Etiket arşivi: Aşk

Aşk – Hayal Kırıklığı bağında Beklenti Üzerine |AG – Shadow Moon & Laura Moon

“Sana söylemediler mi?” Sesi sakin ve duygusuzdu. “Karın, kocamın aleti ağzındayken öldü Gölge.”
Neil Gaiman’ın Amerikan Tanrıları isimli kitabında Shadow Moon, Türkçe karşılığıyla Gölge karısının onu aldattığını böyle öğreniyordu. Onun için girdiği cezaevinden çıktıktan, ölüm haberiyle sarsılıp, ölümüne kendince binlerce senaryo yarattıktan hemen sonra. Delirmenin eşiğindeyken, onu sarhoş arkadaşının arabasında dehşet içinde bağırırken hayal edip, aklında masumluğu tastikledikten hemen sonra. Tam olarak böyle yaparız değil mi? Sevdiğimiz, önemsediğimiz birinin bizim doğrularımıza uymayacak bir şey yapabileceği fikri aklımızın ucundan bile geçmez.  Zira biz doğru düzgün karakterlere sahip olmasak bile sevdiklerimiz daima mükemmeldir, öyle olmak zorundalardır.
Belki klişelerin en eskisi ve en gerçeği ama ortada şöyle bir durum var. Dünya acımasız bir yer ve bizler acıyla baş etmeyi değişik yollardan öğreniyoruz. Bir kere de değil üstelik, binlerce kez. Tam anlamıyla öğrenene dek kırıyor bizi. Eğer becerebilirsek acıları kabullenip onlarla yaşamaya başlıyoruz, kabullenemiyorsak önümüze iki seçenek çıkıyor. Yok saymak/ Kaçmak ya da intihar. Camus bunun üzerine uzun uzun konuşmuş fakat ben konuyla alakası olan kısmı almak istiyorum. İnsanlara kendimizce değerler atfedip, sonra işler istediğimiz gibi gitmediğinde yerlere kapanmamızla ilgili olan kısım. Kendimizi doğru dürüst bilmiyorken, başkalarını çok iyi bildiğimizle ilgili olan kısmı da diyebiliriz, siz nasıl isterseniz.

” Öyle ya, kim ve ne hakkında “Bunu biliyorum!” diyebilirim ki? İçimdeki bu yüreği duyabiliyorum, var olduğu yargısına varıyorum. Bu dünyaya dokunabiliyorum, onun da var olduğu yargısına varıyorum. Tüm bilgim burada duruyor, gerisi kurmaca. Çünkü varlığından kuşku duymadığım bu “ben”i kavramaya çalıştım mı, onu tanımlamaya, özetlemeye çalıştım mı parmaklarım arasından akıp giden bir su oluveriyor. Bürünebildiği tüm yüzleri bir bir çizebilirim, ona verilmiş olan her şeyi, bu eğitimi, bu kökeni, bu ateşliliği ya da bu susmaları, bu büyüklüğü ya da düşüklüğü de bir bir çizebilirim. Ama bu yüzlerin toplamı yapılmaz. Benim olan bu yürek bile hep tanımlanamaz kalacak benim için. Varoluşum konusunda vardığım bu kesinlikle, bu güven vermeye çalıştığım öz arasındaki çukur hiçbir zaman dolmayacak. Kendi kendime yabancı kalacağım hep.”*

Değer atfetme hakkında binlerce cümle kurulabilir, biz duygusal ilişkiler açısından bakalım. Hayatımızı böyle yaşamıyor muyuz? Daha kendimizi bile tanımıyorken başkalarını çok iyi tanıdığımızı iddia ediyoruz. Biri hayatımıza giriyor ve biz, onu tabiri caizse sıfırlıyoruz, begendiğimiz bedenlere, hayalimizdeki ruhları koyup; aşk sanıyoruz belki de.* Gördüğümüz, sevdiğimiz, dokunduğumuz şeyin gerçekliğinin bizim zihnimizdeki haliyle bir alakası yok. Hayal kırıklığı buradan doğuyor. “Asla yapmaz, kesinlikle söylemez, herkesten beklerim ama ondan asla” cümleleri ve “Sadece beni” umudundan.

