Etiket arşivi: Aşk

IDEAL KADIN KARAKTER | Bolum II

Görsel: Daisy Oak thequietfront.com

Günaydın

Ben yine uyumadım o ayrı, depresyona meyilli olduğum tüm zamanlarda olduğu gibi yine bloglara sarmış durumdayım ama bu sefer sağlam bir geri dönüş planlıyorum. Planlıyorum planlamasına ama henüz hangi bloga dönsem karar verebilmiş değilim. Dönem ve okuduğum kitaplar, politika ve kadın hakları üzerine karaladığım bloga dönmem gerektiğini işaret ediyor ama ben burayı daha bir seviyorum. Daha rahat, daha samimi, daha risksiz. Eh yıllardır alıştınızda bana her şeyi sil baştan halletmeme gerek yok.

Buralarda olmadığım ya da buradaymış gibi gözüktüğüm zamanlarda ne yaptığımı sormayın. Ben yazmıyorken hayatımı Brezilya dizilerine çeviriyorum, çünkü bünye seviyor aksiyonu alıştım ben artık çalkantılı yaşamıma. Samimi bir arkadaşımı kendime psikolog bile tayin ettim, garibim kendi delirdi beni düzelteyim derken ama düzeltti. Geçelim.

Özel hayatımı anlatmaya gelmedim sonuçta ama gelmiş de olabilirim, sağım solum belli olmuyor. Canım sıkkın yazmak iyi geldiği için yazıyorum birazda.

Geekyapar.com’dan takip ettiğime göre Hollywood’da bir Prenses filmleri akımı başlamış. Çocukluğumda bayılarak izlediğim çizgi filmler teker teker beyaz perdeye uyarlanıyormuş. Bu konu hakkında atıp tutmamı bekleyenler varsa başta onlardan özür dilerim çünkü ben hala çizgi film izleyen bir insanım. Çizgi filmlerin sinemaya uyarlanması ihtimali beni deli gibi mutlu ediyor, hele filmler iyi olursa değmeyin keyfime. Geçelim.

Bir önceki yazımda İdeal Kadın Portresine hafifçe değinmiş fakat konuyu dallandırmamıştım. Twitter çağındayız ve ben kısacık cümleleri bile okumayı üşenen insanlara sayfalarca yazı döşeyecek kadar aptal değilim. –Öyleyim-

Türk televizyonlarını izleme şansım pek olmuyor fakat ayda yılda bir denk gelip izlediğimde her dizide rastladığım bir ortak nokta var. Kadınlar ve onların akıl almaz benzerliği.

Erkeklerin, erkeklerimizin, bizim gibi kadınların doğurduğu ve büyüttüğü erkeklerin zihnindeki ideal kadına bakalım. Güzel, alımlı, yeterince zeki, erkeği uğruna yapmayacağı fedakarlık olmayan, evinin kadını, çocuğun anası, namus denince akla ilk gelen şey vs vs. Kadın denince akla temiz kelimesi gelmek zorunda en başta, saf, ona ait. Güçsüz, kırılgan, korunmaya muhtaç. Adeta bir ceylan.

Evet, buradan ilerleyelim. İdeal kadın, tıpkı bir ceylan gibi. Güzel, narin, aslanlar karşısında savunmasız. – Ama asla bir aslan değil, her zaman av. Avcı olursa ona kadın değil başka bir şey deniyor. –

Televizyonlarımıza dönelim, evlerde sürekli açık duran izlenmese bile kulağımıza çalınan, algılarımızla oynayan o güzel aletlere. Türk televizyonları ağalı paşalı dizileri geçen sezonlarda bırakmış gibi gözüküyor, bu sezon ekranlarda –takip edebildiğim kadarıyla- gizli bir ilişkiye hayır demeyen , para karşılığı birinin duygularıyla oynamayı kabullenebilen, evli bir adamın metresi olmayı sorun etmeyen, anlaşmalı evlilik yapıp karşısındaki adamın her türlü derdini çeken kadınlar var.

Sempatik özelliklerle bezenmiş ana karakterlerin hepsi adeta prenses, onları izlerken gülümsüyor. Başrol erkekle birlikte capslerini hazırlıyor, aşklarına gıptayla bakıyor hatta onlar gibi bir aşk yaşamayı diliyoruz? Neden çünkü onlar çocukluğumuzdan bu yana beynimize nakşedilen her şey, parıltılı bir hayata kavuşmak için kötüleri yenmek zorunda olan ve bin türlü engelle karşılaşan modern zaman prensesleri.

Ne yazıktır ki karşılarındaki kadınlar da hayattan nasibini almış, hayata tutunmaya çalışan, koşullar tarafından acımasızlaştırılmış kadınlar. Benim sorum şu; Hangisi gerçek? Hangimiz gerçek hayatımızda prensesler gibi yaşıyoruz? Hangi büyük aşk sonsuz mutlulukla devam ediyor? Ya da asıl soru, neden gerçek kadınlar olmak yerine prenses olmak istiyoruz? Teknolojinin geliştiği bu çağda ilişkiler dokunmatikleşmişken siyah erkanda gördüğümüz birkaç tatlı kareyle aklımızı kaybedecek kadar aptallaştık mı?

Karşıma çıkan her fırsatta, günümüz Türk yazarlarının sahte romantizm ve seks dışında bir şey yazamadıklarını anlatıyorum insanlara. Yaratıcılık ölmüş durumda, hangi kitabı ya da hangi diziyi açsam karşımda aynı tip insanlar; öyle ki bir süre sonra senaryo hakkında nokta atışı tahminlerde bulunabiliyorum çünkü klişe.

