Etiket arşivi: Erkek

Kusursuza Erişmek | Tabular, Seçimler ve Kısıtlama Üzerine | Héloïse

Her bayram babaannemi hatırlarım, zira bayramlar zihnimin karanlık, hiç uğramadığım bir köşesinde erkeğe ve diğerlerine hizmet etmek eylemiyle eşleşmiş durumda. Bayramları,kalabalığı, bayram koşuşturmacasını, kadınların kendilerini telef etmesini ve asla takdir görmemelerini pek sevmem. Bu kendimi bildim bileli böyle, sadece sebeplerini yeni keşfediyorum.

Babaannem her zaman “Elinizden her şey gelecek” derdi, “Yoksa büyüyüp evlendiğinde bizi ayıplarlar.” Gözümüzü açtığımız andan başlayarak bize öğretilen şey buydu, biz bir başkasına ait olacak; kendi dünyamızı kurmak yerine onun dünyasının – onun bir parçası olacaktık. Ne kadar maharetli olursak, o kadar vazgeçilmez olur, korunur ve dünyanın bizi çiğneyip tükürmesinden kurtulurduk.

Kaderim…kaderimiz baştan yazılmıştı. Büyüyecek, evlenecek ve ailemin ayıplanmaması için saçımı süpürge edecektim. Kocamın eli ayağı olacak, o daha istemeden isteyeceği – hatta aklından geçirdiği – şeyi önüne getirecek, bardağı boşaldığında daha bardağı masaya koy-a-madan hemen dolduracaktım. Onun kutsal ağzından çıkan her cümle benim hayat felsefemi oluşturacaktı. Bir kadın olarak birey olmaktan öte adeta bir kul olacaktım. Birey olmamı değil, iyi donanımlı bir tür makine olmamı istiyor gibiydi.

Kötü örnek saydığı anneme benzememem için elinden gelen her şeyi yapardı zira annem, onlara ve geleneklerine itaat etmemiş, kapının yanında elleri önde bağlı beklemek yerine masaya oturmuştu. Okumuş ve çalışmış bir kadındı.

Onu suçlayamam, sistem ona ne öğrettiyse ve o neler yaparak hayatta kaldıysa, bizlere de bunu öğretmeye – erkeklerin kurallarıyla işleyen dünyada hayatta kalmamızı sağlamaya – çalışıyordu yine de onun için büyük bir hayal kırıklığı oldum zira benim patriyarkaya duyduğum öfke çok daha küçük yaşlarda alevlendi. Diktiğim başımı indirmeye niyetli olmadığımı birçok farklı yolla göstermek için elimden geleni ardıma koymadığım yıllar geçti. Kadınların, dünyalaşamayan dünyasından, erkeklerin hüküm sürdüğü gerçek dünyaya bir gölge değil; aktif bir oyuncu olarak geçmeye ; Başkalarının benim için seçtiği değil, kendi seçtiğim yolda, kendi istediğim şekilde yaşamaya kararlıydım.

Fakat bu yazının kahramanı ben değilim, içinden sıyrılmaya çalıştığım – en azından şahsi hayatımda bunu başarabildiğim – patriyarka değişen zaman ve ilerleyen yıllarla birlikte feminizmin de etkisiyle zayıflamalıydı fakat gidişatın pek de öyle olmadığını üzülerek söylemek durumundayım. Heloise’i bunun için seçtim.

Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi filminin ana karakterlerinden biri olan Heloise’in öyküsü 18. yüzyılda kadının birey olarak tanınmadığı, kimliğinin olmadığı bir dönemde geçiyor.

Zengin bir İtalyan erkekle evlenmeye hazırlanan Heloise, izole bir yaşam sürüyor zira ablası kadınların ortak kaderinden, evlerinin yakınındaki uçurumdan düşerek – büyük ihtimalle atlayarak, kaçmış. Bu yüzden, aile isimlerini ve talihini kirletmemek adına eve kilitli durumda. Hatırlatalım, hikaye 18. yüzyılda geçiyor fakat bu bize hiç yabancı olmayan bir mesele değil mi? Günümüzde eve kilitlemek uç bir eylem olsa da çoğunluk, evleneceği erkek için kısıtlanmıyor mu? – Ve ne yazıktır ki bu, erkekler üzerinden örnekleyemeyeceğimiz kadar kadınlara özgü bir sorun, kısıtlanmak bizim gerçeğimiz. –

Heloise’in öyküsü sadece ona ait değil; zamanın başından beri var olan bir var oluş mücadelesinin iz düşümlerinden biri .Birey olma yollarımızın ısrarla tıkanmasının, kendimize ait seçimler yapamamızın, düzenin bize özgürlüğü değil, bağımlılığı aşılamasının anlatısı.

Heloise hiç tanımadığı bir adamla nişanlı ve adamın onu görebilmesi için portresinin yapılması gerekiyor – Heloise’in adamı hiç görmediğini, görmesi bile gerekmediğini belirtmeme gerek var mı ?- Aileler anlaşıyor, kadın, erkeğe veriliyor fakat bu kararda Heloise’in söz hakkını geçelim, evleneceği erkeği görmeye bile hakkı yok. Heloise bir evden diğer eve taşınan eşyayla aynı söz hakkına sahip. Karar ona ait değil, hiç olmadı.