Kendimizi gerçekliğin içinde yaşıyor sanıyorken, bir tiyatro perdesinin önünde buluyoruz. Rolümüzü, kendimiz için özenle ölçüp biçtiğimiz hayatları tüketiyoruz. Gerçekliğe döndüğümüzdeyse hayat en acımasız haliyle bizi bekliyor oluyor, gerçeklerin zihnimizdekilerle benzerliği bile yok. Hata yapmayacağından en emin olduğumuz bile hata yapabilir, sana özel sandığın aşk daha önce tüketilmiş  olabilir. Hiçbir cümlenin sırf senin için söylenmediği gerçeğini selamlayabilirsin. .Eros’un oku o anda, içine çektiğin o sert nefesle daha derine girer.  Daha derin bir yara açılır insanın içinde, her şey geçer de insan bir tek kırıldığı yeri hatırlar.

Kimbilir belki hatırlanmaktır aşkın tek umursadığı, kim tarafından olduğu bile önemli değil. Birinin onu hatırlaması ve acıyı çekmesi. Belki de aşk dediğimiz şey bu kadar bencildir ya da biz baştan beri yanılmışızdır. Yaşadığımız şeyi aşk sanmış, üstüne şiirler yazmışızdır. Aşkın deper atfetmekle hiçbir ilgisi olmayabilir, gerçek aşk olduğu gibi sevmek olabilir. Kim bilebilir?

Shadow ve Laura, Laura öldükten ve çeşitli olaylar yüzünden yeniden dirildikten sonra ilk kez biz otel odasında karşılaşıyorlar. Nedense dizinin onca güzel sahnesi içinde hatrımda kalan en net sahnelerden biri bu. Shadow’un, Laura’ya bakışı. O bakışın içindeki hisler. Size de oldu mu? Birini sevdiniz ve o gitse hatta sizi kimsenin incitemeyeceği kadar incitse bile bir tarafınızın onu sonsuza kadar sevmeye devam edeceğini hissettiniz mi? Dünyanın en kötü insanı olsa da ya da kalbi bu dünyada kırılacak kadar güzel olsa da. Sebepsizce, sadece o olduğu için, belki güzel gülümsediği ya da yanında olmanız gereken yerde hissettiğiniz için.

Böyle severken en hassas yerinizden yaralandığınızı düşünün, o çok sevdiğinizin sevginizin kar beyaz örtüsüne kocaman bir leke bulaştırdığını. Örtüyü atar mısınız, birbirimizi kandırmayalım. Rafa kaldırsak hatta kırk kat kirlinin altına koysak bile o örtü orada kalır.

Ah, ne kötü şey. Güvenin kırılması, kalbin yaralanması ama inatla sevmeye devam etmesi. Belki de Camus’un anlatmaya çalıştığı tam olarak budur, acılara rağmen sapasağlam kalabilmek. Onları umursamamak, bize zarar vermesine izin vermemek. Kalbimiz tek başına bunu başarabiliyor olabilir mi? Mevzu bahis aşk olduğunda çoğu şey saçma değil midir zaten?
Shadow’un bakışında bunlar vardı. Ne olursa olsun kaldırıp atamadığı o örtü, dünya tersine dönse de bir yanının o kadını sevmeye devam edeceğinin bilinci. O bakışta her şeyden çok acı vardı. Yakın zamanda aklındaki mükemmelliğini kaybetmiş olan kadın tam karşısında dururken, kendiyle ve duygularıyla olan savaşı. Daha birkaç gün öncesinde onun telefonunda başka bir adamın – en yakın arkadaşının- penisinin fotoğrafını görmüş ve cinsel içerikli mesajlarını okumuşken, kırılan duygularını bile henüz halının altına süpürememişken. Ne garip çelişkidir değil mi? Birinden hem tiksinip, hem de ona delice aşık olmak. Aşk böyle bir şey olsa gerek, kırbacını size binlerce kez indiriyor ama siz ısrarla onun gözlerine bakmaya çalışıyorsunuz. Kanasanız bile. Acıyı kabullenmek, ona meydan okumak diyebilir miyiz buna?