Senaryoyu yazan kadın veya erkekler farklı bir karakter sunma riskine girmiyorlar. Güçlü, işinde başarılı kadınların hepsi ya entrikacı ya da erkeksi. İkinci soru şu; İş alanında başarılı olmak için entrikacı ya da erkeksi mi olmamız gerekiyor? Bize dayatılan kalıbın farkında değil miyiz? Kadın gibi olursan seni yaftalarız, aramızda olacaksan bizden biri olacaksın çünkü senin ellerinin hamurun içinde olması gerekiyordu.

Türk televizyonlarında kaç başarılı ve iyi iş kadını örneği var? Yan karakter olmayacak ama, ana karakter olması lazım. Tamam, elbette bende farkındayım romantik komedi alanında fazla ciddi karakterler kullanamazsınız ama bu bize başka bir kapı açıyor, neden sadece romantik komedi ya da dram alanında çalışıyoruz? Neden komedi, polisiye ya da başka bir alanda diziler çekmiyoruz? Malzememiz mi yok?

E gazeteleri bir açalım, traji komik bir ülkeyiz zaten malzemeden bol ne var? Nedir bizi, güzel, alımlı ıvır zıvır kadınlarda tutsak eden. Neden çirkin ama sempatik kadın kullanmıyoruz? Neden güzel kadınların zehir gibi olabilecekleri ve erkeklere ihtiyaç duymadan da yaşayabileceği fikrine inanmıyoruz? Neden kadınlarımız prenses olmak zorunda? Kafamı topladığımda bence oturup asıl bunu tartışalım.

Ideal Kadın Karakter | Bölüm I

Millet olarak – daha doğrusu – bu topraklara ait olan kadınlar olarak meşhur bir kaçıs /boyun eğis cümlesine sığınıyoruz. Hepiniz bilirsiniz.

“Ben bilmem beyim bilir.”

Cümleyi, “Ben bilmem babam bilir” “Babama sormak lazım” “Abime danışmam lazım” “Beyime bir sorayım” “Sevgilim kızar” şekillerine uyarlayabiliyoruz, gördüğünüz gibi cümlemiz çok işlevli, bayandan çok kullanılmış olsa da hala canavar gibi çalışıyor.
Şimdi bu mantığı alıyoruz ve bu tatlı, bu cici mantığın bayıldığı kriterleri değerlendiriyoruz. Ülkemizde ağalı-paşalı-mafyalı-holdingli dizilerin tutmasının sebebi ne olabilir, sorusunu da soralım hatta. Sorduk mu?

Tamam.

Yıllardır popülerliğini hiç kaybetmemiş “Her genç kızın rüyası” gibi bir kavram var, bilir misiniz onu? Şu beyaz, giyildiğinde doğru düzgün oturulamayan, bir kere giyileceği halde dünyanın parasını bayıldığımız zımbırtıdan bahsediyorum. Sizi hareketlerinizi açıklamak zorunda kalacağınız bir erkeğe bağlayan, buna rağmen hayalini kurduğunuz hani?
Eğri oturup doğru konuşalım; karşınıza ömrünüzü birlikte geçirebileceğiniz biri çıkarsa evlenmek isteyebilirsiniz, evet ama bir elbiseye ya da başlı başına evlilik kurumuna “her genç kızın hayali” demek niye, diye soruyor insan değil mi? Siz sormuyor musunuz?

Sorun.

Şimdi bu her genç kızın rüyası kavramını alalım, sonra da biraz açalım.

Hayatının başlangıcındaki genç bir kadın neden evlilik hayali kurar? Ne oldu da gelinlik kavramı/hayali lise hatta ortaokul sıralarına kadar sızdı? Çocukluklarımıza dönelim, ellerimize tutuşturulan oyuncak bebekleri ve bize biçilen görevleri hatırlayalım. Özene bezene aldırdığımız oyuncak bebeğimizi kucağımızda sallayıp anne rolüne bürünmedik mi?

Çay takımlarımız, türlü makyaj malzemelerimiz, birbirinden tatlı kıyafetlerimiz vardı. Erkek kardeşlerimiz ya da arkadaşlarımız dışarıda oynarken biz evimizde bebeklerimizle oynamak zorunda kaldık. Onlar sokakta istedikleri kadar kalabiliyorken, biz belli bir saatten sonra eve girmek zorundaydık. Dışarıda olsak da narin bünyemiz erkeklerin sertliğini kaldıramazdı zaten. Kimse sokağın erkek çocukları için de tehlikeli olabileceğinin farkında değildi. Kendi duygularından korkan erkekler, gölgelerinden utanan kadınlar yetiştirdik.

“Hanım kız ol” “Yakışıyor mu bir kıza böyle hareketler” “Kız gibi davran” cümleleri beynimize nakşedildi senelerce. “Büyüyünce ne olacaksın?” sorusundan önce “Büyüyünce kiminle evleneceksin bakalım?” dedi korkutucu gün teyzeleri. İlk o zaman aklımıza yerleşti, televizyondaki idealleştirilmiş karakterler.

Beynimize yerleşti, içimize işledi. Küçük zihinlerimiz, özgür bir kadının bile güçlü bir erkeğin çekimine eninde sonunda kapılacağına hükmetti. Nasıldı şu dizide? (Bkz: Asmalı Konak) Bahar güçlüydü, batılıydı, bambaşka bir kültürde büyümüştü ama aşiretin bağrından kopup gelmiş; eskiden birlikte olduğu kadını evinde yaşatan –üstelik başkasıyla evlendirip- geleneklerine körü körüne bağlı, ataerkil bir erkeğe aşık oldu. Evini, işini hatta geleceğini terkedip onunla gitti. Çünkü Seymen güçlüydü, zengindi, hükmediyordu. Dünya ve çevresindeki tüm kadınlar ona aitti.