Anlatılan dünya bize pek yabancı değil. –Filmi izleyen ve filmin dokusunda bulunan bir kadının- başka bir kadına duyduğu aşktan rahatsız olanlar bu cümleden rahatsız olabilirler, farkındayım – 18. yüzyılda geçen öykünün farklı bir versiyonları ülkemizde hala yaşanıyor, görücü usulü ile evlendirilen genç kadınlar, evlendikleri güne kadar kocalarını görseler dahi tanıyamıyor, belki sesini bile doğru dürüst duymuyorlar. Birkaç gün önce Müge Anlı’nın programından bir kesit önüme düştü. Konu ve kişiler hakkında bilgi sahibi değilim. İlgimi çeken, beni ülkemin gerçekliğinin ortasına düşüren cümleler şunlardı;

Kocanı seviyor musun? Severek mi evlendin? - tam cümle bu değildi.
- Beni ona verdiler.
- Nasıl yani?
- Verdiler işte. Babası, babamla anlaştı
.

Kadının gözlerindeki o boş, boşvermiş bakış hala aklımda. Yaşadıklarını kabullenişi fakat sevgisini ne pahasına olursa olsun,geleneğe kurban etmeyen o dik duruşu; seviyor musun? sorusuna asla net bir cevap vermeyişi. Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi’nde bunu görüyoruz; iki kadının patriyarkanın ulaşamadığı, hiçbir erkeğin bulunmadığı bir yerde kendilerine ait bir zaman yaratmalarını. Yaşamdan, ensemizde nefes alan kurallardan kaçmanın kısa da olsa bir yolunu bulmalarını… Zaman onları, çok önceden çizilmiş olan yola sürükleyene kadar….




“ama yazgısını yaldızlı çokomel kağıtları gibi
tırnaklarıyla düzeltemiyor insan.”

Didem Madak

İdeal Erkek Karakter | Bölüm I

Pandeminin hepimizi evlere hapsettiği şu son dönemde, televizyonla en alakası olmayanımız bile meşhur aptal kutusuna bir selam vermek zorunda kaldı. Zira insan izlemiyor olsa bile evde ses istiyor ve hiç kuşkusuz televizyon yalnızlığın sessizliğini dağıtmak için en kullanışlı aletlerden biri. Doctor Foster isimli diziden uyarlanan Sadakatsiz ise son dönemin en çok konuşulan dizilerinden diyebiliriz. Takip edebildiğim kadarıyla – berbat bir televizyon izleyicisi olduğumu belirtmek isterim – fena da ilerlemiyor. Belli başlı sahneler bizim dizi süresi standartlarımız için gereğinden fazla uzatılsa da, kanal değiştirtmiyor. Konum bu değil, ben dizinin ana erkek karakteri olan Volkan hakkında konuşmak istiyorum zira Volkan’a her bakışımda ataerkil kültürün iyice kontrolden çıkmasıyla oluşan erkek profilini görüyorum.

Dizide anlatıldığı – ya da benim takip ettiğim- kadarıyla Volkan evlilik hayatları boyunca eşinin gölgesinde kaldığını hissetmiş, kafasında yarattığı bu gölgede gizli gizli kadından nefret eden bir adam. – ki bu hiç önemli değil – Karısını düzenli bir şekilde aldatıyor ve sevgilisinin yanından evine her dönüşünde karısını ona sonsuz bir güven ve aşkla bakar halde bulunca durumdan haz alıyor. Yarattığı diğer evrende, başka bir kadının gözünde çok daha yüce. Bir kadınla eşit olmayı, eş olmayı seçmek yerine başka bir kadının toyluğunu, ilk hevesini kullanıp bu hislerle kendini yüceltiyor.

Her neyse, sonra olaylar ortaya çıkıyor ve eşiyle ayrılıyorlar vs vs. Dizi ya da karakter yorumlama olayına girmeyeceğim. Değinmek istediğim nokta, Volkan karakterinin boşanmadan sonra takındığı tavır; Volkan, boşandığı kadını sahiplenmekte bir sakınca görmüyor ve bu da kadının yanında gördüğü herkese ölçüsüz bir öfkeyle yaklaşıp, özel alanını işgal etmesini, boşanmayı “başka bir kadınla legal olarak birlikte olabilmek fakat eski eşin hala ona -sadece ona- ait olması şeklinde anladığını gösteriyor. Ağzından “Karım” hitabını sıkça duyuyoruz, “Eski karın” diye düzelten herkese öfkeleniyor ve işleri daha da çirkinleştiriyor. Zira Asya, boşanmış olmalarına rağmen onun malı. Tekvin’de işaret ettiği gibi “… ve arzun kocana ait olacak , o da sana hakim olacaktır.” ( 3:16-17;abç) Biz son bir ekleme yapalım. Sonsuza dek.

