Etiket arşivi: Kadın

Kusursuza erişmek | |Bölüm III Daphne Bridgerton

Shonda Rhimes’ın, Julia Quinn’in aynı isimli serisinden uyarladığı Bridgerton gösterime girdiği andan itibaren büyük ilgi uyandırdı. Hakkında olumlu ve olumsuz binlerce yorum yapılan dizi en çok Regency dönemi ve siyahilerin aristokrasideki yeriyle alakalı eleştirilerle ön plana çıkmıştı.

Thor’u siyahi yapan Netflix’in, Regency İngiltere’sini alt-üst etmesi benim için çok büyük bir sorun değildi zira bekliyordum, hatta böyle bir hamle yapmamaları benim için ilginç olurdu fakat dönemin gündemi bilhassa günümüz İngiliz Kraliyet Ailesinin yaşadığı çalkantılar da söz konusu olunca durum bir hayli ilgi çekti ve eleştirelere sebep oldu fakat konumuz bunlar, dizi ve gerçek hayat arasındaki uçurum değil. Yaratılmak istenilen alternatif ülke ve krallığa saygı duymakla birlikte ,bunu diğer detaylar söz konusu olduğunda pek de önemsemiyorum.

Dizi Daphne Bridgerton’ın, Kraliçe’nin karşısına çıkmasıyla başlıyor. Dönem adı verilen ve genç kızların, kendilerine eş buldukları bir zaman diliminin başlangıcında yapılan bir gelenek. – Durumu yanlış anlamış/ yanlış yorumlamış olabilirim –

Dizi boyunca sizi boğan bir ayrıntı var. Bir kadın, belli bir yaşa geldiyse evlenmek zorunda. Bu sıkça dile getiriliyor, gerçi çok fazla tekrar edilmesine de gerek yok; biliyoruz, çoğumuz aynı baskıyı hala yaşıyoruz. Bu öyle kesin bir yargı ki bir süre sonra göğsünüzün ortasını mesken edinmiş filin ayaklarıyla kemiklerinizi un ufak ettiğini bile hissedebiliyorsunuz. Zaman ve mekan farketmeksizin, ataerkinin doğuşundan itibaren varlığını sürdüren bir yargı bu; kadını zaptetmek için onu evlendirmek gerekir. Başında bir erkek.

(Bu görüşü uç boyutlara taşıyan deyişler de var. “Kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin!” gibi.)

Yetişkin sayılabilecek yaşa geldikten sonra bir rolden diğerine geçiş yapmak gerekiyor; X’in kızı, Y’nin kardeşi belli bir zaman sonra Z’nin karısı olmak zorundalığı hissediyor. Hissettiriliyor, evlenmeyen – doğru kişiyle karşılaşmayan ya da basitçe evlenmek istemeyen her kadın aynı etiketi üzerinde taşıyor. “Evde Kalmış”, “Kız Kurusu” dönem romanlarında “Duvar çiçeği (Wallflower)”

Bana bunun geçmişte kaldığını, son dönemdeki kadın uyanışıyla bu gibi etiketlerin de rafa kalktığını söyleyebilirsiniz, ben de büyük ölçüde böyle düşünüyordum. En azından yeni neslin kendini böyle adlandırmadığını, adlandırmayacağını umuyordum fakat etkileşimde olduğum birkaç kişinin içine düştüğü boşluğu anlatırken evlenememekten, doğru kişiye rastlayamadıklarından yakınırken kullandıkları “Evde kaldım” cümlesi beni konu hakkında daha uzun düşünmem gerektiği yargısına itti.

Zira biz düşüncelerimizi, yaşam tarzımızı değiştirebiliyoruz fakat kültür baki kalıyor ve kültür değişmedikçe, düşünce tarzımızı değiştirmemiz yalnızca belli bir ölçüde fayda sağlıyor. Dizi bize “evlenmek zorunda” olan genç kadın profilleri sunuyor, bu yalnızca Daphne ile sınırlı değil. Kadının zaman içinde uğradığı tüm haksızlıkları aynı anda görebileceğimiz geniş bir haksızlık yelpazesine sahip diyebiliriz.

Bekarken – evet, bu dönem romanları için belirtilmesi gereken bir ayrıntı zira bir kadın evlendiğinde diğerlerine duyurmamak kaydıyla kocası dışında erkeklerle birlikte olabiliyor. – bir erkekle cinsel ilişki yaşadığı için fahişe olarak isimlendirilen kadınlar. – İkinci kısım ülkemiz ve birçok ülke için geçerliliğini sürdürüyor. – Görünüşünü bir silah olarak kullanıp hemcinslerini ezen kadınlar. Aile baskısıyle evlenmek istemedikleri halde, eş aramak zorunda kalan kadınlar. Görünüşü yüzünden ötelenen kadınlar. Küçük yaştan itibaren evlilik fikriyle büyütülen genç kadınlar/ çocuklar.

Ve tek bir ortak amaç; Evlilik.

Kadınlar yüzyıllardır değişmez bir şekilde evlenmek zorunda hissettiriliyor. Hepimiz böyle hissediyoruz, demiyorum elbette fakat dünyanın neresinde olursa olsun, yaşayan her kadın en az bir kere evlilik hakkındaki düşünceleri yüzünden yargılanıyor. Evliliği ister desteklesin, isterse karşı çıksın bu hiç sekmiyor.

Diziye dönersek; Daphne bir şekilde Simon’la evleniyor. Bilin bakalım çevredekiler bu sefer ne sormaya başlıyorlar? Yazıyı okuyan her kadın – hatta her erkek – soruyu biliyor değil mi?

Çocuk.

