Etiket arşivi: Kusursuza Erişmek

Kusursuza Erişmek | Tabular, Seçimler ve Kısıtlama Üzerine | Héloïse

Her bayram babaannemi hatırlarım, zira bayramlar zihnimin karanlık, hiç uğramadığım bir köşesinde erkeğe ve diğerlerine hizmet etmek eylemiyle eşleşmiş durumda. Bayramları,kalabalığı, bayram koşuşturmacasını, kadınların kendilerini telef etmesini ve asla takdir görmemelerini pek sevmem. Bu kendimi bildim bileli böyle, sadece sebeplerini yeni keşfediyorum.

Babaannem her zaman “Elinizden her şey gelecek” derdi, “Yoksa büyüyüp evlendiğinde bizi ayıplarlar.” Gözümüzü açtığımız andan başlayarak bize öğretilen şey buydu, biz bir başkasına ait olacak; kendi dünyamızı kurmak yerine onun dünyasının – onun bir parçası olacaktık. Ne kadar maharetli olursak, o kadar vazgeçilmez olur, korunur ve dünyanın bizi çiğneyip tükürmesinden kurtulurduk.

Kaderim…kaderimiz baştan yazılmıştı. Büyüyecek, evlenecek ve ailemin ayıplanmaması için saçımı süpürge edecektim. Kocamın eli ayağı olacak, o daha istemeden isteyeceği – hatta aklından geçirdiği – şeyi önüne getirecek, bardağı boşaldığında daha bardağı masaya koy-a-madan hemen dolduracaktım. Onun kutsal ağzından çıkan her cümle benim hayat felsefemi oluşturacaktı. Bir kadın olarak birey olmaktan öte adeta bir kul olacaktım. Birey olmamı değil, iyi donanımlı bir tür makine olmamı istiyor gibiydi.

Kötü örnek saydığı anneme benzememem için elinden gelen her şeyi yapardı zira annem, onlara ve geleneklerine itaat etmemiş, kapının yanında elleri önde bağlı beklemek yerine masaya oturmuştu. Okumuş ve çalışmış bir kadındı.

Onu suçlayamam, sistem ona ne öğrettiyse ve o neler yaparak hayatta kaldıysa, bizlere de bunu öğretmeye – erkeklerin kurallarıyla işleyen dünyada hayatta kalmamızı sağlamaya – çalışıyordu yine de onun için büyük bir hayal kırıklığı oldum zira benim patriyarkaya duyduğum öfke çok daha küçük yaşlarda alevlendi. Diktiğim başımı indirmeye niyetli olmadığımı birçok farklı yolla göstermek için elimden geleni ardıma koymadığım yıllar geçti. Kadınların, dünyalaşamayan dünyasından, erkeklerin hüküm sürdüğü gerçek dünyaya bir gölge değil; aktif bir oyuncu olarak geçmeye ; Başkalarının benim için seçtiği değil, kendi seçtiğim yolda, kendi istediğim şekilde yaşamaya kararlıydım.

Fakat bu yazının kahramanı ben değilim, içinden sıyrılmaya çalıştığım – en azından şahsi hayatımda bunu başarabildiğim – patriyarka değişen zaman ve ilerleyen yıllarla birlikte feminizmin de etkisiyle zayıflamalıydı fakat gidişatın pek de öyle olmadığını üzülerek söylemek durumundayım. Heloise’i bunun için seçtim.

Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi filminin ana karakterlerinden biri olan Heloise’in öyküsü 18. yüzyılda kadının birey olarak tanınmadığı, kimliğinin olmadığı bir dönemde geçiyor.

Zengin bir İtalyan erkekle evlenmeye hazırlanan Heloise, izole bir yaşam sürüyor zira ablası kadınların ortak kaderinden, evlerinin yakınındaki uçurumdan düşerek – büyük ihtimalle atlayarak, kaçmış. Bu yüzden, aile isimlerini ve talihini kirletmemek adına eve kilitli durumda. Hatırlatalım, hikaye 18. yüzyılda geçiyor fakat bu bize hiç yabancı olmayan bir mesele değil mi? Günümüzde eve kilitlemek uç bir eylem olsa da çoğunluk, evleneceği erkek için kısıtlanmıyor mu? – Ve ne yazıktır ki bu, erkekler üzerinden örnekleyemeyeceğimiz kadar kadınlara özgü bir sorun, kısıtlanmak bizim gerçeğimiz. –

Heloise’in öyküsü sadece ona ait değil; zamanın başından beri var olan bir var oluş mücadelesinin iz düşümlerinden biri .Birey olma yollarımızın ısrarla tıkanmasının, kendimize ait seçimler yapamamızın, düzenin bize özgürlüğü değil, bağımlılığı aşılamasının anlatısı.

Heloise hiç tanımadığı bir adamla nişanlı ve adamın onu görebilmesi için portresinin yapılması gerekiyor – Heloise’in adamı hiç görmediğini, görmesi bile gerekmediğini belirtmeme gerek var mı ?- Aileler anlaşıyor, kadın, erkeğe veriliyor fakat bu kararda Heloise’in söz hakkını geçelim, evleneceği erkeği görmeye bile hakkı yok. Heloise bir evden diğer eve taşınan eşyayla aynı söz hakkına sahip. Karar ona ait değil, hiç olmadı.

Anlatılan dünya bize pek yabancı değil. –Filmi izleyen ve filmin dokusunda bulunan bir kadının- başka bir kadına duyduğu aşktan rahatsız olanlar bu cümleden rahatsız olabilirler, farkındayım – 18. yüzyılda geçen öykünün farklı bir versiyonları ülkemizde hala yaşanıyor, görücü usulü ile evlendirilen genç kadınlar, evlendikleri güne kadar kocalarını görseler dahi tanıyamıyor, belki sesini bile doğru dürüst duymuyorlar. Birkaç gün önce Müge Anlı’nın programından bir kesit önüme düştü. Konu ve kişiler hakkında bilgi sahibi değilim. İlgimi çeken, beni ülkemin gerçekliğinin ortasına düşüren cümleler şunlardı;

Kocanı seviyor musun? Severek mi evlendin? - tam cümle bu değildi.
- Beni ona verdiler.
- Nasıl yani?
- Verdiler işte. Babası, babamla anlaştı
.

Kadının gözlerindeki o boş, boşvermiş bakış hala aklımda. Yaşadıklarını kabullenişi fakat sevgisini ne pahasına olursa olsun,geleneğe kurban etmeyen o dik duruşu; seviyor musun? sorusuna asla net bir cevap vermeyişi. Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi’nde bunu görüyoruz; iki kadının patriyarkanın ulaşamadığı, hiçbir erkeğin bulunmadığı bir yerde kendilerine ait bir zaman yaratmalarını. Yaşamdan, ensemizde nefes alan kurallardan kaçmanın kısa da olsa bir yolunu bulmalarını… Zaman onları, çok önceden çizilmiş olan yola sürükleyene kadar….




“ama yazgısını yaldızlı çokomel kağıtları gibi
tırnaklarıyla düzeltemiyor insan.”

Didem Madak