Volkan’ın mantığı boşandıklarını kabul etmiyor gibi, kadın hala ona ait. Kadının evi, bedeni, her şey ona ait. Ondan nefret ediyor, yine de sahipleniyor zira o, adamın malı. Diziden uzaklaşalım, kanal değiştirelim ya da twitter’a girelim. Herhangi bir haber kanalına ya da kanalın/gazetenin sosyal medya sayfasına, karşınıza kaç kadın cinayeti haberi çıkıyor? En az 2-3, bazen daha fazla. Öfkeli eski sevgilileri, kıskançlığına yenik düşmüş eski kocaları okuyoruz. “Tahrik etti” diyorlar, “Kanıma dokundu“, “Aşıktım, kıskandım, kendime engel olamadım.” – Vahşetin ısrarlı bir şekilde romantize edilmesini, gazetelerde ya da televizyonda ısrarla “Kıskançlık Cinayeti” “Kıskanç Koca vs” başıklar görüp duymamız başka bir yazının konusu –

Benim takıldığım nokta, erkeklerin kent devletleri -tahmini – ortaya çıkmaya başladığından bu yana sürdükleri ısrarcı “Ben her şeyin sahibiyim, ben Tanrı’nın lütfunu taşıyanım, her şey bana hak” tavırları. Volkan’ın takındığı tavır da bu anlayışın bir türevi. Bir kadından ayrılabilirim, başka bir kadınla evlenebilirim ama ayrıldığım kadın hala benim kurallarıma göre hareket etmeli, benim canımı sıkacak hiçbir şey yapmamalı. Zira o benim hakimiyetim altına verildi, benim tohumumu doğurdu. Kendini sonsuza dek bana ait kıldı. Sadakati benim, bedeni benim, zihni benim.

Bu sadece dizi karakterlerinde karşımıza çıkmıyor. Hayatımızın her anında böyle adamlarla karşı karşıya gelebiliyoruz. Belki de onlardan biriyle birlikteyiz ya da yan komşumuz – her gün kapıdan çıkarken selam verdiğimiz o güler yüzlü adam- onlardan biri ya da belki şu an bunu okuyan siz, siz de onlardan birisiniz. İçinize derinizin altına nakşedilen kutsal tohum taşıyıcılığı sizi gizlice zehirliyor. Siz, tarlaları sürmek için gönderilensiniz. Siz “Allah’ın Oğulları'”ndan biri, bizlerse İnsan Kızları’yız. [Tekvin] Yüzyıllardır binlerce şekil değiştirmiş efendi-köle ilişkisinin son evriminden sonra iyice içe, derine gömüşmüş ilkel yanınız ufak ufak fısıldıyor, kim bilir? Tehlikeli yan şu ki, bazen çok geç olana kadar köklerimizden getirdiklerimizin pek farkında olmuyoruz. Aniden ortaya çıkıveriyorlar. Pek tüm bunların arkasında ne var ?

Erkekler mantar gibi yerden bitmediklerine, son zamanlarda sıkça onlar tarafından zulme uğrayan kadınlar tarafından ve onlarla aynı yoldan meydana geldiklerine göre, tam olarak hangi aşamada canavar içlerine yerleşiyor?

Tekvin’in Çıkış bölümünde “Komşunun karısına, yahut kölesine, yahut cariyesine,yahut öküzüne, yahut eşeğine…tamah etmeyeceksin.” deniyor. Kutsal kitaplarda kadın çoğunlukla “Tarla” olarak adlandırılıyor. “Kadınlar sizin tarlanızdır, tarlalarınızı dilediğiniz gibi ekin.” Günlük dilde karşımıza sıkça, erkeği yücelten kadını ise “Erkek adam ağlamaz”‘lar ya da “Karı gibi ağlama”‘lar. “Uslu kız ol.” “Kız çocukları akşam ezanından sonra eve girmez.” “Göster oğlum amcalara” “”Kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin” “Kızını dövmeyen dizini döver” vd. deyişler çıkıyor. Çocuklarımızı cinsiyet kurallarına sıkı sıkıya bağlı kalarak yetiştiriyor. Hiçbir şeyden anlamadıklarını düşünerek onlar yanımızdayken içimizden geldiği gibi konuşuyoruz. Komşumuzun mahalle kurallarına uymayan hallerini eleştiriyor, falancanın kızının etek boyundan uzun uzadıya bahsediyoruz. Arka planda sessce oynayan çocuk umrumuzda değil zira bizi anlamıyor.
Hata. Ah ne büyük hata. Çocuğun zihnindeki sünger söylenen her şeyi emerken bir yandan da özenle bilinçaltına nakşediyor. Konumuzla ilintili durumlarda çocuğun zihni şöyle diyebiliyor; kadın öyle düşmüş bir varlık ki sadece erkekleri değil, kendi türdeşlerini bile utandırabiliyor. Ona sahip çıkmalı, ona hükmetmeliyim. Peki bunun bizi sürüklediği yer neresi?

Demosthenes,
“Zevklerimiz için Hetairalarımız, günlük ihtiyaçlarımız için
cariyelerimiz ve bize meşru çocuklar verip, ev işlerini yapmak için
karılarımız var,
” diyor.

Demosthenes M.Ö 384’de yaşamış, 2021 yılındayız. İnsanlar değişiyor, teknoloji gelişiyor fakat zihniyet, zihniyet hala aynı. Zihniyet hala “boşanmayı”, “bağları koparmayı” doğru bir şekilde algılayamıyor. Kadınlar, boşandıkları erkekler tarafından – bu bir genelleme değildir. – kısıtlanmaya, taciz edilmeye devam ediyorlar. Çünkü zihnin evrimi özgürlük konusunda takılmış kalmış.

Sadakatsiz dizisindeki Volkan karakteri bu durumun en belirgin örneklerinden biri ve ne yazık ki onu kınayan çoğu insan, dışarıda böyle bir durumla karşılaştığında “Ah” diyor “Eski karısını sevdiğini anladı.” “Ah, hala aşık” “Çocuğuna ve çocuğunun annesine sahip çıkıyor.”

Hayır. Bize sahip çıkmak zorunda değilsiniz.

Yapılan şey sevgi değil, sevgi böyle bir şey değil. Sevgi kısıtlamak, kurallar koymak, yaşam alanını işgal etmek değil. Ait olmak – Sahip olmak karmaşası değil. Sevgi şiddete meyilli değil.

Yazıyı Nazım Hikmet’ten çok sevdiğim bir alıntıyla bitireyim.

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine

İdeal Erkek Karakter |Girizgah

“Beni gerçekten sevmiyorsun, değil mi?”
Sonuna kadar dayanarak “Ben bunu seviyorum” dedim “Oranı seviyorum, Ida… En güzel yerin oran.”.


H. Miller, Sexus

“Benden imkansızı istiyorsun. Seni sevmemi istiyorsun. Yapamam. Nasıl yapılacağını bile bilmiyorum.”

Tess’in Gözyaşları, Pepper Winters

Rojack “Tümünün efendisi olmadığımız” takdirde bütün kadınların “adam öldürecek” birer “katil” olduklarını bilir.”

Kate Millett , Cinsel Politika






Kusura bakma, sevgilim izin vermiyor, dedi. Çapraz masalarında oturmuş kahvemi içiyordum. Kendinden birkaç yaş büyük olduğunu tahmin ettiğim partnerinin karşısında süklüm püklüm oturuyor, kıpkırmızı olmuş yüzünü gizlediği saçlarının arkasından adama korkulu bakışlar atıyordu. Karşı taraf her ne söylediyse “Hayır, hayır” dedi aceleyle “İyiyim, kendine dikkat et. Görüşmek üzere.”

İyi miydi? Açıkçası ben bile, diğer masada oturan genç kadının iyi olup olmadığından emin değildim. Bir insanın iyi olduğunu anlama kriterimiz neydi? İşle ilgili bir telefon görüşmesi yapan eşime göz attıktan sonra, tüm ilgimi yeniden çapraz masaya verdim. “Canımı sıkıyorsun” dedi adam gözlerini kızın üstüne dikerek. Masaya bacaklarını iyice açarak oturmuş, yüzüne sert bir ifade tutturmuştu. “Sözümü dinlemediğin her seferin sonunda ceza çekeceğini bilmiyor musun?”

Kız panikledi. Paniği öyle elle tutulur bir şekilde hissediliyordu ki bir an “polisi arasam mı?” diye düşündüm fakat arasam bile ne diyeceğimi bilmiyordum. “Merhaba, bir kadının hayatı tehlikede olabilir” mi? Eşime söylesem ? Ben düşüncelere dalmışken, kız iki elini dizlerinin üzerine koyup, duyamadığım bir şeyler mırıldandı. İkilinin arasındaki akımın değiştiğini, bambaşka ve açıkça erkeği tatmin eden bir hale büründüğünü görebiliyordum. Bir süre sonra görüşmesini bitirip, karşımdaki sandalyeye oturan adama baktım ve sonrasında bu yazıyı yazmaya karar verdim.

Neden maço kalıbı altında, bize hayatı dar eden adamları seçiyor, yazıyor, ekranlara taşıyoruz? Aklımızla zorumuz mu var, yoksa önümüze aşk diye servis edilen şey gerçekten bu hale mi geldi?

Dört duvar arasına kapatılmışlığımızı, eşyadan ya da bir hizmetçiden farksız geçen zamanlarımızı yeni yeni atlatmaya, yetişen nesli daha güçlü yetiştirmeye meyletmiştik ki maço erkek modası yeniden zuhur etti. Bu modanın nerede ve nasıl başladığını inanın bilmiyorum fakat son zamanlarda, genç yetişkin ve yetişkin kategorisindeki kitaplarda servis edilen etkin- edilgen ilişkisinin oldukça çarpıtılmış ve şiddete meyli olan bünyelerin ekmeğine yağ sürer hale geldiğini söyleyebilirim. İşin özüne indiğimizde sadist ve mazoşist insanların karşılıklı zevklerinden doğan ilişki biçimi yeni akımda bir tür tecavüz kategorisi haline geldi, diyebiliriz.

Kitaplarda / Dizilerde/ Filmlerde ilişkiler erkeğin baskınlığını övüyor ve acıyı, kadının hatalarına – erkek bakış açısına göre hatalar -karşılık bir tür ceza olarak servis ediyor.19 – 20 yüzyıllarda yavaş yavaş -yeniden – kendi ayakları üzerinde durmaya başlayan kadını, –yeniden– dizlerinin üzerine ve bir emir- komuta döngüsünü hapsetmeye çalışıyor. Kenara itiyor, değersizleştiriyor, şiddete açık hale getiriyor.