Sevdiği kadını aldı, korudu, o arada silahlar patladı. Birkaç karakter birkaç kez vuruldu. Hiçbiri önemli değildi. Seymen’in bir silah taşıması önemli değildi. Çünkü bilirsiniz, bu kültürümüzde vardı. Hatırlar mısınız? At, avrat, silah.
İlk kurşun Asmalı Konak’la atıldı. Sonra arkası geldi, her zaman gelir bilirsiniz. Dizilerden birinde erkek karakter bin tane kadınla evlendi, diğerinde aile ilişkileri o kadar karıştı ki kim, kiminle nerede ne yapıyordu şaşırdık. Hepsinde tek bir ortak nokta vardı, kadın her zaman affetti. Kadın her zaman orada, evde, erkeğin dizinin dibindeydi.

Sene 2015. Asmalı Konak kaç yılında oynadı bilmiyorum.

Önceki yazımda Wattpad’de yazılan hikayeleri anlatmıştım sizlere, şu ağalı paşalı mafyalı olanları. Yakışıklı, zengin, genç ve güç sahibi adam hayallerinin nereden hortladığını az buçuk biliyoruz. Kadınlar zoru başarmayı severler, temeline indiğimizde herkese hükmeden bir erkeği evcilleştirme ve kendimize bağımlı kılma düşüncesi hoşumuza gider. Zira o güçlüdür, ağadır-paşadır-mafyadır, belinde silahı ve onlarca adamı vardır. Holdinginden içeri girdiğinde herkes emrine amade bir şekilde onu bekler. Çevresindeki herkesten zeki olmasının yanı sıra yakışıklıdır, muhteşem bir vücudu vardır ve sadece sizin görebildiğiniz bir şapşallığa sahiptir. Sizi alır ve o karşı koyamadığınız tatlı( ! ) zorbalığıyla kendine ait kılar. Bu bazen sevimlileştirilmiş bir tecavüzle, bazen psikolojik şiddetle gerçekleşir.

Vakit bulduğumda internette boş boş gezinmek yerine yeni keşfettiğim bu sitedeki hikâyelere göz atıyorum. Yazı dilini, yazma biçimini, olay örgüsündeki sıkıntıları geçmiş durumdayım. Her gözüme çarptığında beni delirten fiziksel detaylarla ilgilenmiyorum bir süredir. Kalem de kelam da pratikle gelişen şeyler, hikayelerde incelediğim genel unsur kadın karakterlerin davranışları. Çoğunlukla genç zihinlerden çıkan öykülerde genç kadınlar genel olarak zamanın başlangıcından bu yana bize dayatılmaya çalışılan pasif bir tutum içindeler. Erkeğin gücünü takdir eden, onun fiziksel özelliklerine hayran olan, erkeğinin özellikleriyle övünen, okulunu aşkı için bırakan ya da sosyal hayatından hiç bahsedilmeyen karakterler; Güçlü erkeklerin fiziksel ve sosyal gücünün rahatını süren kadınlar okuyorum.

İlk başta direniyorlar, okuyanları gülümseten ve sıcacık gülümsemelerini sağlayan bir süründürme aşaması bile yaşatıyorlar ana erkek karaktere, sonra sert kabuğun altından iç sızlatan bir duygusallık çıkartmaya çalışma aşaması başlıyor. Sorunları psikolojik olarak temellendirme aşaması ise en sevdiğim kısım, ülkemiz gördüğü her sorunlu insana şizofreni damgasını yapıştıracak gönüllü psikologlarla dolup taşarken amatör yazar arkadaşlarımızın aileden gelen sorunların çocuk psikolojisi üzerindeki etkileri üzerine yaptıkları derin tespitler beni benden alıyor. Geçelim.

Konumuz ve bundan sonraki yazıların konusu olacak olan ana unsur kadın.

Belli bir kesim sokaklara dökülüp “Kadın ve erkek sosyal olarak eşittir” diye bağırırken yaratıcı zihinler dediğimiz topluluğun kadını bile isteye ikinci sınıf bir varlıkmış gibi gösterme çabasını anlatmaya ve örneklemeye çalışacağım kendimce.

Bu giriş yazımız olsun.

Türk televizyonlarında kadın adlı ikinci yazıda görüşene kadar, hoşça kalın.

Silahımla Sev Beni

Fazla kelimesinin bile tam olarak anlatamayacağı kadar yoğun bir dönemden geçiyorum. Masamın üstünde okumam gereken kitaplar dağı her geçen gün büyürken; tamamlamaya çalıştığım işler, yeni gelen işler ve halimize acımayan profesörlerin verdiği ödevler etrafımda dans ediyorlar.

Kendime zaman ayırmak, zevk aldığım işlere yönelmek, bu sıkıcı tempodan biraz da olsa sıyrılmak istiyorum. Sadece istiyorum, henüz becerebildiğim söylenemez. Birkaç kez alışverişe, canlı müziğe, sinemaya ve tiyatroya gittim. Ne güzel dediğinizi duyar gibiyim, güzel evet ama tüm bunları haftalık rutini haline getirmiş, haftada mutlaka bir film izleyen, birkaç kitap bitiren, sevdiği dizileri kaçırmayan bir insanın tüm bu aktiviteleri kaçamak vakitlerde yapmaya çalışması ne kadar sıkıntı veriyor tahmin bile edemezsiniz.

Yine de mutlu sayılırım. Elimden geldiğince mutluyum, konumuz da bu değil zaten. Yazmayı özledim, uzattıkça uzatıyorum.

Kendimi akademik kitapların ağır havasından kurtarmak için bir çözüm ararken, Wattpad denilen sosyal ağ ya da telefon eklentisiyle tanıştım. Benim zamanımda forumlar vardı, hikaye yazmak isteyen insanlar orada yazardı. – Yöneticilik yapıp, terör estirdiğim dönemler bile oldu. – Şimdi bu tarz şeyler için özel siteler çıkmış hatta işi cebimize kadar taşımışlar, güzel şeyler bunlar.

Her neyse, eski eğitim alanım, daimi ilgi ve yarı zamanlı iş alanım olan edebiyat her zaman ilgimi çektiğinden Türk amatör yazarların elinden çıkma hikâyeler arasında dolanmaya başladım. Başlamasaydım daha iyi olacaktı sanki, neyse. Psikoloji – sosyal psikoloji alanında eğitim alan bir insan olarak dikkatimi çeken bir ayrıntıyı sizlerle de paylaşmak, günümüz gençliğinin fantezilerini bir de sizin eleştirel gözünüze sunmak için buradayım. Çok mu lazım? Hayır, hiç lazım değil ama canım yazmak istiyor. Bir neyse daha.

Çok tıklanan hikayelerden, hikayelerin bölüm aralarında reklamı çıkan hikayelere sektiğim birkaç akşamın ardından açık yüreklilikle söyleyebilirim ki Stockholm Sendromu adı verilen rehine-rehinci bağı ülkemiz –sadece Türk yazarları inceleyebildim– gençleri arasında fazlaca popüler.

Gezintim sırasında rast geldiğim birçok hikayede küçük yaşlardaki kadın karakterimiz, kendinden yaşça büyük ve davranışları birçoğumuz tarafından hoş karşılanmayacak kaba-saba tipler – mafya, şirket yöneticisi, müzik grubu üyesi, motorcu, serseri vs. tarafından kaçırılıp, ayartılıp, taciz edilip ardından erkek karakteri adam ediyor, onun içindeki yumuşak tarafı ortaya çıkartıyorlar.

Şimdi derin bir nefes alıp arkamıza yaslanalım ve kadın milletinin erkeği adam etme tutkusunun temeline inmeye çalışalım. Bu nasıl bir şeydir ki, yaşlarının küçük olduğunu tahmin ettiğim amatör yazarlar bunu hayal dünyalarına oradan da kalemlerine taşımışlar.

Eski çapkından iyi koca olur mantığı yüzyıllardır süregelen kısmen hatalı bir mantık, bunu çoğumuz biliyoruz. Erkeğin doymuşu iyidir, evet ama huylunun huyundan vazgeçmemesi gibi bir seçeneğini de göz ardı etmememiz lazım. Mucizelerin genellikle kitap ve film kahramanlarının başına geldiğini, onu da mutsuz yazarların yazdığını unutmasak her şey daha güzel olacak. Pembe hayallerimizin yaratıcılarının paçalarından mutsuzluk/tatminsizlik sızıyor.

Hikaye isimlerini hatırlamıyorum, hatırlasam dahi direkt hedef belirterek yazmam o ayrı. Yazmaya hevesli insanların kalemlerini eleştirmek bana düşmez, okurken bana küçük sevimli sinir krizleri geçirten imla hatalarını saymayacağım o yüzden. Takıldığım kısım konular, konuların işleniş biçimi, olay örgüsünün ilginçliği.

Tecavüzü nasıl tanımlarsınız? Tecavüzü hangi cümlelerle haklı çıkartabilirsiniz? Tecavüzün ya da birine satılmanın olumlu bir yanını bulabilir misiniz? Her kötü durumda karşımıza çıkan “Tecavüz kaçınılmızsa zevk almayı bileceksin” cümlesini geçelim. Yok öyle bir dünya dostlar. Tecavüz fantezi alanında kullanıldığında ve rıza gösterdiğiniz bir partnerle hoş olabilir ama gerçekten tecavüze uğruyorsanız, zevk alamazsınız. Eleyelim o seçeneği. Şimdi, genç kızlarımızın hikâyelerinde işlediği konulara gelelim.

Zihinler öyle bir hal almaya başlamış ki; romantizm denildiğinde aklımıza gelen ilk şey, kötü bir olay, kötü huyları olan bir karakter ve onu iyileştiren kadın kahraman olmuş. Başına gelen her şeye katlanan ve alışan bir kadın denildiğinde aklınıza gelen ilk şey ne oluyor? Kendi seçimlerini yapmak yerine yönlendirilen, her hareketinde birilerinden izin almak zorunda kalan kadınlar denildiğinde ne düşünüyoruz?

Bu tanımlar bize ne kadar yabancı?

Hiç değiller, değil mi? Kadının her geçen gün biraz daha metalaştırıldığı, kadına şiddetin normalimiz haline geldiği, tecavüzün suçtan bile sayılmadığı zamanlardayız. Karşınıza geçmiş, tecavüzcüsüne/onu kaçıran zorbaya aşık olan genç kadınları yazan genç kadınları eleştiriyorum. İçinde büyüdüğü toplumun gerçeklerini kabullenmek için fantezi haline getiren, gerçeklerden kaçmak için pembe gözlüklere sığınan zihinlere saydırıyorum.

Suçu zavallı Grinin Elli Tonu’nun yazarına –kadının adını unuttum- atmak isterdim, çünkü o kitaba – düzeltelim, o tarz kitaplara ve yazarlarına sataşmak gerçekten hoşuma gidiyor. Erotik edebiyat da gerekli evet ama – kitaplığının %80’ini akademik kitaplar, geri kalanını bilimkurgu ve fantastik kitaplarla kaplamış bir insan olarak fikrimi az çok tahmin edersiniz sanıyorum. Erotizmin fazla abartılmaması, erotik kitaplara yaş sınırı getirilmesi taraftarıyım zira bu tarz kitaplara meraklı olan kitlenin yaşı her geçen gün biraz daha düşüyor.

Geçelim.

Okuduğum üç hikâyeden ikisinin Stockholm sendromuna gönderme yapmasıyla durumun iç acıtan halini fark etmiştim. Aşık olan mafyalar, aşık olan dominant adamlar, aşık olan çete liderleri, aşık olan seks düşkünü müzik grubu üyeleri, aşık olan serseriler vs. diye uzayan listenin en masum üyeleri serseri müzik grubu üyeleri ve dominant arkadaşlarımızdı sanırım. En azından şiddeti bir tür zevk aracı olarak kullanıyor, günlük hayatlarında saygın bir yaşam sürüyorlardı.

Hikayelerin genelinde düşmanlarını vuran, işkence eden ana karakterlerin yaratılış amaçlarını anlamaya çalışıyordum, çünkü işim yoktu. Tüm final zamanlarında olduğu gibi ders çalışmak dışındaki tüm etkinliklere meraklıydım. Böylece Türk amatör yazarlarının zihnini besleyen o karanlık dünyaya ilk adımı attım.

Televizyon!

Dışarıdan baktığınızda benden iyi bir seyirci bulamazsınız, televizyonum sürekli açıktır. Evde değilken bile televizyonu açık tuttuğum oluyor ki eve girdiğimde sessizlikle karşılaşmayayım amma ve lakin konu izlemeye gelince biraz sıkıntı yaşadığım gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Ben polisiye seviyorum, Türk televizyonlarında oynayan –bildiğim- tek polisiye Arka Sokaklar. Vaziyet bu olunca insanın içinden açıp birbirinin kopyası olan dizileri izlemek gelmiyor ama ben izledim. Sırf okuduğum hikayelerin nereden türediğini görmek için yayınlanan ve izleyiciyi çeken tüm dizilerin bölüm fragmanlarını –ne sandınız canlar?- izledim.

Sonuç mu?

İnsanları gerçek dünyadan uzaklaştırmak gibi bir amacı da olan televizyonlarımızda gerçek hayat abartılarak yayınlanıyor. Sokakta başınızı çevirdiğinizde eşine zorbalık eden bir adam mı görüyorsunuz, televizyon o adama yaptığı hayvanlığı haklı çıkartacak bir hikaye uyduruyor. Öyle ki izlerken “Ayy” diyorsunuz tiz bir sesle “Yazık kız! Çok eziyet çekti bu adamda, psikolojisi bozuldu.”

Lise dönemlerime denk gelen bir dizi olduğunu anımsıyorum. Mahsun Kırmızıgül çekiyordu yanlış hatırlamıyorsam, başrollerinde Fikret Kuşkan vardı ve adam her fragmanda birilerine tokat atmasıyla zihnime kazınmıştı. Uzun lafın kısası, yazının başından beri çeşitli şekillerde dokundurduğum tatlı kızlar çevrelerinde, televizyonda ve popüler olan kitaplarda gördüklerini kurguluyorlardı.

Beni rahatsız eden kısım, okuduğum hikayelerin hiçbirinde adamın silahı bırakmamasıydı. Hikayenin başında belinde silahıyla gezen, yerli yersiz şiddet gösteren adam, hikayenin sonunda da silahlıydı. Zorbaydı, çete lideriydi, mafyaydı. Fark olarak sevmeyi öğrenmiş, kendinden bilmem kaç yaş küçük bir kıza tutulmuştu.

Öyle sevginin içine tükürelim mi sevgili okuyucu

Bence tükürmeliyiz.

Aralık ayından bu yana arşivde bekleyen yazıyı hızlıca sonlandırıp yayınlayayım, dedim. Mesaj kutuma tatlı tatlı küfreden okuyucu, kim olduğunu bilmesem de saygı ve sevgilerimle.

Buralardayım.

İhtiras Çemberi- Virginia Henley| Blog yazarının romansla imtihanı

Gözlerinizi kapatın ve hayalinizde;  içinde muhteşem bir aşkın işlendiği tutkuyla dolu bir kitabı okuyan genç ve bekar bir kadın hayal edin. Gözleri yarı aralık, yüzünde hülyalı bir gülümseme, elinde kahvesi ya da çayı. Mutlu, umutlu, huzurlu.

Heh işte, o ben değilim.

Romantik hikayeler okurken neden kendimi kaybediyorum bilmiyorum ama her okuyuşumda çıldırıyorum. Gerçek anlamda çıldırıyorum, saçımı başımı yolasım geliyor. Kitabın içine girme durumu olsa ruhani güçlere elime bir el bombası verin diye yalvarırım. –Evet, ciddiyim– Sevmiyorum ben aşkla harmanlanmış, tutkuyla sarılmış, acıdan fiyonk yapılmış hikâyeleri. Türk dizilerini izlemememe sebebim de bu aslında. O kadar çok entrika yapılıyor ki bir süre sonra kafam karışıyor. Her neyse.  – E.L. James’in murmur’u varsa benim de herneyse’m var.

Söylediğim gibi romanslarla aram yok, bu yüzden iddialı bir şekilde ortaya çıkıp ben bu işin en iyisiyim, hepsini bilirim vs vs. demeyeceğim.  Zira İngiliz/İskoç vs tarihi bilgim savaşları ve siyasi politikaları kapsıyor. Adamlar nasıl giyinmiş, nasıl sevişmiş, gelenekleri neymiş bilmem.  Yorumu okurken bunları göz önünde bulundurun da sonra “Aaa ne demiş bu arızalı?” demeyin.

Okuduğum romansların birçoğu J. Mcnaught ve J. Garwood’a aitti. Karakterlerini ve hikâyeyi işleyiş biçimlerini sevdiğimi söyleyebilirim. Romans, yazımı tehlikeli bir tür aslına bakarsanız, dozu ayarlayamazsanız hikâye sadece sevişilen bir hikâyeden öteye gidemiyor ya da ben cinsel gerilim üzerinden ilerleyen romanları sevmiyorum. Bilemeyiz. Şöyle bir gerçek var ki tavsiye üzerine okuduğum birçok kitapta karakterler beyinleriyle değil, cinsel organlarıyla düşünüyormuş gibi bir izlenim uyandırıyordu. Yakışıklı, güçlü, zengin, mükemmel erkek karakter ve çağa aykırı bir kadın karakter. Muhteşem ikili.

Şimdi inceleyeceğim, daha doğrusu üzerine birkaç lakırdı edeceğim kitap Koridor Yayınları’ndan çıkan İhtiras Çemberi.  Virginia Henley’in yazmış olduğu bu kitap türdeşlerinden birazcık farklı – en azından benim okuduklarımdan farklı –  kadın karakterimiz saf, masum, temiz vs vs . değil. Yani en başından beni sinir krizlerine sokmadı. Aslına bakarsanız, sağ gösterip sol vurarak bir hayli şaşırttı. Şöyle söyleyelim; kitap 9 yaşlarında bir kızın – uyduruyor olabilirim, yüksek ihtimal uyduruyorum– ,  40 yaşında bir savaş beyine –mareşal miydi?- aşık olup, zorla onunla evlenmesiyle başlıyor.

Eleanor Plantagenet daha küçük yaşında çevresindekileri yönetmeyi öğrenmiş bir karakter. Bu biraz korkutucu, biraz şaşırtıcı, biraz da gıcık bir durum.  Kitap hakkındaki yorumlara baktığımda birçok okuyucunun 9 yaşındaki kız çocuğu ile 40 yaşındaki bir adamın evliliğine olumsuz gözlerle baktığını görüp bir hayli güldüm. Hadi beni yanlış anlayın, pedofiliyi destekleyen bir insan olduğumu düşünün.

Çok normal bir davranış olur ama devam edip yazdıklarımın devamını okuma zahmetine katlanırsanız, size söylemek istediğim birkaç şey daha var. Okuduğumuz kitaplardaki erken evlilikler hakkında uzun uzun isyan ediyoruz. Öyle uzun isyanlar ki bazen okurken gözlerim yoruluyor.  Ortaçağda geçen bir hikâyede 40 yaşında bir adamın, küçük yaşta bir kızla olan evliliğine isyan edip; günümüzde 70 yaşında bir adamın, 12 yaşında bir kız çocuğuyla evlenmesine ses çıkarmayan insanlarız biz.

-Yıllara göre değişen yaş ortalamasına bir göz atalım, lütfen. Ne demek istediğimi anlayacaksınız-

Romanlarda gözümüze sokulan gerçeklere isyan edip, elimize gazete vs verildiğinde ya da televizyon kanallarında bu tarz haberlere rastladığımızda direkt olarak görmezden geliyoruz. Görsek bile elimizden bir şey gelmeyeceğini düşünüp susuyoruz ya da. İnternetin ve internet araçlarının dünyanın merkezinde olduğu şu dönemde, bu konu hakkında iki kelime etmememiz bana son derece gaddarca geliyor. Her neyse.

Sonuç olarak 9, Ortaçağ’a göre bile küçük bir yaş. Ortalama insan ömrünün 50’lerde seyrettiği göz önüne alınırsa bir kız çocuğunun evlenmesine en azından birkaç yıl var demekmiş. Geçelim bunları, Eleanor Plantagenet muradına erip,  güçlü mareşaliyle evleniyor fakat William – kocası- zorla evlendirildiği bu küçük kızla birlikte olmak gibi bir düşüncesi olmadığı ve hali hazırda serinin ilk kitabında anlatılan Jasmine’e aşık olduğu için çocuk gelini bir saraya aldırıp orada mükemmel bir şekilde eğitilmesini istiyor.

-Burada bir sürü ayrıntı vardı, aile soyları vs vs. Ciddi anlamda ilgilenmiyorum böyle detaylarla ama anladığım kadarıyla William’ın ailesi de oldukça köklü ve önemli bir aile.-

Ara bölümleri hızlıca saralım. Aradan yıllar geçiyor, Eleanor artık bir eş olmaya hazır olduğunu düşünüp saraydan ayrılmak istediğine karar veriyor vs vs. Karakterimiz tabi ki muhteşem bir kadına dönüşmüş durumda –aksini bekliyorsanız, bu kesinlikle sizin hatanız.– ve tüm güzelliğine karşın kendinden oldukça büyük ve yaşlanmaya yüz tutmuş kocasına sırılsıklam aşık. Evet sevgili okuyucular, eskiden sadakat denen şeye rastlanabiliyormuş. Şimdiki gibi çirkin ördeklikten, kuğuluğa terfi edince ilk önce sevdiğini unutan insan tiplerinden öte bu gibi kadınlar da varmış o zamanlar. Şimdi de vardır, en azından ben bir yerlerde yaşadıklarına inanıyorum.

Sonraki olaylar malum, William karısına âşık olmaya başladığını hissediyor ve ilk gecelerinde küt! Öyle küt değil, küt küt’ün küt’ü değil yani. Adam küt diye gidiyor hem de kızın üstündeyken, insanın yaşayacağı şoku hayal edebiliyor musunuz? Sevdiğiniz, yıllarca beklediğiniz adam içinizdeyken ölüyor.  Pek fena.

Eleanor’un annesi de azgın olduğundan, kızın adı çıkıyor tabi. Dedikoducu halk demediğini bırakmıyor kızcağız hakkında, o da vicdan azabından kendini kiliseye kapatıp bir şey yemini ediyor. – Evet, bir şey yemini dedim zira ne yemini olduğunu unuttum. Aç gözlü olmayacaktı vs vs. Aman çok lazım sanki, mantığıyla okuduğumdan unutmuşum hep buraları

Simon de Warrene. Nefes alıp verelim, bunu birkaç kez tekrarlayalım lütfen.  – Aslına bakarsanız, Google araştırmalarında çıkan Simon de Warrene hiç yakışıklı değil. Ben ilk gördüğümde “Peeh ben buna göz süzdüm kitabı okurken” demiştim. –  Nerede kalmıştım? Hah, Simon de Warrene hikayenin asıl karakteri fakat hikayeyi girmesi baya uzun sürüyor. Kızla karşılaşmaları için bir yüz sayfa kadar okuyoruz yanlış hatırlamıyorsam.

Şu tarz erkeklerden hoşlanırım, diyebileceğim belli tip olmadı hiç kafamda ama açıkça söyleyebilirim ki güç zaafım var.  Bedensel ve zihinsel açıdan, özellikle zihinsel açıdan güçlü erkeklerin etrafındayken kendimden geçebiliyorum. Simon de Warrene, tam olarak böyle bir karakter.  Bedenen muhteşem olmasını bir kenara bırakalım. O zeki, ne istediğini ve istediğini nasıl alacağını biliyor. Önünde duran tüm engelleri tek tek aşarken, arzularının kaynağını da her geçen an daha yakına çekebilecek kadar tehlikeli bir adam.

-Edebimi takındım. Kitapta bolca geçen el detayından hiç bahsetmedim farkettiyseniz, oysa ben bir fetişist olarak güzel eller karşısında kendimden geçebilirim. –

Uzun lafın kısası, Simon ve Eleanor birbirlerini buldukları an aralarındaki çekimi keşfediyorlar fakat her zamanki gibi kadın karakterimiz uzun süren naz yapma aşamasıyla hepimizi kendinden geçiriyor. Kitap sadece iki kişiyi konu almadığı, aşk hikayesi çevresinde dolaşırken dönemle ilgili hoş detaylar verdiği; saray entrikalarını bir güzel anlattığı için hoşuma gitti diyebilirim ama çok büyük bir beklenti içine de girmeyin. Zira bu tarzda birkaç kitap okumuşsanız sonlarının nasıl bittiğini, hikayenin nasıl geliştiğini tahmin edebilirsiniz. Bugüne kadar mutsuz bitenine rastlamadım şahsen. – Belki de istenen budur, aşka ve sevgiye inancın yok olduğu şu günlerde insanlar ihtiyaçlarını kitaplarla gideriyordur? Kim bilir.

Romans okumayı seviyorsanız, çekinmeyin okuyun derim. Bu işlerden hiç anlamayan ve romans okurken olaya anlam verebilmek için uzun uzun kafa yoran ben bile hoşlanmış sayılırım kitaptan.

Womb

Bir kadın, bir adamı ne zamana kadar sevebilir?

Sorunun değerini kaybettiğinin farkındayım, sevgiye verilen değer öyle azaldı ki bazen dönüştüğümüz şeye bakıp birkaç yıl sonra ne halde olacağız, diye merak etmeden duramıyorum. Bir adamı/kadını tüm ruhunla sevmek, varlığını ona adamak öyle imkânsız geliyor ki insanlara. Aşka, sevgiye ömür biçip; genellemeler üzerine kuruyoruz hayatımızı.

Nasıl seveceğimizi unuttuk belki de, sevmek eyleminin yerine ona benzer bir şey getirdik. Sıkıya gelemeyen en ufak zorlukta pes eden bir şey. Ölümün, öldürebildiği bir şey bulduk sevgi yerine ve kendimizi avutuyoruz belki de. Bilmiyorum, bilmek de istemiyorum.

Sevgi uğruna ne yapabilirsiniz? Sevdiğimiz insan için ne kadar ileri gidebiliriz? Sorusunu soran bir film var aslında karşımızda. Bunu öyle değişik bir yoldan sormuş ki ilk başta algılayamıyor insan bu soruyu.

Boş verelim, neden böyle bir başlangıç yaptım ben de bilmiyorum zaten. Filmle bağıntılı mı, evet ama benimle de bağıntılı sanırım. Sevince abartan insanlardanım ben, sevince tüm varlığını ortaya koyma cesaretini gösterebilen; sevdiği adamı, adam onda kapanmayacak yaralar bıraksa da seven mantıksızlardan. Belki de bu yüzden filmi kötüleyemeyeceğim sizlere.

Belki de bu yüzden filmdeki kadının yaptığı şeyi, hissettiklerini anlayabiliyorum. İnsan birini sevdiğinde ve onunla istediği/hayal ettiği her şeyi yaşayamadığında yarım kalıyor çünkü, asla tamamlanamıyor. Her neyse.

Burada dile getirdim mi bilmiyorum ama Avrupa Sinemasını, süslü ve etkileyici Hollywood’dan daha çok seviyorum ben. Belki yaratıcılığın, efektlerle öldürülmediğindendir.  Belki benim süslü romantizmdense, vurucu duygusallığı tercih etmemden bilemiyorum. Geçelim bunları…

Womb, ilginç bir film. İçinde geçen birçok konu var ama size net olarak şudur diyemiyorum. Filmde bir kadın var, diyebilirim sadece. Çok seven, çok çok seven bir kadın. Sevdiğine yeniden can vermek için elinden gelen her şeyi yapan bir kadın. Sevdiğini yeniden doğuran bir kadın.

Duygusal bir film değil Womb, yanlış anlaşılmasın. Kadının yaşadığı karmaşa karşısında ağlamak yerine, olduğunuz yerde donakalıp filmin size ne zaman yeni bir tokat atacağını hesaplamaya çalışıyorsunuz. Womb, insanın suratına tokat atan filmlerden, tek bir kez de değil. Art arda, durmaksızın.

Sessiz bir film Womb, öyle anlar geliyor ki karakterler konuşsun diye dudaklarınızı ısırıyor, ekranın karşısında geriliyorsunuz. Onların dudaklarından dökülecek tek bir kelime sizi de rahatlatacak, onları da ama kimse konuşmuyor.  Her zaman şikayet ettiğim o gereksiz duygu yoğunluğu yok filmde, hayatta da yoktur ya. Filmlerde vıcık vıcık çiftleri görüp özenir bazıları, onlara böyle şeyler mümkünmüş gibi gelir. Koskoca dünyanın iki kişiden ibaret olabileceğini hayal ederler, aşkın her şeyi iyileştireceğini, gözün hiçbir şey görmeyeceğini… Hiçbir hissin aşkı zedeleyemeyeceğini.

Gerçek hayatta bunların hiçbiri yok.  Prens öptüğünde uyanan prensesler, patronuna aşık olup sonunda mutluluğa kavuşan alçak gönüllü sekreterler, yolda çarpışıp yıldırım aşkına tutulan insanlar. Sonsuza kadar kavga etmeden ya da birbirlerinden bir an için bile nefret etmeden yaşayan aşıklar yok. Aşk pembe bulutlar arasında, camdan bir sarayda yaşamak değil. Samanlığı muhteşem bir saray gibi görmek de değil, aşk daha çok samanlığın içindeki at dışkılarını görüp lanet ederken, bunlara maruz kalmanıza sebep olan adama öfkelenmek. O öfkenin, çabucak geçmesi aşk. Diğerleri, hani şu filmler ve masallardakiler de bizim kaçış yollarımız, umutlarımız. – Bu da benim bakış açım tabi, bayılırım tanımlama yapmaya

Film yorumu vs yapıyorum, diyorum ama bildiğiniz gevezelik ediyorum, farkındasınız değil mi? Filme geçeyim de canınızı daha fazla sıkmayayım. Dediğim gibi sessiz bir film Womb, karakterler çok az konuşuyor, çok az müzik var ama öyle oyunculuklar var ki… Tek bir bakışla binlerce şey anlatabiliyorlar size. Karakterin içinde kopan fırtınaları kısacık bir bakışla anlatıyor film, doğru soruları doğru zamanlamayla sorarak sizi olduğunuz yere mıhlıyor.

Konunun etrafında dolaşıp bir türlü anlatmadığımın farkındayım, bunun sebebi fazla detay vermeden nasıl anlatacağımı bilmemem. Başka bir şey değil. Kısaca anlatmak gerekirse –ki bunu kısa kesmeyi becerebileceğimi umuyorum.

Rebecca ölen sevgilisinin klonunu doğurup onunla yaşamaya başlıyor. Thomas büyüdükçe Rebecca sessizleşip, içine dönüyor zira Thomas her geçen gün ölen sevgilisine daha çok benziyor. Her geçen gün daha da o oluyor. Evet, sizlerin de anladığı gibi filmde ensest sayılabilecek fakat aslında sayılamayacak olan bir ilişki var.

Film bir La Luna değil, yine de Rebecca’nın içinde kopan fırtınaya, anneliğin getirdiği – taşıyıcı olsa bile- hisler ve ölen sevgisine duyduğu aşkın birbiriyle çarpışmasına şahit olup, onunla birlikte acı çekiyoruz. Bir kadının, sevdiği adamın görüntüsündeki bir adamı başka bir kadınla izleyişini ve ne hissedeceğini bilmeyişini izliyoruz. Onunla birlikte bocalıyoruz belki de.

Aslına bakarsak ensest konusunu içeren her şeye büyük tepkiler veren bir insanım ben ama bu filmde sinirlemedim bile. Belki de Thomas’ın, klonlandığı adamdan izler taşımasıydı buna sebep olan. Aralarındaki gerilim her daim oradaydı. O çocuk, Rebecca’nın çocuğu değildi. O bir klondu, geçmişte yaşamış ve çok sevilmiş bir adamın klonu.

Sonuç olarak, bir kadın, bir adamı çok sevdi filmlerinden bu. Garip bir film, sinir bozan bir film, aynı zaman da güzel bir film.  Gerçekten sevilince her türlü güdüye karşı durulabildiğini gösteren bir film. Bir kadının yıllar boyu sevdiği erkeği bekleyebileceğini gösteren bir film. Ait olmanın ne kadar güçlü bir şey olduğunu anlatan bir film.