Laura’ya gelirsek; O, eskiden ne hissettiğini tam olarak bilemediğini gösteriyor bizlere birkaç kez. “Seviyordum- seviyorum” gibi gel-gitleri biçok kez duysak da hiçbir zaman karakterden aşk hissini alamıyoruz. Dirilmiş ve artık aşık olduğunu söyleyen Laura’nın bambaşka bir derdi varmış gibi geliyor hep. Emin olamıyorsunuz, dünyayı bilememek gibi bir şey bu. Bir kez olsun “işte bu açık”** diyebileceğimiz hiçbir şey yok aşka dair. Laura’nın aşkı ise çok daha karmaşık, ne izleyici ne de kendi Shadow’un peşinden gitmesinin altında yatan gerçek sebebi ya da onun ruhundaki karmaşayı anlayamıyor gibi gözüküyor. Sahi nedir, reddedilişin insanı perçinlemesinin sebebi? Sevginin değeri geç anlamak mı yoksa bir tür hazımsızlık mı?

 

Aşk hiçbir zaman kartlarını açık oynamıyor. Bundandır Shadow tüm olanlara rağmen acı çekebiliyor, karısının eski yüzüğünü ona bırakabiliyor ve takmadığını gördüğünde hüzünlenebiliyor. Laura aldattığı ve aslında hiçbir zaman aşık olmadığı kocasına bir anda aşık olabiliyor ve biz bunları yadırgayamıyoruz zira hepimizin bildiği bir şey var. Söz konusu aşksa her şey mümkün.

Belki de en acısı budur, hiçbir şey bilmediğimizi görebilmemize rağmen hayal kurmaya ya da insanlara değer atfetmeye devam etmemiz. Gerçekliğin en büyük düşmanı, içimizdeki amansız romantik. Yel değirmenlerini devirmeyi aklına koymuş hayalperest.

 

 

*Yazıda A. Camus- Sisifos Söyleni ve Sheakespeare – Othello’dan alıntılar yapılmış.
Kierkegaard- Forforens Dagbog’dan faydalanılmıştır.
Reklamlar

IDEAL KADIN KARAKTER | Bolum II

Görsel: Daisy Oak thequietfront.com

Türk televizyonlarını izleme şansım pek olmuyor fakat ayda yılda bir denk gelip izlediğimde her dizide rastladığım bir ortak nokta var. Kadınlar ve onların akıl almaz benzerliği.

Erkeklerin, erkeklerimizin, bizim gibi kadınların doğurduğu ve büyüttüğü erkeklerin zihnindeki ideal kadına bakalım. Güzel, alımlı, yeterince zeki fakat dikkat edin buradaki önemli kısım zeka kısmı değil, erkeğinin ne söylediğini anlayacak yeterlilikte zeki olması gerekiyor- , erkeği uğruna yapmayacağı fedakarlık olmayan, evinin kadını, çocuğun anası, namus denince akla ilk gelen şey vs vs. Kadın denince akla temiz kelimesi gelmek zorunda en başta, saf, ona ait. Güçsüz, kırılgan, korunmaya muhtaç. Adeta bir ceylan.

Evet, buradan ilerleyelim. İdeal kadın, tıpkı bir ceylan gibi. Güzel, narin, aslanlar karşısında savunmasız. – Ama asla bir aslan değil, her zaman av. Avcı olursa ona kadın değil başka bir şey deniyor. –

Televizyonlarımıza dönelim, evlerde sürekli açık duran izlenmese bile kulağımıza çalınan, algılarımızla oynayan o güzel aletlere. Türk televizyonları ağalı paşalı dizileri geçen sezonlarda bırakmış gibi gözüküyor, bu sezon ekranlarda –takip edebildiğim kadarıyla- gizli bir ilişkiye hayır demeyen , para karşılığı birinin duygularıyla oynamayı kabullenebilen, evli bir adamın metresi olmayı sorun etmeyen, anlaşmalı evlilik yapıp karşısındaki adamın her türlü derdini çeken kadınlar var.

Sempatik özelliklerle bezenmiş ana karakterlerin hepsi adeta prenses, onları izlerken gülümsüyor. Başrol erkekle birlikte capslerini hazırlıyor, aşklarına gıptayla bakıyor hatta onlar gibi bir aşk yaşamayı diliyoruz? – Ben dilemiyorum ama beni ölçüt alırsanız, büyük bir sorun yaşarız- Neden, çünkü onlar çocukluğumuzdan bu yana beynimize nakşedilen her şey, parıltılı bir hayata kavuşmak için kötüleri yenmek zorunda olan ve bin türlü engelle karşılaşan modern zaman prensesleri.