Ve ne yazık ki bunu uzaylılar yapmıyor.

Biz yapıyoruz. Tırnaklarımızla kazıyarak geri aldığımız gücü, kelimelerin gücüyle geri vermeye hazırlanıyoruz.

Bu konularda benden daha çok bilgisi olan bir arkadaşıma konu hakkında ne düşündüğünü sorduğumda ” Yeni nesil güce saygı duyuyor” diyerek cevap verdi. Onun görüşüne bakılırsa, önümüze servis edilen yeni tip maço ya da yeni isimleriyle “hakim” erkeklerin sebeplerinden biri buydu. Konuşmada ülke kültürünün de etkili olduğu, güç dendiğinde akla istemsiz bir şekilde “para, şiddet” gibi kavramların geldiğine de değindi. –Hakkını yemeyeyim

Ülkede birçok şeyi olması gereken değil, işimize gelen şekilde algıladığımız ve biçimlendirdiğimiz için her şey bir süre içinden çıkılmaz bir hal alıyor. “Karşılıklı güç alışverişi ve güven” temelli ilişki biçimi, günümüzde bazen internet üzerinden maddi kaynak sömürüsü, bazen karşılıklı rızaya dayanmayan şiddet ve hatta tecavüze kadar uzanan bir bataklığı içine alır oldu.

Bunu biz yaptık.

Aklımıza gelen her şeyi romantikleştirme çabamız yaptı ve zararı sadece kadınlara dokunuyormuş gibi gözükse de erkekleri de aynı kafes içine hapsettik.

“Erkek” olmak, erkek hissetmek için belli kalıplarda hareket etme düşüncesine maruz bıraktık. İlk önce “Erkek adam ağlamaz” dedik hatta bazen abartıp “Karı gibi ağlama” bile dedik. Doğduğu andan itibaren omuzlarına üstüne vazife bile olmayan – olmaması gereken “aile kadınlarının namus bekçiliğini” yükledik. “Kodu mu oturtması” gerektiğini öğütledik. Bebeklerle oynayamazdı, renkleri sevemezdi, annesinin peşinde dolaşamazdı. Uyumlu, yumuşak başlı bir çocuksa mutlaka bir sorunu vardı. Büyüdüğünde “maço” ya da “dominant” figürlerin, genç kızların gönüllerini çaldığını fark etti.

Kitaplarda, dizilerde, filmlerde hep onlar vardı. Ellerinde silah, çevrelerinde kadınlar, cebinde bolca para olan dediğim dedik adamlar.

Böyle başladı.


Kadın- Erkek ve Güç İstenci üzerine – ASOIAF| Khal Drogo

*Revize edilmiştir.

 

Game of Thrones’un ilk sezonunda Khal Drogo daha doğrusu Jason Momoa için çığlık atan kadınları hatırlıyor musunuz?

Bunun için bir çok sebep gösterebiliriz, muhtemelen beyefendinin dağları titretecek kadar “erkeksi” olması ilk sıralarda yer alır. Asıl soru şu; Neden kadınlar Khal Drogo gibi barbar -her zaman ve her koşulda şikayet ettikleri ilkel güdülere sahip bir erkek için çıldırma sınırına geldiler?

Khal Drogo savaşçı bir topluluğun lideriydi, barbardı, medeniyetin M’sini hatta medeni bölgelerde konuşulan dili bile bilmiyordu. Öğrenmeye gerek görmeyecek kadar yüksek bir egoya sahipti, o dünyanın en güçlü adamıydı ve kendi dünyasında bu doğruydu. Peki kitabı okuyanlar arasında o kadar popüler olmamışken, dizi başladığı anda neden kadınların çoğu Khal Drogo hayali kurmaya başladılar?

Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt isimli kitabında ” Kadının en çok kimden nefret ettiğini soran Zerdüşt, üzerinde önemle durulması gereken şu cümleyi dile getirir:

Demir şöyle demiş mıknatısa: En çok senden nefret ediyorum, çektiğin, ama kendine doğru  sürükleyecek  gücün  olmadığı  için.”  Kadını demir olarak düşünürsek, sadece (kendine) çeken erkekten nefret ettiğini ama kendine sürükleyen erkeği yeğlediğini söyleyebiliriz. Yani mıknatıs gibi çeken, tahakküm kuran, kendine mal eden erkekten ziyade etkileyici olan, kendi derinliğine doğru sürükleyen, gönlünü açan erkeği yeğler kadın.

Bunun üzerine tartışalım mı?  Nietzsche ya da bu yazıyı yazarak yanlış bilinenleri düzeltmek adına bir adım atan sevgili hocam Metin Becermen kullandıkları sözcüklerde haklı değiller mi? Biz kadınlar tam olarak bunu istemiyor muyuz? Khal Drogo gibi barbar bir adam için dünyanın her yerinde milyonlarca kadın bu yüzden çıldırmadı mı? Khal sadece güçlü değildi, bölümler ilerledikçe eşine yüreğini açtı. Hepimiz tam da o bölümlerde ekran karşısında eriyip gitmedik mi? Olan biten aslında tam olarak bu değil miydi? Gücünü kimsenin sorgulayamadığı bir adamın, bir kadına ruhu ona aitmiş gibi bakması.

