Etiket arşivi: Nietzsche

Deve, Aslan, Çocuk | TAKVA filmi ve sekülerlik üzerine

Günümüzde modern toplumların en temel sorunlarından birisi dinîn kişi, toplum ve politikayla olan ilişkisidir. Ülkemizde ise bu durum daha çok ideolojik endişeler ve kültürümüzün kayıtlı tarihinin başından çok daha eski zamanlara dayanan geleneklerle alakalıdır ve modernliğe attığımız ilk adımdan bu yana her zaman önemli sorunlarımızdan biri olmuştur.

 

“Zihin açıklığıyla yapılan işlere şeytan karışır.”

 

Nietzsche, insan yaşantısının toplumsal bir sistem tarafından belirlenmiş eski inançlar/değerler ışığında oluşturulduğuna inanıyordu. Böyle Buyurdu Zerdüşt isimli kitabında ele aldığı ruhun dönüşümü kuramında, sistemin insanı yaşantısı içinde nasıl yönlendirdiğini şöyle açıkladı;

İlk aşama olan “Deve” yönlendirilmeye açık, aslına bakarsak yönlendirilmeye muhtaç bir yük hayvanıdır. Hareket etmek için birinden komut bekler, şekle sokulmaya, itaate uygundur. Aynaya baktığınızda ya da illüzyonlardan arınıp dünyayı görmeye başladığınızda çevrenizde ebeveynleri, eğitmenleri, iş verenleri sayesinde toplum kurallarına koşulmuş insanlarda onu görebilir, ona verilen komutların tarihçesini “Elalem ne der?” başlığı altında bulabilirsiniz. Bu noktada Kant’a dönüp,  “Aydınlanma Nedir Sorusuna Yanıt” isimli makalesinden bir alıntı yapabiliriz:

-ki bu bize sekülerizmin tanımının yolunu açacak ve neden gerekli olduğunu daha da net bir şekilde gösterecektir.-

 

“Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedeni de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır.”

 

Belli bir yerden sonra deve kendini aslana dönüşmüş bulur. Nietzsche bunu dönüşüm olarak tanımlar, Kant ise “Sapere aude! ” der  “Kendi aklınla düşünmeye cesaret et!” Nietzsche’nin dönüşümü Aslan’ın, Ejderha’yla savaşması ve sonunda Çocuk’a dönüşmesiyle devam eder fakat biz o kısımları almayacak, Nietzsche’den diğer düşünürlere sıçrayacağız.

Yazının başında yaptığımız alıntıya dönelim;

Takva filminde Şeyh’in, müritlerinden birine verdiği öğüdü ele aldığımızda, kuşkusuz bu bize Nietzsche’nin Çileci rahibini anımsatabilir. Şeyh mantığın karşısındadır, dünyanın renklerini, Tanrı’nın insana verdiği zihni kullanmayı olabildiğince yasaklar. Hayat bir sınavdır ve ancak Takva sahipleri bu sınavı geçebilecektir. İyi- Kötü’yü kendi düşüncesinin eleğinden geçirmiş ve mutlak iyi ve mutlak kötü’yü tanımlamıştır. Buraya kadar sıkıntımız yok, sıkıntılı kısım şu ki, Şeyh kendi çıkarımlarını kitleler üzerinde uygular. Takva ancak onun izlediği yol sayesinde gerçekleşebilir.

“ “Şeriat kaldırılmamıştır” diye yazar Nathan Brown, “ yalnızca kişisel konum meseleleriyle, bir de açıkça ve kolayca kanunlaştırılabileceği alanlarla sınırlandırılmıştır.””  Modern zamanların gelmesi ve kültürlerin birbirine karışmasıyla daha da yaygınlaşan sekülerlik, dini ve yoğun din savunucularını belli bir alana hapsetse de kulaktan kulağa fısıldanan söz her zaman oradadır. “Seküler olan dindışıdır ve dindışı, günahtır.”  Ve günah her zaman cezalandırılır. – Fakat Tanrı tarafından değil, kendilerini Tanrı’nın eli olarak gören ve hüküm vermeye meraklı Tanrıcılık oyununun müdavimleri tarafından. Oysa kitaplar şöyle der “Yaratan ve kul arasına girilmez” Okumayı sürekli unuttuğumuz bu cümlenin yokluğu, unutulmuşluğudur belki de bize hüküm verme, infaz etme cesareti veren. –

Bu önyargıyı çeşitlendirebilir, günümüz dünyasından ve yaşadığımız ülkeden onlarca hatta yüzlerce örnek verebiliriz. Bugün yasaklanıp kitaplardan çıkartılan konulardan tutun, kitap ve filmlere kadar sürüsüne bereket örnekle yaşıyoruz. Elimizdeki kitaptan, üstümüzdeki kıyafete kadar birçok şeyle yargılanıyoruz, din içte değil, dışta yaşanıyormuş gibi.

Bu noktada şu soruyu soralım; Bir eylemi ya da bir söylemi “dini” ya da “seküler” yapan nedir?

“ “İçin olmak” durumuna ait olan müphemlik, daimi ve tedavisizdir; bunun ortadan kaldırılmasının tek yolu, ahlaki durumdaki “ahlaki” olanın ortadan kaldırılmasıdır.” diyor Baumann “Parçalanmış Hayat” isimli eserinde. Takva filminden yola çıkarak ilerlersek, bu durum önümüze şu şekilde çıkıyor.

Hayatını Tanrı’ya ve inandığı dine adamış olan Muharrem Efendi, iyi olmak için tüm varlığını tüketmektedir fakat Baumann’ın da bahsettiği gibi “Ahlaki yaşam sürekli bir belirsizlik içinde yaşamaktır.”  Film boyunca Muharrem Efendi’nin hayatındaki tüm boşlukları inancıyla doldurmaya çalışırken, yavaş yavaş zihnini bulandırışını izliyoruz. Zira cinsellik doğamızın reddedemeyeceğimiz bir parçası ve onu ne kadar yok sayarsak o kadar güçlü geri gelir. Film bize Muharrem Efendi’nin hayatın renklerinden soyutlanışının, zihninde yarattığı şiddeti anlatıyor da diyebiliriz. Bedenimizi kapattık, diyelim. Zihnimizi de kapatabilir miyiz? Kaçımız tertemiz bir zihne sahip olduğunu iddia edebilir? Kaçımız içimizde bağıran dürtülerden, kişiliğimizin yabani yanından kaçıp bu kaçıştan akıl sağlığını kurtararak galip çıkabilir.

Yönetmen bu noktada bize bir incelik yaparak bunu çok daha önce, filmin başında Muharrem dergâha girerken onun omzuna çarpan meczupla birlikte gösteriyor, filmin sonuna doğru ise bedensel ihtiyaçları yüzünden kendini suçlu hisseden Muharrem ve filmin başında onun omzuna çarpan Meczup’u bir havuzun karşılıklı köşelerinde görüyoruz. Suyun üzerinde ikisinin yansıması.

Sekülerlik bu evrede devreye giriyor, modernlikle birlikte hayatımıza giren sekülerizmde ıstıraba boyun eğerek kutsala erişme mantığı rafa kalkıyor. Dini inanç ve kutsal metinler artık sorgulanamaz olmadığından, daha doğrusu insanları dinin sınırları çizilmiş topraklarına zincirleyen bir düşünce sistemi olmadığından insan etrafına bakıyor ve asıl o zaman neyin ne olduğunu görmeye başlıyor zira Takva filminde de net bir şekilde gördüğümüz gibi, bir şeye körü körüne inanmak, bedeni – insanlığı sınırlamak, zihni bir kutu içine hapsetmek aklın yitip gitmesine neden olmaktadır.

Bilimsel bilgi dini inancın yerini aldığı ( yani, “gerçek” anlamda görünür kılındığı) için seküler değildir bu dünya; aksine, kesinlik olmadan yaşamak gerektiği, inananların bile demir atacağı sabit bir yer olmadığı, gerçek ile hayali olan birbirini yansıttığı için sekülerdir. Bu dünyada kesinlik siyasetinin imkânsız olduğu açıktır.” diyor Talal Asad. Bu sözü Muharrem’in hayatına uyarladığımızda gerçek anlamını daha net görebiliyoruz, daima iyi olmak için çabalamış ve hayatına beyaz dışında hiçbir rengi almamaya azmetmiş bir karakterin yavaş yavaş yitip gidişini anlatıyor bize.