Ne yazıktır ki karşılarındaki kadınlar da hayattan nasibini almış, hayata tutunmaya çalışan, koşullar tarafından acımasızlaştırılmış kadınlar. Benim sorum şu; Hangisi gerçek? Hangimiz gerçek hayatımızda prensesler gibi yaşıyoruz? Hangi büyük aşk sonsuz mutlulukla devam ediyor? Ya da asıl soru, neden gerçek kadınlar olmak yerine prenses olmak istiyoruz? Tırnaklarımızın her daim manikürlü olması yerine neden o tırnaklar hiç kırılmıyor, neden tırnaklarımızla kazıya kazıya elde etmiyoruz kendi geleceğimizi? Teknolojinin geliştiği bu çağda ilişkiler dokunmatikleşmişken siyah erkanda gördüğümüz birkaç tatlı kareyle aklımızı kaybedecek kadar aptallaştık mı?

Karşıma çıkan her fırsatta, günümüz Türk yazarlarının sahte romantizm ve seks dışında bir şey yazamadıklarını anlatıyorum insanlara. Yaratıcılık ölmüş durumda, hangi kitabı ya da hangi diziyi açsam karşımda aynı tip insanlar; öyle ki bir süre sonra senaryo hakkında nokta atışı tahminlerde bulunabiliyorum. Çünkü klişeler.

Senaryoyu yazan kadın veya erkekler farklı bir karakter sunma riskine girmiyorlar. Güçlü, işinde başarılı kadınların hepsi ya entrikacı ya da erkeksi. İkinci soru şu; İş alanında başarılı olmak için entrikacı ya da erkeksi mi olmamız gerekiyor? Bize dayatılan kalıbın farkında değil miyiz? Kadınsı olursan seni yaftalarız, aramızda olacaksan bizden biri olacaksın çünkü senin ellerinin hamurun içinde olması gerekiyordu.

Türk televizyonlarında kaç başarılı ve iyi iş kadını örneği var? Yan karakter olmayacak ama, ana karakter olması lazım. Tamam, elbette bende farkındayım romantik komedi alanında fazla ciddi karakterler kullanamazsınız ama bu bize başka bir kapı açıyor, neden sadece romantik komedi ya da dram alanında çalışıyoruz? Neden komedi, polisiye ya da başka bir alanda diziler çekmiyoruz? Malzememiz mi yok?

E gazeteleri bir açalım, trajikomik bir ülkeyiz zaten malzemeden bol ne var? Nedir bizi, güzel, alımlı ıvır zıvır kadınlara tutsak eden. Neden görselliği diğerleri kadar ihtişamlı olmayan ama sempatik kadın kullanmıyoruz? Neden güzel kadınların zehir gibi olabilecekleri ve erkeklere ihtiyaç duymadan da yaşayabileceği fikrine inanmıyoruz? Neden kadınlarımız prenses olmak zorunda?

Vakit bulduğumda internette boş boş gezinmek yerine yeni keşfettiğim hikaye sitesindeki hikâyelere göz atıyorum. Yazı dilini, yazma biçimini, olay örgüsündeki sıkıntıları geçmiş durumdayım. Her gözüme çarptığında beni delirten fiziksel detaylarla ilgilenmiyorum bir süredir. Kalem de kelam da pratikle gelişen şeyler, hikayelerde incelediğim genel unsur kadın karakterlerin davranışları. Çoğunlukla genç zihinlerden çıkan öykülerde genç kadınlar genel olarak zamanın başlangıcından bu yana bize dayatılmaya çalışılan pasif bir tutum içindeler. Erkeğin gücünü takdir eden, onun fiziksel özelliklerine hayran olan, erkeğinin özellikleriyle övünen, okulunu aşkı için bırakan ya da sosyal hayatından hiç bahsedilmeyen karakterler; Güçlü erkeklerin fiziksel ve sosyal gücünün rahatını süren kadınlar okuyorum.