İstediğimiz şey bu değil mi?

En özgürlükçümüzden tutun, en edilgen olanımıza kadar hepimizin içinde yatan bir durum değil mi bu? Bana mı öyle geliyor? Gücü elinde tutan erkeğin gücünü elimizde tutabileceğimiz yine M. Becermen ’in cümleleriyle “…Yani gücün arkasındaki hakiki güç olmayı… “İstiyorum”a karşı “o istiyor” da burada anlam bulur. Erkeğin “istiyorum” unu “isteyen”, ona yön veren, yönlendiren olmayı, ister kadın. Bunu da “o istiyor” diyerek, erkeği harekete geçirerek, istekli kılarak, yüreklendirerek yapar. Kadın erkeği hem harekete geçirmek hem de uysal kılmak için kırbacı kullanır…”

Ya da belki değildir, belki tüm bunlar yanlıştır. İnsan doğası hakkında kesin cümleler kurmak ne haddimize? Özellikle modern zamanlarda sürekli değişen ve bir türlü oturmayan düşünce kalıpları yüzünden hiç kimse ne istediğini söyleyemezken, kadın-erkek arasındaki denge hakkında konuşmak en azından beni zorlar. Çünkü eğer güçlüysek ya da güçlü görünmek istiyorsak; Hayatımızda baskın bir erkeğin varlığına ihtiyaç duyduğumuzu kabul etmemize izin vermeyen düşünce kalıpları var. Bu yüzden mutsuz olmayı ama güçlü hissedebilmeyi göze alanlarımız bile var. Kadının da, erkeğin de güçlü olabileceğini ve bunun kırılgan egolarımıza bir zarar vermemesi gerektiğini bir türlü öğrenemiyoruz.

Belki de hepimiz korkuyoruz. Toplum tarafından yargılanmaktan tutun, kalbimizin kırılmasına kadar birçok şeyden ama en önemlisi güçsüz gözükmekten.

Derin konular, içine bir kez girildiğinde uzun zaman çıkılamayacak kadar derinler hem de o yüzden en iyisi Khal Drogo’ya geri dönelim. Karakter çok sevildi, bunda karakteri canlandıran Jason Momoa’nın etkisini yok sayamayız, elbet. Bedenini geçelim zira o konuya değindiğimizde kadınların onu sırf bedeni için beğendiği algısını desteklemiş oluruz. Benim odaklanmak istediğim yer oyuncunun bakışları ve sesini kullanım şekli. Bir erkeğin bir kadını önemsediğini nasıl anlarsınız?

Ona hediyeler almasından ya da orada burada fotoğrafını paylaşıp altına ergen yorumları atmasından mı? – Profil fotoğrafına ikimizin fotoğrafını koy ki herkes beni çok sevdiğini bilsin. ( İt means: Öz saygım sıfır ve bana olan sevgini o küçücük fotoğraftan analayabilirim çünkü bu bana yetiyor. Derinliğim bu kadar) Ben bakışlar ve ses tonundan anlıyorum ve en çok bunlara dikkat ediyorum ki Khal Drogo’nun dizi boyunca yaptığı şey de tam olarak bu. Kendi dünyasının en güçlü adamı, eşine öyle bir bakıyor ki. İzlerken şöyle diyorsunuz; “Erkek, kadınla gurur duyuyor, onu seviyor ve ona çevredeki her şeyden daha fazla değer veriyor.”

Yazının önceki halinde oyuncunun bakışlarıyla hükmettiğinden bahsetmişim, bugün bunları yazarken bunun ne kadar doğru bir kelime olduğu konusunda çekincelerim var. Hükmetmek bir çok yere çekilebilir, o yüzden; Khal Drogo’nun bakışlarında ilkel bir güç var demeyi tercih edeceğim. Zira her fırsatta eleştirdiğim aşağılayıcı tavırla – erkek kadından üstündür, bizim eşitimiz değilsiniz– hiçbir ilgisi olmayan bir otoriteden bahsediyorum. Erkeklerin hüküm sürdüğü ve kadınların hiç önemli olmadığı topraklarda sevdiği kadın için savaş çıkartmayı göze alan bir adamın otoritesinden ve hükmeden tarafından bahsediyorum.

Anlatmaya çalıştığım şey, çağlardır kadınları ikinci sınıf varlık ve ya sadece bedenden/rahimden ibaret gören zihniyetin tamamen zıttı, sevildiğini hissetmekten bahsediyorum. Sırf rahmi olduğu için biyolojik olarak aşağı konumlandırılmaktan farklı, değeri görülen ve bilinen bir kadın gibi hissettirilmekten. Bundandır hiç yadırgamadım ben dünyanın Khal Drogo adıyla inlemesini ve oyuncunun bir anda en popüler oyuncular arasında anılmasını zira sevgili Jason Momoa ya da dizideki ismiyle Khal Drogo; güzel bakıyordu.

