Hiçliğin Türküsü

Koca bir çölde Sonsuz bir kum denizinde,

Arıyorum Yitik yolu arıyorum

Bulamadığım yolu.

Bir orada, bir burada

Bütün yönlerde ruhum

Bulamıyor aradığını.

Bu korkunç boşlukta,

Her yanım kum

Alabildiğine parlak, boğucu

Kumlar uzanıyor çevrenin sonuna değin

Sonra bir ses duyuyorum

Tatlı, gür ve kahredici

Diyor ki bana: “Yitik bir ruh sanıyorsun kendini sen!

Bir ruh sanıyorsun kendini

Yanılıyorsun.

Bir ruh değilsin gerçekte

Yitmiş de değilsin

Bir hiçsin yalnızca

Yoksun sen.”

Porphyre Eglantine

#4

“Sayısız sığınak vardır, ancak kurtuluş yolu tektir; ama kurtuluş olasılıkları yine de sığınaklar kadar çoktur. Bir hedef var, ama yol yok; bizim yol dediğimiz şey, bir duraksamadır.”

Franz Kafka – Aforizmalar

En azından lisede geçmiyor |Ateş Serisi – Karen M. Moning

Siz de Bella ve Elena’dan sıkılmadınız mı? Sivri dişler asabınızı bozmaya başlamadı mı? Düşünceli erkekler? Her köşe başında karşımıza çıkan öpücükler? Saflığın ötesinde, pek güçlü duramayan kayıp kız modelleri?
Lise?

Gerçekten nerede başlayıp, nerede bittiğini bilmediğimiz, kimin- kiminle olduğu belli olmayan aşk çokgenleri canınızı sıkmadı mı?
Benim canım fena halde sıkıldı.

İşte bu yüzden karşınıza harika bir seriyle çıktım.

-Daimi ev arkadaşım televizyonda yine bir alışveriş saçmalığı var, yazı tarzımdan anlamışsınızdır zaten, onlar arkamda eve ses getirirken ben de bunları karalıyorum işte. Reklam dediğimde hani şu insanların penis büyütücü sipariş edip, kargo geldiğinde büyüteç bulduklarından- fakat merak etmeyin ben sizlere romantik bir prens övüp yerine kırmızı ruj sürmüş pudralı bir ergen kakalamayacağım. .-

Akademinin yükünden biraz sıyrılmak istediğimde ve açıkçası zihnimi rahatlatmak istediğimde romanlara sığınıyorum. İlk sırayı her zaman polisiye çekse de kaliteli fantastik – evet, ben de günümüzde çok fazla kaliteli roman yazılmadığının farkındayım, burada kaliteden kastım olayın lise ve türevlerinde geçmemesi ve vıcık vıcık romantizm içermemesi sevgili okuyucu. Artık belli başlı yazarlar dışında fantastik alan maalesef genç yetişkin yazarlarının eline düşmüş durumda – romanlar bulduğumda kaçırmadığımı belirtmek isterim. Evet, elbette hiç biri LoTR, Zaman Çarkı,  Discworld, Elric Saga, Dragonlance, Forgotten Realms değil ama hızlıca kafanızı dağıtmak istediğinizde idare ediyorlar diyelim.

Konumuza dönelim.

Fever Serisi beş kitaptan oluşuyor ve açık konuşmak gerekirse günümüzde yayınlanan türdeşlerini silkeleyip atıyor.

Kitap hakkında ilk söyleyeceğin şey bu mu?, derseniz. Cevabım; “Hayır” olur.

Zira “Kitabın sonunu söyleyip, hepinizi büyük bir dertten kurtarmak istiyorum” cümlesi benim kitap övme tarzıma daha çok uyuyor. Zira 4 kitap boyunca beni sürüm sürüm süründüren Karen Moning sayesinde uzun süre etrafta “Lanet olası Barrons tam olarak ne?” diye dolaştım. Neyse, bunları bırakalım ve sizlere tanıtmak istediğim kitaba geçelim.

