Etiket arşivi: Dizi yorum

Kusursuza erişmek | |Bölüm III Daphne Bridgerton

Shonda Rhimes’ın, Julia Quinn’in aynı isimli serisinden uyarladığı Bridgerton gösterime girdiği andan itibaren büyük ilgi uyandırdı. Hakkında olumlu ve olumsuz binlerce yorum yapılan dizi en çok Regency dönemi ve siyahilerin aristokrasideki yeriyle alakalı eleştirilerle ön plana çıkmıştı.

Thor’u siyahi yapan Netflix’in, Regency İngiltere’sini alt-üst etmesi benim için çok büyük bir sorun değildi zira bekliyordum, hatta böyle bir hamle yapmamaları benim için ilginç olurdu fakat dönemin gündemi bilhassa günümüz İngiliz Kraliyet Ailesinin yaşadığı çalkantılar da söz konusu olunca durum bir hayli ilgi çekti ve eleştirelere sebep oldu fakat konumuz bunlar, dizi ve gerçek hayat arasındaki uçurum değil. Yaratılmak istenilen alternatif ülke ve krallığa saygı duymakla birlikte ,bunu diğer detaylar söz konusu olduğunda pek de önemsemiyorum.

Dizi Daphne Bridgerton’ın, Kraliçe’nin karşısına çıkmasıyla başlıyor. Dönem adı verilen ve genç kızların, kendilerine eş buldukları bir zaman diliminin başlangıcında yapılan bir gelenek. – Durumu yanlış anlamış/ yanlış yorumlamış olabilirim –

Dizi boyunca sizi boğan bir ayrıntı var. Bir kadın, belli bir yaşa geldiyse evlenmek zorunda. Bu sıkça dile getiriliyor, gerçi çok fazla tekrar edilmesine de gerek yok; biliyoruz, çoğumuz aynı baskıyı hala yaşıyoruz. Bu öyle kesin bir yargı ki bir süre sonra göğsünüzün ortasını mesken edinmiş filin ayaklarıyla kemiklerinizi un ufak ettiğini bile hissedebiliyorsunuz. Zaman ve mekan farketmeksizin, ataerkinin doğuşundan itibaren varlığını sürdüren bir yargı bu; kadını zaptetmek için onu evlendirmek gerekir. Başında bir erkek.

(Bu görüşü uç boyutlara taşıyan deyişler de var. “Kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin!” gibi.)

Yetişkin sayılabilecek yaşa geldikten sonra bir rolden diğerine geçiş yapmak gerekiyor; X’in kızı, Y’nin kardeşi belli bir zaman sonra Z’nin karısı olmak zorundalığı hissediyor. Hissettiriliyor, evlenmeyen – doğru kişiyle karşılaşmayan ya da basitçe evlenmek istemeyen her kadın aynı etiketi üzerinde taşıyor. “Evde Kalmış”, “Kız Kurusu” dönem romanlarında “Duvar çiçeği (Wallflower)”

Bana bunun geçmişte kaldığını, son dönemdeki kadın uyanışıyla bu gibi etiketlerin de rafa kalktığını söyleyebilirsiniz, ben de büyük ölçüde böyle düşünüyordum. En azından yeni neslin kendini böyle adlandırmadığını, adlandırmayacağını umuyordum fakat etkileşimde olduğum birkaç kişinin içine düştüğü boşluğu anlatırken evlenememekten, doğru kişiye rastlayamadıklarından yakınırken kullandıkları “Evde kaldım” cümlesi beni konu hakkında daha uzun düşünmem gerektiği yargısına itti.

Zira biz düşüncelerimizi, yaşam tarzımızı değiştirebiliyoruz fakat kültür baki kalıyor ve kültür değişmedikçe, düşünce tarzımızı değiştirmemiz yalnızca belli bir ölçüde fayda sağlıyor. Dizi bize “evlenmek zorunda” olan genç kadın profilleri sunuyor, bu yalnızca Daphne ile sınırlı değil. Kadının zaman içinde uğradığı tüm haksızlıkları aynı anda görebileceğimiz geniş bir haksızlık yelpazesine sahip diyebiliriz.

Bekarken – evet, bu dönem romanları için belirtilmesi gereken bir ayrıntı zira bir kadın evlendiğinde diğerlerine duyurmamak kaydıyla kocası dışında erkeklerle birlikte olabiliyor. – bir erkekle cinsel ilişki yaşadığı için fahişe olarak isimlendirilen kadınlar. – İkinci kısım ülkemiz ve birçok ülke için geçerliliğini sürdürüyor. – Görünüşünü bir silah olarak kullanıp hemcinslerini ezen kadınlar. Aile baskısıyle evlenmek istemedikleri halde, eş aramak zorunda kalan kadınlar. Görünüşü yüzünden ötelenen kadınlar. Küçük yaştan itibaren evlilik fikriyle büyütülen genç kadınlar/ çocuklar.

Ve tek bir ortak amaç; Evlilik.

Kadınlar yüzyıllardır değişmez bir şekilde evlenmek zorunda hissettiriliyor. Hepimiz böyle hissediyoruz, demiyorum elbette fakat dünyanın neresinde olursa olsun, yaşayan her kadın en az bir kere evlilik hakkındaki düşünceleri yüzünden yargılanıyor. Evliliği ister desteklesin, isterse karşı çıksın bu hiç sekmiyor.