Dudaklarını kımıldatmadan, sadece gözleriyle konuşabiliyor. Karşısındaki kadını sevdiğini saçma sapan jestlere gerek duymadan hissettirebiliyor. Onu övmüyor, şımartmıyor, ilgisini bilinen -ve gösteriş için herkesin karşısındakinden beklediği- yollarla göstermek yerine sevginin en saf – en ilkel haliyle yansıtıyordu. Bir adamın gülümseyişinden sevgisini okuyabildiğinizi düşünün, bakışlarıyla size sarıldığını. Ağzınızdan çıkan her sözcüğü “gerçekten” dinlediğini ve sözlerinize önem verdiğini.

Erkeğin egemen görüldüğü ve pek değerli olmadığımız topraklarda, hatta dünyada birinin sizin düşüncelerinizi önemsediğini, sizin hakkınız için sizinle birlikte savaştığını. Sizi onların hakimiyet kurdukları kötülük çukurunda koruduğunu… Korunduğunuzu hissettiğinizi düşünün? Ne kadar zamandır kayıp bu his ya da ailemizden biri dışında hissedebildik mi korunduğumuzu? Ailemizde hissedebildik mi? Bakın bunun kadınlar güçlüdür konusuyla bir alakası yok. Gerçekçi olalım, kaçımız gece kulağımıza kulaklıklarımızı takıp hiç korkmadan ara sokaklarda yürüyebiliyoruz? Boş toplu taşıma araçlarına gönül rahatlığıyla binebiliyoruz? İstediğimiz gibi yaşayabiliyoruz?

Bu tamamen tahmin ama belki de bu yüzden sevilmiştir bu karakter. Dünyanın en kaba, en vahşi, en ilkel varlığı olsa da içinde yoğurulduğu kaptan çıkabildiği için. Sevgiyle bir şeylerin değişebileceğini gösterdiği için, bir kadın için dünyaya savaş açabilecek kadar aptal olduğu için. Çünkü aşk aptallıktır ve hepimiz o aptallığı bir kez olsun deneyimlemeyi hayal ederiz.

 

Ideal Kadın Karakter | Bölüm I

“Kadın olmak” der Kierkegaard, “öyle tuhaf, öyle karışık, öyle karmaşık bir şeydir ki, hiçbir yüklem (predicat) kadını ifade etmeye yetmez; kullanılabilecek çeşitli yüklemler de birbiriyle öyle çelişeceklerdir ki, bu çelişkileri yalnızca bir kadın taşıyabilir.” *

Tarihe uzandığımızda kadının binlerce farklı şekilde tanımlandığını görürüz. İkinci cins, kırılgan olan, şeytani, doğurgan, karmaşık, korkutucu ve daha nicesi ama bence en kötüsü, tarih boyunca kadınların zihnine hep aynı şey nakşedilmiş olması. Doğan her kız çocuğuna ayaklarının yere basması değil, kendini sakınması gerektiği öğretildi. Güçsüz olduğunu söyleyen binlerce desen oluşturuldu, doğru erkeği bulmasını söyleyen resimler yapıldı zihninde.

En acı yönlerinden biri de bunu kadınlara diğer kadınların yapmasıydı. Kadın- Kadın arasında gerçekleşen bu bitmek bilmez savaşta karartılmış hayatlarıyla diğer hayatları da karartan yine kadınlar oldu. Kah susarak, kah zorlayarak.

Kadının kendi zihnini bloke etmesi nasıl bir şey bilir misiniz? Fikrinin olmadığını savunması, fikrini yutması ya da göz ardı etmesi. Ya da nasıl gerçekleşir, fikriniz var mı? Cevap çok basit, tek bir cümle hatta.

“Ben bilmem beyim bilir.”

Cümleyi, “Ben bilmem babam bilir” “Babama sormak lazım” “Abime danışmam lazım” “Beyime bir sorayım” “Sevgilim kızar” “Nişanlımın iznini almam lazım” şekillerine uyarlayabiliriz ve fark edeceğiniz gibi tek bir versiyon bile bize yabancı gelmez. Çünkü bu topraklar bunu yetiştiriyor.

“Sen kız çocuğusun” cümlesiyle başlıyor her şey ya da daha da önce “Benim kızım büyüyünce gelin olacak”’la, ikisi de olur. İkisi de uygun, aynı karanlığa çıkıyorlar. Kadınlar çocuk yaşlarından itibaren tek hedefe kilitlenmiş olarak büyüyorlar.

“Evlenmek”

Yıllardır popülerliğini hiç kaybetmemiş “Her genç kızın rüyası” gibi bir kavram var, bilir misiniz onu? Şu beyaz, giyildiğinde doğru düzgün oturulamayan, bir kere giyileceği halde dünyanın parasını bayıldığımız zımbırtıdan bahsediyorum. Sizi hareketlerinizi açıklamak zorunda kalacağınız bir erkeğe bağlayan, buna rağmen hayalini kurduğunuz hani?
Eğri oturup doğru konuşalım; karşınıza ömrünüzü birlikte geçirebileceğiniz biri çıkarsa evlenmek isteyebilirsiniz, evet ama bir elbiseye ya da başlı başına evlilik kurumuna “her genç kızın hayali” demek niye, diye soruyor insan değil mi? Siz sormuyor musunuz?

Sorun.

