Etiket arşivi: politics

Süphe, İnanmak ve Yalnızlık üzerine |Unbelievable

“Hırsızlık ya da başka bir suç ihbarı olduğunda mağdurların bizi anlattıklarının doğru olduğuna ikna etmelerini beklemiyoruz. Bu yalnızca tecavüz vakalarında böyle.”

Kuşkusuz Netflix’in en iyi dizilerinden olan Unbelievable, ülkemizde çekilseydi, adı ne olurdu?, diye düşünmeden duramıyorum.

Olağan?

Belki

Zira durumumuz öyle içler acısı bir hal almış ki, diziyi izlerken bir an bile “Böyle bir şey olamaz” diyemedim. Unbelievable, bize Marie Adler’ın – Takma isim – gerçek hikayesini anlatıyor. Marie, bir gece kendi evinde, kendi odasında uyurken tecavüze uğruyor. Bunun bir önemi var mı? Sokakta, başka bir evde ya da herhangi bir yerde tecavüze uğrayan kadınlardan bir farkı var mı? Hayır, yok. Sadece “Orada ne işi varmış?” sorusunu ekarte etmiş oluyoruz.

Devam edelim.

Olayı polise bildiren Marie, ilk ifadesi alındıktan ve genel kontrollerden geçtikten sonra ifadesi alınmak üzere merkeze çağırılıyor. Defalarca… ve ifadeler birbiriyle uyuşmayınca… o stres altında uyuşabilirmiş gibi. – Marie tecavüze uğramış biri gibi davranmadığı için – ? – en başta en yakınları tarafından yalancı ilan ediliyor, yalan söylediğine inandırılıyor, yalan söylediğini söylemek zorunda kalıyor ve olay, diğer kurbanlar ortaya çıkana ve olayı iki kadın dedektif ele alana kadar kapatılıyor. En azından, erkek adaletin gözünde bu kapanan bir dava.

Dizinin devamını detaylı olarak anlatmayacağım, benim değinmek istediğim konu diziden uzak fakat bize oldukça yakın bir konu. Dünya, kadınlar için bir cehennem. Evet, bunu her yerde görebiliriz. Çığlık atan kadınların sesinde duyabiliriz. Burası bizlerin cehennemi fakat biz, cehennem ateşine bir tık daha yakın bir kattayız. Her gün yeni bir -hatta birkaç – kadın cinayeti haberi alırken, haberini okuyamadığımız nice kadın olduğunu da biliyoruz. Tecavüzcüsüyle evlendirilen, tecavüzcüsünden korktuğu için susan ya da tecavüzü normali haline getirmiş kadınların ülkesindeyiz.

Kulaklarımız sadece cinayetleri duyabiliyor. – Zar zor

Tecavüze ise sağırız.

Kulaklarımız o sessiz çığlıkları duymamak üzere kodlanmış gibi. Bundandır, bu dizi ülkemizde çekiliyor olsaydı. “İnanılmaz / Akıl Almaz” ismi, son derece saçma olurdu, gibi geliyor. Zira mağdura inanılmaması durumu, bizim normallerimizden biri. Biz daha çok mağduru suçlamak üzerine uzmanlaşmış durumdayız. Topraklarımızda besleyip büyüttüğümüz ataerkil kötülüğün ellerindeki kanı görmek yerine, çamuru kadının üstüne sürmekte hiç sıkıntı yaşamıyoruz.


Sözün özü.

Unbelievable’ı izleyin. Çevrenizdekilere izlettirin, zira dizi alıştığımız erkek bakış açısı yerine ilk defa ne polis ne de suçlu gözünden sunuluyor. Olayı, bütün çirkinliği, içinden çıkılamayan çaresizliği, yalnızlığı mağdurun gözünden izliyoruz. Mesleklerdeki kadın ve erkek yaklaşımı farkını ve bu farkın neden ortadan kalkması gerektiğini net bir şekilde görüyoruz. – Bakarsınız kendinize ders bile çıkartırsınız –

Kim bilir, belki empati yapmayı öğreniriz? Belki içimizdeki acıları sese dökme cesareti buluruz.

Bir alıntıyla – en vurucularından biriyle – kapatalım.

( Bu son sahnelerden birinde, mağdurlardan birinin sorduğu sorudur.)

“Neden beni seçtin?”


“Ne yapıyordum da benim peşime düşmek istedin? Onu yine yapmaktan çok korkuyorum. Artık çimlerimi sulamıyorum, cam kenarında kitap okumuyorum. Rutinler insanı savunmasız kılar derler, hangi rutinim varsa yapmayı bıraktım. Dünyamı çok küçük hale getirdi ve hala güvende hissetmiyorum. Yaptığım şey neydi? Bilirsem, yaptığım o tek şey neydi bilsem yapmayı bırakabilirim, diye düşünüyorum ve belki o zaman hayatımı geri alabilirim.”

