Etiket arşivi: Televizyon

Dil bir virüs, din bir işletim sistemi ve Televizyon’un son seçilmişi American Gods

“Ona siktiğimin gerçeğini tekrar programladığımızı söyle. Ona dilin bir virüs, dinin bir işletim sistemi ve duaların birer junk mail olduğunu söyle. Bunu ona söyle yoksa seni gebertirim.”

Pekâlâ, mesleki açıdan bakarsak ben bir ephebianım ve lanet olsun dostlarım, ne yazık ki bir paratonerim yok. O yüzden bu yazıya başıma bir şey gelmeyeceğini umduğumu söyleyerek başlamak istiyorum. Evet, yine etkileyici bir giriş yapamadım ama ben de böyleyim işte. Atsanız… Atmayın, iddialara göre kedi yerine bir muhabbet kuşu zekasına sahip olduğum için yolumu bulup geri dönemezmişim. Bunları söyleyenler halt ediyor, neyse. Beni yarın sabahın köründe kalkacak olmama rağmen bu saate kadar uyanık tutan ve deli gibi heyecanlanmamı sağlayan diziye geçmeden önce size bir soru sormak istiyorum.

“İşi düşmediği zamanlarda Tanrı’yı hatırlayanınız var mı?” ya da soruyu değiştirelim “Hangimiz inandığımızı iddia ettiğimiz şeyi gerçekten biliyoruz?” Hepimizin evinde bulunan o kocaman siyah cama çıkıp din hakkında atıp tutanların zırvalarından bahsetmiyorum, elimizin altında bulunan ama nadiren kapağını açtığımız çevirilerden de bahsetmiyorum. Açıp okuyanınız – burada çeviriyi okuyup geçenlerden bahsedilmemektedir- okuyup irdeleyeniniz var mı? Sorguluyor musunuz, yoksa sizler de tatlı su inananı ya da inanmayanı mısınız? Bilmediğiniz bir şeyi reddettiğini söylemek kolaydır ama bilmediğiniz bir şeye inanmak nasıl hissettiriyor?

Dini biliyor musunuz yoksa bildiğiniz şey, size anlatılanlar, inanmanızı istedikleri detaylar mı? Bunun üstüne bir düşünelim. Düşünelim mi? Yoksa siz yaklaşık olarak 20 gün sonra başlayacak -di’li geçmiş zaman hikayelerini dinleyip kafanızı doldurmaya hazır mısınız?

-O sırada arkadan bir ses yükselir; Üstüne vazife olmayan konularda konuşur, konuşur, konuşuuurduuu. “Dur” diyordu bilgeler “Dur, dur. Taş olursun”

Olmadı.

Her neyse, konumuz Pratchett ve Small Gods değil zaten, ben nereden ve nasıl bu konulara geldim, inanın bilmiyorum. Zihnim ilginç bir labirent, yanlış bir yere sapınca bir bakıyorsunuz ulaşmaya çalıştığınız konu yerine bambaşka bir konu çıkmış ve karşınızdaki kadın konuştukça konuşuyor.

Susmuyorum.

Konumuz, diyorduk. Konumuz birkaç hafta ya da ay önce sizlere hakketmediği bir özensizlikle duyurduğum American Gods. Merak edip kitabı okuyanlarınız var mı? O kadar tıklıyorsunuz ki hala blog okuyan insanlar olduğunu görmek mutlu ediyor beni. Bari kitabı alıp okudunuz ya da en azından Google’da arattınız mı?

American Gods’ın ilk bölümü önceki akşam malum ortamlara düştü ve sizlere diyeceğim şudur; iyi ki düştü. Elbette burada diziden bahsetmeyeceğim, önceki yazıyı okudunuz mu? Diziyi tanıtmak için başlayıp on saat kitaptan ve dünya meselelerinden bahsettim. Bu yüzden kimse benden dizi önermemi istemiyor, bu yüzden sizlere yazıyorum. Şaka bir yana, dizinin hayal kırıklığı olacağından öyle çok korkmuştum ki. Hobbit’i deliler gibi bekleyip, P. Jackson’ın sırf para için cüceler ve elflerin aşk yaşayabileceğini namüsait yerlerinden uydurması sonucu sinemada homurdanmaktan filmi izleyememiş insanım ben.

Filmleri beraber izlediğim arkadaşlarıma sorduğunuzda hatırladıkları tek şey “Olmaz ki canım, böyle olmaz” cümleleri olacaktır. Çünkü olmaz. Eskilere ve Modernlere teşekkürler, American Gods olması gerektiği gibiydi. En azından ilk bölümü değerlendirecek olursak, hiçbir şey yerinden oynamamıştı. Saçma sapan bir romantizm yoktu, belki Gölge olduğundan daha canlıydı ama olacak o kadar.Yazarın senaryo işine el atması böyle sonuçlar doğuruyor demek ki, üstat Tolkien de mezarında vantilatöre dönmüştür muhtemelen. -Bu sözü çaldım, sahibine selam olsun-

Konuyu size anlatmak yerine biraz şu dinler ve teknoloji olayından bahsedelim mi? Hani az önce üstünde birazcık konuşmuştuk. Bilmeyenler için uyarı geçmem de fayda var, okuyacaklarınız sizi rahatsız edebilir çünkü ben kameraların karşısında ya da muhtelif ortamlarda din uyduranlara karşı ezelden beri pek pozitif değilim. Olamadım ve muhtemelen asla olamayacağım.

Konu çok derin öyle derin ki nereden başlasam, diye düşündürtüyor. Önce kitaptan bir alıntı yapalım mı? Onun üstüne konuşalım.

“Ben salak kutusuyum. Ben televizyonum, ben her şeyi gören göz ve katot ışının dünyasıyım. Ben gaf tüpüyüm. Ben ailelerin tapınmak için önünde toplandıkları küçük sunağım.”

“Sen televizyon musun, yoksa televizyondaki biri mi?’

“Tv bir sunaktır. Ben insanların adına kurban verdikleri şeyim.’

“Ne kurban ederler?’ diye sordu Gölge.

“Çoğunlukla zamanlarını. Bazen birbirlerini… “

Soru sormaya gerek var mı? Televizyonun varlığını unutabilen var mı? Hiç etkilenmeden izleyebilen? Çocuklarını ondan uzak tutabilen? Alanım olduğu için direkt olarak edebiyattan örnekler vereceğim ve örnekler önceki yazıları okuyanlar için sıkıcı olacaktır fakat durumu görmenizi istiyorum. Yaşı genç, çok genç yazar adaylarının/yazmaya hevesli insanların yazılarını okuyorum. Hikaye taslakları önüme düşüyor, bazen gözlerimin içine hevesle bakarak benden yorum bekliyorlar. Bazen benden onlara gidecek bir mail için günde onlarca kez mail kutularını kontrol ettiklerini itiraf ediyorlar ve ben, kapağını açtığım her hikayeye aynı umutla başlıyorum.

“Farklı bir şey olsun, lütfen farklı bir şey olsun.”

Olmuyor. İşte televizyonun ve televizyon karakterlerinin etkisi tam olarak burada devreye giriyor. Önüme gelen tüm hikayelerin ana karakterleri marketten alınmış gibi, birebir, ucuz, yavanlar. Güçlü ve belalı adamlar, korunmaya muhtaç, kendi ayakları üzerinde durmanın anlamını dahi bilmeyen ama kendi ayakları üzerinde durabileceğini iddia eden güzel ama şapşal genç kızlar. Sonrasını biliyorsunuz, sonra bu adamlar bu kızları alıyor ve sahip oluyorlar.

Ve bu güzel bir şey -miş. Mutlu son.

Kime göre?

Onu geçin, hepimizin kullandığı instagram hesabınızı açın. Keşfet kısmında Kısmetse Olur isimli kene türüne ait tek bir paylaşım yoksa lütfen beni de sosyal çevrenize alın zira ne zaman İnstagram hesabıma bakacak olsam, keşfet bölümünde televizyon karakterleri adına açılmış hayran hesaplarına rastlıyor ve gencinden-yaşlısına binlerce insanın saçma sapan sebepler yüzünden birbirleriyle tartıştığına şahit oluyorum. Zamanınızı verdiğiniz şeylere bir bakın, bakın ve mantıklı tek bir açıklamada bulunun.

“Canımız sıkılıyor” diyor bazıları sorduğumda, bazıları “Ne yapayım!” diye yakınıyor “Haberlere mi bakayım, hayat yeterince kötü değil mi? İçim daralıyor.” Bakın bu üç maymunun bir güzel harmanlanmış hali “Ne yapayım,içim daralıyor.”

Görmemek, duymamak, bilmemek işime geliyor. Böylece bana inandırılan yalanlara ve pembe bulutlarda yaşadığıma inanabilirim. Savaşın ortasında kalmış çocuklar ya da ülkenin yeni sisteminde durumumuzun ne olacağı umurumda değil, lütfen bana bir doz daha entrika verin. Lütfen, evlilik programlarını bitirmeyin. Ben günlük entrika ve saçmalık ihtiyacımı başka nasıl karşılayacağım. Oz büyücüsüne ihtiyacım yok, beynimin talaştan oluşması umurumda değil. Ne işime yarıyor ki?

Yazar tam olarak bu noktada derin bir nefes aldı ve konuyu toparlaması gerektiğini fark etti.

Ben bilge değilim, bir halt bildiğimi bile söyleyemem. Söyleyebileceğim tek şey, insanları gözlemlediğim. Fazlaca yanılıyorum ama izleme huyumdan asla vazgeçmeyeceğim sanırım. Uydurulmuş bir dine inananları görüyorum, sahte peygamberlere kapılanları, zamanının çoğunu televizyonun karşısında evlilik programları izleyerek geçirenleri, her şeyi bildiğini ya da bir şeyi anladığını sananları ve bunun üstüne ahkam kesenleri, insanlıktan çok paraya önem verenleri, hayallerini beyaz bir elbiseyle sınırlayanları, üniversiteden çıkıp direkt olarak kendi düğününe gidenleri -ve bunu marifet sayanları- ya da aynı kapıdan çıkıp sokaklara düşenleri.

Soru şu; Modernliğin bize getirisi gerçekten bu mu?

En basiti internet. Nasıl kullanıyorsunuz interneti? Size bir şey katıyor mu yoksa zamanınızı ve beyin hücrelerinizi öldüren, belki de sizi suça sevk eden şeylerle mi uğraşıyorsunuz?

En son ne zaman, neye inandığınızı sorguladınız. İnandığınız şey gerçek Tanrı mı? Misal sizin Tanrı’nız “Sizin gibi düşünmeyenlere saldırabilirsiniz/öldürebilirsiniz” diyor mu? Yoksa bunu söyleyen televizyon mu? Peygamber hikayeleri dinlemek yerine, peygamberlein nasıl yaşadığına hiç baktınız mı? Yaşamlarını şekillendiren düşünceleri ve nasıl yaşadıklarını, o dönemin zihniyle anlamaya çalıştınız mı? Yoksa peygamberin birden fazla eşi vardı, bizim de olsun kafasında mısınız?

Dini canınız nasıl isterse öyle mi algılıyorsunuz?

American Gods tam olarak bunu anlatıyor diyemem, bunları ben 03:23 sularında yarı sinirli bir ruh halinde zırvalıyorum ama Modern Tanrıların diyaloglarını okumanızı isterim. Black Mirror’u izlemenizi istediğim gibi.

americangods2

Ideal Kadın Karakter | Bölüm I

“Kadın olmak” der Kierkegaard, “öyle tuhaf, öyle karışık, öyle karmaşık bir şeydir ki, hiçbir yüklem (predicat) kadını ifade etmeye yetmez; kullanılabilecek çeşitli yüklemler de birbiriyle öyle çelişeceklerdir ki, bu çelişkileri yalnızca bir kadın taşıyabilir.” *

Tarihe uzandığımızda kadının binlerce farklı şekilde tanımlandığını görürüz. İkinci cins, kırılgan olan, şeytani, doğurgan, karmaşık, korkutucu ve daha nicesi ama bence en kötüsü, tarih boyunca kadınların zihnine hep aynı şey nakşedilmiş olması. Doğan her kız çocuğuna ayaklarının yere basması değil, kendini sakınması gerektiği öğretildi. Güçsüz olduğunu söyleyen binlerce desen oluşturuldu, doğru erkeği bulmasını söyleyen resimler yapıldı zihninde.

En acı yönlerinden biri de bunu kadınlara diğer kadınların yapmasıydı. Kadın- Kadın arasında gerçekleşen bu bitmek bilmez savaşta karartılmış hayatlarıyla diğer hayatları da karartan yine kadınlar oldu. Kah susarak, kah zorlayarak.

Kadının kendi zihnini bloke etmesi nasıl bir şey bilir misiniz? Fikrinin olmadığını savunması, fikrini yutması ya da göz ardı etmesi. Ya da nasıl gerçekleşir, fikriniz var mı? Cevap çok basit, tek bir cümle hatta.

“Ben bilmem beyim bilir.”

Cümleyi, “Ben bilmem babam bilir” “Babama sormak lazım” “Abime danışmam lazım” “Beyime bir sorayım” “Sevgilim kızar” “Nişanlımın iznini almam lazım” şekillerine uyarlayabiliriz ve fark edeceğiniz gibi tek bir versiyon bile bize yabancı gelmez. Çünkü bu topraklar bunu yetiştiriyor.

“Sen kız çocuğusun” cümlesiyle başlıyor her şey ya da daha da önce “Benim kızım büyüyünce gelin olacak”’la, ikisi de olur. İkisi de uygun, aynı karanlığa çıkıyorlar. Kadınlar çocuk yaşlarından itibaren tek hedefe kilitlenmiş olarak büyüyorlar.

“Evlenmek”

Yıllardır popülerliğini hiç kaybetmemiş “Her genç kızın rüyası” gibi bir kavram var, bilir misiniz onu? Şu beyaz, giyildiğinde doğru düzgün oturulamayan, bir kere giyileceği halde dünyanın parasını bayıldığımız zımbırtıdan bahsediyorum. Sizi hareketlerinizi açıklamak zorunda kalacağınız bir erkeğe bağlayan, buna rağmen hayalini kurduğunuz hani?
Eğri oturup doğru konuşalım; karşınıza ömrünüzü birlikte geçirebileceğiniz biri çıkarsa evlenmek isteyebilirsiniz, evet ama bir elbiseye ya da başlı başına evlilik kurumuna “her genç kızın hayali” demek niye, diye soruyor insan değil mi? Siz sormuyor musunuz?

Sorun.

Şimdi eğer siz de isterseniz bu her genç kızın rüyası kavramını alalım, sonra da biraz açalım. İstemezseniz “Bu yaşına kadar evlenememenin sebebi hep bunlar işte yazar hanım” diyebilirsiniz. Diyorlar, çünkü alışığım ben.

Hayatının başlangıcındaki genç bir kadın neden evlilik hayali kurar? Ne oldu da gelinlik kavramı/hayali lise hatta ortaokul sıralarına kadar sızdı?

Çocukluklarımıza dönelim, ellerimize tutuşturulan oyuncak bebekleri ve bize biçilen görevleri hatırlayalım. Özene bezene aldırdığımız oyuncak bebeğimizi kucağımızda sallayıp anne rolüne bürünmedik mi?

Çay takımlarımız, türlü makyaj malzemelerimiz, birbirinden tatlı kıyafetlerimiz vardı. Erkek kardeşlerimiz ya da arkadaşlarımız dışarıda oynarken biz evimizde bebeklerimizle oynamak zorunda kaldık. Onlar sokakta istedikleri kadar kalabiliyorken, biz belli bir saatten sonra eve girmek zorundaydık. Dışarıda olsak da narin bünyemiz erkeklerin sertliğini kaldıramazdı zaten. Buna inandık, çünkü kimse aksini denememişti. Hiçbir ebeveyn kızını sokağa salıp dizlerini yaralamasına, bağırarak top oynamasına ya da özgürce koşmasına imkan vermemişti. Bilmiyorduk, hiç bilmedik. Kız çocukları duvarları şefkat ve toplum kurallarından yapılma hapishanelerinde rüzgarın saçlarının arasından geçtiğinde nasıl hissettireceğini bilmeden büyüdüler nesillerce. Kimse sokağın erkek çocukları için de tehlikeli olabileceğinin farkında değildi. Kendi duygularından korkan erkekler, gölgelerinden utanan kadınlar yetiştirdik.

“Hanım kız ol” ,“Yakışıyor mu bir kıza böyle hareketler” ,“Kız gibi davran” cümleleri tekrar edildi senelerce. “Büyüyünce ne olacaksın?” sorusundan önce “Büyüyünce kiminle evleneceksin bakalım?” dedi korkutucu gün teyzeleri ve bizler de en çok neyi görüyorsak, neyi ideal biliyorsak onu söyledik. Bu çoğunlukla ailemizden biriydi, bazen ailelerimizin bizi uzak tutmayı bir türlü beceremediği hatta bazen “Aman izlesin, ayakta altında dolaşmasın da işimi yapayım” dediği zehirli kutudan bir karakterdi.

Beynimize yerleşti, içimize işledi kutunun içindeki karakterler. Zihinlerimiz, özgür bir kadının bile güçlü bir erkeğin çekimine eninde sonunda kapılacağına hükmetti. Nasıldı şu dizide? (Bkz: Asmalı Konak) Bahar güçlüydü, batılıydı, bambaşka bir kültürde büyümüştü ama aşiretin bağrından kopup gelmiş; eskiden birlikte olduğu kadını evinde yaşatan –üstelik başkasıyla evlendirip- geleneklerine körü körüne bağlı, ataerkil bir erkeğe aşık oldu. Evini, işini hatta geleceğini terk edip onunla gitti. Çünkü Seymen güçlüydü, zengindi, hükmediyordu. Dünya ve çevresindeki tüm kadınlar ona aitti.

Sevdiği kadını aldı, korudu, o arada silahlar patladı. Birkaç karakter birkaç kez vuruldu. Hiçbiri önemli değildi. Seymen’in bir silah taşıması önemli değildi. Çünkü bilirsiniz, bu kültürümüzde vardı. Hatırlar mısınız? At, avrat, silah.
İlk kurşun Asmalı Konak’la atıldı. Sonra arkası geldi, her zaman gelir bilirsiniz. Dizilerden birinde erkek karakter bin tane kadınla evlendi, diğerinde aile ilişkileri o kadar karıştı ki kim, kiminle, nerede, ne yapıyordu ve tüm bunları nasıl yapıyordu şaşırdık. Hepsinde tek bir ortak nokta vardı, kadın her zaman affetti. Kadın her zaman orada, evde, erkeğin dizinin dibindeydi. Bunun adına aşk dediler. Aşık olmaya bile korkan, duygularını özgürce hissetmenin günah olduğu yüzbinlerce kez söylenmiş akıllar da bunu kabul etti. Aşk buydu, akılsızlık. Özgürlüğün sonu.

Sene 2015. Asmalı Konak kaç yılında oynadı bilmiyorum. Sonrasında binlercesi çıktı zaten, sağ olsun erk zihniyeti ortalığı asla boş bırakmadı. Araya renk olsun diye bir güçlü kadın karakter bile atmadı.

Şimdi üniversitelerimize baktığımızda, -ki bakın üniversiteler aynı zihniyetin kınadığı ortamlardır, zira okumuş ve bilinçlenmiş kadın yatağın altındaki canavardan daha beterdir- evlenmek için mezuniyeti bekleyen hatta bazen tabir yerindeyse koca bulduğu an tüm geleceğini bir kenara atıp evlenen genç kadınlar görüyoruz. Mezuniyet günü yerine düğün günlerini hayal eden, yeni mezun değil, yeni gelin adayları.