Şimdi eğer siz de isterseniz bu her genç kızın rüyası kavramını alalım, sonra da biraz açalım. İstemezseniz “Bu yaşına kadar evlenememenin sebebi hep bunlar işte yazar hanım” diyebilirsiniz. Diyorlar, çünkü alışığım ben.

Hayatının başlangıcındaki genç bir kadın neden evlilik hayali kurar? Ne oldu da gelinlik kavramı/hayali lise hatta ortaokul sıralarına kadar sızdı?

Çocukluklarımıza dönelim, ellerimize tutuşturulan oyuncak bebekleri ve bize biçilen görevleri hatırlayalım. Özene bezene aldırdığımız oyuncak bebeğimizi kucağımızda sallayıp anne rolüne bürünmedik mi?

Çay takımlarımız, türlü makyaj malzemelerimiz, birbirinden tatlı kıyafetlerimiz vardı. Erkek kardeşlerimiz ya da arkadaşlarımız dışarıda oynarken biz evimizde bebeklerimizle oynamak zorunda kaldık. Onlar sokakta istedikleri kadar kalabiliyorken, biz belli bir saatten sonra eve girmek zorundaydık. Dışarıda olsak da narin bünyemiz erkeklerin sertliğini kaldıramazdı zaten. Buna inandık, çünkü kimse aksini denememişti. Hiçbir ebeveyn kızını sokağa salıp dizlerini yaralamasına, bağırarak top oynamasına ya da özgürce koşmasına imkan vermemişti. Bilmiyorduk, hiç bilmedik. Kız çocukları duvarları şefkat ve toplum kurallarından yapılma hapishanelerinde rüzgarın saçlarının arasından geçtiğinde nasıl hissettireceğini bilmeden büyüdüler nesillerce. Kimse sokağın erkek çocukları için de tehlikeli olabileceğinin farkında değildi. Kendi duygularından korkan erkekler, gölgelerinden utanan kadınlar yetiştirdik.

“Hanım kız ol” ,“Yakışıyor mu bir kıza böyle hareketler” ,“Kız gibi davran” cümleleri tekrar edildi senelerce. “Büyüyünce ne olacaksın?” sorusundan önce “Büyüyünce kiminle evleneceksin bakalım?” dedi korkutucu gün teyzeleri ve bizler de en çok neyi görüyorsak, neyi ideal biliyorsak onu söyledik. Bu çoğunlukla ailemizden biriydi, bazen ailelerimizin bizi uzak tutmayı bir türlü beceremediği hatta bazen “Aman izlesin, ayakta altında dolaşmasın da işimi yapayım” dediği zehirli kutudan bir karakterdi.

Beynimize yerleşti, içimize işledi kutunun içindeki karakterler. Zihinlerimiz, özgür bir kadının bile güçlü bir erkeğin çekimine eninde sonunda kapılacağına hükmetti. Nasıldı şu dizide? (Bkz: Asmalı Konak) Bahar güçlüydü, batılıydı, bambaşka bir kültürde büyümüştü ama aşiretin bağrından kopup gelmiş; eskiden birlikte olduğu kadını evinde yaşatan –üstelik başkasıyla evlendirip- geleneklerine körü körüne bağlı, ataerkil bir erkeğe aşık oldu. Evini, işini hatta geleceğini terk edip onunla gitti. Çünkü Seymen güçlüydü, zengindi, hükmediyordu. Dünya ve çevresindeki tüm kadınlar ona aitti.

Sevdiği kadını aldı, korudu, o arada silahlar patladı. Birkaç karakter birkaç kez vuruldu. Hiçbiri önemli değildi. Seymen’in bir silah taşıması önemli değildi. Çünkü bilirsiniz, bu kültürümüzde vardı. Hatırlar mısınız? At, avrat, silah.
İlk kurşun Asmalı Konak’la atıldı. Sonra arkası geldi, her zaman gelir bilirsiniz. Dizilerden birinde erkek karakter bin tane kadınla evlendi, diğerinde aile ilişkileri o kadar karıştı ki kim, kiminle, nerede, ne yapıyordu ve tüm bunları nasıl yapıyordu şaşırdık. Hepsinde tek bir ortak nokta vardı, kadın her zaman affetti. Kadın her zaman orada, evde, erkeğin dizinin dibindeydi. Bunun adına aşk dediler. Aşık olmaya bile korkan, duygularını özgürce hissetmenin günah olduğu yüzbinlerce kez söylenmiş akıllar da bunu kabul etti. Aşk buydu, akılsızlık. Özgürlüğün sonu.

Sene 2015. Asmalı Konak kaç yılında oynadı bilmiyorum. Sonrasında binlercesi çıktı zaten, sağ olsun erk zihniyeti ortalığı asla boş bırakmadı. Araya renk olsun diye bir güçlü kadın karakter bile atmadı.

Şimdi üniversitelerimize baktığımızda, -ki bakın üniversiteler aynı zihniyetin kınadığı ortamlardır, zira okumuş ve bilinçlenmiş kadın yatağın altındaki canavardan daha beterdir- evlenmek için mezuniyeti bekleyen hatta bazen tabir yerindeyse koca bulduğu an tüm geleceğini bir kenara atıp evlenen genç kadınlar görüyoruz. Mezuniyet günü yerine düğün günlerini hayal eden, yeni mezun değil, yeni gelin adayları.