Mackayla Lane, sıradan bir kızdı. Pembeyi sever, okulu pek sevmezdi. Parlayan ablasının yanında sönük kaldığını düşünse de mutluydu. Ablasının deyişiyle insanların dediklerine pek kulak asmayan bir yapısı vardı. Anne-babasının tatilde oluşundan faydalanıp kafa dinlediği günlerden birinde havuz başında keyif yaparken ablasının ölüm haberini aldı. Mutluluk, Mackayla Lane’i terk ederken özel bir sahne hazırlamıştı. Ondan en sevdiğini, belki de tek arkadaşını aldı.

Mac bir süre depresyonda kaldı. Bu sırada günlük tutmaya başlamış, listeler hazırlamayı adet edinmişti. Polisin ablasının katilini bulacağına dair inancı azaldıkça, içindeki öfke arttı. Ablasının katilini istiyordu. İntikam istiyordu. Polisin pek bir şey yapmadığını –yapamadığını- öğrendiğinde neler olacağını tahmin edebiliyordum aslına bakarsanız, hatta tüm okuyanlar tahmin edebiliyordu. Hepimiz kitaplarımızın başında aynı çatık kaşlarla durduk. Mackayla polisin olaya gerekli ilgiyi göstermediğini düşündü ve tabii ki bu, onun içindeki kahramanı tetikledi.- Aksini beklemiyorduk, değil mi? Kurguların en güzel yanlarından biri bu, gerçekliğin birkaç tık ötesindeki gösterişli cesaret. – Ablasının katilini bulacaktı. Bulmalıydı.

Romanların bu kısmında genelde şöyle diyorum “Geri dön, genç hanım! Gideceğin yerde karşılaşacağın adam karşısında hayalperest yönüm güçsüz kalacak ve bu da senin gibi cici bir kızdan nefret etmem anlamına gelecek. Geri dön, hemen!” Tabi ki beni dinlemiyorlar. Neden? Çünkü oraya gidip, her biri kadınların hayallerini süsleyecek olan adamlarla tanışmak zorundalar.

Mackayla Lane elbette beni dinlemedi – Neden dinlesindi? – ve ablasının ölümünü araştırmak için Dublin’e gidip, ablasının ölmeden önce ona bıraktığı mesajdaki Sinsar Dubh’ı aramaya başladı. – Sırf üşengeçliğim ve düz mantığım yüzünden asla bir roman karakteri olamam ben– Kızımız tüm şehri gezip, çeşitli gizemli olaylarla karşılaştıktan sonra karanlık sokağın girişinde ışıl ışıl parlayan Barrons Kitap ve Süs Eşyaları dükkanını buldu.

Tam olarak burada kitabı kapatıp, derin bir nefes aldım. İçimden bir ses “Okuma” diyordu. “Okuma! Yine kaptıracaksın kendini, önünde dağ gibi ders notları var. Sakın okuyup bir saçmalık yapma, sürüyle işin var.”

Dinledim mi? Hayır.

Sonuç olarak o kitap açıldı ve ben okumaya devam ettim. Mackayla Lane, Jericho Barrons ve onun olgun ve alımlı yardımcısı Fiona ile karşılaştı. O an hiçbiri bunun hayatlarını değiştirecek bir karşılaşma olduğunu bilmiyordu. Mac, taksi çağırmak ve birkaç kitap almak için oraya girmiş masum bir kadındı. Fiona sevdiği adamın yanında mutluydu ve Barrons… Kim bilir? Fakat Mac, o lanet ağzını açıp Sinsar Dubh’ın ne olduğunu sordu, bunu yapmasaydı ne olacağını gerçekten merak ediyorum. Fiona’ya kitabın ne olduğunu sorup, Barrons’un ilgisini çekmeseydi. İkilinin gelecekleri nasıl şekillenirdi? Düşman mı olurlardı?

Mac, Barrons olmadan kaç gün yaşayabilirdi?