Düşünme, Dil ve Ölüm üzerine | Kadın meselesi

“Humanum impotentiam in moderandis, et coercendis affectibus servitutem voco”

Son birkaç gündür, bilgisayarımda temizlik yaptığım sırada bulduğum bloglara/ dergilere yazdığım eski yazıları okuyorum. Eskiden – ki burada en az 10 yıl öncesinden bahsediyoruz – güncel olayları – genellikle kadın cinayetlerini – takip eder ve onlar üzerine yazardım. Üretkenliğimi kaybetmem ile günde 2 -bazen 3 – cinayet işlenmesinin, ülkenin yavaş yavaş bir cehennem simülasyonuna dönmesinin bir bağı var mı? O soruyu henüz cevaplandıramadım. Fakat şunu farkettim, zamanda ne kadar geri gidersem gideyim, yazıların altına linklediğim haberlerde kullanılan dil, yorumlarda sorulan sorular neredeyse hep aynı.

Düşünme ve dili kullanma şeklimiz zihinlerimize öyle bir kodlanmış ki, kurduğumuz cümlelerle dikkatleri ister istemez erkeğin üzerinden alıp kadına odaklıyoruz. Dilbilim üzerine çalışmalar yapan Julia Penelope’nin, daha önce de birkaç konuşmada kullanılan örneklemelerinden birini kullanırsak daha doğru anlatacağım sanırım. Kızının gözleri önünde, eski kocası tarafından canice öldürülen Emine Bulut’u ele alalım ve olası haber başlıklarını kurgulayalım. – Zamanında çıkan haber başlıklarını tam olarak hatırlayamıyorum

Eski kocası Emine Bulut’u öldürdü.

Emine Bulut, eski kocası tarafından öldürüldü.

Genç kadın öldürüldü.

Kıskançlık genç kadının sonu oldu.

Görüldüğü gibi erkeği işin içinden öyle güzel bir şekilde sıyırdık ki nasıl olduğunu biz bile anlayamadık. Başta fail durumda olan erkek, ortalara doğru yok olurken en sonunda işin içinde ne kadının adı, ne de eylemin dehşeti kaldı. Her şeyi romantikleştirmeyi adeta görev edinmiş yazı dili, cinayeti bir şekilde kıskançlığın doğal sonucuymuş gibi göstermeyi başardı. Bir şekilde eylemi gerçekleştiren yerine mağduru suçlamayı – bu basit bir güç sorunu olabilir, olmayadabilir – alışkanlık edinmiş durumdayız ve dolayısıyla, işlenen her cinayette zanlının sebeplerini kurcalamak, hesap sormak, sorgulamak yerine “Bu kadınlar niye bu erkeklerlerle çıkıyor?”, “Neden bu erkekleri çekici buluyorlar?”, “Neden bu adamlara dönüyorlar?”, “O partide ne giymişti?”, “Yaptığı ne aptalca” ,” Niye bir otel odasında bir grup erkekle içki içiyordu?” “Neden o saatte, o plazadaydı?”, “O sokakta ne yapıyormuş?”, “Zaten balerinmiş”, “Zaten parasını kendi bedeni üzerinden kazanıyormuş” “Otobüste neden yalnız kalmış?” vb yorumlara başvuruyoruz.

Art niyetli olanımızdan, konuya art niyetle bakmayana kadar çoğumuzun aklından ister istemez bu düşüncelerden en az biri geçiyor. Soru, vicdanı olanları kendinden tiksinmeye kadar götürüyor, o ayrı konu fakat durum aslında çok daha gerilere, hatta en zamanın başlangıcına kadar dayanıyor. Düşünce şeklimizdeki içinden çıkılmaz tekrarın sebebi, bütün bilişsel yapımızın kurbanı suçlayacak şekilde kurulu olması. Çoğu tamamen bilinçsizce yapılan yorumlar, zira bütün bilişsel yapımız kadınlar, onların seçimleri, ne yaptıkları, ne düşündükleri ve ne giydikleri hakkında sorular sormak üzere düzenlenmiş durumda. – Öyle diyorlar – İş, bunu dillendirmek ya da düşünce süzgecinden doğru bir şekilde geçirip- geçirmemekte bitiyor aslında. Tarihin – ve dolayısıyla ataerkil düşüncenin genimize kodladığı bazı şeyleri kırabildiğimiz sürece değişimi gerçekleştirebiliyoruz.

Peki, bu bizi nereye çıkartıyor?

Değiştirebildik mi? Değiştirebilecek miyiz? Ne yapabiliriz?

Ülkemizde son dönemlerde her gün en az 2 ya da 3 kadın öldürülüyor. Cinayetlerden bazıları aydınlanırken, bazıları aydınlatılamıyor ya da aydınlatılmasına izin verilmiyor… çeterfilli meseleler. O konulara hiç girmeyeceğim çünkü içinden çıkabileceğimi/ içinden sağlam çıkabileceğimi düşünmüyorum. Belki sonra… Sadece sizden son zamanlarda öldürülen kadınların isimlerini internet üzerinde aratmanızı istiyorum. Haber başlıklarına, düşüncenin vicdan süzgecinden geçmemiş, geçememiş -olmayınca ne yapsınlar – halini gözler önüne seren yorumlara bakın.

İtiraz etmek/ tartışmak yerine başlığı yeniden siz atın.

İntihar değil, cinayet deyin mesela.

Kıskançlık kurbanı değil, sevgili/nişanlı/koca/eski koca kurbanı deyin.

Aşk cinayet işletmez, kanlı ellerinizi, zehir saçan dilinizi aşkın üzerinden çekin deyin.


Zamanın Başından getirdiğimiz Düşünceler ve bir kaçış olarak evlilik üzerine | Sheri Radford – Bu Senin bildiğin peri masallarından değil


Bir çoğumuz peri masallarıyla büyütüldük. Prensesin içine düştüğü zor durumlarda korktuk, Prens gelip onu kurtardığında nefesimizi verip gülümsedik. Pek çok kız çocuğu bir kurtarıcı figürü idealize etti. Pek çoğu bunun geleceğe nasıl yansıyacağından habersizdi. Benim favorim Uyuyan Güzel’di. Prens’in gelip onu uyandırmasını ve büyüyü bozmasını heyecanla beklerdim.

Çocukluk heyecanı devam etse güzel şey fakat hepimizin bildiği üzere işler öyle yürümüyor – ne yazık ki – binbir hevesle prensimiz ilan ettiğimiz adamlar tarafından her gün, her saat öldürülüyoruz. Peki, bunun tek suçlusu gerçekten erkekler mi? Yoksa, erkekler tarih sahnesinde baskın konuma geçtiğinden bu yana kendi konumunu – arkada ve edilgen kalmayı kabullenmiş bizlerde de az da olsa suç var mı? –


Prenses Candi sıradan bir prenses değildir. Matematik problemleri çözmeye bayılır, annesi bir turşuya dönüşmüştür ve yaşlı prenslerin ona uygun olmadığının farkındadır.

Bu yüzden kral babası Candi’nin evlenme zamanının geldiğini açıklayınca, bir koca bulma işini kendi üstlenmeye karar verir. Böyle birinin nasıl bulunacağını bilmediğinden ilham almak için peri masallarına başvurur ve kurbağa öpmekten, ejderha öldürme yarışı düzenlemeye kadar her yolu dener. Peki, Prenses Candi Prens Çekici’yi bulabilecek midir? Yoksa bütün bulduğu bir grup hilebaz, koltukaltından ses çıkaran ve ağlak oğlan mıdır?

“Ve sonsuza dek mutlu” yaşamaları mümkün müdür?


Sheri Radford tabulara güzel bir tekme atıyor. Küçük kızlara prenslerinden alacakları öpücükle tüm kötülüklerden kurtulacakları bir hayal dünyası değil, kendi maceralarını doyasıya yaşayacakları bir hayal dünyası kuruyor. Kendi kararlarını verebildikleri, el işiyle uğraşmak yerine matematikle uğraşmayı tercih ettikleri, zor durumlardan kendi zihinsel yetenekleriyle kurtulabildikleri bir dünya.


Neredeyse reklamını yaptığım bu masal Sheri Radford’un “Bu Senin Bildiğin Peri Masallarından Değil” isimli kitabında anlatılıyor.

Geçelim.
Asıl konumuza.
Mümkünse.

Bir süredir evlilik üzerine düşünüyor, evliliğin zihinlerimize yerleşme biçimine, bizden beklenenlere, beklenenlerin nasıl ortaya çıktığına kafa yoruyordum. Fakat sanırım en çok merak ettiğim, insanı bağlayan, hem de çok sıkı bağlayan zincirlerin nasıl olup da bu kadar fazla renkle gizlenip, reklam edilebildiğiydi. Zincirler bağlanıp, anahtar denize atılana kadar nasıl olup da kimse göremiyordu.

İçinde bulunduğum durumla daha iyi bağ kurabilmeniz için detaylandıralım; meslek seçimim yüzünden uzun bir dönem boyunca ergenlikteki kız çocuklarının evliliği bir kaçış olarak -şaka da olsa – kullanmasını dinledim. Sistemin ya da ailelerinin onlardan istediğini karşılayamamaları durumunda kaçış yönleri genelde tek bir yöne çıkıyordu.

“Kazanamazsak evleniriz.”

“İş bulamazsak evleniriz.”

“Evlendiğimde neden çalışayım ki?”

Bunu kendimize neden yaptık? Cevaplamaya çalıştığım asıl soru bu, neden her bireyin kendi hayatının kurallarını koyduğu evrenler yaratmadık?

Prens, Prenses’i kurtarmak zorunda mıydı?

Prenses kalede kapalı tutulmayı kabullenmek zorunda mıydı? Neden savaşmadı, neden çaresizlik içinde ağlamak yerine savaşmadı? Masallarımızda savaşan, çarpışan, didinen kadınlar yerine neden hep iki ucu anlattık? Fettan kadın ve diğeri -ezilen, itaatkar olan –

Bize sınırlar çizdiler, çizgileri öyle güzel, öyle göz alıcıydı ki çok uzun süre sınırların bizi şekillendirmeye çalıştığını fark etmedik bile. Fark edenleri yabancıladık, ötekileştirdik. Ataerkinin her yere yayılmasına, uyku öncesi masallarına bile sızmasına izin verdik. Mükemmel eşler olmak için yetiştik, yetiştirdik.

Kadını güçsüzleştirip, erkeğin omuzlarına belki de taşıyamayacağından fazla yük yükledik. Bunu sadece erkekler yapmadı, çocuklarımıza o masalları anlatan kadınlar vardı. “Sen erkeksin/ sen kızsın” diyen kadınlar olduğu gibi. Evlenmemiş genç bir kadına “Kadın” denilemeyeceğini bağıra çağıra savunan kadınlar olduğu gibi. Erkeğin eylemini sorgulamak yerine “O kızın o saatte orada ne işi varmış?” diyenler olduğu ve olacağı gibi.

Sheri Radford tam olarak yapmamız gerekeni yapıyor, artık yeni masallar yazmalıyız. Fettan ya da itaatkar kadın ikileminden kurtulup, kendi işini kendi gören, kendi seçimlerini yapabilen, hayat sahnesinde erkek ile eşit olduğunu bilen kadınlar yazmamız ve çocuklarımıza okutmamız gerekiyor. Bundandır, elinize geçerse Sheri Radford‘un masalını mutlaka okuyun.






Kusursuza Erişmek |Bekaret, İstismar ve Sınırlar üzerine | I. Kısım Grace

Mükemmelleşebilir canlılar olarak doğduk ve asla mükemmel olamayacağız.” diyor Arendt. Bu cümlenin gerçekliği ve aksini kanıtlamaya fersah fersah uzak oluşumuz eskiden canımı sıkardı. İnsanların ve insanlığın değişebileceğini umduğum zamanlardı. Şiddet bizden biri olmamıştı, sokaklarda yürürken onun neye benzediğini bilsek dahi her köşebaşında görebileceğimiz kadar çok insanda ortaya çıkmamıştı. Tarih içinde bir çok düşünürün işaret ettiği vahşi yanımız,henüz  medeniyet kabuğunu çatlatıp dışarı çıkmamıştı ya da biz onu saklamakta şimdi olduğumuzdan çok daha yetenekliydik.

Birkaç ay önce İrlanda’nın Corl kentinde 27 yaşında bir adamın, 17 yaşındaki genç bir kıza tecavüz ettiği için yargılandığı davada; avukat, genç kızın iç çamaşırını kanıt olarak sundu ve  “Bu kanıt kızın sanığa ilgi duyduğu ve biriyle buluşup, onunla birlikte olmaya açık olduğu ihtimalini gösteriyor. Kızın nasıl giyindiğine bakın, üzerinde dantelli bir tanga vardı.” savunmasını yaptı.
 

Bu sadece bir örnek ve biliyorum ki ışıkları kendi topraklarımıza çevirdiğimde binlercesiyle karşılaşacağım. Öyle ki örnekler arasında kötüyü değil, iyiyi aramak zorunda kalacağım. Yine de her seferinde, dünyadan bihabermişim gibi aynı şeyi yapıyorum. Şaşırıyorum, irkiliyorum, kanım donuyor olanlar karşısında. Bir çamaşır ve rıza arasında bağ kurmaya çalışıyorum. Kadının rızasının bir kumaş parçasına bağlanmasını yadırgıyorum önce, sonra aklıma namusun dünyanın neresinde olursak olalım buruşuk bir deri parçasına bağlandığı ve kadının zamanın başından beri biyolojik farklarından ötürü hem kutsal hem de şeytan ilan edildiği gerçeği geliyor. Dünya değişiyor ve gelişiyor,  fakat zihinlerimizin o ilkel köşesinde birkaç şeyi değiştirmekte güçlük çekiyoruz. Bunlardan biri;

Kadının sınırları.

 

Dünyanın bir ucundan, diğer ucuna değişmeyen birkaç şeyden biri de bu değil mi? Dinler, renkler, diller değişiyor ama bir yere geliyoruz ki orada herkes aynı. Bilinçlerin gelişemeyen o ufacık kısmında herkes kadını, kendi bacaklarının arasına hapsedip incecik bir zarla bağdaştırıyor, buna göre düşünüyor ve hareket ediyor. Sanki kadın  küçücük bir deri parçasından ibaretmiş gibi.
 
Dünyadaki tüm kadınların sokaklara döküldüğünü düşünelim -ki caddeleri dolduran, haklarını savunan kadınları da görmemiş değiliz. Soru şu; Sokaklarda sesimiz kısılana kadar bağırmamıza rağmen sesimizi duyurabiliyor muyuz? Üstüne basa basa dile getirmemize rağmen bedenimiz bize ait mi? Erkek düşüncesinde, bedensel tatmin aracı olan görüntümüzün bir zihni olduğu gerçeği kabul görüyor mu? Gerçekten eşit miyiz yoksa kadın zamanın başından beri ona uygun görülen itaatkar rolünde kalmaya devam mı ediyor?
 
Sorunların en basitinden – ve en içinden çıkılmaz olanından- başlayalım; Bekaret. Cinayet sebeplerinin en kurnazı. Binlerce adı var onun fakat en tehlikelisi hiç kuşku yok ki “Namus”
 

Uç örnekleri konunun dışında tutalım, Türkiye’de yetişen kadınlar olarak hepimiz kızlık zarının bekaretin kanıtı olduğunu düşünerek büyütüldük. Evlendiğimiz gece zar yırtılacak ve kanama gerçekleşecekti. “Masumiyetin” kendini kırmızıyla kanıtlaması bile garipti ama kimse bunu önemsemedi. Kadının özeli çarşaf çarşaf sergilenirken, gittikçe büyüyen bir çığ gibi genişledi etkisi.Kan yoksa bekaret yok, bu bir neslin kabusu değil miydi? Bu nice kadının ölümüne, nice istismara sebep vermedi mi?

Şimdi geri çekilelim ve manzaraya uzaktan bakalım; neredeyse zamanın başından beri, kadına hiç değer vermeyen dünyada kadının bir parçası kutsallaştırılıyor. Bu öyle bir süreç ki her şeyin başında erkek ile eşit olan kadın, bir süre sonra metalaşıyor ve hayır, tahmin edilen ya da sürekli öne sürülenden öte bunu sadece erkekler yapmıyor. Kötülük çoğu zaman yine bir kadından geliyor.

Bekaretin kutsallığıyla büyütüldük. Bedenimizdeki küçük kıvrımlı bir derinin yaşamımızın en önemli değeri olduğu hakkında hikayeler dinledik. Kişiliğimiz önemli değildi, eğitimimiz, neler yapmak istediğimiz, olası başarılarımız, hayallerimiz… hiçbiri önemli değildi. Bu anatomik bir farktan da öte, erkeklerin yönettiği toplumun kadınları kontrol etme şekliydi. Vücudumuzun bir parçası olan buruşuk bir deri, kendi işlevinden çıkıp bir silaha dönüştü. Namlusunun ucunda daima bizim olduğumuz bir silaha.Bu noktada diyebiliriz ki; Bekaret basit bir zardan ibaret değil. Uğruna cinayet işlenen, bir insanın özlük haklarını kolayca yok saydırabilen bir şey ufacık, incecik hatta varlığı bile kesin olmayan bir zardan ibaret olamaz.

Bu dünyaya kadın olarak geldiysen, o kromozomun bacağı eksik değilse… O ikinci bacak yanında prangaları da getiriyor ve bu prangalar, şiirdeki gibi romantik bir anlamla da gelmiyor. Prangalar, Grace’in boynundaki tasma. Yürüdükçe arkasında iz bırakıyor, öyle ağır ki insanın ruhu ağrıyor. Ve sessizliğin içindeki o sessiz çığlıklar… Neredeyse 3 evden birinden yükselen o acı çığlıklar, içimizden yükselen çığlıklar.

O sese tahammülümüz yok. Kimse, hiç kimse o sesi duymak istemiyor. Duysa bile artık önemsemiyor, öyle alışılmış ki.

Bizimkisi yaşamımıza oya gibi işlenmiş bir çaresizlik.

Evet, onu -ruhumuzu-  hapseden biziz, dur demeyerek dönen çarkların önüne bir engel koymayarak biz yapıyoruz bunu. İnsanlığın üreme güdüsünü keşfettiğinden beri kadının üstüne yüklenen kutsallık yükü ve basit, mide bulandıracak kadar basit bir masumiyet/temizlik anlayışıyla dönüyor  çarklar. Ne yazıktır ki dünyanın neresinde olursa olsun kadınlar yaşamlarını kendilerini koruma üzerine kuruyor. Yaşamak için geldikleri bu dünyada daima defansif bir rol oynamak zorunda kalıyorlar. Zira egemen olanın gücünü koruma yöntemi bu, onun  egemenliği hakkında aksi bir fikir bile üretilemiyor -üretilse de içinde kadınların da olduğu bir kitle tarafından yok ediliyor.  Bundandır kadın daima göğsüne kızıl bir damga yeme korkusuyla yaşıyor. Hep aynı cümleler tekrar ediliyor;

Senin bu dünyadaki görevin itaat etmekten ibaret. Bedenini korumak zorundasın, bekareti kaybetmek, erkeğin iştahını kabartmak bir kusur, sakın ağzını açayım deme, sakın söyleme. Dik durma, kahkaha atma, dans etme, yaşamdan keyif alma, tek başına dışarı çıkma.

 
Kendinize karşı dürüst olun. Pek çoğumuz aynı lanet korkuyla karşı karşıya gelmedik mi? Hayatımızda en azından bir kez etiketlenmedik mi? Ya da haydi olumlu olalım, en azından bir kez bununla uyarılmadık mı? Bugün hala küçük yerlerde genç kadınlar erkek arkadaşlarının varlığını ailelerinden saklamak zorunda kalmıyor mu? Ya da herhangi bir şekilde ilk birlikteliklerinde kanamaları olmadığında –bunun tek sebebi kadının bakire olmaması değildir. – kendilerini eksik/suçlu hissetmiyorlar mı?
 
Bu topraklarda hor görülme korkusunun gölgesi olmadan büyümüş kadınların azlığının farkında mıyız?  Merdiven altı kürtajların, bebek ölümlerinin, yanlış evliliklerin sebebi bu değil mi? Her gün karşımıza çıkan ölümlerin sebeplerinden biri bu değil mi? 
 

Etek giydiğimizde ya da üstümüzde erkekler tarafından belirlenen sınırların dışına çıkan bir şey olduğunda, ne kadar baş kaldırmış olursak olalım o rahatsız edici kaşıntıyı hissetmiyor muyuz? Çünkü yok, ne dersek diyelim; Başımızı ne kadar kaldırırsak kaldıralım. Kendimizi sokakta yürürken üstümüze dikilen o hadsiz ve utanmaz bakışlara karşı hazırlamanın bir yolu ya da yöntemi yok. Zira egemen olan onlar. Başımıza bir şey gelse ve hiçbir suçumuz olmasa bile, bir kulp bulunup suçlu ilan edileceğimizi bilmiyor muyuz? Biz kadınız, sadece erkeklerin gördüğü bir kuyruğa sahibiz. Bizim lanet kirpiğimiz bile bir tahrik ögesiyken ne yapabiliriz ki? Tüm bunlar olup biterken yapmamız gereken şey ; Toplum denen canavar  düştüğümüz anı beklemiyormuş gibi  davranmak mı?

Böyle mi olacak?

“Kadınlara boşuna tecavüz edilmediğini öğreten dünya”‘nın öğrettikleriyle mi solup gideceğiz? 

Dogville’in Grace’ini hatırlayın. Onun çaresiz sessizliğini en derininizde hissetmediğinizi söyleyebilir misiniz? Cesur kadınlara neler olduğunu az çok bilirken ve sesimizi duyurabilsek bile, en başta kendi hemcinslerimiz hatta belki en yakınımız tarafından taşlanacağımızın farkındayken nereye kadar çığlık atabiliriz? Soraya’nın kırgın kabullenişi içimize kök salmadı mı? Onu, Grace’in tüm şehri yakması gibi yakmak istemiyor muyuz?

Çünkü hepimiz biliyoruz, eminiz. O ilk taşı, bir kadın atacak. Kendi çaresizliğine öfkeli, sesimizi çıkardığımız, buna cesaret edebildiğimiz için bize daha da öfkeli bir kadın. Çünkü o korkmuş olacak, iliklerine kadar korkutulmuş olacak. Çünkü biz… Biz kendi sesimizden korkarız. O ilk çığlığı attığımızda, yıllardır duymayan birinin ilk kez kendi sesini duyduğu gibi ürkeriz hatta. Kendi isyanımız korkutur bizi, zira bu öğretildi.  Biz susmayı öğrendik. İlk “Sus” dendi bize “Kadın kısmı her şeye karışmaz” hele “elinin hamuruyla erkek işine” hiç karışmaz.

Sustuk.

Sustuk çünkü başkaları tarafından kabul edilmemeye karşı büyük korku duyan bünyelerimiz, mahalle baskısına baş kaldırmak istemedi. Bu böyledir, herkes bilir. Kötülenmekten yatağın altından çıkacağını düşündükleri yaratıktan bile daha çok korkarlar. Ensemizdeki gözler, başımızın üstünde sallanan kılıç gibi keskindir. Çocukluktan beri toplum kendi hastalıklı sınırlarını işlemiştir bize. Bu böyledir. İnsan hakları ne derse desin, ataerkinin hüküm sürdüğü toplumda eşitlik ve özgürlük, ancak yazı üstünde uygulanabilirdir.

Herkes bilir.

 

 
 

 

Dogville | Komşunun Acısı, Merhamet ve İstismar Üzerine

Lars von Trier’in Dogville’i şiddet üzerine yapılmış en vurucu yapıtlardan biridir. Dogville bir filmdir, bir hikayedir, bir tiyatro oyunudur. Dogville bizi koruyan duvarlardan sıyrıldığımızda içinde bulunduğumuz, yoldan çıkışına bahane uydurduğumuz dünyadır.

Görmediğimiz sürece sesimizi çıkarmadığımız, görünür hale geldiklerinde ise kendimizin bile zor duyduğu isyan cümlelerini tekrarlamaktan öteye geçmediğimiz bir dünyayı serer gözlerimizin önüne. Eylül ve Leyla’yı şu zamanlarda hepimiz hatırlıyoruz, peki diğerlerini? İsmini bilmediklerimiz umurumuzda mı? Geçmiş ölümler, çocuk gelinler, çocuk anneler, tecavüz kurbanları?

Oturduğumuz yerden konuşmak kolay değil mi?

Gelin biraz filmi hatırlayalım.

Dogville bize sıradan insanları gösteriyor. Kanımıza girmesinin sebebi belki de budur. Onda filmlerden alışık olduğumuz abartılı karakterler ya da sahneler yok, film alabildiğine sıkıcı. İç karartıcı, alabildiğine gerçek. Dogville Amerika’da bir yer ama her yer olabilir. Mesele de bu ya, Dogville sanki bizim sokak.

Film Thomas Edison’la başlar, kendince yazar ve gönüllü ahlak filozofu Tom, insanların onu ciddiye almaları için bir yöntem aramaktadır. Ona bir hediye lazımdır ve şansa peşindekilerden kaçan Grace’in yolu oraya düşer. Grace’in, Thomas’ın yol göstericiliğinde başladığı hikaye; Thomas’ın izleyici, kendisini kurbana dönüşmesiyle gelişir.

Dogville iyilik örtüsü üstündeyken küçük, sevimli, kendi halinde bir kasabadır. Grace kaçtığı dünyadan kurtulabilmek adına bu kasabaya ve insanlarına dört elle sarılır. Kendini sevdirmek adına didinir fakat bir süre sonra, iyilik örtüsü yavaş yavaş kalkmaya başlayıp kasaba halkı zaaflarını ona karşı kullanmaya başladığında işin rengini görürüz. Kabusu ateşleyen Chuck, Grace artık dayanamayıp kaçmak istediğinde parası olmadığı için ona kamyonunun arkasında tecavüz eden Ben ve nicesi.

Thomas, Grace yapılan her şeyi sıradanlaştırıp kaza süsü verse de Grace yapılan hiçbir şey kaza değildir. Sıradan da değildir. Kasabanın gizlenen ya da sonradan ortaya çıkan kötülüğü aklımıza “İnsan kurt mu, kuzu mu?” sorusunu getirebilir. Bunun üstüne uzun uzun tartışabiliriz, fakat bunu sonraya bırakıp; şiddetin normalleştirilmesi konusuna eğilelim.

I

“Komşunun acılarını hak ettiğini savunmak kesinlikle bütün ahlaksızlığın kaynağıdır.” diyor Emmanuel Levinas. Tam olarak bu noktada durup, bu cümlenin içimizi parçalamasını bekleyebiliriz ya da derin bir nefes alır ve yozlaşmamızı kabul ederiz. Zira hepimiz biliyoruz, okuduğumuz bu cümle bizi birkaç saniyelik bir sorgulamanın ötesine götürmeyecek. Özümüze,en içimize işlemiş olan zalimlik bizi hiçbir zaman terk etmeyecek. Belki başlangıcımızdan beri orada olan, belki de modernliğin nimetleriyle filizlenen bu tohum hepimizin içinde. Bazıları bunu eyleme dökerken, bazıları yapılanları izlemeyi seçiyor, aradaki tek fark bu.

Zygmunt Baumann bu bağlamda “Zalim eylemler gerçekleştirme yetisi ile ahlaki duyarsızlık arasındaki bağ nedensellikten öte bir bağdır.” diyor.

Ona karşı bir argüman geliştirebilir miyiz?

Her gün hatta her dakika gerçekleşen, bir şekilde karşımıza çıkan, neredeyse bizden biri olan “Kadına şiddet” konusunu ele alalım. Öldürülen, darp edilen, psikolojik şiddete maruz kalan kadınlar aklımızda kaç saniye yer ediyor? Ya da soruyu şöyle değiştirelim, katledilen bir insanın ardından “Etek giymeseymiş.”, “O saatte orada ne işi varmış?” vb. cümleler kurmak hangi yönümüzü işaret ediyor?

Hobbesyen bir bakış açısıyla duruma bakarsak, insanın tohumunda kötülük/kaos olduğunu söyleyebiliriz ya da Baumann’ın dediği gibi “Daima her uygar insanın içinde pusuya yatmış bir yabani vardı.” cümlesini kullanabiliriz. Kötülüğe binlerce bahane üretebilir, üstüne tespitler yapabiliriz… ki yapıyoruz da, başımız her sıkıştığında beşerliğe sığınıyoruz. Din artık bir tür kaçış yolu, suç ortağı fakat birkaç adım geri gidip resmin tamamına baktığımızda tüm bu durumun Baumann’ın da işaret ettiği bambaşka bir yönü daha olduğunu görüyoruz.
Televizyonları açtığımızda karşımıza çıkan görüntülerin yarısından fazlasında şiddet bir şekilde içimize işliyor. Her gün ölüm ve zulme maruz kalıyor. Dizi ismi altında yaptıkları beyin yıkama seanslarında kadının “şeytanlaştırılmasını” izliyoruz. Yüzyıllar önce yasalar ya da uydurma dinler aracılığıyla yapılan işkencenin normalleştirilmesi süreci bugün televizyonlar aracılığıyla yapılıyor ki bu sadece kadınlar için de geçerli değil.
Kapısında her daim savaş olan bir Ortadoğu ülkesinde yaşayan vatandaşlar olarak kaçımız içinde bulunduğumuz durumun dehşetinin farkındayız? Her gün öldürülen masum insanlar ve askerler için “Ailelerinin başı sağ olsun” demek dışında herhangi bir eylemde bulunuyor muyuz yoksa tüm bu olanlar bizim için siyah camdaki görüntülerden ibaret mi?

Farkında mısınız bilmiyorum ama her gün ekranımıza ölü çocuk fotoğrafları düşüyor ve biz daha az darp edilenini şanslı sayıyoruz. Bir çocuğun ölümünde şans faktörünü gözetiyoruz.
Baumann bu durumu “duyarsızlaştırma” olarak açıklıyor. Vurdukları hedefleri küçük kırmızı noktalardan ibaret gören ve her şeyi bir tür oyun olarak algılamaya meyilli askerler gibi , ölen askerler ve öldürülen kadın ve çocuklar da bizim için solgun detaylardan ibaret çünkü her akşam karşımıza çıkan görüntüler gibi ihtişamlı, dramatik ve vurucu değiller. Devletlerin ya da belli toplulukların menfaatine olmadığı sürece makyajlanmıyor, hikayeleştirilmiyorlar. Şiddete kurban gidenlerin gerçek hikayesi hiçbir zaman anlatılmıyor. Topraklarımızda binlerce mülteci barınırken, insanların neden ülkelerini terkedip başka bir ülkeye “kaçmış” olabileceğini hayal bile etmiyor, etmeye çalıştığımızda da “Parlak Kırmızı”‘yla karşılaşıyoruz.

Binlerce insanı öldürebilen bir ülkeyi sona sürükleyebilen şey.

“Parlak Kırmızı.”

Bomba dendiğinde insanların aklına gelen ilk şeylerden biri bu. Kanın, ateşin, ölümün dehşeti unutulup yerini bir rengin canlılığı alıyor. Bir çocuğun bile aklında yer eden bu görüntüyü silmeye çalışmak yerine gülüyor, ona oyuncak silah almaya devam ediyoruz. Şiddet yıllar önce kovulduğu yerlere işte böyle sızıyor. Önce “Parlak Kırmızı”‘yla, ardından silahlar ve “Sen erkeksin/kadınsın” cümleleriyle. Her şeyin başında insan olunduğu unutturularak.
Post-modern çağ bir anlamda ilgi çağı. Herkes, hemen hemen her şekilde kamunun dikkatini üstünde istiyor. Descartes’ın ünlü sözünün “Farkediyorum, o halde varım”‘a evrildiği bir dönem bu. Odak noktasında insan olmak değil, bir şekilde görünür olmak var. İnsanlığın ve ona ait değerlerinin tümünün zeminden sarsıldığı, çoğunun kaybolduğu zamanlar. Lewis Caroll’un işaret ettiği gibi “Burada yerinizde durabilmek için var gücünüzle koşmanız gerekiyor.”

Dini motiflerin oldukça belirgin olduğu toplumumuza bakalım. Televizyonları ya da telefonlarımızdaki uygulamaları açtığımız her gün yeni bir propagandayla karşılaşıyoruz.

Kendini mehdi ilan edenler, Allah dediği için, ayet ve hadisleri ezbere okuyabildiği için, belagati kuvvetli olduğu için kendini “kutsal” ilan eden düzenbazlar hatta vücut sıvılarının kutsal olduğunu iddia edenler ve onların ismini bağıran, davalarını savunan ancak ve ancak böyle varolabilen post-modern insan.
Feda edilmeye hazır, yönlendirilmeye açık.

Kukla.

Başımızı çevirdiğimizde insanları yargılamayı kendine hak sayan, bir insanın buyruğuyla can alabilen ya da can veren insanlara rastgeliyoruz. Post-modern dönem kovduğumuzu umduğumuz şiddeti yepyeni onlarca yüzle karşımıza çıkartırken en güçlü kaleleri zamanın başından bu yana olduğu gibi din, ahlak gibi kodlarımıza işlenmiş alanlar. Post-modern insanlar olarak biz dünyada var olabilmek, varlığımızı belli edebilmek adına bu alanlarda aktif olmaya çalışırken insanlığımızın özünden uzaklaşıyor, belki de o öze daha da yaklaşıyoruz. Şiddet kulaklarda uğulduyor, caddelerde dolaşıyor, ekranlardan taşıyor.

Bizi insan yapan değerlerden her geçen gün daha çok uzaklaşıyoruz zira artık “ölüm” bir video oyunu kadar gerçek iken, öldürmek ya da ölmek bir insanın adını duyurması için yapması gereken şeylerden biri haline gelmiş durumda.