İlk başta direniyorlar, okuyanları gülümseten bir süründürme aşaması bile yaşatıyorlar ana erkek karaktere, sonra sert kabuğun altından iç sızlatan bir duygusallık çıkartmaya çalışma aşaması başlıyor. Sorunları psikolojik olarak temellendirme aşaması ise en sevdiğim kısım, ülkemiz gördüğü her sorunlu insana şizofreni damgasını yapıştıracak gönüllü psikologlarla dolup taşarken amatör yazar arkadaşlarımızın aileden gelen sorunların çocuk psikolojisi üzerindeki etkileri üzerine yaptıkları derin tespitler beni benden alıyor. Biliyorsunuz uzmanların çağındayız ve biz millet olarak bir şeyleri biliyormuş gibi yapmak konusunda dünya markasıyız. Kafasından hastalık uyduran ve bunu tıbbi kaynaklara dayandırmaya çalışanlar bile var. Geçelim.

Konumuz ve bundan sonraki yazıların konusu olacak olan ana unsur kadın.

Belli bir kesim sokaklara dökülüp “Kadın ve erkek sosyal olarak eşittir” diye bağırırken yaratıcı zihinler dediğimiz topluluğun kadını bile isteye ikinci sınıf bir varlıkmış gibi gösterme çabasını anlatmaya ve örneklemeye çalışacağım kendimce.

Bu giriş yazısı olsun.

 

 

Ideal Kadın Karakter | Bölüm I

“Kadın olmak” der Kierkegaard, “öyle tuhaf, öyle karışık, öyle karmaşık bir şeydir ki, hiçbir yüklem (predicat) kadını ifade etmeye yetmez; kullanılabilecek çeşitli yüklemler de birbiriyle öyle çelişeceklerdir ki, bu çelişkileri yalnızca bir kadın taşıyabilir.” *

Tarihe uzandığımızda kadının binlerce farklı şekilde tanımlandığını görürüz. İkinci cins, kırılgan olan, şeytani, doğurgan, karmaşık, korkutucu ve daha nicesi ama bence en kötüsü, tarih boyunca kadınların zihnine hep aynı şey nakşedildi. Doğan her kız çocuğuna ayaklarının yere basması değil, kendini sakınması gerektiği öğretildi. Güçsüz olduğunu söyleyen binlerce desen oluşturuldu, doğru erkeği bulmasını söyleyen resimler yapıldı zihninde.

En acı yönlerinden biri de bunu kadınlara diğer kadınların yapmasıydı. Kadın- Kadın arasında gerçekleşen bu bitmek bilmez savaşta karartılmış hayatlarıyla diğer hayatları da karartan yine kadınlar oldu. Kah susarak, kah zorlayarak.

Kadının kendi zihnini bloke etmesi nasıl bir şey bilir misiniz? Fikrinin olmadığını savunması, fikrini yutması ya da göz ardı etmesi. Ya da nasıl gerçekleşir, fikriniz var mı? Cevap çok basit, tek bir cümle hatta.

“Ben bilmem beyim bilir.”

Cümleyi, “Ben bilmem babam bilir” “Babama sormak lazım” “Abime danışmam lazım” “Beyime bir sorayım” “Sevgilim kızar” “Nişanlımın iznini almam lazım” şekillerine uyarlayabiliriz ve fark edeceğiniz gibi tek bir versiyon bile bize yabancı gelmez. Çünkü bu topraklar bunu yetiştiriyor.

“Sen kız çocuğusun” cümlesiyle başlıyor her şey ya da daha da önce “Benim kızım büyüyünce gelin olacak”’la, ikisi de olur. İkisi de uygun, aynı karanlığa çıkıyorlar. Kadınlar çocuk yaşlarından itibaren tek hedefe kilitlenmiş olarak büyüyorlar.

“Evlenmek”

Yıllardır popülerliğini hiç kaybetmemiş “Her genç kızın rüyası” gibi bir kavram var, bilir misiniz onu? Şu beyaz, giyildiğinde doğru düzgün oturulamayan, bir kere giyileceği halde dünyanın parasını bayıldığımız zımbırtıdan bahsediyorum. Sizi hareketlerinizi açıklamak zorunda kalacağınız bir erkeğe bağlayan, buna rağmen hayalini kurduğunuz hani?
Eğri oturup doğru konuşalım; karşınıza ömrünüzü birlikte geçirebileceğiniz biri çıkarsa evlenmek isteyebilirsiniz, evet ama bir elbiseye ya da başlı başına evlilik kurumuna “her genç kızın hayali” demek niye, diye soruyor insan değil mi? Siz sormuyor musunuz?

Sorun.