Diziye dönersek; Daphne bir şekilde Simon’la evleniyor. Bilin bakalım çevredekiler bu sefer ne sormaya başlıyorlar? Yazıyı okuyan her kadın – hatta her erkek – soruyu biliyor değil mi?

Çocuk.

Bu kısmı tamamen şahsi düşüncelerime ayıracağım zira yıllardır beni “Ne zaman evleneceksin?” sorusundan daha çok sinirlendiren tek soru budur , başı – sonu düşünülmeden, düşüncesizce hatta bencilce bir ihtirasla sorulan bu soruyu ne zaman duysam -bana yöneltilmese bile – aynı şekilde irkiliyor, aynı sertlikte tepki veriyorum.
Bu öyle bir çukur ki çocuk yapmayan çiftlerden kadın olan taraf eninde sonunda mutlaka ama bakın mutlaka “meyve vermemekle”, kusurlu olmakla suçlanıyor zira kültürde sonsuz bir döl ırmağı olarak görülen erkeğin “kusurlu” olması – ki bir sağlık sorununu kusur olarak görmek ataerkil görüşe ait bir şeydir. – mümkün değil ve yine aynı sebeplerden tüm eleştiri okları kadına çevriliyor.( Sinemamızda bu soruna yönelmiş birkaç film bulmak bile mümkün, benim aklıma ilk gelen Fatma Girik’in başrolü üstlendiği Kuma filmi. )

Bizlere romantik olarak servis edilen dizi; önümüze birkaç sorunu açık ve seçik bir şekilde koyuyor aslına bakarsak. Kadınlar yüzyıllardan beri belli birkaç görev için toplumda yaşamlarını sürdürüyorlar.

* İyi bir koca bulmak /Evlenmek.
* İyi bir kadın olmak. – Ki bunu kocasının her isteğine boyun eğen, toplum kurallarına göre yaşayan bir kadın olarak tanımlayabiliriz. Zira itaat kelimesi en eski yeminlerde bile kendine yer bulmuştur.
* Çocuk yapmak ve çocuklarına bakmak / Erkeğin soyunu yürütmesine araç olmak.

Sonuç olarak Daphne Bridgerton aşık olduğu adamla evleniyor, çocuk da yapıyor( Bu kısım hakkında uzun uzadıya konuşacağım birkaç şey var fakat bunu İdeal Erkek Karakter serisinde yapacağım) fakat hiçbir mutlu son toplumdaki çatlakları kapatamıyor.

The Great | Hayal, Gerçek ve şiddet

The Great, Çar III. Petro’nun hükümdarlığını elinden alıp, otuz dört yıl boyunca Rusya’yı yöneten Büyük Katarina’nın hayatından esinlenilmiş bir dizi.

Çok olmadı, birkaç gün önce bir kadın parkenin üzerine kendi kanıyla anne babası için mesaj yazdı. “Kurtuldum, üzülmeyin” Bir diğeri kocasından boşanmak istediği için öldürüldü. Nicesi kocalarının canı öyle istediği için yitip gitti. Binbir umut ve aşkla kurulan nice yuva, kanla yıkandı. Kadınların içlerine gömdükleri hayaller, mezarlarının toprağında çiçek açtı. Nice kadın, ne yazıktır ki – ancak toprağın altında özgürlüğü ve huzuru bulabildi.

The Great,özgürlüğü toprağın altında değil, yaşadığı dünyada bulmak isteyen bir kadını anlatıyor. Çerezlik bir dönem dizisi gibi gözükebilir fakat yüzyıllardır süregelen toplum yapısına ve toplumsal cinsiyet rollerine acımasızca ışık tutuyor.

Dizi, Sophie’nin aşık olduğu adam için vatanını, ailesini ve hatta adını terketmesiyle başlıyor. Katarina adını alan Sophie büyük umutlarla Çar Petro’nun sarayına giriş yapıyor. Kur döneminde ona aşk dolu mektuplar yazan kocası tarafından büyük bir aşkla karşılanmayı beklerken daha ilk anda, hayallerinin tam ortasına ilk darbeyi alıyor. Onun aşk sandığı koca bir yalan. Aldatmaca, erkeksi bir kovalamaca. Yine de pes etmeyen Katarina, Petro’yu sevmek için elinden gelen her şeyi yapıyor.

Aldatılmayı, saraylı kadınlar tarafından hor görülmeyi bir süre sineye çekiyor. Burada önemli olan ve diziyi, gerçeklikten ayıran ve hatta olanı, olması gereken tarafına çeken kelime “bir süre”. Katarina, tüm eziyete sadece bir süre katlanabiliyor ve sonrasında kadının, önce insan olduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Ona dayatılan kukla rolünden sıyrılan Katarina, Petro’nun öfkesine karşılık masaya zekasını koyuyor ve biz, bir kadının ona dayatılan rollerden sıyrılırsa neler yapabileceğini izliyoruz. Bir kadının umutlarını mezarında çiçek etmek yerine, tüm ülkeye yaymasının tohumlarını atıyoruz. Şiddeti, aşağılanmayı, sistemin kadınları, kadın düşmanlarına çevirişine tanıklık ediyoruz.

Elle Fanning ve Nicholas Hoult’un başrollerini paylaştığı The Great, türdeşi sayılabilecek The Crown kadar gerçeklere bağımlı olmayan fakat kadına şiddet ve kadının duruşu hakkında önemli mesajlar verebilen bir dizi. -Tabii almak isteyene –