyorum işte, lafın özü Jason Momoa denen er kişisine güçlü bir sempati besliyor, her gördüğümde dikkat kesiliyorum. Adamın bir videosunu izledim, cümle kuramaz oldum. Neyse.

Jason Momoa sayesinde haberdar olduğum bir dizi The Red Road, o oynamasa izleme listeme alır mıydım? Dürüst olursak bu sorunun cevabı kafamda belirsiz, muhtemelen başladığı anda izlemezdim.  Güvendigim yorumculardan iyi yorumlar alırsa baslardım ya da dizisiz kalırsam açardım herhalde.

Bunları gecelim.

Dizi ailesinde büyük sorunlar olan – hangimizde yok demeyin (: – bir şerifi odak alıyor.

Eski bir alkolik olan ve geçmisinde büyük acılar yasadıgını ögrendigimiz bir es, asiligin zirvesinde olan ergen bir kız çocuğuyla uğraşmak zorunda olan şerif tüm bunların yanında kasabada kaybolan üniversiteli bir çocuğu da aramak zorunda.

Kızılderililer ve beyazlar arasında geçen ve iki grup arasındaki ince çizgiye dikkatimizi çeken dizide Jason Momoa hepimizin tahmin edeceği gibi Kızılderililerden birini canlandırıyor. Hatta yanlış anlamadıysam Kızılderililer arasında sözü geçen bir adam kendisi, kabile filan varsa onun reisi olabilir. Olmayabilir de, orayı evdeki konuşmalar –dedikodu dinliyordum- yüzünden anlayamadım.

Cinayetler, kirli işler, geçmişten gelen gizemler, garip davranışlarıyla dikkat çeken karakterler derken gerilimli bir başlangıç yapan The Red Road en azından birkaç bölüm daha takip edilip hakkında karar verilecek diziler arasına girdi.

-Jason Momoa için takip etmesem bile bölümlere atlaya atlaya göz atar mıyım? Atarım, orasını karıştırmayalım-

Bu gecelik bu kadar olsun, en yakın zamanda hem buraya hem diğer bloglara yazayım ben.

Fragman:

Bonus: I’m not dead George!

Yeniden görüşene kadar, delirmemeye çalışın.

Gündem bu haldeyken en uygun dilek bu olur herhalde.