Şimdi eğer siz de isterseniz bu her genç kızın rüyası kavramını alalım, sonra da biraz açalım. İstemezseniz “Bu yaşına kadar evlenememenin sebebi hep bunlar işte yazar hanım” diyebilirsiniz. Diyorlar, çünkü alışığım ben.

Hayatının başlangıcındaki genç bir kadın neden evlilik hayali kurar? Ne oldu da gelinlik kavramı/hayali lise hatta ortaokul sıralarına kadar sızdı?

Çocukluklarımıza dönelim, ellerimize tutuşturulan oyuncak bebekleri ve bize biçilen görevleri hatırlayalım. Özene bezene aldırdığımız oyuncak bebeğimizi kucağımızda sallayıp anne rolüne bürünmedik mi?

Çay takımlarımız, türlü makyaj malzemelerimiz, birbirinden tatlı kıyafetlerimiz vardı. Erkek kardeşlerimiz ya da arkadaşlarımız dışarıda oynarken biz evimizde bebeklerimizle oynamak zorunda kaldık. Onlar sokakta istedikleri kadar kalabiliyorken, biz belli bir saatten sonra eve girmek zorundaydık. Dışarıda olsak da narin bünyemiz erkeklerin sertliğini kaldıramazdı zaten. Buna inandık, çünkü kimse aksini denememişti. Hiçbir ebeveyn kızını sokağa salıp dizlerini yaralamasına, bağırarak top oynamasına ya da özgürce koşmasına imkan vermemişti. Bilmiyorduk, hiç bilmedik. Kız çocukları duvarları şefkat ve toplum kurallarından yapılma hapishanelerinde rüzgarın saçlarının arasından geçtiğinde nasıl hissettireceğini bilmeden büyüdüler nesillerce. Kimse sokağın erkek çocukları için de tehlikeli olabileceğinin farkında değildi. Kendi duygularından korkan erkekler, gölgelerinden utanan kadınlar yetiştirdik.

“Hanım kız ol” ,“Yakışıyor mu bir kıza böyle hareketler” ,“Kız gibi davran” cümleleri tekrar edildi senelerce. “Büyüyünce ne olacaksın?” sorusundan önce “Büyüyünce kiminle evleneceksin bakalım?” dedi korkutucu gün teyzeleri ve bizler de en çok neyi görüyorsak, neyi ideal biliyorsak onu söyledik. Bu çoğunlukla ailemizden biriydi, bazen ailelerimizin bizi uzak tutmayı bir türlü beceremediği hatta bazen “Aman izlesin, ayakta altında dolaşmasın da işimi yapayım” dediği zehirli kutudan bir karakterdi.

Beynimize yerleşti, içimize işledi kutunun içindeki karakterler. Zihinlerimiz, özgür bir kadının bile güçlü bir erkeğin çekimine eninde sonunda kapılacağına hükmetti. Nasıldı şu dizide? (Bkz: Asmalı Konak) Bahar güçlüydü, batılıydı, bambaşka bir kültürde büyümüştü ama aşiretin bağrından kopup gelmiş; eskiden birlikte olduğu kadını evinde yaşatan –üstelik başkasıyla evlendirip- geleneklerine körü körüne bağlı, ataerkil bir erkeğe aşık oldu. Evini, işini hatta geleceğini terk edip onunla gitti. Çünkü Seymen güçlüydü, zengindi, hükmediyordu. Dünya ve çevresindeki tüm kadınlar ona aitti.

Sevdiği kadını aldı, korudu, o arada silahlar patladı. Birkaç karakter birkaç kez vuruldu. Hiçbiri önemli değildi. Seymen’in bir silah taşıması önemli değildi. Çünkü bilirsiniz, bu kültürümüzde vardı. Hatırlar mısınız? At, avrat, silah.
İlk kurşun Asmalı Konak’la atıldı. Sonra arkası geldi, her zaman gelir bilirsiniz. Dizilerden birinde erkek karakter bin tane kadınla evlendi, diğerinde aile ilişkileri o kadar karıştı ki kim, kiminle, nerede, ne yapıyordu ve tüm bunları nasıl yapıyordu şaşırdık. Hepsinde tek bir ortak nokta vardı, kadın her zaman affetti. Kadın her zaman orada, evde, erkeğin dizinin dibindeydi. Bunun adına aşk dediler. Aşık olmaya bile korkan, duygularını özgürce hissetmenin günah olduğu yüzbinlerce kez söylenmiş akıllar da bunu kabul etti. Aşk buydu, akılsızlık. Özgürlüğün sonu.