Fiona, her akıllı kadının yapacağı gibi Barrons’u, Mac’den kıskanmış, adamı ondan uzak tutmak için elinden geleni yapacak konuma gelmişti ama yaptığı ya da söylediği hiçbir şey Barrons’u, Mac’den uzak tutamadı. Çünkü Mac, onun(Barrons) istediği her şeydi.

Sonuç olarak Barrons, ilk karşılaşmalarının ardından Mac’i kaldığı otelde buldu ve ona bazı gerçekleri anlatmak zorunda kaldı. Çünkü Mac cahildi, aptaldı ve inanılmaz derecede cesurdu. Ondan korksa bile asla boyun eğmiyor, inadına o küçük burnunu havaya dikiyordu. Pembeyi seven, şirin kıyafetler giyen, sarışın ve aptal bir kadındı ve Barrons sebebini bilmediği bir şekilde hiç tarzı olmayan bu kadına karşı bir bağ hissediyordu.

İlk kitapta okuyamadığımız fakat yazarın sonradan ek bölüm olarak Barrons’un gözünden verdiği bir kısımda, Mac ve Barrons’un daha ilk görüşmelerinde seviştiğini fakat Barrons’un bunu Mac’in hafızasından sildiğini öğreniyoruz. Lanet herif. –

Kaderin kötü bir espri anlayışı vardır. Mac, Barrons’dan kaçmak –kurtulmak- istese de bu kaçış fazla uzun sürmedi ve bir gün adama sığınmak zorunda kaldı. Çünkü Barrons güçlüydü. Davası hakkında onun bildiğinden çok daha fazlasını biliyor ve Mac’i rahatsız eden Melunlardan korkmuyor gibi gözüküyordu. Melunlar her yerdeydi ve öyle korkunçlardı ki Mac bununla daha fazla baş edemeyeceğini düşünmeye başlamıştı. Onları görüyor, korkuyor fakat elinden bir şey gelmiyordu. – Garip olan ve okuyucuların dikkatini çeken nokta, Melunların Barrons’tan korkması. Bu adam ne olabilir ki? Bir Melun? Ama hayır, Mac Melunların gerçek yüzünü görebiliyor. Onlar en kötü rüyanızdan daha korkunç. Oysa Barrons, kapkara gözleri ve saçlarıyla bir çeşit Tanrı gibi. Erkeksi, korkutucu ve koruyucu.-

Barrons, ona sığınan Mac’i yanına aldı ve okuyan herkesi 5 kitap boyunca devam edecek bir merak denizinde yolculuğa sürükledi. Gittik, çünkü Barrons’a hayır diyemezsiniz. Denemeyin bile.

Karakterler hakkında da birkaç şey söyleyebilirim sanırım, zira vaktim bir hayli bol.

İlk hedef olarak Mac’i seçelim. Mac, bir sidhe kahini, yani Fae büyüsü ona işlemiyor. Ayrıca bir Null, yani ona yaklaşan Fae’leri dondurup hareketsiz halde bırakabiliyor ve Barrons’un onu istemesinin asıl nedeni Sinsar Dubh’ı hissedebilmesi. – Bu oldukça az rastlanan bir yetenek- İç sesleri inanılmaz geveze olan ve onca olayın arasında pembe giyemediğine hayıflanabilen bir karakterden bahsediyorum burada. Mac bu tarz kitaplarda rastlamaya alıştığımız cesur kızlar gibi tehlikeye balıklama dalsa bile, gerçekçiliği de yaşatabiliyor. Aniden süper kahramana dönüşmüyor mesela ya da saçma sapan şeyler için söylenmiyor. Kendisi her kadın gibi güzel hissetmek istiyor. Güzel giysiler, pembe ojeler, erkeklerin hoşnut eden ilgisi.

Normal bir kız olduğunu söyleyemem, öyle ki bazı anlarda “Nasıl bir beynin var senin?” diyebiliyorsunuz. Ben dedim, belki de sırf bu yüzden ondan nefret edemedim. Kız şirin yahu, hele bir gölge savar kask yaptı ki işte o anda ondan nefret edemeyeceğimi net olarak anladım. Barrons gibi bir adama sahip olması bile, beni soğutamadı karakterden.