Bu kısmı tamamen şahsi düşüncelerime ayıracağım zira yıllardır beni “Ne zaman evleneceksin?” sorusundan daha çok sinirlendiren tek soru budur , başı – sonu düşünülmeden, düşüncesizce hatta bencilce bir ihtirasla sorulan bu soruyu ne zaman duysam -bana yöneltilmese bile – aynı şekilde irkiliyor, aynı sertlikte tepki veriyorum.
Bu öyle bir çukur ki çocuk yapmayan çiftlerden kadın olan taraf eninde sonunda mutlaka ama bakın mutlaka “meyve vermemekle”, kusurlu olmakla suçlanıyor zira kültürde sonsuz bir döl ırmağı olarak görülen erkeğin “kusurlu” olması – ki bir sağlık sorununu kusur olarak görmek ataerkil görüşe ait bir şeydir. – mümkün değil ve yine aynı sebeplerden tüm eleştiri okları kadına çevriliyor.( Sinemamızda bu soruna yönelmiş birkaç film bulmak bile mümkün, benim aklıma ilk gelen Fatma Girik’in başrolü üstlendiği Kuma filmi. )

Bizlere romantik olarak servis edilen dizi; önümüze birkaç sorunu açık ve seçik bir şekilde koyuyor aslına bakarsak. Kadınlar yüzyıllardan beri belli birkaç görev için toplumda yaşamlarını sürdürüyorlar.

* İyi bir koca bulmak /Evlenmek.
* İyi bir kadın olmak. – Ki bunu kocasının her isteğine boyun eğen, toplum kurallarına göre yaşayan bir kadın olarak tanımlayabiliriz. Zira itaat kelimesi en eski yeminlerde bile kendine yer bulmuştur.
* Çocuk yapmak ve çocuklarına bakmak / Erkeğin soyunu yürütmesine araç olmak.

Sonuç olarak Daphne Bridgerton aşık olduğu adamla evleniyor, çocuk da yapıyor( Bu kısım hakkında uzun uzadıya konuşacağım birkaç şey var fakat bunu İdeal Erkek Karakter serisinde yapacağım) fakat hiçbir mutlu son toplumdaki çatlakları kapatamıyor.

İdeal Erkek Karakter |Girizgah

“Beni gerçekten sevmiyorsun, değil mi?”
Sonuna kadar dayanarak “Ben bunu seviyorum” dedim “Oranı seviyorum, Ida… En güzel yerin oran.”.


H. Miller, Sexus

“Benden imkansızı istiyorsun. Seni sevmemi istiyorsun. Yapamam. Nasıl yapılacağını bile bilmiyorum.”

Tess’in Gözyaşları, Pepper Winters

Rojack “Tümünün efendisi olmadığımız” takdirde bütün kadınların “adam öldürecek” birer “katil” olduklarını bilir.”

Kate Millett , Cinsel Politika






Kusura bakma, sevgilim izin vermiyor, dedi. Çapraz masalarında oturmuş kahvemi içiyordum. Kendinden birkaç yaş büyük olduğunu tahmin ettiğim partnerinin karşısında süklüm püklüm oturuyor, kıpkırmızı olmuş yüzünü gizlediği saçlarının arkasından adama korkulu bakışlar atıyordu. Karşı taraf her ne söylediyse “Hayır, hayır” dedi aceleyle “İyiyim, kendine dikkat et. Görüşmek üzere.”

İyi miydi? Açıkçası ben bile, diğer masada oturan genç kadının iyi olup olmadığından emin değildim. Bir insanın iyi olduğunu anlama kriterimiz neydi? İşle ilgili bir telefon görüşmesi yapan eşime göz attıktan sonra, tüm ilgimi yeniden çapraz masaya verdim. “Canımı sıkıyorsun” dedi adam gözlerini kızın üstüne dikerek. Masaya bacaklarını iyice açarak oturmuş, yüzüne sert bir ifade tutturmuştu. “Sözümü dinlemediğin her seferin sonunda ceza çekeceğini bilmiyor musun?”

Kız panikledi. Paniği öyle elle tutulur bir şekilde hissediliyordu ki bir an “polisi arasam mı?” diye düşündüm fakat arasam bile ne diyeceğimi bilmiyordum. “Merhaba, bir kadının hayatı tehlikede olabilir” mi? Eşime söylesem ? Ben düşüncelere dalmışken, kız iki elini dizlerinin üzerine koyup, duyamadığım bir şeyler mırıldandı. İkilinin arasındaki akımın değiştiğini, bambaşka ve açıkça erkeği tatmin eden bir hale büründüğünü görebiliyordum. Bir süre sonra görüşmesini bitirip, karşımdaki sandalyeye oturan adama baktım ve sonrasında bu yazıyı yazmaya karar verdim.

Neden maço kalıbı altında, bize hayatı dar eden adamları seçiyor, yazıyor, ekranlara taşıyoruz? Aklımızla zorumuz mu var, yoksa önümüze aşk diye servis edilen şey gerçekten bu hale mi geldi?

Dört duvar arasına kapatılmışlığımızı, eşyadan ya da bir hizmetçiden farksız geçen zamanlarımızı yeni yeni atlatmaya, yetişen nesli daha güçlü yetiştirmeye meyletmiştik ki maço erkek modası yeniden zuhur etti. Bu modanın nerede ve nasıl başladığını inanın bilmiyorum fakat son zamanlarda, genç yetişkin ve yetişkin kategorisindeki kitaplarda servis edilen etkin- edilgen ilişkisinin oldukça çarpıtılmış ve şiddete meyli olan bünyelerin ekmeğine yağ sürer hale geldiğini söyleyebilirim. İşin özüne indiğimizde sadist ve mazoşist insanların karşılıklı zevklerinden doğan ilişki biçimi yeni akımda bir tür tecavüz kategorisi haline geldi, diyebiliriz.

Kitaplarda / Dizilerde/ Filmlerde ilişkiler erkeğin baskınlığını övüyor ve acıyı, kadının hatalarına – erkek bakış açısına göre hatalar -karşılık bir tür ceza olarak servis ediyor.19 – 20 yüzyıllarda yavaş yavaş -yeniden – kendi ayakları üzerinde durmaya başlayan kadını, –yeniden– dizlerinin üzerine ve bir emir- komuta döngüsünü hapsetmeye çalışıyor. Kenara itiyor, değersizleştiriyor, şiddete açık hale getiriyor.

Ve ne yazık ki bunu uzaylılar yapmıyor.

Biz yapıyoruz. Tırnaklarımızla kazıyarak geri aldığımız gücü, kelimelerin gücüyle geri vermeye hazırlanıyoruz.

Bu konularda benden daha çok bilgisi olan bir arkadaşıma konu hakkında ne düşündüğünü sorduğumda ” Yeni nesil güce saygı duyuyor” diyerek cevap verdi. Onun görüşüne bakılırsa, önümüze servis edilen yeni tip maço ya da yeni isimleriyle “hakim” erkeklerin sebeplerinden biri buydu. Konuşmada ülke kültürünün de etkili olduğu, güç dendiğinde akla istemsiz bir şekilde “para, şiddet” gibi kavramların geldiğine de değindi. –Hakkını yemeyeyim

Ülkede birçok şeyi olması gereken değil, işimize gelen şekilde algıladığımız ve biçimlendirdiğimiz için her şey bir süre içinden çıkılmaz bir hal alıyor. “Karşılıklı güç alışverişi ve güven” temelli ilişki biçimi, günümüzde bazen internet üzerinden maddi kaynak sömürüsü, bazen karşılıklı rızaya dayanmayan şiddet ve hatta tecavüze kadar uzanan bir bataklığı içine alır oldu.

Bunu biz yaptık.

Aklımıza gelen her şeyi romantikleştirme çabamız yaptı ve zararı sadece kadınlara dokunuyormuş gibi gözükse de erkekleri de aynı kafes içine hapsettik.

“Erkek” olmak, erkek hissetmek için belli kalıplarda hareket etme düşüncesine maruz bıraktık. İlk önce “Erkek adam ağlamaz” dedik hatta bazen abartıp “Karı gibi ağlama” bile dedik. Doğduğu andan itibaren omuzlarına üstüne vazife bile olmayan – olmaması gereken “aile kadınlarının namus bekçiliğini” yükledik. “Kodu mu oturtması” gerektiğini öğütledik. Bebeklerle oynayamazdı, renkleri sevemezdi, annesinin peşinde dolaşamazdı. Uyumlu, yumuşak başlı bir çocuksa mutlaka bir sorunu vardı. Büyüdüğünde “maço” ya da “dominant” figürlerin, genç kızların gönüllerini çaldığını fark etti.

Kitaplarda, dizilerde, filmlerde hep onlar vardı. Ellerinde silah, çevrelerinde kadınlar, cebinde bolca para olan dediğim dedik adamlar.

Böyle başladı.


Düşünme, Dil ve Ölüm üzerine | Kadın meselesi

“Humanum impotentiam in moderandis, et coercendis affectibus servitutem voco”

Son birkaç gündür, bilgisayarımda temizlik yaptığım sırada bulduğum bloglara/ dergilere yazdığım eski yazıları okuyorum. Eskiden – ki burada en az 10 yıl öncesinden bahsediyoruz – güncel olayları – genellikle kadın cinayetlerini – takip eder ve onlar üzerine yazardım. Üretkenliğimi kaybetmem ile günde 2 -bazen 3 – cinayet işlenmesinin, ülkenin yavaş yavaş bir cehennem simülasyonuna dönmesinin bir bağı var mı? O soruyu henüz cevaplandıramadım. Fakat şunu farkettim, zamanda ne kadar geri gidersem gideyim, yazıların altına linklediğim haberlerde kullanılan dil, yorumlarda sorulan sorular neredeyse hep aynı.

Düşünme ve dili kullanma şeklimiz zihinlerimize öyle bir kodlanmış ki, kurduğumuz cümlelerle dikkatleri ister istemez erkeğin üzerinden alıp kadına odaklıyoruz. Dilbilim üzerine çalışmalar yapan Julia Penelope’nin, daha önce de birkaç konuşmada kullanılan örneklemelerinden birini kullanırsak daha doğru anlatacağım sanırım. Kızının gözleri önünde, eski kocası tarafından canice öldürülen Emine Bulut’u ele alalım ve olası haber başlıklarını kurgulayalım. – Zamanında çıkan haber başlıklarını tam olarak hatırlayamıyorum

Eski kocası Emine Bulut’u öldürdü.

Emine Bulut, eski kocası tarafından öldürüldü.

Genç kadın öldürüldü.

Kıskançlık genç kadının sonu oldu.

Görüldüğü gibi erkeği işin içinden öyle güzel bir şekilde sıyırdık ki nasıl olduğunu biz bile anlayamadık. Başta fail durumda olan erkek, ortalara doğru yok olurken en sonunda işin içinde ne kadının adı, ne de eylemin dehşeti kaldı. Her şeyi romantikleştirmeyi adeta görev edinmiş yazı dili, cinayeti bir şekilde kıskançlığın doğal sonucuymuş gibi göstermeyi başardı. Bir şekilde eylemi gerçekleştiren yerine mağduru suçlamayı – bu basit bir güç sorunu olabilir, olmayadabilir – alışkanlık edinmiş durumdayız ve dolayısıyla, işlenen her cinayette zanlının sebeplerini kurcalamak, hesap sormak, sorgulamak yerine “Bu kadınlar niye bu erkeklerlerle çıkıyor?”, “Neden bu erkekleri çekici buluyorlar?”, “Neden bu adamlara dönüyorlar?”, “O partide ne giymişti?”, “Yaptığı ne aptalca” ,” Niye bir otel odasında bir grup erkekle içki içiyordu?” “Neden o saatte, o plazadaydı?”, “O sokakta ne yapıyormuş?”, “Zaten balerinmiş”, “Zaten parasını kendi bedeni üzerinden kazanıyormuş” “Otobüste neden yalnız kalmış?” vb yorumlara başvuruyoruz.

Art niyetli olanımızdan, konuya art niyetle bakmayana kadar çoğumuzun aklından ister istemez bu düşüncelerden en az biri geçiyor. Soru, vicdanı olanları kendinden tiksinmeye kadar götürüyor, o ayrı konu fakat durum aslında çok daha gerilere, hatta en zamanın başlangıcına kadar dayanıyor. Düşünce şeklimizdeki içinden çıkılmaz tekrarın sebebi, bütün bilişsel yapımızın kurbanı suçlayacak şekilde kurulu olması. Çoğu tamamen bilinçsizce yapılan yorumlar, zira bütün bilişsel yapımız kadınlar, onların seçimleri, ne yaptıkları, ne düşündükleri ve ne giydikleri hakkında sorular sormak üzere düzenlenmiş durumda. – Öyle diyorlar – İş, bunu dillendirmek ya da düşünce süzgecinden doğru bir şekilde geçirip- geçirmemekte bitiyor aslında. Tarihin – ve dolayısıyla ataerkil düşüncenin genimize kodladığı bazı şeyleri kırabildiğimiz sürece değişimi gerçekleştirebiliyoruz.

Peki, bu bizi nereye çıkartıyor?

Değiştirebildik mi? Değiştirebilecek miyiz? Ne yapabiliriz?

Ülkemizde son dönemlerde her gün en az 2 ya da 3 kadın öldürülüyor. Cinayetlerden bazıları aydınlanırken, bazıları aydınlatılamıyor ya da aydınlatılmasına izin verilmiyor… çeterfilli meseleler. O konulara hiç girmeyeceğim çünkü içinden çıkabileceğimi/ içinden sağlam çıkabileceğimi düşünmüyorum. Belki sonra… Sadece sizden son zamanlarda öldürülen kadınların isimlerini internet üzerinde aratmanızı istiyorum. Haber başlıklarına, düşüncenin vicdan süzgecinden geçmemiş, geçememiş -olmayınca ne yapsınlar – halini gözler önüne seren yorumlara bakın.

İtiraz etmek/ tartışmak yerine başlığı yeniden siz atın.

İntihar değil, cinayet deyin mesela.

Kıskançlık kurbanı değil, sevgili/nişanlı/koca/eski koca kurbanı deyin.

Aşk cinayet işletmez, kanlı ellerinizi, zehir saçan dilinizi aşkın üzerinden çekin deyin.


Mother! | Doğa, insanlar ve istila üzerine

Biraz mitolojiden bahsedelim. Yeraltı Kralı Hades ve Kore’nin – ya da kaçırıldıktan sonra değişen adıyla “Persephones (Yıkım Getiren)- hikayesini çoğumuz biliriz.

Romantizm sosuna bulanmamış haliyle mit, Demeter’in kızı Kore’nin hile ve entrikayla kaçırılışını ve Hades ile evlenmek üzere yeraltına götürülüşünü anlatır. Hikayelerin anlatılandan da öte eğlenceli ve aynı zamanda tehlikeli olan kısmı budur, anlatıcıyla şekillenebilirler. Neredeyse her şey anlatıcının elindedir bile diyebiliriz. O ne anlatırsa onu görürüz ya da neyi görmek istersek onu görürüz. Rızası bile alınmadan hayatı elinden alınmış Kore , Hades’in sonsuz aşkına cevap vermeyen taş kalpli bir kadın gibi gözükebilir. Ölüm’ü simgeleyen Hades’in sevimli, kızının yasını tutan Demeter’in sevenleri ayıran bir tür canavar olarak gözükebildiği gibi.

Yorumlardan birinde Demeter, Hades’in yüce ve sonsuz aşkına karşı çıkan, ondan intikam almak için tüm dünyayı açlığa sürükleyen kötü karakter olarak karşımıza çıkar. Zira bilirsiniz, her romantik hikayenin bir kötüye ihtiyacı vardır. Kötülük olmadan hayatımız pek de eğlenceli olmayacakmış gibi. İnsan kaosa meyleder ve bilinir ki iyi karakterler kaosa pek de elverişli değildir.

Geçelim.

Başka bir yorumda ise Demeter çaresizdir, kızını kaybetmenin acısı onu kısırlaştırmıştır. Kızı elinden alınmış, sonsuz bir karanlığa hapsedilmiştir. Hades dünyadan baharı çalmış, toprağın nefesini kesmiş, renkleri soldurmuştur. Bu yorumda Yüce Anne olarak isimlendirilen Demeter kızının acısıyla resmedilir.

“Demeter, bir anne (meter) gibi yiyecek verdikten (didousa) sonra bu adı almış görünüyor.” Platon, Kratylos 404b

“Anne, besleyen yaratıktır: Anne yiyecek verir, bu yolla yaşamı gözetir ve korur. Ancak bu haliyle anne, ne yaşamın kaynağı ne de tüm canlı kozmosa “kendi takdirine göre” aktardığı bir sırrın saklayıcısıdır.” * Anne belki evrenin kalbi, belki de ciğerleridir, dünyanın başlangıcı ve sonudur. Belki de en büyük sırrıdır. Hikayesinin anlatıcısına göre şekillenirken anlatıcısının kaderinin iplerini elinde tutar.

Bir hikayeden diğerine doğru yolculuk edelim, bir anneden diğerine. Çocukları ellerinden alınmış iki hikaye kahramanından gerçekliğe bağ atmayı deneyelim.

Sonraki Durak

Mother!

Darren Aronofsky’ın filmi olan Mother! çıktığı dönemde bir çok tartışmaya konu olmuştu. Film bir çöp müydü? Kullanılan metaforlar filmin kalitesini düşürecek kadar bariz miydi?

Hayır, bunları tartışmayacağım.

Mother’ın birkaç yorumlamasından biri Tanrı – Evren düzeni üzerine ki odaklanmak istediğim konu için işime bu geldiğinden ben bu yorumlamayı baz alacak ve buradan ilerleyeceğim.

Karakterlerin hiçbir şekilde isimlendirilmediği film, alevlerin içinden bize bakan bir kadının gözleriyle başlıyor. Ve hemen sonra, güneş doğuyor, ışık yıkımın izlerini yıkıyor ve başka bir kadının – Doğa Ana- uyanışını izliyoruz. Adam – Tanrı- -kocası- kitabını yazmak için ilham bekleyen bir şair ve daha çok kendi dünyasında yaşadığını söyleyebiliriz. Fakat kadın yine de onu seviyor ve ihtiyaçlarına, seçimlerine saygı duyuyor. Bazen hoşuna gitmeyen seçimlerle karşılaşsa bile. Kadının hikayedeki rolü evle -Evren- bağlantılı olarak ilerliyor. Kadın evi toparlayan ve düzenleyen olarak çiziliyor. Uzun bir süre boyunca evin sorunlarıyla ilgelenip, gelişen her olayla zarar gören evi ayakta tutmaya çalışıyor. Evi yavaş yavaş yeniden yapıyor. Yönetmen sıkça ev ve kadın arasındaki bağa gönderme yaparken, evin içinde ilk kanın dökülmesiyle – Kabil ve Habil – etkileşim daha da görünür oluyor. Duvarların içinde atan kalbin geri dönüşsüz çürüyüşünü ve kaçınılmaz sonu net bir şekilde görmeye başlıyoruz. Hikaye dinler tarihiyle paralel olarak geliştiğinden, en sonunda şair kitabını -Kutsal kitap- çıkarıyor.

Ve olaylar gelişmeye başlıyor. Hem de ne gelişme. Kitabın çıkmasıyla birlikte Şair’in artan popülaritesi sayesinde ev hayranlarla doluyor ve gittikçe daha da yozlaşan kalabalık evi mahvetmeye başlıyor. İlk başta ufak tefek zararlardan ibaret olan tahribatlar bir süre sonra preslenmiş bir kıyamet gösterisine dönüşüyor.

Duralım.

Başarısız anlatımımı maruz görün, zira ben izlediğim şeyleri detaya girmeden anlatma konusunda pek de iyi sayılmam fakat akışı durdurmak ve incelemek istediğim sahne tam olarak bu. – kurtuldunuz

Kadın,kendini kaybeden ve evini yakıp yıkan insanlara “Bunu neden yapıyorsunuz?” diye sorduğunda, onlardan birinden “Burada olduğumuzu kanıtlamak için” cevabını alıyor.

İz bırakmak.

Buna odaklanalım.

Hayatımız boyunca bunun için çalışmıyor muyuz? Unutulmamak için. Yok olmak, sonsuza dek silinmek, hiç var olmamış gibi olmak değil mi korkumuz?
Soyumuz sonsuza kadar sürsün, ismimiz ölümsüz olsun diye erkek çocuk doğurtmaya/doğurmaya çalışmıyor muyuz? Para kazanmak için bizi besleyene zarar veriyor, ardından şanımız daha çok yürüsün diye biraz daha zarar vermiyor muyuz? Geliştirdiklerimizin sonuçlarını çok da düşünmeden yaptıklarımızla övünmüyor muyuz? Elimize fırsat geçtiğinde sırf iz bırakmak için doğrularımızı bile bir kenara atmıyor muyuz?

Susuzluğu kapıya kadar getiren, ormanları yok eden bizler değil miyiz? Her yeri kalitesiz ve güvencesiz beton yığınlarıyla doldurup, en ufak doğal olayda kendimizi yerlere atarak ağlayan biz değil miyiz? İnandığımızı söylerken, inançlarımızla övünürken yozlaşan, yoldan çıkan, kendi kendimizi putlaştıran biz değil miyiz?

İz bırakma hırsımız değil mi?

İnsan yaşadığı evrene saygı bile duyamayacak kadar düşmüş bir varlığa dönüşmedi mi?

Nedense böyle zamanlarda Nietzsche’nin “Tanrı öldü” deyişi aklıma düşüyor. Deli adamın pazarın orta yerine koşarak gelişi ve söyledikleri.


Söylüyorum. Onu öldürdük – siz ve ben. Hepimiz onun katilleriyiz. Fakat bunu nasıl yaptık? Denizi nasıl içip tüketebildik… Bu dünyayı güneşinin zincirinden kurtarınca ne yapmış olduk? Şimdi nereye doğru hareket ediyor? Ya biz şimdi nereye doğru hareket ediyoruz? Bütün güneşlerden uzağa mı? Sürekli, boş yere geriye, öne, yana, bütün yönlere atılıp durmuyor muyuz? Üst alt kaldı mı? Sanki sonsuz bir hiçte yolumuzu yitirmiyor muyuz? Boş uzayın soluğunu hissetmiyor muyuz? Hava giderek soğumuyor mu? Giderek daha çok, daha çok gece gelmiyor mu? Öğleden önce fenerleri yakmak gerekmiyor mu? Tanrıyı gömen mezar kazıcılarının yaygarasından başka bir ses duyuyor muyuz? Tanrısal çürümeden – Tanrının çürümesinden başka koku duyuyor muyuz? Tanrı çok çürüdü. Tanrı öldü! Tanrı öldü! Tanrı öldü! Tanrı öldü gitti!
Onu öldüren de biziz! Bütün, katillerin katili olan biz nasıl avunacağız? Dünyayı şimdiye dek elinde tutan, en kutsal, en güçlü olan bizim bıçaklarımızla kana bulandı. Kim temizleyecek bu kanı bizden? Hangi suyla arıtabiliriz kendimizi? Nasıl bir kefalet törenini düzenlesek, hangi kutsal oyunu oynasak?…”

Bu noktada Hades’ten ne farkımız var? Baharı kaçıran, yeşilin sonunu getiren o değil miydi? Bizim yaptığımızın kalır yanı var mı? Ormanlarımızı yakıp kül etmedik mi? Çirkin beton yığınları yapacağız diye onları kanlarını akıtmadık mı?

Filmde kadının evini istila eden insanlardan farkımız nerede?. Medeniyet kılıfının altında her gün cinayet işlemiyor muyuz? Bize verilenleri, ahlaki değerlerimizi her gün biraz daha öldürdüğümüzün farkında değil miyiz? Yoksa modern deli adamları işitmek mi istemiyoruz?
Sadece işimize gelen yönüyle mi işitiyoruz?

Hades’i sevmiyorsak mesela, sonuna kadar Demeter’in tarafını tutup onun yapıp ettiği tüm yanlış şeylere gözlerimiz kör mü oluyor? Bize dokunmayan yılanın da doğanın bir parçası olduğunun farkında mı değiliz yoksa dümdüz aptal mıyız? Bilemiyorum.
Acaba biz evrenin taraf tutmadığını, hepimize ait olduğunu ve her kim yok ederse etsin, sonunda hepimizin zararlı çıkacağını mı unutuyoruz? Bir adım geri çekilip, vaziyete dışarıdan baktığımda durum tam da böyle gözüküyor.

Örneklemek için çok uzağa gitmeme de gerek yok. Kendimden örnek verebilirim. Yazıya başladığımda bu yazı mitoljik bir hikaye ve bir film göndermesiyle bağlanacak bir Kaz Dağları çağrısı olacaktı. Bildiğiniz üzere Kaz Dağları’nda söylenenin 4 katı (195.000*) ağaç kesildi. Amacım insanın doğayı öldürüşü üzerine yazmaktı. Bu bir sır değil, her gün duyduğumuz ve yaptığımız her şeyi yapmaya devam ettiğimiz bir gerçek. Normalimiz olmuş durumda.
Ağaçları kesiyor, denizi dolduruyor, gün içinde tonlarca su kullanıyor, deodorantları içeriklerini okumadan yarınımız yokmuşçasına sıkıp duruyoruz. Üstelik tüm bu gerçekleri sadece kendi düşüncemize ait birileri dile getirdiğinde kabul ediyoruz.

Neyse, filme dönelim.

İşler çığrından çıkıp evin içindeki insanlar garip tapınma ritüelleri sırasında kadının çocuğunu öldürdüklerinde, tüm ipler kopuyor. Duvarların içinde yaşayan kalbin tamamen karardığına şahit oluyoruz. Adam, ne olursa olsun affedici olmalarını söylerken kadının çığlığı evi ikiye bölüyor ve tüm ev kadının -doğanın- öfkeli haykırışını işitiyor.

“Katiller! Artık evimden defolup gitme vaktiniz geldi.”

Kadın evi Adem’in çakmağıyla yakıyor.
.
.
.

Hem kötü, hem de aptalız.
İnsan. Anne katili.
İnsan. Belki de koca bir hayal kırıklığı.




Kusursuza Erişmek |Bekaret, İstismar ve Sınırlar üzerine | I. Kısım Grace

Mükemmelleşebilir canlılar olarak doğduk ve asla mükemmel olamayacağız.” diyor Arendt. Bu cümlenin gerçekliği ve aksini kanıtlamaya fersah fersah uzak oluşumuz eskiden canımı sıkardı. İnsanların ve insanlığın değişebileceğini umduğum zamanlardı. Şiddet bizden biri olmamıştı, sokaklarda yürürken onun neye benzediğini bilsek dahi her köşebaşında görebileceğimiz kadar çok insanda ortaya çıkmamıştı. Tarih içinde bir çok düşünürün işaret ettiği vahşi yanımız,henüz  medeniyet kabuğunu çatlatıp dışarı çıkmamıştı ya da biz onu saklamakta şimdi olduğumuzdan çok daha yetenekliydik.

Birkaç ay önce İrlanda’nın Corl kentinde 27 yaşında bir adamın, 17 yaşındaki genç bir kıza tecavüz ettiği için yargılandığı davada; avukat, genç kızın iç çamaşırını kanıt olarak sundu ve  “Bu kanıt kızın sanığa ilgi duyduğu ve biriyle buluşup, onunla birlikte olmaya açık olduğu ihtimalini gösteriyor. Kızın nasıl giyindiğine bakın, üzerinde dantelli bir tanga vardı.” savunmasını yaptı.
 

Bu sadece bir örnek ve biliyorum ki ışıkları kendi topraklarımıza çevirdiğimde binlercesiyle karşılaşacağım. Öyle ki örnekler arasında kötüyü değil, iyiyi aramak zorunda kalacağım. Yine de her seferinde, dünyadan bihabermişim gibi aynı şeyi yapıyorum. Şaşırıyorum, irkiliyorum, kanım donuyor olanlar karşısında. Bir çamaşır ve rıza arasında bağ kurmaya çalışıyorum. Kadının rızasının bir kumaş parçasına bağlanmasını yadırgıyorum önce, sonra aklıma namusun dünyanın neresinde olursak olalım buruşuk bir deri parçasına bağlandığı ve kadının zamanın başından beri biyolojik farklarından ötürü hem kutsal hem de şeytan ilan edildiği gerçeği geliyor. Dünya değişiyor ve gelişiyor,  fakat zihinlerimizin o ilkel köşesinde birkaç şeyi değiştirmekte güçlük çekiyoruz. Bunlardan biri;

Kadının sınırları.

 

Dünyanın bir ucundan, diğer ucuna değişmeyen birkaç şeyden biri de bu değil mi? Dinler, renkler, diller değişiyor ama bir yere geliyoruz ki orada herkes aynı. Bilinçlerin gelişemeyen o ufacık kısmında herkes kadını, kendi bacaklarının arasına hapsedip incecik bir zarla bağdaştırıyor, buna göre düşünüyor ve hareket ediyor. Sanki kadın  küçücük bir deri parçasından ibaretmiş gibi.
 
Dünyadaki tüm kadınların sokaklara döküldüğünü düşünelim -ki caddeleri dolduran, haklarını savunan kadınları da görmemiş değiliz. Soru şu; Sokaklarda sesimiz kısılana kadar bağırmamıza rağmen sesimizi duyurabiliyor muyuz? Üstüne basa basa dile getirmemize rağmen bedenimiz bize ait mi? Erkek düşüncesinde, bedensel tatmin aracı olan görüntümüzün bir zihni olduğu gerçeği kabul görüyor mu? Gerçekten eşit miyiz yoksa kadın zamanın başından beri ona uygun görülen itaatkar rolünde kalmaya devam mı ediyor?
 
Sorunların en basitinden – ve en içinden çıkılmaz olanından- başlayalım; Bekaret. Cinayet sebeplerinin en kurnazı. Binlerce adı var onun fakat en tehlikelisi hiç kuşku yok ki “Namus”
 

Uç örnekleri konunun dışında tutalım, Türkiye’de yetişen kadınlar olarak hepimiz kızlık zarının bekaretin kanıtı olduğunu düşünerek büyütüldük. Evlendiğimiz gece zar yırtılacak ve kanama gerçekleşecekti. “Masumiyetin” kendini kırmızıyla kanıtlaması bile garipti ama kimse bunu önemsemedi. Kadının özeli çarşaf çarşaf sergilenirken, gittikçe büyüyen bir çığ gibi genişledi etkisi.Kan yoksa bekaret yok, bu bir neslin kabusu değil miydi? Bu nice kadının ölümüne, nice istismara sebep vermedi mi?

Şimdi geri çekilelim ve manzaraya uzaktan bakalım; neredeyse zamanın başından beri, kadına hiç değer vermeyen dünyada kadının bir parçası kutsallaştırılıyor. Bu öyle bir süreç ki her şeyin başında erkek ile eşit olan kadın, bir süre sonra metalaşıyor ve hayır, tahmin edilen ya da sürekli öne sürülenden öte bunu sadece erkekler yapmıyor. Kötülük çoğu zaman yine bir kadından geliyor.

Bekaretin kutsallığıyla büyütüldük. Bedenimizdeki küçük kıvrımlı bir derinin yaşamımızın en önemli değeri olduğu hakkında hikayeler dinledik. Kişiliğimiz önemli değildi, eğitimimiz, neler yapmak istediğimiz, olası başarılarımız, hayallerimiz… hiçbiri önemli değildi. Bu anatomik bir farktan da öte, erkeklerin yönettiği toplumun kadınları kontrol etme şekliydi. Vücudumuzun bir parçası olan buruşuk bir deri, kendi işlevinden çıkıp bir silaha dönüştü. Namlusunun ucunda daima bizim olduğumuz bir silaha.Bu noktada diyebiliriz ki; Bekaret basit bir zardan ibaret değil. Uğruna cinayet işlenen, bir insanın özlük haklarını kolayca yok saydırabilen bir şey ufacık, incecik hatta varlığı bile kesin olmayan bir zardan ibaret olamaz.

Bu dünyaya kadın olarak geldiysen, o kromozomun bacağı eksik değilse… O ikinci bacak yanında prangaları da getiriyor ve bu prangalar, şiirdeki gibi romantik bir anlamla da gelmiyor. Prangalar, Grace’in boynundaki tasma. Yürüdükçe arkasında iz bırakıyor, öyle ağır ki insanın ruhu ağrıyor. Ve sessizliğin içindeki o sessiz çığlıklar… Neredeyse 3 evden birinden yükselen o acı çığlıklar, içimizden yükselen çığlıklar.

O sese tahammülümüz yok. Kimse, hiç kimse o sesi duymak istemiyor. Duysa bile artık önemsemiyor, öyle alışılmış ki.

Bizimkisi yaşamımıza oya gibi işlenmiş bir çaresizlik.

Evet, onu -ruhumuzu-  hapseden biziz, dur demeyerek dönen çarkların önüne bir engel koymayarak biz yapıyoruz bunu. İnsanlığın üreme güdüsünü keşfettiğinden beri kadının üstüne yüklenen kutsallık yükü ve basit, mide bulandıracak kadar basit bir masumiyet/temizlik anlayışıyla dönüyor  çarklar. Ne yazıktır ki dünyanın neresinde olursa olsun kadınlar yaşamlarını kendilerini koruma üzerine kuruyor. Yaşamak için geldikleri bu dünyada daima defansif bir rol oynamak zorunda kalıyorlar. Zira egemen olanın gücünü koruma yöntemi bu, onun  egemenliği hakkında aksi bir fikir bile üretilemiyor -üretilse de içinde kadınların da olduğu bir kitle tarafından yok ediliyor.  Bundandır kadın daima göğsüne kızıl bir damga yeme korkusuyla yaşıyor. Hep aynı cümleler tekrar ediliyor;

Senin bu dünyadaki görevin itaat etmekten ibaret. Bedenini korumak zorundasın, bekareti kaybetmek, erkeğin iştahını kabartmak bir kusur, sakın ağzını açayım deme, sakın söyleme. Dik durma, kahkaha atma, dans etme, yaşamdan keyif alma, tek başına dışarı çıkma.

 
Kendinize karşı dürüst olun. Pek çoğumuz aynı lanet korkuyla karşı karşıya gelmedik mi? Hayatımızda en azından bir kez etiketlenmedik mi? Ya da haydi olumlu olalım, en azından bir kez bununla uyarılmadık mı? Bugün hala küçük yerlerde genç kadınlar erkek arkadaşlarının varlığını ailelerinden saklamak zorunda kalmıyor mu? Ya da herhangi bir şekilde ilk birlikteliklerinde kanamaları olmadığında –bunun tek sebebi kadının bakire olmaması değildir. – kendilerini eksik/suçlu hissetmiyorlar mı?
 
Bu topraklarda hor görülme korkusunun gölgesi olmadan büyümüş kadınların azlığının farkında mıyız?  Merdiven altı kürtajların, bebek ölümlerinin, yanlış evliliklerin sebebi bu değil mi? Her gün karşımıza çıkan ölümlerin sebeplerinden biri bu değil mi? 
 

Etek giydiğimizde ya da üstümüzde erkekler tarafından belirlenen sınırların dışına çıkan bir şey olduğunda, ne kadar baş kaldırmış olursak olalım o rahatsız edici kaşıntıyı hissetmiyor muyuz? Çünkü yok, ne dersek diyelim; Başımızı ne kadar kaldırırsak kaldıralım. Kendimizi sokakta yürürken üstümüze dikilen o hadsiz ve utanmaz bakışlara karşı hazırlamanın bir yolu ya da yöntemi yok. Zira egemen olan onlar. Başımıza bir şey gelse ve hiçbir suçumuz olmasa bile, bir kulp bulunup suçlu ilan edileceğimizi bilmiyor muyuz? Biz kadınız, sadece erkeklerin gördüğü bir kuyruğa sahibiz. Bizim lanet kirpiğimiz bile bir tahrik ögesiyken ne yapabiliriz ki? Tüm bunlar olup biterken yapmamız gereken şey ; Toplum denen canavar  düştüğümüz anı beklemiyormuş gibi  davranmak mı?

Böyle mi olacak?

“Kadınlara boşuna tecavüz edilmediğini öğreten dünya”‘nın öğrettikleriyle mi solup gideceğiz? 

Dogville’in Grace’ini hatırlayın. Onun çaresiz sessizliğini en derininizde hissetmediğinizi söyleyebilir misiniz? Cesur kadınlara neler olduğunu az çok bilirken ve sesimizi duyurabilsek bile, en başta kendi hemcinslerimiz hatta belki en yakınımız tarafından taşlanacağımızın farkındayken nereye kadar çığlık atabiliriz? Soraya’nın kırgın kabullenişi içimize kök salmadı mı? Onu, Grace’in tüm şehri yakması gibi yakmak istemiyor muyuz?

Çünkü hepimiz biliyoruz, eminiz. O ilk taşı, bir kadın atacak. Kendi çaresizliğine öfkeli, sesimizi çıkardığımız, buna cesaret edebildiğimiz için bize daha da öfkeli bir kadın. Çünkü o korkmuş olacak, iliklerine kadar korkutulmuş olacak. Çünkü biz… Biz kendi sesimizden korkarız. O ilk çığlığı attığımızda, yıllardır duymayan birinin ilk kez kendi sesini duyduğu gibi ürkeriz hatta. Kendi isyanımız korkutur bizi, zira bu öğretildi.  Biz susmayı öğrendik. İlk “Sus” dendi bize “Kadın kısmı her şeye karışmaz” hele “elinin hamuruyla erkek işine” hiç karışmaz.

Sustuk.

Sustuk çünkü başkaları tarafından kabul edilmemeye karşı büyük korku duyan bünyelerimiz, mahalle baskısına baş kaldırmak istemedi. Bu böyledir, herkes bilir. Kötülenmekten yatağın altından çıkacağını düşündükleri yaratıktan bile daha çok korkarlar. Ensemizdeki gözler, başımızın üstünde sallanan kılıç gibi keskindir. Çocukluktan beri toplum kendi hastalıklı sınırlarını işlemiştir bize. Bu böyledir. İnsan hakları ne derse desin, ataerkinin hüküm sürdüğü toplumda eşitlik ve özgürlük, ancak yazı üstünde uygulanabilirdir.

Herkes bilir.