Sene 2015. Asmalı Konak kaç yılında oynadı bilmiyorum. Sonrasında binlercesi çıktı zaten, sağ olsun erk zihniyeti ortalığı asla boş bırakmadı. Araya renk olsun diye bir güçlü kadın karakter bile atmadı.

Şimdi üniversitelerimize baktığımızda, -ki bakın üniversiteler aynı zihniyetin kınadığı ortamlardır, zira okumuş ve bilinçlenmiş kadın yatağın altındaki canavardan daha beterdir- evlenmek için mezuniyeti bekleyen hatta bazen tabir yerindeyse koca bulduğu an tüm geleceğini bir kenara atıp evlenen genç kadınlar görüyoruz. Mezuniyet günü yerine düğün günlerini hayal eden, yeni mezun değil, yeni gelin adayları.

Wattpad Okumaları: Silahımla Sev Beni

Wattpad’i daimi olarak kitap satın aldığım bir sitede açılan başlık sayesnde keşfettim. Ülkemizde böyle bir oluşum olması ve insanların buradan kitap çıkartabilmeleri ilgimi çekmiş ve açıkçası beni umutlandırmıştı. Çok tıklanan hikayelerden, hikayelerin bölüm aralarında reklamı çıkan hikayelere sektiğim birkaç akşamın ardından açık yüreklilikle söyleyebilirim ki Stockholm Sendromu adı verilen rehine-rehinci bağı ülkemiz –sadece Türk yazarları inceleyebildim– gençleri arasında fazlaca popüler.

Gezintim sırasında rast geldiğim birçok hikayede küçük yaşlardaki kadın karakterimiz, kendinden yaşça büyük ve davranışları birçoğumuz tarafından hoş karşılanmayacak kaba-saba tipler – mafya, şirket yöneticisi, müzik grubu üyesi, motorcu, serseri vs. tarafından kaçırılıp, baştan çıkartılarak ya da zorla taciz edilip hırpalanıyor, ardından erkek karakteri adam ediyor ve onun içindeki yumuşak tarafı ortaya çıkartıyorlar.

Şimdi derin bir nefes alıp arkamıza yaslanalım ve kadın milletinin erkeği adam etme tutkusunun temeline inmeye çalışalım. Bu nasıl bir şeydir ki, yaşlarının küçük olduğunu tahmin ettiğim amatör yazarlar bunu hayal dünyalarına oradan da kalemlerine taşımışlar.

Eski çapkından iyi koca olur mantığı yüzyıllardır süregelen kısmen hatalı bir mantık, bunu çoğumuz biliyoruz. Erkeğin doymuşu iyidir, derler tamam ama huylunun huyundan vazgeçmemesi gibi bir seçeneğini de göz ardı etmememiz lazım. Mucizelerin genellikle kitap ve film kahramanlarının başına geldiğini, onu da mutsuz yazarların yazdığını unutmasak her şey daha güzel olacak. Pembe hayallerimizin yaratıcılarının paçalarından mutsuzluk/tatminsizlik sızıyor.

Soruyla başlayalım.

Tecavüzü nasıl tanımlarsınız? Tecavüzü hangi cümlelerle haklı çıkartabilirsiniz? Tecavüzün ya da birine satılmanın olumlu bir yanını bulabilir misiniz? Her kötü durumda karşımıza çıkan “Tecavüz kaçınılmızsa zevk almayı bileceksin” cümlesini geçelim.

Yok öyle bir dünya dostlar. Tecavüz fantazi alanında kullanıldığında ve rıza gösterdiğiniz bir partnerle hoş olabilir – ? –  ama gerçekten tecavüze uğruyorsanız, zevk alamazsınız. Eleyelim o seçeneği. Şimdi, genç kızlarımızın hikâyelerinde işlediği konulara gelelim.

Zihinler öyle bir hal almaya başlamış ki; romantizm denildiğinde aklımıza gelen ilk şey, kötü bir olay, kötü huyları olan bir karakter ve onu iyileştiren kadın kahraman olmuş. Başına gelen her şeye katlanan ve alışan bir kadın denildiğinde aklınıza gelen ilk şey ne oluyor? Kendi seçimlerini yapmak yerine yönlendirilen, her hareketinde birilerinden izin almak zorunda kalan kadınlar denildiğinde ne düşünüyoruz?

Bu tanımlar bize ne kadar yabancı?

Hiç değiller, değil mi? Kadının her geçen gün biraz daha metalaştırıldığı, kadına şiddetin normalimiz haline geldiği, tecavüzün suçtan bile sayılmadığı zamanlardayız. Karşınıza geçmiş, tecavüzcüsüne/onu kaçıran zorbaya aşık olan genç kadınları yazan, genç kadınları eleştiriyorum. İçinde büyüdüğü toplumun gerçeklerini kabullenmek için fantazi haline getiren, gerçeklerden kaçmak için pembe gözlüklere sığınan zihinlere saydırıyorum.

Suçu zavallı Grinin Elli Tonu’nun yazarına atmak isterdim, çünkü o kitaba – düzeltelim-, o tarz kitaplara ve yazarlarına sataşmak gerçekten hoşuma gidiyor. Erotik edebiyat da gerekli evet ama erotizmin fazla abartılmaması, erotik kitaplara yaş sınırı getirilmesi taraftarıyım zira bu tarz kitaplara meraklı olan kitlenin yaşı her geçen gün biraz daha düşüyor.

Geçelim.

Okuduğum üç hikâyeden ikisinin Stockholm sendromuna gönderme yapmasıyla durumun iç acıtan halini fark etmiştim. Aşık olan mafyalar, aşık olan dominant adamlar, aşık olan çete liderleri, aşık olan seks bağımlısı müzik grubu üyeleri, aşık olan serseriler vs. diye uzayan listenin en masum üyeleri serseri müzik grubu üyeleri ve dominant arkadaşlarımızdı sanırım.

Hikayelerin genelinde düşmanlarını vuran, işkence eden ana karakterlerin yaratılış amaçlarını anlamaya çalışıyordum, çünkü işim yoktu. Böylece Türk amatör yazarlarının zihnini besleyen o karanlık dünyaya ilk adımı attım.

Televizyon!

Türk televizyonlarının halini biliyorsunuz, biz de acı satıyor. Ülke erkeğinin %50’sinin yansıması sayılabilecek kaba saba tiplerin evcilleşmesini izlemeye ise bayılıyoruz. İnsanları gerçek dünyadan uzaklaştırmak gibi bir amacı da olan televizyonlarımızda gerçek hayat abartılarak yayınlanıyor. Sokakta başınızı çevirdiğinizde eşine zorbalık eden bir adam mı görüyorsunuz, televizyon o adama yaptığı hayvanlığı haklı çıkartacak bir hikaye uyduruyor. Öyle ki izlerken “Ayy” diyorsunuz tiz bir sesle “Yazık kız! Çok eziyet çekti bu adam da, psikolojisi bozuldu.”

Lise dönemlerime denk gelen bir dizi olduğunu anımsıyorum. Mahsun Kırmızıgül çekiyordu yanlış hatırlamıyorsam, başrollerinde Fikret Kuşkan vardı ve adam her fragmanda birilerine tokat atmasıyla zihnime kazınmıştı. Uzun lafın kısası, yazının başından beri çeşitli şekillerde dokundurduğum tatlı kızlar çevrelerinde, televizyonda ve popüler olan kitaplarda gördüklerini kurguluyorlar.

Beni rahatsız eden kısım, okuduğum hikayelerin hiçbirinde adamın silahı bırakmamasıydı. Hikayenin başında belinde silahıyla gezen, yerli yersiz şiddet gösteren adam, hikayenin sonunda da silahlıydı. Zorbaydı, çete lideriydi, mafyaydı. Fark olarak sevmeyi öğrenmiş, kendinden bilmem kaç yaş küçük bir kıza tutulmuştu.

Öyle sevginin içine tükürelim mi sevgili okuyucu.

Bence tükürmeliyiz.

Aralık ayından bu yana arşivde bekleyen yazıyı hızlıca sonlandırıp yayınlayayım, dedim. Mesaj kutuma tatlı tatlı küfreden okuyucu, kim olduğunu bilmesem de saygı ve sevgilerimle.

Buralardayım.