Ablasının intikamını istiyor. Karakterin ablasına ne kadar değer verdiğini yazar bize bolca örneklemiş, kitabın başında ablasının intikamı için yola çıkıp ardından dünyayı kurtarmayı hedeflemiyor Mac. Ablası her an aklında, ondan güç alıyor. Onun için savaşıyor, istediği tek şey intikam. Bu yolda ilk yapacağı şey kitabı bulmak, ardından kitabı ablasından isteyen katili bulmak geliyor. Bu süreçte karşısına bolca kötü adam, bolca iğrenç yaratık çıkıyor. Pembeleri seven, süslü Bayan Lane’imiz bir süre sonra yara bere içinde, koyu renk saçlı, solgun bir kadın oluveriyor. Paranoyaklaşıp, gördüğü her gölgeden korkar hale geliyor ama asla vazgeçmiyor. Çünkü o kabullenebilen bir kadın değil, hiç olmadı. Kitabın başından sonuna kadar onun hakkında emin olduğumuz tek şey pes etmediği ve etmeyeceği. Çünkü o Mackayla ve hayatında en sevdiği insanlardan biri olan ablasının katilini ele geçirmek istiyor. Bir de dünyayı Sinsar Dubh’dan ve her yeri karanlığa boğmak isteyen Melunlardan kurtarmak var tabi.

Alelade bir kadın için fazlasıyla zor görevler. Bakım yapmaya bile vakit bulamıyor zavallıcık.

Mac’in, insanların arasında dolaşıp onların güzelliğini emen ya da onları avlayan Melunları kabullenmesi sanıldığından daha kolay oluyor aslına bakarsanız. Kendimi düşünüyorum da muhtemelen kafayı yerdim.  – Muhtemelen dedim ya, gülesim geldi. Ne muhtemeleni beni en yakın Ruh ve Sinir hastalıkları hastanesinde bulabilirdiniz.-
Mac insanların arasında dolaşıp, onların güzelliğini alan Faeleri, karanlık bastığında çevresinde gezinen gölgeleri ve her köşe başında karşısına çıkacak korkunç yaratıkları önce kabullenip, sonra onları nasıl öldüreceğini öğreniyor. Bir süre sonra yiyor bile. – İğrenç.- Tabi tüm bunlar olurken ona yardım eden Jericho Barrons’u görmezden gelemeyiz.

Barrons, sırlarla dolu bir adam. Sırlarla dolu, dev gibi, esmer ve insanı ayakkabılarının içinde eritebilecek – bkz: kitaplardan laf çalmak– kadar seksi. Öyle ki okurken kızarabiliyor, küçükken ekranda yakınlaşma sahneleri gördüğümüzde yaptığımız gibi kıkırdayabiliyorsunuz. Sevimli bir adam değil, yanlış anlamayın. Aksine oldukça donuk, sert hatta yer yer kaba bir adam. Çok konuşmuyor, konuştuğundaysa genellikle resmi. Bizim sevimli Mac’imize sürekli Bayan Lane demesinden anlayabilirsiniz bunu.

Ayrıca gülmüyor, neredeyse hiç gülmüyor. Güldüğündeyse yüzü yumuşamak yerine daha da korkutucu bir hal alıyor. O her zaman ciddi, her zaman tehlikeli ve her zaman seksi. Öyle anlar geliyor ki iyi mi? Yoksa kötü mü olduğuna karar veremiyorsunuz. Kendi hakkında hiç bilgi vermiyor, hatta her satırda hakkındaki sorulara bir yenisini ekliyor.

