Etiket arşivi: Kitap Yorum

Zamanın Başından getirdiğimiz Düşünceler ve bir kaçış olarak evlilik üzerine | Sheri Radford – Bu Senin bildiğin peri masallarından değil


Bir çoğumuz peri masallarıyla büyütüldük. Prensesin içine düştüğü zor durumlarda korktuk, Prens gelip onu kurtardığında nefesimizi verip gülümsedik. Pek çok kız çocuğu bir kurtarıcı figürü idealize etti. Pek çoğu bunun geleceğe nasıl yansıyacağından habersizdi. Benim favorim Uyuyan Güzel’di. Prens’in gelip onu uyandırmasını ve büyüyü bozmasını heyecanla beklerdim.

Çocukluk heyecanı devam etse güzel şey fakat hepimizin bildiği üzere işler öyle yürümüyor – ne yazık ki – binbir hevesle prensimiz ilan ettiğimiz adamlar tarafından her gün, her saat öldürülüyoruz. Peki, bunun tek suçlusu gerçekten erkekler mi? Yoksa, erkekler tarih sahnesinde baskın konuma geçtiğinden bu yana kendi konumunu – arkada ve edilgen kalmayı kabullenmiş bizlerde de az da olsa suç var mı? –


Prenses Candi sıradan bir prenses değildir. Matematik problemleri çözmeye bayılır, annesi bir turşuya dönüşmüştür ve yaşlı prenslerin ona uygun olmadığının farkındadır.

Bu yüzden kral babası Candi’nin evlenme zamanının geldiğini açıklayınca, bir koca bulma işini kendi üstlenmeye karar verir. Böyle birinin nasıl bulunacağını bilmediğinden ilham almak için peri masallarına başvurur ve kurbağa öpmekten, ejderha öldürme yarışı düzenlemeye kadar her yolu dener. Peki, Prenses Candi Prens Çekici’yi bulabilecek midir? Yoksa bütün bulduğu bir grup hilebaz, koltukaltından ses çıkaran ve ağlak oğlan mıdır?

“Ve sonsuza dek mutlu” yaşamaları mümkün müdür?


Sheri Radford tabulara güzel bir tekme atıyor. Küçük kızlara prenslerinden alacakları öpücükle tüm kötülüklerden kurtulacakları bir hayal dünyası değil, kendi maceralarını doyasıya yaşayacakları bir hayal dünyası kuruyor. Kendi kararlarını verebildikleri, el işiyle uğraşmak yerine matematikle uğraşmayı tercih ettikleri, zor durumlardan kendi zihinsel yetenekleriyle kurtulabildikleri bir dünya.


Neredeyse reklamını yaptığım bu masal Sheri Radford’un “Bu Senin Bildiğin Peri Masallarından Değil” isimli kitabında anlatılıyor.

Geçelim.
Asıl konumuza.
Mümkünse.

Bir süredir evlilik üzerine düşünüyor, evliliğin zihinlerimize yerleşme biçimine, bizden beklenenlere, beklenenlerin nasıl ortaya çıktığına kafa yoruyordum. Fakat sanırım en çok merak ettiğim, insanı bağlayan, hem de çok sıkı bağlayan zincirlerin nasıl olup da bu kadar fazla renkle gizlenip, reklam edilebildiğiydi. Zincirler bağlanıp, anahtar denize atılana kadar nasıl olup da kimse göremiyordu.

İçinde bulunduğum durumla daha iyi bağ kurabilmeniz için detaylandıralım; meslek seçimim yüzünden uzun bir dönem boyunca ergenlikteki kız çocuklarının evliliği bir kaçış olarak -şaka da olsa – kullanmasını dinledim. Sistemin ya da ailelerinin onlardan istediğini karşılayamamaları durumunda kaçış yönleri genelde tek bir yöne çıkıyordu.

“Kazanamazsak evleniriz.”

“İş bulamazsak evleniriz.”

“Evlendiğimde neden çalışayım ki?”

Bunu kendimize neden yaptık? Cevaplamaya çalıştığım asıl soru bu, neden her bireyin kendi hayatının kurallarını koyduğu evrenler yaratmadık?

Prens, Prenses’i kurtarmak zorunda mıydı?

Prenses kalede kapalı tutulmayı kabullenmek zorunda mıydı? Neden savaşmadı, neden çaresizlik içinde ağlamak yerine savaşmadı? Masallarımızda savaşan, çarpışan, didinen kadınlar yerine neden hep iki ucu anlattık? Fettan kadın ve diğeri -ezilen, itaatkar olan –

Bize sınırlar çizdiler, çizgileri öyle güzel, öyle göz alıcıydı ki çok uzun süre sınırların bizi şekillendirmeye çalıştığını fark etmedik bile. Fark edenleri yabancıladık, ötekileştirdik. Ataerkinin her yere yayılmasına, uyku öncesi masallarına bile sızmasına izin verdik. Mükemmel eşler olmak için yetiştik, yetiştirdik.

