Etiket arşivi: American Gods

Aşk – Hayal Kırıklığı bağında Beklenti Üzerine |AG – Shadow Moon & Laura Moon

“Sana söylemediler mi?” Sesi sakin ve duygusuzdu. “Karın, kocamın aleti ağzındayken öldü Gölge.”
Neil Gaiman’ın Amerikan Tanrıları isimli kitabında Shadow Moon, Türkçe karşılığıyla Gölge karısının onu aldattığını böyle öğreniyordu. Onun için girdiği cezaevinden çıktıktan, ölüm haberiyle sarsılıp, ölümüne kendince binlerce senaryo yarattıktan hemen sonra. Delirmenin eşiğindeyken, onu sarhoş arkadaşının arabasında dehşet içinde bağırırken hayal edip, aklında masumluğu tastikledikten hemen sonra. Tam olarak böyle yaparız değil mi? Sevdiğimiz, önemsediğimiz birinin bizim doğrularımıza uymayacak bir şey yapabileceği fikri aklımızın ucundan bile geçmez.  Zira biz doğru düzgün karakterlere sahip olmasak bile sevdiklerimiz daima mükemmeldir, öyle olmak zorundalardır.
Belki klişelerin en eskisi ve en gerçeği ama ortada şöyle bir durum var. Dünya acımasız bir yer ve bizler acıyla baş etmeyi değişik yollardan öğreniyoruz. Bir kere de değil üstelik, binlerce kez. Tam anlamıyla öğrenene dek kırıyor bizi. Eğer becerebilirsek acıları kabullenip onlarla yaşamaya başlıyoruz, kabullenemiyorsak önümüze iki seçenek çıkıyor. Yok saymak/ Kaçmak ya da intihar. Camus bunun üzerine uzun uzun konuşmuş fakat ben konuyla alakası olan kısmı almak istiyorum. İnsanlara kendimizce değerler atfedip, sonra işler istediğimiz gibi gitmediğinde yerlere kapanmamızla ilgili olan kısım. Kendimizi doğru dürüst bilmiyorken, başkalarını çok iyi bildiğimizle ilgili olan kısmı da diyebiliriz, siz nasıl isterseniz.

” Öyle ya, kim ve ne hakkında “Bunu biliyorum!” diyebilirim ki? İçimdeki bu yüreği duyabiliyorum, var olduğu yargısına varıyorum. Bu dünyaya dokunabiliyorum, onun da var olduğu yargısına varıyorum. Tüm bilgim burada duruyor, gerisi kurmaca. Çünkü varlığından kuşku duymadığım bu “ben”i kavramaya çalıştım mı, onu tanımlamaya, özetlemeye çalıştım mı parmaklarım arasından akıp giden bir su oluveriyor. Bürünebildiği tüm yüzleri bir bir çizebilirim, ona verilmiş olan her şeyi, bu eğitimi, bu kökeni, bu ateşliliği ya da bu susmaları, bu büyüklüğü ya da düşüklüğü de bir bir çizebilirim. Ama bu yüzlerin toplamı yapılmaz. Benim olan bu yürek bile hep tanımlanamaz kalacak benim için. Varoluşum konusunda vardığım bu kesinlikle, bu güven vermeye çalıştığım öz arasındaki çukur hiçbir zaman dolmayacak. Kendi kendime yabancı kalacağım hep.”*

Değer atfetme hakkında binlerce cümle kurulabilir, biz duygusal ilişkiler açısından bakalım. Hayatımızı böyle yaşamıyor muyuz? Daha kendimizi bile tanımıyorken başkalarını çok iyi tanıdığımızı iddia ediyoruz. Biri hayatımıza giriyor ve biz, onu tabiri caizse sıfırlıyoruz, begendiğimiz bedenlere, hayalimizdeki ruhları koyup; aşk sanıyoruz belki de.* Gördüğümüz, sevdiğimiz, dokunduğumuz şeyin gerçekliğinin bizim zihnimizdeki haliyle bir alakası yok. Hayal kırıklığı buradan doğuyor. “Asla yapmaz, kesinlikle söylemez, herkesten beklerim ama ondan asla” cümleleri ve “Sadece beni” umudundan.

Kendimizi gerçekliğin içinde yaşıyor sanıyorken, bir tiyatro perdesinin önünde buluyoruz. Rolümüzü, kendimiz için özenle ölçüp biçtiğimiz hayatları tüketiyoruz. Gerçekliğe döndüğümüzdeyse hayat en acımasız haliyle bizi bekliyor oluyor, gerçeklerin zihnimizdekilerle benzerliği bile yok. Hata yapmayacağından en emin olduğumuz bile hata yapabilir, sana özel sandığın aşk daha önce tüketilmiş  olabilir. Hiçbir cümlenin sırf senin için söylenmediği gerçeğini selamlayabilirsin. .Eros’un oku o anda, içine çektiğin o sert nefesle daha derine girer.  Daha derin bir yara açılır insanın içinde, her şey geçer de insan bir tek kırıldığı yeri hatırlar.

Kimbilir belki hatırlanmaktır aşkın tek umursadığı, kim tarafından olduğu bile önemli değil. Birinin onu hatırlaması ve acıyı çekmesi. Belki de aşk dediğimiz şey bu kadar bencildir ya da biz baştan beri yanılmışızdır. Yaşadığımız şeyi aşk sanmış, üstüne şiirler yazmışızdır. Aşkın deper atfetmekle hiçbir ilgisi olmayabilir, gerçek aşk olduğu gibi sevmek olabilir. Kim bilebilir?

Shadow ve Laura, Laura öldükten ve çeşitli olaylar yüzünden yeniden dirildikten sonra ilk kez biz otel odasında karşılaşıyorlar. Nedense dizinin onca güzel sahnesi içinde hatrımda kalan en net sahnelerden biri bu. Shadow’un, Laura’ya bakışı. O bakışın içindeki hisler. Size de oldu mu? Birini sevdiniz ve o gitse hatta sizi kimsenin incitemeyeceği kadar incitse bile bir tarafınızın onu sonsuza kadar sevmeye devam edeceğini hissettiniz mi? Dünyanın en kötü insanı olsa da ya da kalbi bu dünyada kırılacak kadar güzel olsa da. Sebepsizce, sadece o olduğu için, belki güzel gülümsediği ya da yanında olmanız gereken yerde hissettiğiniz için.

Böyle severken en hassas yerinizden yaralandığınızı düşünün, o çok sevdiğinizin sevginizin kar beyaz örtüsüne kocaman bir leke bulaştırdığını. Örtüyü atar mısınız, birbirimizi kandırmayalım. Rafa kaldırsak hatta kırk kat kirlinin altına koysak bile o örtü orada kalır.

Ah, ne kötü şey. Güvenin kırılması, kalbin yaralanması ama inatla sevmeye devam etmesi. Belki de Camus’un anlatmaya çalıştığı tam olarak budur, acılara rağmen sapasağlam kalabilmek. Onları umursamamak, bize zarar vermesine izin vermemek. Kalbimiz tek başına bunu başarabiliyor olabilir mi? Mevzu bahis aşk olduğunda çoğu şey saçma değil midir zaten?
Shadow’un bakışında bunlar vardı. Ne olursa olsun kaldırıp atamadığı o örtü, dünya tersine dönse de bir yanının o kadını sevmeye devam edeceğinin bilinci. O bakışta her şeyden çok acı vardı. Yakın zamanda aklındaki mükemmelliğini kaybetmiş olan kadın tam karşısında dururken, kendiyle ve duygularıyla olan savaşı. Daha birkaç gün öncesinde onun telefonunda başka bir adamın – en yakın arkadaşının- penisinin fotoğrafını görmüş ve cinsel içerikli mesajlarını okumuşken, kırılan duygularını bile henüz halının altına süpürememişken. Ne garip çelişkidir değil mi? Birinden hem tiksinip, hem de ona delice aşık olmak. Aşk böyle bir şey olsa gerek, kırbacını size binlerce kez indiriyor ama siz ısrarla onun gözlerine bakmaya çalışıyorsunuz. Kanasanız bile. Acıyı kabullenmek, ona meydan okumak diyebilir miyiz buna?

Laura’ya gelirsek; O, eskiden ne hissettiğini tam olarak bilemediğini gösteriyor bizlere birkaç kez. “Seviyordum- seviyorum” gibi gel-gitleri biçok kez duysak da hiçbir zaman karakterden aşk hissini alamıyoruz. Dirilmiş ve artık aşık olduğunu söyleyen Laura’nın bambaşka bir derdi varmış gibi geliyor hep. Emin olamıyorsunuz, dünyayı bilememek gibi bir şey bu. Bir kez olsun “işte bu açık”** diyebileceğimiz hiçbir şey yok aşka dair. Laura’nın aşkı ise çok daha karmaşık, ne izleyici ne de kendi Shadow’un peşinden gitmesinin altında yatan gerçek sebebi ya da onun ruhundaki karmaşayı anlayamıyor gibi gözüküyor. Sahi nedir, reddedilişin insanı perçinlemesinin sebebi? Sevginin değeri geç anlamak mı yoksa bir tür hazımsızlık mı?

 

Aşk hiçbir zaman kartlarını açık oynamıyor. Bundandır Shadow tüm olanlara rağmen acı çekebiliyor, karısının eski yüzüğünü ona bırakabiliyor ve takmadığını gördüğünde hüzünlenebiliyor. Laura aldattığı ve aslında hiçbir zaman aşık olmadığı kocasına bir anda aşık olabiliyor ve biz bunları yadırgayamıyoruz zira hepimizin bildiği bir şey var. Söz konusu aşksa her şey mümkün.

Belki de en acısı budur, hiçbir şey bilmediğimizi görebilmemize rağmen hayal kurmaya ya da insanlara değer atfetmeye devam etmemiz. Gerçekliğin en büyük düşmanı, içimizdeki amansız romantik. Yel değirmenlerini devirmeyi aklına koymuş hayalperest.

 

 

*Yazıda A. Camus- Sisifos Söyleni ve Sheakespeare – Othello’dan alıntılar yapılmış.
Kierkegaard- Forforens Dagbog’dan faydalanılmıştır.
Reklamlar

Dil bir virüs, din bir işletim sistemi ve Televizyon’un son seçilmişi American Gods

“Ona siktiğimin gerçeğini tekrar programladığımızı söyle. Ona dilin bir virüs, dinin bir işletim sistemi ve duaların birer junk mail olduğunu söyle. Bunu ona söyle yoksa seni gebertirim.”

Pekâlâ, mesleki açıdan bakarsak ben bir ephebianım ve lanet olsun dostlarım, ne yazık ki bir paratonerim yok. O yüzden bu yazıya başıma bir şey gelmeyeceğini umduğumu söyleyerek başlamak istiyorum. Evet, yine etkileyici bir giriş yapamadım ama ben de böyleyim işte. Atsanız… Atmayın, iddialara göre kedi yerine bir muhabbet kuşu zekasına sahip olduğum için yolumu bulup geri dönemezmişim. Bunları söyleyenler halt ediyor, neyse. Beni yarın sabahın köründe kalkacak olmama rağmen bu saate kadar uyanık tutan ve deli gibi heyecanlanmamı sağlayan diziye geçmeden önce size bir soru sormak istiyorum.

“İşi düşmediği zamanlarda Tanrı’yı hatırlayanınız var mı?” ya da soruyu değiştirelim “Hangimiz inandığımızı iddia ettiğimiz şeyi gerçekten biliyoruz?” Hepimizin evinde bulunan o kocaman siyah cama çıkıp din hakkında atıp tutanların zırvalarından bahsetmiyorum, elimizin altında bulunan ama nadiren kapağını açtığımız çevirilerden de bahsetmiyorum. Açıp okuyanınız – burada çeviriyi okuyup geçenlerden bahsedilmemektedir- okuyup irdeleyeniniz var mı? Sorguluyor musunuz, yoksa sizler de tatlı su inananı ya da inanmayanı mısınız? Bilmediğiniz bir şeyi reddettiğini söylemek kolaydır ama bilmediğiniz bir şeye inanmak nasıl hissettiriyor?

Dini biliyor musunuz yoksa bildiğiniz şey, size anlatılanlar, inanmanızı istedikleri detaylar mı? Bunun üstüne bir düşünelim. Düşünelim mi? Yoksa siz yaklaşık olarak 20 gün sonra başlayacak -di’li geçmiş zaman hikayelerini dinleyip kafanızı doldurmaya hazır mısınız?

-O sırada arkadan bir ses yükselir; Üstüne vazife olmayan konularda konuşur, konuşur, konuşuuurduuu. “Dur” diyordu bilgeler “Dur, dur. Taş olursun”

Olmadı.

Her neyse, konumuz Pratchett ve Small Gods değil zaten, ben nereden ve nasıl bu konulara geldim, inanın bilmiyorum. Zihnim ilginç bir labirent, yanlış bir yere sapınca bir bakıyorsunuz ulaşmaya çalıştığınız konu yerine bambaşka bir konu çıkmış ve karşınızdaki kadın konuştukça konuşuyor.

Susmuyorum.

Konumuz, diyorduk. Konumuz birkaç hafta ya da ay önce sizlere hakketmediği bir özensizlikle duyurduğum American Gods. Merak edip kitabı okuyanlarınız var mı? O kadar tıklıyorsunuz ki hala blog okuyan insanlar olduğunu görmek mutlu ediyor beni. Bari kitabı alıp okudunuz ya da en azından Google’da arattınız mı?

American Gods’ın ilk bölümü önceki akşam malum ortamlara düştü ve sizlere diyeceğim şudur; iyi ki düştü. Elbette burada diziden bahsetmeyeceğim, önceki yazıyı okudunuz mu? Diziyi tanıtmak için başlayıp on saat kitaptan ve dünya meselelerinden bahsettim. Bu yüzden kimse benden dizi önermemi istemiyor, bu yüzden sizlere yazıyorum. Şaka bir yana, dizinin hayal kırıklığı olacağından öyle çok korkmuştum ki. Hobbit’i deliler gibi bekleyip, P. Jackson’ın sırf para için cüceler ve elflerin aşk yaşayabileceğini namüsait yerlerinden uydurması sonucu sinemada homurdanmaktan filmi izleyememiş insanım ben.

Filmleri beraber izlediğim arkadaşlarıma sorduğunuzda hatırladıkları tek şey “Olmaz ki canım, böyle olmaz” cümleleri olacaktır. Çünkü olmaz. Eskilere ve Modernlere teşekkürler, American Gods olması gerektiği gibiydi. En azından ilk bölümü değerlendirecek olursak, hiçbir şey yerinden oynamamıştı. Saçma sapan bir romantizm yoktu, belki Gölge olduğundan daha canlıydı ama olacak o kadar.Yazarın senaryo işine el atması böyle sonuçlar doğuruyor demek ki, üstat Tolkien de mezarında vantilatöre dönmüştür muhtemelen. -Bu sözü çaldım, sahibine selam olsun-

Konuyu size anlatmak yerine biraz şu dinler ve teknoloji olayından bahsedelim mi? Hani az önce üstünde birazcık konuşmuştuk. Bilmeyenler için uyarı geçmem de fayda var, okuyacaklarınız sizi rahatsız edebilir çünkü ben kameraların karşısında ya da muhtelif ortamlarda din uyduranlara karşı ezelden beri pek pozitif değilim. Olamadım ve muhtemelen asla olamayacağım.

Konu çok derin öyle derin ki nereden başlasam, diye düşündürtüyor. Önce kitaptan bir alıntı yapalım mı? Onun üstüne konuşalım.

“Ben salak kutusuyum. Ben televizyonum, ben her şeyi gören göz ve katot ışının dünyasıyım. Ben gaf tüpüyüm. Ben ailelerin tapınmak için önünde toplandıkları küçük sunağım.”

“Sen televizyon musun, yoksa televizyondaki biri mi?’

“Tv bir sunaktır. Ben insanların adına kurban verdikleri şeyim.’

“Ne kurban ederler?’ diye sordu Gölge.

“Çoğunlukla zamanlarını. Bazen birbirlerini… “

Soru sormaya gerek var mı? Televizyonun varlığını unutabilen var mı? Hiç etkilenmeden izleyebilen? Çocuklarını ondan uzak tutabilen? Alanım olduğu için direkt olarak edebiyattan örnekler vereceğim ve örnekler önceki yazıları okuyanlar için sıkıcı olacaktır fakat durumu görmenizi istiyorum. Yaşı genç, çok genç yazar adaylarının/yazmaya hevesli insanların yazılarını okuyorum. Hikaye taslakları önüme düşüyor, bazen gözlerimin içine hevesle bakarak benden yorum bekliyorlar. Bazen benden onlara gidecek bir mail için günde onlarca kez mail kutularını kontrol ettiklerini itiraf ediyorlar ve ben, kapağını açtığım her hikayeye aynı umutla başlıyorum.

“Farklı bir şey olsun, lütfen farklı bir şey olsun.”

Olmuyor. İşte televizyonun ve televizyon karakterlerinin etkisi tam olarak burada devreye giriyor. Önüme gelen tüm hikayelerin ana karakterleri marketten alınmış gibi, birebir, ucuz, yavanlar. Güçlü ve belalı adamlar, korunmaya muhtaç, kendi ayakları üzerinde durmanın anlamını dahi bilmeyen ama kendi ayakları üzerinde durabileceğini iddia eden güzel ama şapşal genç kızlar. Sonrasını biliyorsunuz, sonra bu adamlar bu kızları alıyor ve sahip oluyorlar.

Ve bu güzel bir şey -miş. Mutlu son.

Kime göre?

Onu geçin, hepimizin kullandığı instagram hesabınızı açın. Keşfet kısmında Kısmetse Olur isimli kene türüne ait tek bir paylaşım yoksa lütfen beni de sosyal çevrenize alın zira ne zaman İnstagram hesabıma bakacak olsam, keşfet bölümünde televizyon karakterleri adına açılmış hayran hesaplarına rastlıyor ve gencinden-yaşlısına binlerce insanın saçma sapan sebepler yüzünden birbirleriyle tartıştığına şahit oluyorum. Zamanınızı verdiğiniz şeylere bir bakın, bakın ve mantıklı tek bir açıklamada bulunun.

“Canımız sıkılıyor” diyor bazıları sorduğumda, bazıları “Ne yapayım!” diye yakınıyor “Haberlere mi bakayım, hayat yeterince kötü değil mi? İçim daralıyor.” Bakın bu üç maymunun bir güzel harmanlanmış hali “Ne yapayım,içim daralıyor.”

Görmemek, duymamak, bilmemek işime geliyor. Böylece bana inandırılan yalanlara ve pembe bulutlarda yaşadığıma inanabilirim. Savaşın ortasında kalmış çocuklar ya da ülkenin yeni sisteminde durumumuzun ne olacağı umurumda değil, lütfen bana bir doz daha entrika verin. Lütfen, evlilik programlarını bitirmeyin. Ben günlük entrika ve saçmalık ihtiyacımı başka nasıl karşılayacağım. Oz büyücüsüne ihtiyacım yok, beynimin talaştan oluşması umurumda değil. Ne işime yarıyor ki?

Yazar tam olarak bu noktada derin bir nefes aldı ve konuyu toparlaması gerektiğini fark etti.

Ben bilge değilim, bir halt bildiğimi bile söyleyemem. Söyleyebileceğim tek şey, insanları gözlemlediğim. Fazlaca yanılıyorum ama izleme huyumdan asla vazgeçmeyeceğim sanırım. Uydurulmuş bir dine inananları görüyorum, sahte peygamberlere kapılanları, zamanının çoğunu televizyonun karşısında evlilik programları izleyerek geçirenleri, her şeyi bildiğini ya da bir şeyi anladığını sananları ve bunun üstüne ahkam kesenleri, insanlıktan çok paraya önem verenleri, hayallerini beyaz bir elbiseyle sınırlayanları, üniversiteden çıkıp direkt olarak kendi düğününe gidenleri -ve bunu marifet sayanları- ya da aynı kapıdan çıkıp sokaklara düşenleri.

Soru şu; Modernliğin bize getirisi gerçekten bu mu?

En basiti internet. Nasıl kullanıyorsunuz interneti? Size bir şey katıyor mu yoksa zamanınızı ve beyin hücrelerinizi öldüren, belki de sizi suça sevk eden şeylerle mi uğraşıyorsunuz?

En son ne zaman, neye inandığınızı sorguladınız. İnandığınız şey gerçek Tanrı mı? Misal sizin Tanrı’nız “Sizin gibi düşünmeyenlere saldırabilirsiniz/öldürebilirsiniz” diyor mu? Yoksa bunu söyleyen televizyon mu? Peygamber hikayeleri dinlemek yerine, peygamberlein nasıl yaşadığına hiç baktınız mı? Yaşamlarını şekillendiren düşünceleri ve nasıl yaşadıklarını, o dönemin zihniyle anlamaya çalıştınız mı? Yoksa peygamberin birden fazla eşi vardı, bizim de olsun kafasında mısınız?

Dini canınız nasıl isterse öyle mi algılıyorsunuz?

American Gods tam olarak bunu anlatıyor diyemem, bunları ben 03:23 sularında yarı sinirli bir ruh halinde zırvalıyorum ama Modern Tanrıların diyaloglarını okumanızı isterim. Black Mirror’u izlemenizi istediğim gibi.

americangods2