Kendisine değer verdiğini hissettiğimiz Mac’e bile yapmadığı kalmıyor. Zavallı kızı öldürene kadar çalıştırıp, işkence üstüne işkence yapıyor. Yine de o ortadan kaybolduğunda perişan olup, etrafı dağıtabiliyor ya da Mac ona doğum gününde “pembe” bir pasta yapıp, onu insanlaştırmaya çalıştığında sinirlenip, ortalığı birbirine kattıktan sonra ertesi sabah “Sabit Eşek” olduğunu kabul edip, kızımıza şekerli çörekler getirebiliyor.
Kabul etmemiz gereken ilk şey; Barrons insan değil ve insanlaştırılmaktan hoşlanmıyor. O en tehlikeli Faelerin bile korktuğu, kitabın kötüsü Lord Master’ın yaklaşmadığı –yaklaşamadığı-, gölgelerin yolundan çekildiği gizemli bir adam.

Kitaplarda Türk okuyucuların pek alışık olmadığı tarzda bir cinsellik var. Çoğu kişinin bu yüzden hayal kırıklığına uğradığını duysam da beni okurken mest eden bir tarz bu. Barrons, Mac’e dokunmuyor. – En azından tensel bir temas yok, diyebilirim- İlk 3 kitap boyunca aralarında birkaç öpücükten başka bir şey geçmiyor hatta. O sadece bakıyor, ellerinin yapamadığını gözleri yapıyor. Öyle bakıyor ki Mac’in bedenindeki tüm sinir uçları uyanıyor. Yazar okuyucuyu nasıl canlandıracağını kesinlikle biliyor, aralarındaki cinsel gerilimi sürekli yüksek tutup, beklenti hissini hiç öldürmüyor.

Ülkemizde henüz dördüncü ve beşinci kitaplar çıkmadığından pek bir şey söylemek istemiyorum. Çünkü bir şeyler söylemeye başladığım an dayanamayıp aklıma gelen her şeyi anlatabilirim. En önemlisi Barrons hakkında birkaç sırrı açık edebilirim. Yaparım, biliyorum. İzlediğim bir filmi yeniden başka biriyle izlerken de sonunu hep söylerim zaten, tutamıyorum kendimi. Çıkıveriyor ağzımdan.

Her neyse, eğer fantastik kurguyu daha doğrusu genç yetişkinler için üretilen fantastik kurguyu seviyorsanız; Epsilon Yayınlarından çıkan Fever serisini mutlaka okumalısınız.

Bilmeyenler için yazalım. Serinin bugüne kadar ilk 3 kitabı Türkçe’ye çevrildi. Bunlar sırasıyla; 1. Karanlık Ateş, 2. Kan Ateşi ve son olarak 3. İntikam Ateşi

Mac’in melunsavar başlığına, yaralıyken ojelerini Barrons’a sürdürmesine, pembe pastasına ve Barrons’la aralarındaki kimyaya bayılacaksınız.

 

 

Bu ülkenin şarkısı; Ünzile Kaç Koyun Ediyor?

23 Nisan 2011

23 Nisan Kutlu Olsun.

Yazıp gidebilirdim. Yeterince açıklayıcı bir gönderi olacağına inansam da konu hakkında yazmak istediğim birkaç satır olduğundan ve boşluğa konuşmak gibi de olsa konuşmak istediğimden oturdum, bilgisayarın başına.

 

Merhaba.

 

Günaydın/Tünaydın/İyi Akşamlar/İyi Geceler/İyi Sabahlar

 

Başlasak mı?

 

Bugün 23 Nisan. Hiç mutlu değilim, kusura bakmasınlar. Tek avuntum bu defa elimde suçlayabileceğim birilerinin olması.

 

Bu sebepten yine başlarda uyarayım sizleri “Bugün 23 Nisaaan, ay çocukluğumu nasıl da özledim” gönderisi olmayacak bu.

Atamızı ne kadar özlediğimi de yazmayacağım bugün.  Neyse.

Sabah evden çıktığımda koşarak karşıya geçen komşumuzun kızı Aslı neredeyse yere seriyordu beni, kuvveti karşısında şaşırdığımda da “Büyüdüm artık” dedi sırıtarak. 9 yaşındaydı ama büyümüştü. Onun çocuk yüzüne ve gözlerimi alan masumiyetine bakıp en az onun kadar kocaman bir sırıtışla karşıladım cümlesini.  Korkunç bir baş ağrısıyla mahvolan gecemi bile unuttum bakarken gülümsemesine, o kocaman gülümsedi. Ben de gülümsedim onunla, belki çocukları gerçekten çok sevdiğimden bilmiyorum ama ayrı bir hassaslaşıyorum konu onlar olunca.