Kadını güçsüzleştirip, erkeğin omuzlarına belki de taşıyamayacağından fazla yük yükledik. Bunu sadece erkekler yapmadı, çocuklarımıza o masalları anlatan kadınlar vardı. “Sen erkeksin/ sen kızsın” diyen kadınlar olduğu gibi. Evlenmemiş genç bir kadına “Kadın” denilemeyeceğini bağıra çağıra savunan kadınlar olduğu gibi. Erkeğin eylemini sorgulamak yerine “O kızın o saatte orada ne işi varmış?” diyenler olduğu ve olacağı gibi.

Sheri Radford tam olarak yapmamız gerekeni yapıyor, artık yeni masallar yazmalıyız. Fettan ya da itaatkar kadın ikileminden kurtulup, kendi işini kendi gören, kendi seçimlerini yapabilen, hayat sahnesinde erkek ile eşit olduğunu bilen kadınlar yazmamız ve çocuklarımıza okutmamız gerekiyor. Bundandır, elinize geçerse Sheri Radford‘un masalını mutlaka okuyun.






Ama “rockcılar” herkes bılsın yanı|Gunahkarlar Turnede/ Tutkulu Notalar vd

Ülkemizde Elli Ton’la başlayan –günümüzde geçen- erotik roman çılgınlığı almış başını öyle bir gidiyor ki,  neresinden tutup yorum yapayım şaşırmış durumdayım. Birkaç ay önce, daha doğrusu ben yazmaya ara verip kendime biraz zaman ayırayım demeden önce bir mail almıştım. Bir okuyucu, erotik roman severleri eleştirdiğimi ve onları hor gördüğümü iddia ediyor. Herkesin kendi zevki olabileceğini söylerken, beni soğuklukla suçluyordu. – Yıpratıyorsunuz beni, yazık bana da.

Maili atan okuyucuya da söylediğim gibi ben erotik romanlardan pek hazzetmiyorum zira yanlış ellere geçebiliyorlar. Bunun dışında bazı romanlarda cinsel kısımlar o kadar yoğun oluyor ki kendimi “E tamam seks yaptınız, azıcık nefes alsanız da başka şeyler okusak” derken bulabiliyorum. – Neden okuyorsun peki, diye soranlara da kısaca “Ekmek parası” diyelim. – Kitap seçimlerinde pek romantik/duygusal/erotik seven bir insan değilim ben. Doz kaçınca, benim de keyfim kaçıyor anlayacağınız.

Günahkarlar Turnede serisinin kitapları elime tamamen tesadüfen geçti. Arkadaşı tarafından kendisine önerilen  kitapları internetten sipariş etmem için bana gelen kuzenim, kargo geldiğinde anneannesinde olunca kitaplar da benim güvenli ellerime kalmış oldular. İyi de oldu, onun yaşı İpek Ongun filan götürür.

Tutkulu Notalar’la başlayan serinin ilk kitabında-ki bu Tutkulu Notalar oluyor – romantik olarak tanımlanan –kime göre romantik?- Brian ve İnsan Cinselliği profesörü Mryna’ın hikayesi anlatılıyor. Kitabın barındırdığı cinsel sahneleri yerden yere vurmadan önce, yazarı ve kitabı okuduğum diğer örneklerden ayıran birkaç detayı vermeden geçmeyeceğim. -Çünkü sevgili okuyucu, ben adil bir insanımdır. Evet. – Elli Ton,  Sana Soyundumserinin ismini bilmiyorum, çaktırmayın– vs gibi serilerde atlandığını düşündüğüm bir konuydu detaylar. Karakterlerin geçmiş sorunları işleniyor fakat ince detaylara asla girilmiyordu. Bir hikayeye renk katan şey detaylardır. Eğer okuyucuya yakalaması ve zevk alması için ufak detaylar vermezseniz, hikayeniz tekdüze olmaktan ileri gidemez. – Gerçi okuyucu kitlesi olan genç yetişkinler ve onların pek yetişkin olmayan hormonlarını dikkate alırsak, kim ne yapsın hayata dair detayı değil mi? Benimki de laf. –

Yazar Olivia Cunning tam bu noktada kendini diğerlerinden ayırarak yüzümü gülümsetmeyi başardı. Hikayenin içinde onlarca detay var ve bu detaylar öyle hoş yerlerde, öyle doğru yerleştirilmiş ki kendilerini unutturmuyorlar.

Misal grubun gitaristi olan Brian, besteleriyle ünlü olan ve hatta Mryna’nın hayranlığını tam olarak bu şekilde kazanmış bir virtüözdür. Tutkularını notalara aktarabiliyor, bunu insanları mest edebilecek kadar iyi yapıyordur. Buraya kadar her şey normal, şişirilmiş yetenekleri ve özellikleri olan karakterlere alışığız. Bu gözler kadını elde etmek için hastahane satın alan karakter okudu, kolay kolay şaşırtamazsınız beni ey yazarlar. Karaktere gerçekçilik katan,  bir yerden sonra gerçek yapan detay ise şuydu. Brian, Mryna’yla sevişirken beste yapmaya başladı. Müziği duyduğunu, müziğin zihninin içinde aktığını söyledi. Bulduğu her yere karalamaya başladı, yazdı, çizdi, kendinden geçti. Bunu bizzat Brian’ın ağzından yazılmış olarak okumak isterdim zira bu halin nasıl bir hal olduğunu biliyorum. Bazen bir bakış, bir hareket ya da duyduğum bir sesle kelimeler zihnime akmaya başlar, karakterler oluşur, hikaye şekillenir. Bana düşen sadece onu uygun bir yere not almak ve vakit bulduğum an kağıda dökmektir.

Eğer duygulara bağlı bir iş yapıyorsanız, hissettiğiniz ve çevrenizdekilerin hissettiği her şey önemlidir. Çünkü algılarınız açıkken bir nevi sünger gibi hissedersiniz, duyguları, hissedilen her şeyi çeker ve özümsersiniz. Bu kelimelere, müziğe ya da görüntülere dönüşebilir, tamamen sizinle ve yaptığınız şeyle alakalı.

Geçelim.

Tutkulu Notalar’la ilgili yorumları okurken takıldığım bir nokta var. Bir adamın, bir kadına acı çektirmesini kabullenebilen hatta BDSM’e övgüler yağdıran okuyucular –ki açık bir şekilde BDSM’in kitaplarda okudukları gibi bir şey olduğunu düşünen bu insanların Marquis de Sade’dan haberleri olmadığı gibi, Pier Paolo Pasolini’nin filmi Sodom’da 120 gün’den de haberleri yok. Olsun. – bir erkeğin erkeklerden de hoşlanabileceğini kabul etmemiş ya da BDSM’de oldukça normal karşılanan grup ilişkilere tepki vermişler. Şey gibi biraz, ben seni seviyorum ama benim için x-y-z huylarını sevmiyorum.

 Yetiştiriliş tarzımıza  uygun değil, diyenlere bir yere kadar hak verebilirim ama Elli Ton okuduktan sonra BDSM’e ilgi duyan, araştırmalar yapan BDSM hakkında yazan erkek bloggerlara köle olmak için yalvaran –evet, evet sizleri tanıyor ve biliyorum sevgili genç hanımlar –  o güzel insanlar neden bu kitaptaki sahnelere sert tepkiler verdiler, burun kıvırdılar, ben o kısmı anlayamamış durumdayım. Birkaç yorumcu rock grupları çılgındır vs demiş, bu konuları böyle mi ele alacağız? Rock grupları çılgındır, bunlar hep çılgınlık yoksa normalde asla olmaz öyle şeyler, e peki. – Sizleri tarihimizdeki karanlık odalara alsak mı diye düşünüyorum. Oğlancılık aniden peydah olmuş gibi davranıyorsunuz ya hani-

Eric’in başkalarını izlemeye olan tutkusu az rastlanır bir özellik mesela değil mi? Trey’in biseksüel olması son derece sıradışı –çünkü biseksüellik de pek kabul edilebilir değil, bizler sadece iki karşıt cins arasında yaşanan cinselliğe övgüler yağdırabiliriz. Diğerleri pis-kaka şeyler. -Jace’in BDSM’le olan alakası… A-aa şimdi farkettim, arkadaşlar Jace’i kimse eleştirmemişti ya hu –yazar sırıtır-. E alıştık değil mi, kadınların tavana asılmasına, çat pat şaplaklara,kırbaça, kelepçeye artık umursamıyoruz. Korkum şu ki yakında eşlerinden veya sevgililerinden şiddet gören genç hanımlar bunu BDSM sanacaklar. Şiddetin hüküm sürdüğü topraklarda kendi çaresizliğimize fantastik bir boyut arıyoruz sanki. Tamam, tamam. Lafın özü, karakterlerin her birine kendilerine has özellikler verilmiş ve bunlar hikayenin içine uygun şekillerde iliştirilmişti.

Cinsellik fazla mıydı?

Çok.

Hoşuma gitti mi? Hayır, benim tekrar tekrar okuyacağım, delice zevk aldığım ya da bana ilham verecek nitelikte bir kitap değildi, elime geçmeseydi para da vermezdim ama yazara ve kitaba hakkını vermemiz gerekirse bugüne kadar okuduğum erotik romanlar arasında “En azından sevişmek dışında yetenekleri var” dedirten bir kitap oldu.

Bitirdim.

Sevgiler.

* Rockcı Serpil’i hatırlayan kaç kişi var acaba? (: