Etiket arşivi: Feminizm

Süphe, İnanmak ve Yalnızlık üzerine |Unbelievable

“Hırsızlık ya da başka bir suç ihbarı olduğunda mağdurların bizi anlattıklarının doğru olduğuna ikna etmelerini beklemiyoruz. Bu yalnızca tecavüz vakalarında böyle.”

Kuşkusuz Netflix’in en iyi dizilerinden olan Unbelievable, ülkemizde çekilseydi, adı ne olurdu?, diye düşünmeden duramıyorum.

Olağan?

Belki

Zira durumumuz öyle içler acısı bir hal almış ki, diziyi izlerken bir an bile “Böyle bir şey olamaz” diyemedim. Unbelievable, bize Marie Adler’ın – Takma isim – gerçek hikayesini anlatıyor. Marie, bir gece kendi evinde, kendi odasında uyurken tecavüze uğruyor. Bunun bir önemi var mı? Sokakta, başka bir evde ya da herhangi bir yerde tecavüze uğrayan kadınlardan bir farkı var mı? Hayır, yok. Sadece “Orada ne işi varmış?” sorusunu ekarte etmiş oluyoruz.

Devam edelim.

Olayı polise bildiren Marie, ilk ifadesi alındıktan ve genel kontrollerden geçtikten sonra ifadesi alınmak üzere merkeze çağırılıyor. Defalarca… ve ifadeler birbiriyle uyuşmayınca… o stres altında uyuşabilirmiş gibi. – Marie tecavüze uğramış biri gibi davranmadığı için – ? – en başta en yakınları tarafından yalancı ilan ediliyor, yalan söylediğine inandırılıyor, yalan söylediğini söylemek zorunda kalıyor ve olay, diğer kurbanlar ortaya çıkana ve olayı iki kadın dedektif ele alana kadar kapatılıyor. En azından, erkek adaletin gözünde bu kapanan bir dava.

Dizinin devamını detaylı olarak anlatmayacağım, benim değinmek istediğim konu diziden uzak fakat bize oldukça yakın bir konu. Dünya, kadınlar için bir cehennem. Evet, bunu her yerde görebiliriz. Çığlık atan kadınların sesinde duyabiliriz. Burası bizlerin cehennemi fakat biz, cehennem ateşine bir tık daha yakın bir kattayız. Her gün yeni bir -hatta birkaç – kadın cinayeti haberi alırken, haberini okuyamadığımız nice kadın olduğunu da biliyoruz. Tecavüzcüsüyle evlendirilen, tecavüzcüsünden korktuğu için susan ya da tecavüzü normali haline getirmiş kadınların ülkesindeyiz.

Kulaklarımız sadece cinayetleri duyabiliyor. – Zar zor

Tecavüze ise sağırız.

Kulaklarımız o sessiz çığlıkları duymamak üzere kodlanmış gibi. Bundandır, bu dizi ülkemizde çekiliyor olsaydı. “İnanılmaz / Akıl Almaz” ismi, son derece saçma olurdu, gibi geliyor. Zira mağdura inanılmaması durumu, bizim normallerimizden biri. Biz daha çok mağduru suçlamak üzerine uzmanlaşmış durumdayız. Topraklarımızda besleyip büyüttüğümüz ataerkil kötülüğün ellerindeki kanı görmek yerine, çamuru kadının üstüne sürmekte hiç sıkıntı yaşamıyoruz.


Sözün özü.

Unbelievable’ı izleyin. Çevrenizdekilere izlettirin, zira dizi alıştığımız erkek bakış açısı yerine ilk defa ne polis ne de suçlu gözünden sunuluyor. Olayı, bütün çirkinliği, içinden çıkılamayan çaresizliği, yalnızlığı mağdurun gözünden izliyoruz. Mesleklerdeki kadın ve erkek yaklaşımı farkını ve bu farkın neden ortadan kalkması gerektiğini net bir şekilde görüyoruz. – Bakarsınız kendinize ders bile çıkartırsınız –

Kim bilir, belki empati yapmayı öğreniriz? Belki içimizdeki acıları sese dökme cesareti buluruz.

Bir alıntıyla – en vurucularından biriyle – kapatalım.

( Bu son sahnelerden birinde, mağdurlardan birinin sorduğu sorudur.)

“Neden beni seçtin?”


“Ne yapıyordum da benim peşime düşmek istedin? Onu yine yapmaktan çok korkuyorum. Artık çimlerimi sulamıyorum, cam kenarında kitap okumuyorum. Rutinler insanı savunmasız kılar derler, hangi rutinim varsa yapmayı bıraktım. Dünyamı çok küçük hale getirdi ve hala güvende hissetmiyorum. Yaptığım şey neydi? Bilirsem, yaptığım o tek şey neydi bilsem yapmayı bırakabilirim, diye düşünüyorum ve belki o zaman hayatımı geri alabilirim.”