 

Önümde, elinde bayrağıyla koştururken yavaş yavaş yürüdüm kaldırımda. Apartmanın önünde onu bekleyen arkadaşlarıyla buluştuğunda hoplayıp zıplayarak çığlık atmalarını gülen gözlerle izledim. Aslı ve arkadaşları koşturarak onları bekleyen arabaya doğru giderken, ben olduğum yerde dikilip okula giden çocuklara ve daha büyük çocuklara baktım bir süre. Kendi çocukluğumu izledim belki de, bilemiyorum.

 

Bu olayı bağlayacak bir hikaye yok elimde. Bazı çocuklar meydanlarda bayramlarını kutluyorken, diğerleri babaları yaşındaki adamın yanından kalkıp ona hizmet ediyor diye de başlamayacağım cümlelerime. Başlayamayacağım zira bu kadar sert bir girişle başlamak benim bile canımı sıkıyor.

Gerçekler çoğu zaman canımızı sıkıyor zaten.

 

3. dünya ülkesiyiz vs. de demeyeceğim. Ülkeyi, milleti kötülemeyeceğim, bunu bekleyenler de kusura bakmasınlar. Kimseyi kötülemek, yerden yere vurmak gibi bir amacım yok bu yazıda, sadece anlatmaya çalışacağım. Elimden geldiğince net bir şekilde, elimden geldiğince sade bir halde çünkü bahsedeceğim konu ilgilendiğimiz çoğu şeyden daha önemli.

 

Bu tarz konuların yazılmadığı bir blogda bunun ne işi var diyebilirsiniz, çok ısrar ederseniz konunun bir ucunu da bekarete, namusa ve toplumsal cinsiyete bağlayabilirim. Benim midem bulanır, sizinkini de bulandırırım sorun değil. Sizden isteğim, bu yazı ne kadar kötü, dağınık ve hatta okunmayacak kadar berbat olsa da bunu okumanız ya da hepimizin elinin altında haşat olan Google’a girip “Çocuk Gelin” konusunu aratmanız.

Hatta aratmanıza bile gerek yok. Google, otomatik tamamlama zımbırtısı sayesinde durumun ne kadar kötü olduğunu bize zevkle gösteriyor. Çocuk yazıyorsunuz ve karşınıza benim şu an burada yazmak dahi istemediğim sonuçlar çıkıyor. Benim sorunum bu. İstersen sokağın ortasında seks yap umurumda olmaz ama çocukların kullanılması…Ne olduğunu bile anlayamadıkları konularda “rızalarının olduğu” iddia edilmesi. Benim sorunum bu.

Eskiden kız çocukları diri diri gömülüyormuş, diyor bazıları ben böyle konuştukça. Yaşadığına, onların da yaşadığına şükret der gibi. Bakıyorum, gülüyorum ağlayamadığımdan. Suratlarını dağıtmak yerine kasılan parmaklarımı ovuşturuyorum çoğu zaman. Boğazımda düğümlenen yumruyu yutmak adına yutkunuyorum ardı ardına. “Öldürün daha iyi” de diyemiyorum. Bakıyorum öyle. Doğru, kız çocuklarını diri diri “toprağa” gömmüyorlar artık.

Diri diri “yatağa” gömüyorlar. Üstlerine de “toprak” değil, “adam” atıyorlar. Oh ne güzel, değil mi? Hem de olgun!, işinin ehli. Herkes kendi işine baksın bundan sonra.

Ben 10 yaşındayken, arkadaşlarımla evcilik oynayıp çoğu zaman evin annesi oluyordum. Çok yakışıklı bir kocam olurdu mutlaka, beğendiğim sinema yıldızlarından birine benzerdi. Beraber çok mutlu olur, oyuncak dolabımda kaç tane bebeğim varsa o kadar bebek yapardık.