Elimizdeki kaynakları değerlendirir, sekülerliği ilgili yönleriyle kavramaya çalışır ve bunu mevcut durumumuza uyarlamaya çalışırsak; Sekülerliğin dünyayı görmek için dini açıklamalardan ve kaynaklardan yararlanmayı bırakma eylemi olduğunu söyleyebiliriz fakat ne yazıktır ki ülkemizde bu durum, sahneyi hiç terk etmeyen tarikatlar ve kültürümüzün köklerine işlemiş olan gelenekler yüzünden sekteye uğramakta ve insanımızın üzerinde baskı yaratmaktadır.

Marx’ın dediği gibi “Din toplumların afyonudur.” bunu, Nietzsche’nin çilecilerinde de sokağa çıkıp etrafımıza baktığımızda da görebiliriz. Referans aldığımız film olan Takva’nın ana karakteri Muharrem bize bu uyuşmuşluğu net olarak göstermektedir. İnancı kullanılarak uyuşturulan Muharrem bir süre sonra kendi zihniyle bile çatışır hale gelir, öyle ki vicdanı ona durumu olmayan bir aileden kira almaması gerektiğini söylese de kendisini din maskesi altına saklamış olan tarikat tam tersini ister. Bu bağlamda sormamız gereken soru şudur; Sekülerlik neden gereklidir? Neden özellikle ülkemiz için gereklidir?

Olabildiğince açık olalım; Geleneklerle baskılanmış ülkemizde bir kurtarıcı bekleyerek yaşıyoruz. Bizi günahlarımızdan kurtaracak, doğru yolu gösterecek bir Mehdi’ye umut bağlamış durumdayız, bizim gibi etten kemikten olan insanların ağzına bakıp, inandığımız kitabı yorumlamalarını bekliyor, yorumlara göre hareket ediyoruz. İnandığımız şeyin kendisine göre bile değil. İlahi mesajın yüzyıllar önce bozulduğunun, fitnenin toprakta kök saldığının farkında bile değiliz ve yine biz, inandığımızı söylediğimiz kitabın bile ilk cümlesini dikkate almadan hareket ediyoruz.

“Oku”, “Sorgula” diyen kitabın tembel savunucularıyız, kitabın kopyaları raflarımızı beklemekte ve biz, kendilerini Takva sahibi ilan etmiş olanların elinde istedikleri yöne doğru yönelen, bazen can alan, bazen düzen bozan varlıklar olarak dine hizmet ettiğimizi düşünür haldeyiz. Kitabın ne dediğini önemsemiyor, açıp bakma zahmetine bile girmiyoruz. Evet, tüm bunlar ışığında en çok bizim için sekülerlik gereklidir, zira zehirlenmiş ve bozulmuş kutsal gözlerimizin önünden çekildiğinde göreceğimiz renkler dünyanın asıl gerçekliğidir. Yüceltilen çile ve ıstırap ancak ve ancak bugünümüzü ve dünya yolculuğumuzu zehir edecektir.

Eğer bilgi sahibi ve vicdanlı insanlar olabilirsek, köşesinde oturmuş ya da bir çerçevenin arkasından bize günahlarımızı söyleyen/ eyleme dökmemiz gerekenleri fısıldayan insanları inancımızın temeli yapmamamız gerektiğini de görürüz.

 

Reklamlar

Kadın- Erkek ve Güç İstenci üzerine – ASOIAF| Khal Drogo

*Revize edilmiştir.

 

Game of Thrones’un ilk sezonunda Khal Drogo daha doğrusu Jason Momoa için çığlık atan kadınları hatırlıyor musunuz?

Bunun için bir çok sebep gösterebiliriz, muhtemelen beyefendinin dağları titretecek kadar “erkeksi” olması ilk sıralarda yer alır. Asıl soru şu; Neden kadınlar Khal Drogo gibi barbar -her zaman ve her koşulda şikayet ettikleri ilkel güdülere sahip bir erkek için çıldırma sınırına geldiler?

Khal Drogo savaşçı bir topluluğun lideriydi, barbardı, medeniyetin M’sini hatta medeni bölgelerde konuşulan dili bile bilmiyordu. Öğrenmeye gerek görmeyecek kadar yüksek bir egoya sahipti, o dünyanın en güçlü adamıydı ve kendi dünyasında bu doğruydu. Peki kitabı okuyanlar arasında o kadar popüler olmamışken, dizi başladığı anda neden kadınların çoğu Khal Drogo hayali kurmaya başladılar?

Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt isimli kitabında ” Kadının en çok kimden nefret ettiğini soran Zerdüşt, üzerinde önemle durulması gereken şu cümleyi dile getirir:

Demir şöyle demiş mıknatısa: En çok senden nefret ediyorum, çektiğin, ama kendine doğru  sürükleyecek  gücün  olmadığı  için.”  Kadını demir olarak düşünürsek, sadece (kendine) çeken erkekten nefret ettiğini ama kendine sürükleyen erkeği yeğlediğini söyleyebiliriz. Yani mıknatıs gibi çeken, tahakküm kuran, kendine mal eden erkekten ziyade etkileyici olan, kendi derinliğine doğru sürükleyen, gönlünü açan erkeği yeğler kadın.

Bunun üzerine tartışalım mı?  Nietzsche ya da bu yazıyı yazarak yanlış bilinenleri düzeltmek adına bir adım atan sevgili hocam Metin Becermen kullandıkları sözcüklerde haklı değiller mi? Biz kadınlar tam olarak bunu istemiyor muyuz? Khal Drogo gibi barbar bir adam için dünyanın her yerinde milyonlarca kadın bu yüzden çıldırmadı mı? Khal sadece güçlü değildi, bölümler ilerledikçe eşine yüreğini açtı. Hepimiz tam da o bölümlerde ekran karşısında eriyip gitmedik mi? Olan biten aslında tam olarak bu değil miydi? Gücünü kimsenin sorgulayamadığı bir adamın, bir kadına ruhu ona aitmiş gibi bakması.

İstediğimiz şey bu değil mi?

En özgürlükçümüzden tutun, en edilgen olanımıza kadar hepimizin içinde yatan bir durum değil mi bu? Bana mı öyle geliyor? Gücü elinde tutan erkeğin gücünü elimizde tutabileceğimiz yine M. Becermen ’in cümleleriyle “…Yani gücün arkasındaki hakiki güç olmayı… “İstiyorum”a karşı “o istiyor” da burada anlam bulur. Erkeğin “istiyorum” unu “isteyen”, ona yön veren, yönlendiren olmayı, ister kadın. Bunu da “o istiyor” diyerek, erkeği harekete geçirerek, istekli kılarak, yüreklendirerek yapar. Kadın erkeği hem harekete geçirmek hem de uysal kılmak için kırbacı kullanır…”

Ya da belki değildir, belki tüm bunlar yanlıştır. İnsan doğası hakkında kesin cümleler kurmak ne haddimize? Özellikle modern zamanlarda sürekli değişen ve bir türlü oturmayan düşünce kalıpları yüzünden hiç kimse ne istediğini söyleyemezken, kadın-erkek arasındaki denge hakkında konuşmak en azından beni zorlar. Çünkü eğer güçlüysek ya da güçlü görünmek istiyorsak; Hayatımızda baskın bir erkeğin varlığına ihtiyaç duyduğumuzu kabul etmemize izin vermeyen düşünce kalıpları var. Bu yüzden mutsuz olmayı ama güçlü hissedebilmeyi göze alanlarımız bile var. Kadının da, erkeğin de güçlü olabileceğini ve bunun kırılgan egolarımıza bir zarar vermemesi gerektiğini bir türlü öğrenemiyoruz.

Belki de hepimiz korkuyoruz. Toplum tarafından yargılanmaktan tutun, kalbimizin kırılmasına kadar birçok şeyden ama en önemlisi güçsüz gözükmekten.

Derin konular, içine bir kez girildiğinde uzun zaman çıkılamayacak kadar derinler hem de o yüzden en iyisi Khal Drogo’ya geri dönelim. Karakter çok sevildi, bunda karakteri canlandıran Jason Momoa’nın etkisini yok sayamayız, elbet. Bedenini geçelim zira o konuya değindiğimizde kadınların onu sırf bedeni için beğendiği algısını desteklemiş oluruz. Benim odaklanmak istediğim yer oyuncunun bakışları ve sesini kullanım şekli. Bir erkeğin bir kadını önemsediğini nasıl anlarsınız?

Ona hediyeler almasından ya da orada burada fotoğrafını paylaşıp altına ergen yorumları atmasından mı? – Profil fotoğrafına ikimizin fotoğrafını koy ki herkes beni çok sevdiğini bilsin. ( İt means: Öz saygım sıfır ve bana olan sevgini o küçücük fotoğraftan analayabilirim çünkü bu bana yetiyor. Derinliğim bu kadar) Ben bakışlar ve ses tonundan anlıyorum ve en çok bunlara dikkat ediyorum ki Khal Drogo’nun dizi boyunca yaptığı şey de tam olarak bu. Kendi dünyasının en güçlü adamı, eşine öyle bir bakıyor ki. İzlerken şöyle diyorsunuz; “Erkek, kadınla gurur duyuyor, onu seviyor ve ona çevredeki her şeyden daha fazla değer veriyor.”

Yazının önceki halinde oyuncunun bakışlarıyla hükmettiğinden bahsetmişim, bugün bunları yazarken bunun ne kadar doğru bir kelime olduğu konusunda çekincelerim var. Hükmetmek bir çok yere çekilebilir, o yüzden; Khal Drogo’nun bakışlarında ilkel bir güç var demeyi tercih edeceğim. Zira her fırsatta eleştirdiğim aşağılayıcı tavırla – erkek kadından üstündür, bizim eşitimiz değilsiniz– hiçbir ilgisi olmayan bir otoriteden bahsediyorum. Erkeklerin hüküm sürdüğü ve kadınların hiç önemli olmadığı topraklarda sevdiği kadın için savaş çıkartmayı göze alan bir adamın otoritesinden ve hükmeden tarafından bahsediyorum.

Anlatmaya çalıştığım şey, çağlardır kadınları ikinci sınıf varlık ve ya sadece bedenden/rahimden ibaret gören zihniyetin tamamen zıttı, sevildiğini hissetmekten bahsediyorum. Sırf rahmi olduğu için biyolojik olarak aşağı konumlandırılmaktan farklı, değeri görülen ve bilinen bir kadın gibi hissettirilmekten. Bundandır hiç yadırgamadım ben dünyanın Khal Drogo adıyla inlemesini ve oyuncunun bir anda en popüler oyuncular arasında anılmasını zira sevgili Jason Momoa ya da dizideki ismiyle Khal Drogo; güzel bakıyordu.

Dudaklarını kımıldatmadan, sadece gözleriyle konuşabiliyor. Karşısındaki kadını sevdiğini saçma sapan jestlere gerek duymadan hissettirebiliyor. Onu övmüyor, şımartmıyor, ilgisini bilinen -ve gösteriş için herkesin karşısındakinden beklediği- yollarla göstermek yerine sevginin en saf – en ilkel haliyle yansıtıyordu. Bir adamın gülümseyişinden sevgisini okuyabildiğinizi düşünün, bakışlarıyla size sarıldığını. Ağzınızdan çıkan her sözcüğü “gerçekten” dinlediğini ve sözlerinize önem verdiğini.

Erkeğin egemen görüldüğü ve pek değerli olmadığımız topraklarda, hatta dünyada birinin sizin düşüncelerinizi önemsediğini, sizin hakkınız için sizinle birlikte savaştığını. Sizi onların hakimiyet kurdukları kötülük çukurunda koruduğunu… Korunduğunuzu hissettiğinizi düşünün? Ne kadar zamandır kayıp bu his ya da ailemizden biri dışında hissedebildik mi korunduğumuzu? Ailemizde hissedebildik mi? Bakın bunun kadınlar güçlüdür konusuyla bir alakası yok. Gerçekçi olalım, kaçımız gece kulağımıza kulaklıklarımızı takıp hiç korkmadan ara sokaklarda yürüyebiliyoruz? Boş toplu taşıma araçlarına gönül rahatlığıyla binebiliyoruz? İstediğimiz gibi yaşayabiliyoruz?

Bu tamamen tahmin ama belki de bu yüzden sevilmiştir bu karakter. Dünyanın en kaba, en vahşi, en ilkel varlığı olsa da içinde yoğurulduğu kaptan çıkabildiği için. Sevgiyle bir şeylerin değişebileceğini gösterdiği için, bir kadın için dünyaya savaş açabilecek kadar aptal olduğu için. Çünkü aşk aptallıktır ve hepimiz o aptallığı bir kez olsun deneyimlemeyi hayal ederiz.