Etiket arşivi: Kadın Hakları

Kusursuza Erişmek | Tabular, Seçimler ve Kısıtlama Üzerine | Héloïse

Her bayram babaannemi hatırlarım, zira bayramlar zihnimin karanlık, hiç uğramadığım bir köşesinde erkeğe ve diğerlerine hizmet etmek eylemiyle eşleşmiş durumda. Bayramları,kalabalığı, bayram koşuşturmacasını, kadınların kendilerini telef etmesini ve asla takdir görmemelerini pek sevmem. Bu kendimi bildim bileli böyle, sadece sebeplerini yeni keşfediyorum.

Babaannem her zaman “Elinizden her şey gelecek” derdi, “Yoksa büyüyüp evlendiğinde bizi ayıplarlar.” Gözümüzü açtığımız andan başlayarak bize öğretilen şey buydu, biz bir başkasına ait olacak; kendi dünyamızı kurmak yerine onun dünyasının – onun bir parçası olacaktık. Ne kadar maharetli olursak, o kadar vazgeçilmez olur, korunur ve dünyanın bizi çiğneyip tükürmesinden kurtulurduk.

Kaderim…kaderimiz baştan yazılmıştı. Büyüyecek, evlenecek ve ailemin ayıplanmaması için saçımı süpürge edecektim. Kocamın eli ayağı olacak, o daha istemeden isteyeceği – hatta aklından geçirdiği – şeyi önüne getirecek, bardağı boşaldığında daha bardağı masaya koy-a-madan hemen dolduracaktım. Onun kutsal ağzından çıkan her cümle benim hayat felsefemi oluşturacaktı. Bir kadın olarak birey olmaktan öte adeta bir kul olacaktım. Birey olmamı değil, iyi donanımlı bir tür makine olmamı istiyor gibiydi.

Kötü örnek saydığı anneme benzememem için elinden gelen her şeyi yapardı zira annem, onlara ve geleneklerine itaat etmemiş, kapının yanında elleri önde bağlı beklemek yerine masaya oturmuştu. Okumuş ve çalışmış bir kadındı.

Onu suçlayamam, sistem ona ne öğrettiyse ve o neler yaparak hayatta kaldıysa, bizlere de bunu öğretmeye – erkeklerin kurallarıyla işleyen dünyada hayatta kalmamızı sağlamaya – çalışıyordu yine de onun için büyük bir hayal kırıklığı oldum zira benim patriyarkaya duyduğum öfke çok daha küçük yaşlarda alevlendi. Diktiğim başımı indirmeye niyetli olmadığımı birçok farklı yolla göstermek için elimden geleni ardıma koymadığım yıllar geçti. Kadınların, dünyalaşamayan dünyasından, erkeklerin hüküm sürdüğü gerçek dünyaya bir gölge değil; aktif bir oyuncu olarak geçmeye ; Başkalarının benim için seçtiği değil, kendi seçtiğim yolda, kendi istediğim şekilde yaşamaya kararlıydım.

Fakat bu yazının kahramanı ben değilim, içinden sıyrılmaya çalıştığım – en azından şahsi hayatımda bunu başarabildiğim – patriyarka değişen zaman ve ilerleyen yıllarla birlikte feminizmin de etkisiyle zayıflamalıydı fakat gidişatın pek de öyle olmadığını üzülerek söylemek durumundayım. Heloise’i bunun için seçtim.

Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi filminin ana karakterlerinden biri olan Heloise’in öyküsü 18. yüzyılda kadının birey olarak tanınmadığı, kimliğinin olmadığı bir dönemde geçiyor.

Zengin bir İtalyan erkekle evlenmeye hazırlanan Heloise, izole bir yaşam sürüyor zira ablası kadınların ortak kaderinden, evlerinin yakınındaki uçurumdan düşerek – büyük ihtimalle atlayarak, kaçmış. Bu yüzden, aile isimlerini ve talihini kirletmemek adına eve kilitli durumda. Hatırlatalım, hikaye 18. yüzyılda geçiyor fakat bu bize hiç yabancı olmayan bir mesele değil mi? Günümüzde eve kilitlemek uç bir eylem olsa da çoğunluk, evleneceği erkek için kısıtlanmıyor mu? – Ve ne yazıktır ki bu, erkekler üzerinden örnekleyemeyeceğimiz kadar kadınlara özgü bir sorun, kısıtlanmak bizim gerçeğimiz. –

Heloise’in öyküsü sadece ona ait değil; zamanın başından beri var olan bir var oluş mücadelesinin iz düşümlerinden biri .Birey olma yollarımızın ısrarla tıkanmasının, kendimize ait seçimler yapamamızın, düzenin bize özgürlüğü değil, bağımlılığı aşılamasının anlatısı.

Heloise hiç tanımadığı bir adamla nişanlı ve adamın onu görebilmesi için portresinin yapılması gerekiyor – Heloise’in adamı hiç görmediğini, görmesi bile gerekmediğini belirtmeme gerek var mı ?- Aileler anlaşıyor, kadın, erkeğe veriliyor fakat bu kararda Heloise’in söz hakkını geçelim, evleneceği erkeği görmeye bile hakkı yok. Heloise bir evden diğer eve taşınan eşyayla aynı söz hakkına sahip. Karar ona ait değil, hiç olmadı.

Anlatılan dünya bize pek yabancı değil. –Filmi izleyen ve filmin dokusunda bulunan bir kadının- başka bir kadına duyduğu aşktan rahatsız olanlar bu cümleden rahatsız olabilirler, farkındayım – 18. yüzyılda geçen öykünün farklı bir versiyonları ülkemizde hala yaşanıyor, görücü usulü ile evlendirilen genç kadınlar, evlendikleri güne kadar kocalarını görseler dahi tanıyamıyor, belki sesini bile doğru dürüst duymuyorlar. Birkaç gün önce Müge Anlı’nın programından bir kesit önüme düştü. Konu ve kişiler hakkında bilgi sahibi değilim. İlgimi çeken, beni ülkemin gerçekliğinin ortasına düşüren cümleler şunlardı;

Kocanı seviyor musun? Severek mi evlendin? - tam cümle bu değildi.
- Beni ona verdiler.
- Nasıl yani?
- Verdiler işte. Babası, babamla anlaştı
.

Kadının gözlerindeki o boş, boşvermiş bakış hala aklımda. Yaşadıklarını kabullenişi fakat sevgisini ne pahasına olursa olsun,geleneğe kurban etmeyen o dik duruşu; seviyor musun? sorusuna asla net bir cevap vermeyişi. Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi’nde bunu görüyoruz; iki kadının patriyarkanın ulaşamadığı, hiçbir erkeğin bulunmadığı bir yerde kendilerine ait bir zaman yaratmalarını. Yaşamdan, ensemizde nefes alan kurallardan kaçmanın kısa da olsa bir yolunu bulmalarını… Zaman onları, çok önceden çizilmiş olan yola sürükleyene kadar….




“ama yazgısını yaldızlı çokomel kağıtları gibi
tırnaklarıyla düzeltemiyor insan.”

Didem Madak

Kusursuza erişmek | |Bölüm III Daphne Bridgerton

Shonda Rhimes’ın, Julia Quinn’in aynı isimli serisinden uyarladığı Bridgerton gösterime girdiği andan itibaren büyük ilgi uyandırdı. Hakkında olumlu ve olumsuz binlerce yorum yapılan dizi en çok Regency dönemi ve siyahilerin aristokrasideki yeriyle alakalı eleştirilerle ön plana çıkmıştı.

Thor’u siyahi yapan Netflix’in, Regency İngiltere’sini alt-üst etmesi benim için çok büyük bir sorun değildi zira bekliyordum, hatta böyle bir hamle yapmamaları benim için ilginç olurdu fakat dönemin gündemi bilhassa günümüz İngiliz Kraliyet Ailesinin yaşadığı çalkantılar da söz konusu olunca durum bir hayli ilgi çekti ve eleştirelere sebep oldu fakat konumuz bunlar, dizi ve gerçek hayat arasındaki uçurum değil. Yaratılmak istenilen alternatif ülke ve krallığa saygı duymakla birlikte ,bunu diğer detaylar söz konusu olduğunda pek de önemsemiyorum.

Dizi Daphne Bridgerton’ın, Kraliçe’nin karşısına çıkmasıyla başlıyor. Dönem adı verilen ve genç kızların, kendilerine eş buldukları bir zaman diliminin başlangıcında yapılan bir gelenek. – Durumu yanlış anlamış/ yanlış yorumlamış olabilirim –

Dizi boyunca sizi boğan bir ayrıntı var. Bir kadın, belli bir yaşa geldiyse evlenmek zorunda. Bu sıkça dile getiriliyor, gerçi çok fazla tekrar edilmesine de gerek yok; biliyoruz, çoğumuz aynı baskıyı hala yaşıyoruz. Bu öyle kesin bir yargı ki bir süre sonra göğsünüzün ortasını mesken edinmiş filin ayaklarıyla kemiklerinizi un ufak ettiğini bile hissedebiliyorsunuz. Zaman ve mekan farketmeksizin, ataerkinin doğuşundan itibaren varlığını sürdüren bir yargı bu; kadını zaptetmek için onu evlendirmek gerekir. Başında bir erkek.

(Bu görüşü uç boyutlara taşıyan deyişler de var. “Kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin!” gibi.)

Yetişkin sayılabilecek yaşa geldikten sonra bir rolden diğerine geçiş yapmak gerekiyor; X’in kızı, Y’nin kardeşi belli bir zaman sonra Z’nin karısı olmak zorundalığı hissediyor. Hissettiriliyor, evlenmeyen – doğru kişiyle karşılaşmayan ya da basitçe evlenmek istemeyen her kadın aynı etiketi üzerinde taşıyor. “Evde Kalmış”, “Kız Kurusu” dönem romanlarında “Duvar çiçeği (Wallflower)”

Bana bunun geçmişte kaldığını, son dönemdeki kadın uyanışıyla bu gibi etiketlerin de rafa kalktığını söyleyebilirsiniz, ben de büyük ölçüde böyle düşünüyordum. En azından yeni neslin kendini böyle adlandırmadığını, adlandırmayacağını umuyordum fakat etkileşimde olduğum birkaç kişinin içine düştüğü boşluğu anlatırken evlenememekten, doğru kişiye rastlayamadıklarından yakınırken kullandıkları “Evde kaldım” cümlesi beni konu hakkında daha uzun düşünmem gerektiği yargısına itti.

Zira biz düşüncelerimizi, yaşam tarzımızı değiştirebiliyoruz fakat kültür baki kalıyor ve kültür değişmedikçe, düşünce tarzımızı değiştirmemiz yalnızca belli bir ölçüde fayda sağlıyor. Dizi bize “evlenmek zorunda” olan genç kadın profilleri sunuyor, bu yalnızca Daphne ile sınırlı değil. Kadının zaman içinde uğradığı tüm haksızlıkları aynı anda görebileceğimiz geniş bir haksızlık yelpazesine sahip diyebiliriz.

Bekarken – evet, bu dönem romanları için belirtilmesi gereken bir ayrıntı zira bir kadın evlendiğinde diğerlerine duyurmamak kaydıyla kocası dışında erkeklerle birlikte olabiliyor. – bir erkekle cinsel ilişki yaşadığı için fahişe olarak isimlendirilen kadınlar. – İkinci kısım ülkemiz ve birçok ülke için geçerliliğini sürdürüyor. – Görünüşünü bir silah olarak kullanıp hemcinslerini ezen kadınlar. Aile baskısıyle evlenmek istemedikleri halde, eş aramak zorunda kalan kadınlar. Görünüşü yüzünden ötelenen kadınlar. Küçük yaştan itibaren evlilik fikriyle büyütülen genç kadınlar/ çocuklar.

Ve tek bir ortak amaç; Evlilik.

Kadınlar yüzyıllardır değişmez bir şekilde evlenmek zorunda hissettiriliyor. Hepimiz böyle hissediyoruz, demiyorum elbette fakat dünyanın neresinde olursa olsun, yaşayan her kadın en az bir kere evlilik hakkındaki düşünceleri yüzünden yargılanıyor. Evliliği ister desteklesin, isterse karşı çıksın bu hiç sekmiyor.

Diziye dönersek; Daphne bir şekilde Simon’la evleniyor. Bilin bakalım çevredekiler bu sefer ne sormaya başlıyorlar? Yazıyı okuyan her kadın – hatta her erkek – soruyu biliyor değil mi?

Çocuk.

Bu kısmı tamamen şahsi düşüncelerime ayıracağım zira yıllardır beni “Ne zaman evleneceksin?” sorusundan daha çok sinirlendiren tek soru budur , başı – sonu düşünülmeden, düşüncesizce hatta bencilce bir ihtirasla sorulan bu soruyu ne zaman duysam -bana yöneltilmese bile – aynı şekilde irkiliyor, aynı sertlikte tepki veriyorum.
Bu öyle bir çukur ki çocuk yapmayan çiftlerden kadın olan taraf eninde sonunda mutlaka ama bakın mutlaka “meyve vermemekle”, kusurlu olmakla suçlanıyor zira kültürde sonsuz bir döl ırmağı olarak görülen erkeğin “kusurlu” olması – ki bir sağlık sorununu kusur olarak görmek ataerkil görüşe ait bir şeydir. – mümkün değil ve yine aynı sebeplerden tüm eleştiri okları kadına çevriliyor.( Sinemamızda bu soruna yönelmiş birkaç film bulmak bile mümkün, benim aklıma ilk gelen Fatma Girik’in başrolü üstlendiği Kuma filmi. )

Bizlere romantik olarak servis edilen dizi; önümüze birkaç sorunu açık ve seçik bir şekilde koyuyor aslına bakarsak. Kadınlar yüzyıllardan beri belli birkaç görev için toplumda yaşamlarını sürdürüyorlar.

* İyi bir koca bulmak /Evlenmek.
* İyi bir kadın olmak. – Ki bunu kocasının her isteğine boyun eğen, toplum kurallarına göre yaşayan bir kadın olarak tanımlayabiliriz. Zira itaat kelimesi en eski yeminlerde bile kendine yer bulmuştur.
* Çocuk yapmak ve çocuklarına bakmak / Erkeğin soyunu yürütmesine araç olmak.

Sonuç olarak Daphne Bridgerton aşık olduğu adamla evleniyor, çocuk da yapıyor( Bu kısım hakkında uzun uzadıya konuşacağım birkaç şey var fakat bunu İdeal Erkek Karakter serisinde yapacağım) fakat hiçbir mutlu son toplumdaki çatlakları kapatamıyor.

Düşünme, Dil ve Ölüm üzerine | Kadın meselesi

“Humanum impotentiam in moderandis, et coercendis affectibus servitutem voco”

Son birkaç gündür, bilgisayarımda temizlik yaptığım sırada bulduğum bloglara/ dergilere yazdığım eski yazıları okuyorum. Eskiden – ki burada en az 10 yıl öncesinden bahsediyoruz – güncel olayları – genellikle kadın cinayetlerini – takip eder ve onlar üzerine yazardım. Üretkenliğimi kaybetmem ile günde 2 -bazen 3 – cinayet işlenmesinin, ülkenin yavaş yavaş bir cehennem simülasyonuna dönmesinin bir bağı var mı? O soruyu henüz cevaplandıramadım. Fakat şunu farkettim, zamanda ne kadar geri gidersem gideyim, yazıların altına linklediğim haberlerde kullanılan dil, yorumlarda sorulan sorular neredeyse hep aynı.

Düşünme ve dili kullanma şeklimiz zihinlerimize öyle bir kodlanmış ki, kurduğumuz cümlelerle dikkatleri ister istemez erkeğin üzerinden alıp kadına odaklıyoruz. Dilbilim üzerine çalışmalar yapan Julia Penelope’nin, daha önce de birkaç konuşmada kullanılan örneklemelerinden birini kullanırsak daha doğru anlatacağım sanırım. Kızının gözleri önünde, eski kocası tarafından canice öldürülen Emine Bulut’u ele alalım ve olası haber başlıklarını kurgulayalım. – Zamanında çıkan haber başlıklarını tam olarak hatırlayamıyorum

Eski kocası Emine Bulut’u öldürdü.

Emine Bulut, eski kocası tarafından öldürüldü.

Genç kadın öldürüldü.

Kıskançlık genç kadının sonu oldu.

Görüldüğü gibi erkeği işin içinden öyle güzel bir şekilde sıyırdık ki nasıl olduğunu biz bile anlayamadık. Başta fail durumda olan erkek, ortalara doğru yok olurken en sonunda işin içinde ne kadının adı, ne de eylemin dehşeti kaldı. Her şeyi romantikleştirmeyi adeta görev edinmiş yazı dili, cinayeti bir şekilde kıskançlığın doğal sonucuymuş gibi göstermeyi başardı. Bir şekilde eylemi gerçekleştiren yerine mağduru suçlamayı – bu basit bir güç sorunu olabilir, olmayadabilir – alışkanlık edinmiş durumdayız ve dolayısıyla, işlenen her cinayette zanlının sebeplerini kurcalamak, hesap sormak, sorgulamak yerine “Bu kadınlar niye bu erkeklerlerle çıkıyor?”, “Neden bu erkekleri çekici buluyorlar?”, “Neden bu adamlara dönüyorlar?”, “O partide ne giymişti?”, “Yaptığı ne aptalca” ,” Niye bir otel odasında bir grup erkekle içki içiyordu?” “Neden o saatte, o plazadaydı?”, “O sokakta ne yapıyormuş?”, “Zaten balerinmiş”, “Zaten parasını kendi bedeni üzerinden kazanıyormuş” “Otobüste neden yalnız kalmış?” vb yorumlara başvuruyoruz.

Art niyetli olanımızdan, konuya art niyetle bakmayana kadar çoğumuzun aklından ister istemez bu düşüncelerden en az biri geçiyor. Soru, vicdanı olanları kendinden tiksinmeye kadar götürüyor, o ayrı konu fakat durum aslında çok daha gerilere, hatta en zamanın başlangıcına kadar dayanıyor. Düşünce şeklimizdeki içinden çıkılmaz tekrarın sebebi, bütün bilişsel yapımızın kurbanı suçlayacak şekilde kurulu olması. Çoğu tamamen bilinçsizce yapılan yorumlar, zira bütün bilişsel yapımız kadınlar, onların seçimleri, ne yaptıkları, ne düşündükleri ve ne giydikleri hakkında sorular sormak üzere düzenlenmiş durumda. – Öyle diyorlar – İş, bunu dillendirmek ya da düşünce süzgecinden doğru bir şekilde geçirip- geçirmemekte bitiyor aslında. Tarihin – ve dolayısıyla ataerkil düşüncenin genimize kodladığı bazı şeyleri kırabildiğimiz sürece değişimi gerçekleştirebiliyoruz.

Peki, bu bizi nereye çıkartıyor?

Değiştirebildik mi? Değiştirebilecek miyiz? Ne yapabiliriz?

Ülkemizde son dönemlerde her gün en az 2 ya da 3 kadın öldürülüyor. Cinayetlerden bazıları aydınlanırken, bazıları aydınlatılamıyor ya da aydınlatılmasına izin verilmiyor… çeterfilli meseleler. O konulara hiç girmeyeceğim çünkü içinden çıkabileceğimi/ içinden sağlam çıkabileceğimi düşünmüyorum. Belki sonra… Sadece sizden son zamanlarda öldürülen kadınların isimlerini internet üzerinde aratmanızı istiyorum. Haber başlıklarına, düşüncenin vicdan süzgecinden geçmemiş, geçememiş -olmayınca ne yapsınlar – halini gözler önüne seren yorumlara bakın.

İtiraz etmek/ tartışmak yerine başlığı yeniden siz atın.

İntihar değil, cinayet deyin mesela.

Kıskançlık kurbanı değil, sevgili/nişanlı/koca/eski koca kurbanı deyin.

Aşk cinayet işletmez, kanlı ellerinizi, zehir saçan dilinizi aşkın üzerinden çekin deyin.


Kusursuza Erişmek |Bekaret, İstismar ve Sınırlar üzerine | I. Kısım Grace

Mükemmelleşebilir canlılar olarak doğduk ve asla mükemmel olamayacağız.” diyor Arendt. Bu cümlenin gerçekliği ve aksini kanıtlamaya fersah fersah uzak oluşumuz eskiden canımı sıkardı. İnsanların ve insanlığın değişebileceğini umduğum zamanlardı. Şiddet bizden biri olmamıştı, sokaklarda yürürken onun neye benzediğini bilsek dahi her köşebaşında görebileceğimiz kadar çok insanda ortaya çıkmamıştı. Tarih içinde bir çok düşünürün işaret ettiği vahşi yanımız,henüz  medeniyet kabuğunu çatlatıp dışarı çıkmamıştı ya da biz onu saklamakta şimdi olduğumuzdan çok daha yetenekliydik.

Birkaç ay önce İrlanda’nın Corl kentinde 27 yaşında bir adamın, 17 yaşındaki genç bir kıza tecavüz ettiği için yargılandığı davada; avukat, genç kızın iç çamaşırını kanıt olarak sundu ve  “Bu kanıt kızın sanığa ilgi duyduğu ve biriyle buluşup, onunla birlikte olmaya açık olduğu ihtimalini gösteriyor. Kızın nasıl giyindiğine bakın, üzerinde dantelli bir tanga vardı.” savunmasını yaptı.
 

Bu sadece bir örnek ve biliyorum ki ışıkları kendi topraklarımıza çevirdiğimde binlercesiyle karşılaşacağım. Öyle ki örnekler arasında kötüyü değil, iyiyi aramak zorunda kalacağım. Yine de her seferinde, dünyadan bihabermişim gibi aynı şeyi yapıyorum. Şaşırıyorum, irkiliyorum, kanım donuyor olanlar karşısında. Bir çamaşır ve rıza arasında bağ kurmaya çalışıyorum. Kadının rızasının bir kumaş parçasına bağlanmasını yadırgıyorum önce, sonra aklıma namusun dünyanın neresinde olursak olalım buruşuk bir deri parçasına bağlandığı ve kadının zamanın başından beri biyolojik farklarından ötürü hem kutsal hem de şeytan ilan edildiği gerçeği geliyor. Dünya değişiyor ve gelişiyor,  fakat zihinlerimizin o ilkel köşesinde birkaç şeyi değiştirmekte güçlük çekiyoruz. Bunlardan biri;

Kadının sınırları.

 

Dünyanın bir ucundan, diğer ucuna değişmeyen birkaç şeyden biri de bu değil mi? Dinler, renkler, diller değişiyor ama bir yere geliyoruz ki orada herkes aynı. Bilinçlerin gelişemeyen o ufacık kısmında herkes kadını, kendi bacaklarının arasına hapsedip incecik bir zarla bağdaştırıyor, buna göre düşünüyor ve hareket ediyor. Sanki kadın  küçücük bir deri parçasından ibaretmiş gibi.
 
Dünyadaki tüm kadınların sokaklara döküldüğünü düşünelim -ki caddeleri dolduran, haklarını savunan kadınları da görmemiş değiliz. Soru şu; Sokaklarda sesimiz kısılana kadar bağırmamıza rağmen sesimizi duyurabiliyor muyuz? Üstüne basa basa dile getirmemize rağmen bedenimiz bize ait mi? Erkek düşüncesinde, bedensel tatmin aracı olan görüntümüzün bir zihni olduğu gerçeği kabul görüyor mu? Gerçekten eşit miyiz yoksa kadın zamanın başından beri ona uygun görülen itaatkar rolünde kalmaya devam mı ediyor?
 
Sorunların en basitinden – ve en içinden çıkılmaz olanından- başlayalım; Bekaret. Cinayet sebeplerinin en kurnazı. Binlerce adı var onun fakat en tehlikelisi hiç kuşku yok ki “Namus”
 

Uç örnekleri konunun dışında tutalım, Türkiye’de yetişen kadınlar olarak hepimiz kızlık zarının bekaretin kanıtı olduğunu düşünerek büyütüldük. Evlendiğimiz gece zar yırtılacak ve kanama gerçekleşecekti. “Masumiyetin” kendini kırmızıyla kanıtlaması bile garipti ama kimse bunu önemsemedi. Kadının özeli çarşaf çarşaf sergilenirken, gittikçe büyüyen bir çığ gibi genişledi etkisi.Kan yoksa bekaret yok, bu bir neslin kabusu değil miydi? Bu nice kadının ölümüne, nice istismara sebep vermedi mi?

Şimdi geri çekilelim ve manzaraya uzaktan bakalım; neredeyse zamanın başından beri, kadına hiç değer vermeyen dünyada kadının bir parçası kutsallaştırılıyor. Bu öyle bir süreç ki her şeyin başında erkek ile eşit olan kadın, bir süre sonra metalaşıyor ve hayır, tahmin edilen ya da sürekli öne sürülenden öte bunu sadece erkekler yapmıyor. Kötülük çoğu zaman yine bir kadından geliyor.

Bekaretin kutsallığıyla büyütüldük. Bedenimizdeki küçük kıvrımlı bir derinin yaşamımızın en önemli değeri olduğu hakkında hikayeler dinledik. Kişiliğimiz önemli değildi, eğitimimiz, neler yapmak istediğimiz, olası başarılarımız, hayallerimiz… hiçbiri önemli değildi. Bu anatomik bir farktan da öte, erkeklerin yönettiği toplumun kadınları kontrol etme şekliydi. Vücudumuzun bir parçası olan buruşuk bir deri, kendi işlevinden çıkıp bir silaha dönüştü. Namlusunun ucunda daima bizim olduğumuz bir silaha.Bu noktada diyebiliriz ki; Bekaret basit bir zardan ibaret değil. Uğruna cinayet işlenen, bir insanın özlük haklarını kolayca yok saydırabilen bir şey ufacık, incecik hatta varlığı bile kesin olmayan bir zardan ibaret olamaz.

Bu dünyaya kadın olarak geldiysen, o kromozomun bacağı eksik değilse… O ikinci bacak yanında prangaları da getiriyor ve bu prangalar, şiirdeki gibi romantik bir anlamla da gelmiyor. Prangalar, Grace’in boynundaki tasma. Yürüdükçe arkasında iz bırakıyor, öyle ağır ki insanın ruhu ağrıyor. Ve sessizliğin içindeki o sessiz çığlıklar… Neredeyse 3 evden birinden yükselen o acı çığlıklar, içimizden yükselen çığlıklar.

O sese tahammülümüz yok. Kimse, hiç kimse o sesi duymak istemiyor. Duysa bile artık önemsemiyor, öyle alışılmış ki.

Bizimkisi yaşamımıza oya gibi işlenmiş bir çaresizlik.

Evet, onu -ruhumuzu-  hapseden biziz, dur demeyerek dönen çarkların önüne bir engel koymayarak biz yapıyoruz bunu. İnsanlığın üreme güdüsünü keşfettiğinden beri kadının üstüne yüklenen kutsallık yükü ve basit, mide bulandıracak kadar basit bir masumiyet/temizlik anlayışıyla dönüyor  çarklar. Ne yazıktır ki dünyanın neresinde olursa olsun kadınlar yaşamlarını kendilerini koruma üzerine kuruyor. Yaşamak için geldikleri bu dünyada daima defansif bir rol oynamak zorunda kalıyorlar. Zira egemen olanın gücünü koruma yöntemi bu, onun  egemenliği hakkında aksi bir fikir bile üretilemiyor -üretilse de içinde kadınların da olduğu bir kitle tarafından yok ediliyor.  Bundandır kadın daima göğsüne kızıl bir damga yeme korkusuyla yaşıyor. Hep aynı cümleler tekrar ediliyor;

Senin bu dünyadaki görevin itaat etmekten ibaret. Bedenini korumak zorundasın, bekareti kaybetmek, erkeğin iştahını kabartmak bir kusur, sakın ağzını açayım deme, sakın söyleme. Dik durma, kahkaha atma, dans etme, yaşamdan keyif alma, tek başına dışarı çıkma.

 
Kendinize karşı dürüst olun. Pek çoğumuz aynı lanet korkuyla karşı karşıya gelmedik mi? Hayatımızda en azından bir kez etiketlenmedik mi? Ya da haydi olumlu olalım, en azından bir kez bununla uyarılmadık mı? Bugün hala küçük yerlerde genç kadınlar erkek arkadaşlarının varlığını ailelerinden saklamak zorunda kalmıyor mu? Ya da herhangi bir şekilde ilk birlikteliklerinde kanamaları olmadığında –bunun tek sebebi kadının bakire olmaması değildir. – kendilerini eksik/suçlu hissetmiyorlar mı?
 
Bu topraklarda hor görülme korkusunun gölgesi olmadan büyümüş kadınların azlığının farkında mıyız?  Merdiven altı kürtajların, bebek ölümlerinin, yanlış evliliklerin sebebi bu değil mi? Her gün karşımıza çıkan ölümlerin sebeplerinden biri bu değil mi? 
 

Etek giydiğimizde ya da üstümüzde erkekler tarafından belirlenen sınırların dışına çıkan bir şey olduğunda, ne kadar baş kaldırmış olursak olalım o rahatsız edici kaşıntıyı hissetmiyor muyuz? Çünkü yok, ne dersek diyelim; Başımızı ne kadar kaldırırsak kaldıralım. Kendimizi sokakta yürürken üstümüze dikilen o hadsiz ve utanmaz bakışlara karşı hazırlamanın bir yolu ya da yöntemi yok. Zira egemen olan onlar. Başımıza bir şey gelse ve hiçbir suçumuz olmasa bile, bir kulp bulunup suçlu ilan edileceğimizi bilmiyor muyuz? Biz kadınız, sadece erkeklerin gördüğü bir kuyruğa sahibiz. Bizim lanet kirpiğimiz bile bir tahrik ögesiyken ne yapabiliriz ki? Tüm bunlar olup biterken yapmamız gereken şey ; Toplum denen canavar  düştüğümüz anı beklemiyormuş gibi  davranmak mı?

Böyle mi olacak?

“Kadınlara boşuna tecavüz edilmediğini öğreten dünya”‘nın öğrettikleriyle mi solup gideceğiz? 

Dogville’in Grace’ini hatırlayın. Onun çaresiz sessizliğini en derininizde hissetmediğinizi söyleyebilir misiniz? Cesur kadınlara neler olduğunu az çok bilirken ve sesimizi duyurabilsek bile, en başta kendi hemcinslerimiz hatta belki en yakınımız tarafından taşlanacağımızın farkındayken nereye kadar çığlık atabiliriz? Soraya’nın kırgın kabullenişi içimize kök salmadı mı? Onu, Grace’in tüm şehri yakması gibi yakmak istemiyor muyuz?

Çünkü hepimiz biliyoruz, eminiz. O ilk taşı, bir kadın atacak. Kendi çaresizliğine öfkeli, sesimizi çıkardığımız, buna cesaret edebildiğimiz için bize daha da öfkeli bir kadın. Çünkü o korkmuş olacak, iliklerine kadar korkutulmuş olacak. Çünkü biz… Biz kendi sesimizden korkarız. O ilk çığlığı attığımızda, yıllardır duymayan birinin ilk kez kendi sesini duyduğu gibi ürkeriz hatta. Kendi isyanımız korkutur bizi, zira bu öğretildi.  Biz susmayı öğrendik. İlk “Sus” dendi bize “Kadın kısmı her şeye karışmaz” hele “elinin hamuruyla erkek işine” hiç karışmaz.

Sustuk.

Sustuk çünkü başkaları tarafından kabul edilmemeye karşı büyük korku duyan bünyelerimiz, mahalle baskısına baş kaldırmak istemedi. Bu böyledir, herkes bilir. Kötülenmekten yatağın altından çıkacağını düşündükleri yaratıktan bile daha çok korkarlar. Ensemizdeki gözler, başımızın üstünde sallanan kılıç gibi keskindir. Çocukluktan beri toplum kendi hastalıklı sınırlarını işlemiştir bize. Bu böyledir. İnsan hakları ne derse desin, ataerkinin hüküm sürdüğü toplumda eşitlik ve özgürlük, ancak yazı üstünde uygulanabilirdir.

Herkes bilir.

 

 
 

 

Distopya mı desek, ütopya mı? ; The Handmaid’s Tale

“İmkansız değil. İmkansız olmadığı için okurken/izlerken öfkeleniyor, belki de korkuyoruz.”

Giriş için tanıtım yapmam gerektiğini biliyorum ama siz de beni biliyorsunuz. Olması gerektiği için yapanlardan olamadım hiç. O yüzden direkt konuya gireceğim, bu kanımın daha hızlı akmasını sağlayan bir konu ve itiraf etmem gerekirse aylardır kendi düşüncelerimi bir metin üzerinde sıralamıyorum. Bocalayabilir, sizlere “Yazmayı mı unutmuş bu” dedirtebilirim. Kusuruma bakmayın.

Margaret Atwood’un aynı isimli kitabından uyarlanan The Handmaid’s Tale’i dün akşam, Twitter’da adını bilmediğim fakat yüzüne aşina olduğum bir beyefendinin kadınlar hakkında adeta beyni yokmuşçasına atıp tutmasını izledikten sonra fark ettim. Diziye geçmeden önce beyefendinin zırvalarını kısaca özetleyeceğim.

İzlediğim videoda, yanılmıyorsam bir tartışma programında konuşan beyefendi kadınların fıtratında “köle olmak” olduğunu iddia ediyordu. Sorgusuz sualsiz itaat etmek zorunda olan kadınlara karşılık doğaları gereği “Sahip” olan erkekler, elbette bizden daha iyi şartlarda olacaklardı. Onlar sahiplerimizdi, haddimizi bilmeliydik.

Kitap, Dizi ve Film -evet üç hali de mevcut- tam olarak bu konuyla ilgileniyor. Özetlemeyeceğim ama kısaca bahsetmek gerekirse, feminist bir distopya bu. Lütfen, feminist sözcüğünden anladığınız “Bütün erkekleri öldüreceğiz. Kadınlar erkeklerden üstündür.”  zırvasıysa yazıyı şu an okumayı bırakın zira bir süredir kavram kargaşalarına tahammül gösteremiyorum. Çöken bir sistemin ardından yerine gelen sistemle tüm hak ve statüleri ellerinden alınan kadınların, deyim yerindeyse statüsü yüksek olan erkeklerin malı olduğu bir sistem. –Düşük statülü erkekler?, onlar da haksızlığa uğruyor. Gerçeklerden çok da uzak olmayacak bir şekilde sadece resmi bağın bir kadına statü getirebildiği, diğer tüm seçeneklerin kadını ve doğasını aşağıladığı bir sistem.

Margaret Atwood’u diğer romancılardan ayıran özelliklerinden birine tam bu noktada değinebiliriz; okurken demir bir pençenin göğsünüze bastırdığını hissediyorsunuz. Bazı okuyucular okurken korktuklarını yazmışlar, bazıları sıkılmış. Ben dişlerimi sıkmıştım, çünkü okuduklarım olmayacak şeyler değildi. Pekala olabilirdi, olabilir. Çevrenize baktığınızda beyni örümcek bağlamış insanların olduğunu göremeyecek kadar körseniz, elbette bu söylediklerim sizi güldürebilir ama bu gerçeği değiştirmez. Yerkürede böyle düşünen insanlar var. Hatırlayın, daha birkaç gün önce birileri çıkmış “Karşıt görüşe sahip olan insanların eş ya da çocuklarının, diğerlerine helal olduğunu” söylüyordu.

Detaylara dikkat edin, karşıt görüşe sahip olan kadınlar değil. Karşı görüşe sahip olan erkeklerin, eşleri ya da çocukları.  Tanrı’nın hür varlıklarından birini başkası üzerinden tanımlayanlarla çevrelenmiş durumda değil miyiz? Erkekler üzerinden tanımlanmıyor muyuz? Söyleyin bana. Özgürlük çığlıkları atarken, özgür müyüz?

İyice bakın.

Bizi içine soktukları karmaşa bulutundan başınızı çıkartın. Bir gün kendimizi bu romandaki kadınlar gibi bulabiliriz, daha kötüsüne bile maruz kalabiliriz. Kitapta tanımlanan kadınlar gibi “X’inki olabiliriz”. Ah, durun bir sanıye, zaten öyleyiz. “Hiçbir şey olmaz” dediğinizi duyar gibiyim. Evet, o durumda ne yaparsak yapalım; hiçbir şey olmaz. Dayatılanları kabul ettiğimiz sürece olan da bu değil mi zaten. Hiçbir şey. Neydi şu meşhur hikaye, kurbağayı soğuk suyun içine atıp yavaş yavaş mı haşlıyorlardı? Bir şeyleri anlayabildiniz mi? Kendinizi dışarı fırlatamayacak kadar uyuştunuz mu yoksa?

Roman distopya dendiğinde iki üç kitap karıştırmış herkesin sıralayacağı popüler distopyalardan farklı olarak bir geçiş dönemini anlatıyor. – Yine de Atwood’un eserinde ünlü distopyalardan birkaçının izini ve kitabın yazıldığı dönemde dünyayı etkiyen olayların etkisini görebiliyoruz– Her şey yeni olup bitmiş, karakterin anıları taze. Yıllar önce olmuş ve sindirilmiş bir düzenden bahsetmiyoruz. Okurken içimiz kararıyor ama kelimelerin altında yatan kızgınlığı da hissedebiliyoruz. Evet, itiraf etmem gerekirse romanı okurken bazı noktalarda sıkılmış daha çarpıcı olabilirdi ya da daha kısa tutulabilirdi, demiştim fakat belki de kitabı sarsıcı kılan budur, o sıkıcı detayların tümü. İnsanın ruhuna işleyen  karanlık, melankolik ruh hali. Anlatıcının tek düzeliği. Renkleriniz elinizden alınsa, bildiğiniz her şeyin içi bir gece de boşaltılsa ve elinizden bir şey gelmeyeceğini biliyor olsanız nasıl davranırdınız?

Üniversite koridorlarında “Erkek her türlü kadından üstündür” denilebilen hatta bununla övünülebilen bir ülkede yaşayan, erkeğin kaburga kemiğinden yaratılmış ikinci sınıf bir varlık olarak görülen biri yazıyor bunları. Bazılarının gözünde ev işlerini yapan, çocuklar doğuran ve iştahı kapatan bir varlığım. Hizmetleri karşılığı beslenmesi gereken ama asla aşırı boyutlarda değil. Yoksa şımarırım, tepeye çıkarım. Şeytanın soyundanım ben, Adem’i baştan çıkartanım. Ah ben yok mu ben.

Kitap sarsıcı. Baştan beri distopya olarak tanımlamama rağmen belki de bazıları için ağız sulandıran bir ütopya. Gelecek hayali, doyum malzemesi. Köle olan kadınlar ve onları kabullenen eşler. Bir erkeğin karısının gözü önünde başka bir kadınla cinsel ilişkiye girmesi ve bunun son derece normal karşılanması. “Sabahlar olmasın” diyenleri de duyar gibiyim.

Ne acı.

Görmek, bilmek ama yeterince yüksek bir ses çıkartamamak. Ne acı. Bir yerlerde hatta belki de yan apartmanda bu zihniyetin yaşadığını bilmek.

Diziye geçelim yoksa ben susmayacağım.

Dediğim gibi diziyi önceki akşam keşfettim. Uzun uzadıya cümleler kuramayacağım kadar dağınık bir şekilde izlesem de, karakterlerin yansıtılış şekillerini şu an için başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Özellikle kadın karakterlerin donuklukları, donukluğun altında yatan isyan kıvılcımlarını izleyiciye sızdırabilmeleri hoş olmuş.

Sizi içine alıp ekran karşısında kasılıp kalmanızı sağlayacak kadar heyecanlı bir yapım olacağını düşünmüyorum ama bence izlenmesi gerekiyor. Hatta daha da iyisi, kitabı da alıp okumanız ki henüz bir bilgim yok ama yayınevleri diziyle birlikte yıllardır kitapçılarda bulunamayan bu kitabın üstüne atlamışlardır ya da atlayacaklardır. Kolaylıkla bulabilirsiniz.