Zamanın Başından getirdiğimiz Düşünceler ve bir kaçış olarak evlilik üzerine | Sheri Radford – Bu Senin bildiğin peri masallarından değil


Bir çoğumuz peri masallarıyla büyütüldük. Prensesin içine düştüğü zor durumlarda korktuk, Prens gelip onu kurtardığında nefesimizi verip gülümsedik. Pek çok kız çocuğu bir kurtarıcı figürü idealize etti. Pek çoğu bunun geleceğe nasıl yansıyacağından habersizdi. Benim favorim Uyuyan Güzel’di. Prens’in gelip onu uyandırmasını ve büyüyü bozmasını heyecanla beklerdim.

Çocukluk heyecanı devam etse güzel şey fakat hepimizin bildiği üzere işler öyle yürümüyor – ne yazık ki – binbir hevesle prensimiz ilan ettiğimiz adamlar tarafından her gün, her saat öldürülüyoruz. Peki, bunun tek suçlusu gerçekten erkekler mi? Yoksa, erkekler tarih sahnesinde baskın konuma geçtiğinden bu yana kendi konumunu – arkada ve edilgen kalmayı kabullenmiş bizlerde de az da olsa suç var mı? –


Prenses Candi sıradan bir prenses değildir. Matematik problemleri çözmeye bayılır, annesi bir turşuya dönüşmüştür ve yaşlı prenslerin ona uygun olmadığının farkındadır.

Bu yüzden kral babası Candi’nin evlenme zamanının geldiğini açıklayınca, bir koca bulma işini kendi üstlenmeye karar verir. Böyle birinin nasıl bulunacağını bilmediğinden ilham almak için peri masallarına başvurur ve kurbağa öpmekten, ejderha öldürme yarışı düzenlemeye kadar her yolu dener. Peki, Prenses Candi Prens Çekici’yi bulabilecek midir? Yoksa bütün bulduğu bir grup hilebaz, koltukaltından ses çıkaran ve ağlak oğlan mıdır?

“Ve sonsuza dek mutlu” yaşamaları mümkün müdür?


Sheri Radford tabulara güzel bir tekme atıyor. Küçük kızlara prenslerinden alacakları öpücükle tüm kötülüklerden kurtulacakları bir hayal dünyası değil, kendi maceralarını doyasıya yaşayacakları bir hayal dünyası kuruyor. Kendi kararlarını verebildikleri, el işiyle uğraşmak yerine matematikle uğraşmayı tercih ettikleri, zor durumlardan kendi zihinsel yetenekleriyle kurtulabildikleri bir dünya.


Neredeyse reklamını yaptığım bu masal Sheri Radford’un “Bu Senin Bildiğin Peri Masallarından Değil” isimli kitabında anlatılıyor.

Geçelim.
Asıl konumuza.
Mümkünse.

Bir süredir evlilik üzerine düşünüyor, evliliğin zihinlerimize yerleşme biçimine, bizden beklenenlere, beklenenlerin nasıl ortaya çıktığına kafa yoruyordum. Fakat sanırım en çok merak ettiğim, insanı bağlayan, hem de çok sıkı bağlayan zincirlerin nasıl olup da bu kadar fazla renkle gizlenip, reklam edilebildiğiydi. Zincirler bağlanıp, anahtar denize atılana kadar nasıl olup da kimse göremiyordu.

İçinde bulunduğum durumla daha iyi bağ kurabilmeniz için detaylandıralım; meslek seçimim yüzünden uzun bir dönem boyunca ergenlikteki kız çocuklarının evliliği bir kaçış olarak -şaka da olsa – kullanmasını dinledim. Sistemin ya da ailelerinin onlardan istediğini karşılayamamaları durumunda kaçış yönleri genelde tek bir yöne çıkıyordu.

“Kazanamazsak evleniriz.”

“İş bulamazsak evleniriz.”

“Evlendiğimde neden çalışayım ki?”

Bunu kendimize neden yaptık? Cevaplamaya çalıştığım asıl soru bu, neden her bireyin kendi hayatının kurallarını koyduğu evrenler yaratmadık?

Prens, Prenses’i kurtarmak zorunda mıydı?

Prenses kalede kapalı tutulmayı kabullenmek zorunda mıydı? Neden savaşmadı, neden çaresizlik içinde ağlamak yerine savaşmadı? Masallarımızda savaşan, çarpışan, didinen kadınlar yerine neden hep iki ucu anlattık? Fettan kadın ve diğeri -ezilen, itaatkar olan –

Bize sınırlar çizdiler, çizgileri öyle güzel, öyle göz alıcıydı ki çok uzun süre sınırların bizi şekillendirmeye çalıştığını fark etmedik bile. Fark edenleri yabancıladık, ötekileştirdik. Ataerkinin her yere yayılmasına, uyku öncesi masallarına bile sızmasına izin verdik. Mükemmel eşler olmak için yetiştik, yetiştirdik.

Kadını güçsüzleştirip, erkeğin omuzlarına belki de taşıyamayacağından fazla yük yükledik. Bunu sadece erkekler yapmadı, çocuklarımıza o masalları anlatan kadınlar vardı. “Sen erkeksin/ sen kızsın” diyen kadınlar olduğu gibi. Evlenmemiş genç bir kadına “Kadın” denilemeyeceğini bağıra çağıra savunan kadınlar olduğu gibi. Erkeğin eylemini sorgulamak yerine “O kızın o saatte orada ne işi varmış?” diyenler olduğu ve olacağı gibi.

Sheri Radford tam olarak yapmamız gerekeni yapıyor, artık yeni masallar yazmalıyız. Fettan ya da itaatkar kadın ikileminden kurtulup, kendi işini kendi gören, kendi seçimlerini yapabilen, hayat sahnesinde erkek ile eşit olduğunu bilen kadınlar yazmamız ve çocuklarımıza okutmamız gerekiyor. Bundandır, elinize geçerse Sheri Radford‘un masalını mutlaka okuyun.






Distopya mı desek, ütopya mı? ; The Handmaid’s Tale

“İmkansız değil. İmkansız olmadığı için okurken/izlerken öfkeleniyor, belki de korkuyoruz.”

Giriş için tanıtım yapmam gerektiğini biliyorum ama siz de beni biliyorsunuz. Olması gerektiği için yapanlardan olamadım hiç. O yüzden direkt konuya gireceğim, bu kanımın daha hızlı akmasını sağlayan bir konu ve itiraf etmem gerekirse aylardır kendi düşüncelerimi bir metin üzerinde sıralamıyorum. Bocalayabilir, sizlere “Yazmayı mı unutmuş bu” dedirtebilirim. Kusuruma bakmayın.

Margaret Atwood’un aynı isimli kitabından uyarlanan The Handmaid’s Tale’i dün akşam, Twitter’da adını bilmediğim fakat yüzüne aşina olduğum bir beyefendinin kadınlar hakkında adeta beyni yokmuşçasına atıp tutmasını izledikten sonra fark ettim. Diziye geçmeden önce beyefendinin zırvalarını kısaca özetleyeceğim.

İzlediğim videoda, yanılmıyorsam bir tartışma programında konuşan beyefendi kadınların fıtratında “köle olmak” olduğunu iddia ediyordu. Sorgusuz sualsiz itaat etmek zorunda olan kadınlara karşılık doğaları gereği “Sahip” olan erkekler, elbette bizden daha iyi şartlarda olacaklardı. Onlar sahiplerimizdi, haddimizi bilmeliydik.

Kitap, Dizi ve Film -evet üç hali de mevcut- tam olarak bu konuyla ilgileniyor. Özetlemeyeceğim ama kısaca bahsetmek gerekirse, feminist bir distopya bu. Lütfen, feminist sözcüğünden anladığınız “Bütün erkekleri öldüreceğiz. Kadınlar erkeklerden üstündür.”  zırvasıysa yazıyı şu an okumayı bırakın zira bir süredir kavram kargaşalarına tahammül gösteremiyorum. Çöken bir sistemin ardından yerine gelen sistemle tüm hak ve statüleri ellerinden alınan kadınların, deyim yerindeyse statüsü yüksek olan erkeklerin malı olduğu bir sistem. –Düşük statülü erkekler?, onlar da haksızlığa uğruyor. Gerçeklerden çok da uzak olmayacak bir şekilde sadece resmi bağın bir kadına statü getirebildiği, diğer tüm seçeneklerin kadını ve doğasını aşağıladığı bir sistem.

Margaret Atwood’u diğer romancılardan ayıran özelliklerinden birine tam bu noktada değinebiliriz; okurken demir bir pençenin göğsünüze bastırdığını hissediyorsunuz. Bazı okuyucular okurken korktuklarını yazmışlar, bazıları sıkılmış. Ben dişlerimi sıkmıştım, çünkü okuduklarım olmayacak şeyler değildi. Pekala olabilirdi, olabilir. Çevrenize baktığınızda beyni örümcek bağlamış insanların olduğunu göremeyecek kadar körseniz, elbette bu söylediklerim sizi güldürebilir ama bu gerçeği değiştirmez. Yerkürede böyle düşünen insanlar var. Hatırlayın, daha birkaç gün önce birileri çıkmış “Karşıt görüşe sahip olan insanların eş ya da çocuklarının, diğerlerine helal olduğunu” söylüyordu.

Detaylara dikkat edin, karşıt görüşe sahip olan kadınlar değil. Karşı görüşe sahip olan erkeklerin, eşleri ya da çocukları.  Tanrı’nın hür varlıklarından birini başkası üzerinden tanımlayanlarla çevrelenmiş durumda değil miyiz? Erkekler üzerinden tanımlanmıyor muyuz? Söyleyin bana. Özgürlük çığlıkları atarken, özgür müyüz?

İyice bakın.

Bizi içine soktukları karmaşa bulutundan başınızı çıkartın. Bir gün kendimizi bu romandaki kadınlar gibi bulabiliriz, daha kötüsüne bile maruz kalabiliriz. Kitapta tanımlanan kadınlar gibi “X’inki olabiliriz”. Ah, durun bir sanıye, zaten öyleyiz. “Hiçbir şey olmaz” dediğinizi duyar gibiyim. Evet, o durumda ne yaparsak yapalım; hiçbir şey olmaz. Dayatılanları kabul ettiğimiz sürece olan da bu değil mi zaten. Hiçbir şey. Neydi şu meşhur hikaye, kurbağayı soğuk suyun içine atıp yavaş yavaş mı haşlıyorlardı? Bir şeyleri anlayabildiniz mi? Kendinizi dışarı fırlatamayacak kadar uyuştunuz mu yoksa?

Roman distopya dendiğinde iki üç kitap karıştırmış herkesin sıralayacağı popüler distopyalardan farklı olarak bir geçiş dönemini anlatıyor. – Yine de Atwood’un eserinde ünlü distopyalardan birkaçının izini ve kitabın yazıldığı dönemde dünyayı etkiyen olayların etkisini görebiliyoruz– Her şey yeni olup bitmiş, karakterin anıları taze. Yıllar önce olmuş ve sindirilmiş bir düzenden bahsetmiyoruz. Okurken içimiz kararıyor ama kelimelerin altında yatan kızgınlığı da hissedebiliyoruz. Evet, itiraf etmem gerekirse romanı okurken bazı noktalarda sıkılmış daha çarpıcı olabilirdi ya da daha kısa tutulabilirdi, demiştim fakat belki de kitabı sarsıcı kılan budur, o sıkıcı detayların tümü. İnsanın ruhuna işleyen  karanlık, melankolik ruh hali. Anlatıcının tek düzeliği. Renkleriniz elinizden alınsa, bildiğiniz her şeyin içi bir gece de boşaltılsa ve elinizden bir şey gelmeyeceğini biliyor olsanız nasıl davranırdınız?

Üniversite koridorlarında “Erkek her türlü kadından üstündür” denilebilen hatta bununla övünülebilen bir ülkede yaşayan, erkeğin kaburga kemiğinden yaratılmış ikinci sınıf bir varlık olarak görülen biri yazıyor bunları. Bazılarının gözünde ev işlerini yapan, çocuklar doğuran ve iştahı kapatan bir varlığım. Hizmetleri karşılığı beslenmesi gereken ama asla aşırı boyutlarda değil. Yoksa şımarırım, tepeye çıkarım. Şeytanın soyundanım ben, Adem’i baştan çıkartanım. Ah ben yok mu ben.

Kitap sarsıcı. Baştan beri distopya olarak tanımlamama rağmen belki de bazıları için ağız sulandıran bir ütopya. Gelecek hayali, doyum malzemesi. Köle olan kadınlar ve onları kabullenen eşler. Bir erkeğin karısının gözü önünde başka bir kadınla cinsel ilişkiye girmesi ve bunun son derece normal karşılanması. “Sabahlar olmasın” diyenleri de duyar gibiyim.

Ne acı.

Görmek, bilmek ama yeterince yüksek bir ses çıkartamamak. Ne acı. Bir yerlerde hatta belki de yan apartmanda bu zihniyetin yaşadığını bilmek.

Diziye geçelim yoksa ben susmayacağım.

Dediğim gibi diziyi önceki akşam keşfettim. Uzun uzadıya cümleler kuramayacağım kadar dağınık bir şekilde izlesem de, karakterlerin yansıtılış şekillerini şu an için başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Özellikle kadın karakterlerin donuklukları, donukluğun altında yatan isyan kıvılcımlarını izleyiciye sızdırabilmeleri hoş olmuş.

Sizi içine alıp ekran karşısında kasılıp kalmanızı sağlayacak kadar heyecanlı bir yapım olacağını düşünmüyorum ama bence izlenmesi gerekiyor. Hatta daha da iyisi, kitabı da alıp okumanız ki henüz bir bilgim yok ama yayınevleri diziyle birlikte yıllardır kitapçılarda bulunamayan bu kitabın üstüne atlamışlardır ya da atlayacaklardır. Kolaylıkla bulabilirsiniz.