H. 10 yaşında, evli. Kocası çok yakışıklı değil ama en azından eti-kemiği var, benim hayali kocam gibi havadan ibaret değil. Benim bir sürü oyuncak bebeğim var, H.’nin yok. Olur kısa zamanda o da,  hem de canlı.

Ben bebeklerin erkek ile kadın öpüşünce olduğunu sanırken o biliyor gerçeği, babası yaşında hatta babasından bile yaşlı olan bir adam yüzünden öğrenmek zorunda kaldı. Benim penis anlayışım yok o dönemlerde, varlığını biliyorum ama işlevinden emin değilim. Pipi gereksiz bence, görüntüsü de çirkin. Erkek yeğenim var ya, oradan biliyorum.

 

Babam kötü haberler izleyişinde beni koltuğunun altına çekip, alnıma bir öpücük kondurup, yeri geldiğinde “Dünyaları verseler değişmem kızıma” derken, H’nin babası şarkıdaki gibi onu birkaç koyuna satıyor, kendi yaşında hatta kendinden bile büyük olan bir adama. Amacı belki para, belki de kızının hayatını kurtarmak. Kim bilir?

H. bir insan. Hayal değil. H yaşıyor. Sadece doğuda da değil. Her yerde hatta belki burnunuzun dibindeki, bir adama bak bir de kadına dediğiniz genç kapı komşunuz.  Yaşlı adamın yanındaki, taş gibi kadın H.

Ben konuştukça, derdimi anlatmaya çalıştıkça dinden vurmaya çalışıyor beni insanlar ya da çok bildikleri tarihten. “Eskiden 10 yaşında evlenme çağına gelirmiş kızlar” diyorlar karşıma geçip. Hepsi çok zeki, hepsi çok bilgili ama hiçbiri dünya nüfusunun tarihsel artışı ve yaş ortalamasındaki değişim hakkında tek kelime bilmiyorlar.  Ömür süresinin 40 yıl olduğu zamanlarda ben de evlenirdim 10 yaşında ne var? Beni alacak koca bulabilseydim, 10 tane çocuk bile yapardım nurtopu gibi. Derdimiz o değil.

Bilim insanlarının, insan ömrünü 100 yıla çekeceğiz diye bağırdığı yıllarda 10 yaşında evlendirilen çocuklar, benim derdim.

Benim derdim, pedofilinin evlilik kılıfıyla uluorta yaşanması.

Benim derdim, 10 küsür yıllık bir hayatın sonlandırılması.

Benim derdim hayatları boyunca mutlu olamayacak kadınlar. Mutsuz bir anneyle büyüyüp, mutsuz olacak çocuklar. O çocuklardan oluşacak bir gelecek.

Benim derdim yeni eğitim sistemi, benim derdim “aile içi şiddete son, kadına şiddete son” diye bağıran insanların buna dur diyememesi. Din, örf, töre diye pedofilinin açık açık yaşanması. Yaşlı adamların körpecik bedenlerin hayatına son vermesi.

 

Dur denmemesi.

 

Denememesi.

 

Benim derdim, oyuncak bebek yerine gerçek bebeklerle oynayan çocuklar, benim derdim daha kadının anlamını bile bilmeyenler zihinlerinin böyle korkunç bir gerçekle karşılaşması. Aşkı, aşkın güzelliklerini, bir erkeğin bir kadınla bir olduğu o an dünyada onlardan başka kimse kalmaması hissini hiç yaşayamamaları, çocuklarını içten bir şekilde sevememeleri, doğdukları an onlara verilen hakların ellerinden zorla alınması.

 

Hiç mutlu olamamaları.

 

Hiç aşık olamamaları.

 

Gülememeleri, ağlayamamaları, sevememeleri…

 

Yaşayamamaları.

 

Benim derdim, gözümüzün gördüğü, kulağımızın duyduğu ve elimizin erdiği bu gerçeğe “Dur” diyemememiz. Gözümüzü yummamız, kulağımızı tıkamamız ve ellerimizi çekmemiz.

5.5 milyon çocuğu öldürüp, üstüne özgürlükten, iyi bir gelecekten bahsetmemiz.

 

Birbiriyle uyuşmayan kanunlarımızı düzeltmeden 2023 diye konuşmamız, çocuklar kurban edilirken.

 

Benim derdim, 70 yaşında bir adam(!)la – 14 yaşında bir çocuğu nikahlayabilen imam.

 

Benim derdim, kız çocuğu dediğinin gözü açılmadan başını bağlayacaksın zihniyeti. Azıcık büyüyünce namusu gider, orospu olur başımıza mantığı.

 

Benim derdim, namus deyip ardından 12 yaşında çocuğu hamile bırakan insanlar.

 

Çocuk. Kadın. Kadın Çocuk.

 

Anne.

Çocuk Anne.

 

Çocuğun annesi çocuk.

Yaşadığımız ilde Güneydoğu’yu bilen kişiler var. Bunlarla bir kente gidiyorsun ve burada bu işleri ticaret gibi gören kişiler var. Onlar hangi evde nasıl kız var biliyor. Mesela köye gidiyorsun tüm köy kızları sıraya diziliyor. Sen içlerinden birini seçiyorsun. Sonra kızlar gidiyor. Bu kişiler size soruyor, hangisini beğendin diye. Sen de karar veriyorsun. Sonra fiyatları söyleniyor. Fiyatlar ise 1 ile 5 bin TL arasında değişiyor. Uygun olanı alıp geliyorsun. Kızların itiraz etme şansı hiç yok. Kimi zaman ailesi de sizinle geliyor.”

Bu açıdan bakmak ister misiniz?

“15 yaşında evlendim. Erkeklerin önünde ayağa kalkıldığını bilmiyordum. Bilmediğim için ilk tokadımı yedim. 16 yaşındayken oğlumu kucağıma aldım, 23 yaşındaydım eşim vefat etti.”

Peki buradan?

Babam öldüğünde 14 yaşındaydım. Amcalarım 2 bin 500 TL başlık parası karşılığı hiç görmediğim bir kişi ile evlendirdiler. Kocam öldü, 6 çocukla ortada kaldım. Bize Kaymakamlık ve hayırseverler baktı. Onlar da daha sonra ellerini çekti. Mecburen çareyi kuma olarak başkasıyla evlenmekte buldum.”

Din, örf, adet değil mi? Evet, harika. Devam edelim.

“Bizimkiler sürekli ‘Mürüvvetini görelim, elimiz ayağımız tutarken düğün dernek yapalım, torun sevmek istiyoruz’ diyorlar. Herkes torununu kucağına almak ister; ama kimse bana sormuyor, ben istiyor muyum diye? Daha çocuğum benden gelin olur mu, anne olur mu?

Bugün 23 Nisan, sevinin küçükler, ÖVÜNÜN büyükler.

6’ncı sınıftayken bir arkadaşımız vardı, derslerinde gayet de başarılıydı. Birkaç hafta okula gelmedi. Yanına gittiğimizde parmağındaki yüzüğü gösterdi. Çok üzüldük. Kendisi de istemiyordu ama ailesi 10 bin TL karşılığı kızlarını 70 yaşındaki bir adama satmıştı. 14 yaşındaydı. Birkaç sene sonra ailesini gördüm, “Kızımız ilk doğumunda çok kan kaybetti şu an ölüm döşeğinde” dediler. Ailesi o kadar pişmandı ki, anlatamam. O durumdan kurtuldu. Geçen sene de babası sürekli aramasına rağmen kız bir türlü telefonu açmıyordu. Merak edip yanına gittiğinde kızını dövülmüş bir şekilde sokağın ortasında buldu. Adamın kızı burada, tekrar evlendirmek istiyor.”

” Benim büyük hayallerim yoktu zaten, ama okuma yazma bilmeyi isterdim”

Bitti.

Ulusal Egemenlik Bayramımız Kutlu Olsun.

%d blogcu bunu beğendi: